Ahmet Ada

Doğumunun 73. yılında değerli şair Ahmet Ada’yı sevgi ve özlemle anıyoruz.

(20 Mayıs 1947, Ceyhan – 19 Mart 2016, Mersin)

20 Mayıs 1947’de Ceyhan’da doğdu. Annesinin adı Nazire, babasının adı Ahmet’tir. İlk ve orta okulu Ceyhan’da okudu, ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle Ceyhan Lisesi’ni ikinci sınıftayken terk etmek zorunda kaldı (1965). Devlet Su İşleri Ceyhan şubesinde (1967-1969), Marangozlar İstihlak Kooperatifi’nde (1971-1987) ve otomobil ticareti ile uğraşan bir özel şirkette (1989-1993) çalıştıktan sonra emekli oldu.

İlk şiiri “Tabuttur Kitaplar” ve Hilmi Yavuz’un şiiri üzerine bir çözümleme denemesi olan ilk yazısı “Hilmi’nin Çocukluğu” 1966’da Soyut dergisinde yayımlandı. Şiirlerini ve yazılarını Yeni Dergi, Papirüs, Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Islık, Yaratım, Kitap-lık, Le poete travaille, Yom, Heves, Şiir-lik, Eski, Agora, Ünlem, Dize, Ada, Geceyazısı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Şiirden, Üvercinka, Hayal, Lacivert, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Aydınlık Kitap dergilerinde yayımladı. “Onlar İçin Minibüs Şarkısı Üzerine Gözlemler” adlı incelemesiyle 1999 E Dergisi Şiir İnceleme Ödülü’nü aldı. Şiirlerinin İkinci Yeni şiir havzasından beslendiği gözlense de kendine özgü lirik bir şiir kurdu. Gerçekçi tutumlardan beslenen, destansı, lirik, hüzünlü ve incelikli şiirler yazdığı eleştirmenlerce kabul edildi. Şiirleri birçok dile çevrildi.

Çukurova Üniversitesi’nde düzenlenen sempozyumla “40. Sanat Yılında Ahmet Ada’nın Şiiri” çeşitli yönleriyle ele alındı (2006). Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve Televizyon Bölümü tarafından çekilen “İki Şair Bir Kent” adlı belgeselde Ahmet Ada ile Celâl Soycan kent kültürü ve şiir üzerine söyleşti (2008). 2009 yılı Dünya Şiir Günü Mersin’de, 43. Sanat yılı nedeniyle, Ahmet Ada şiiri odağında kutlandı, şairin “Göründü Göğün Faytonu” başlıklı şiir bildirisi okundu.

Hayatının son yıllarını 2002 yılında yerleştiği Mersin’de geçirdi. 19 Mart 2016’da hayata veda etti, 20 Mart 2016’da Kayseri’de toprağa verildi.

Kitapları

Şiir: Gün Doğsun Gül Üstüne, 1980; Acıyla Akran, 1983; Yaz Kırlangıcı Olsam, 1985; Yitik Anka (ilk üç kitabının toplu basımı), 1993; Aşk Her Yerde, 1990 (1991 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü); Vakit Yok Hüzünlenmeye, 1992 (1993 Yunus Nadi Şiir Ödülü); Günyenisi Lirikler, 1992; Taş Plak Gazelleri, 1995; Küçük Bir Anmalık, 1996; Begonyalı Pencere, 1998; Denize Atılan Çiçek, 1999; Gökyüzünün Fıskiyesi, 2003; Denizin Uykusu Üstümde, 2004; Kantolar, 2006; Yeni Kantolar, 2007; Sonsuz At (Seçme Şiirler), 2009; Sözcükler Denizi, 2009; Taşa Bağlarım Zamanı, 2009; Paçalı Bulut, 2010; Yoktur Belki Ahmet Ada Diye Birisi, 2010 (2011 Cemal Süreya Şiir Ödülü); Uçurum Otu, 2012; Çiçek Kokan Ağzı, 2013; Taşın Sesi, 2014; Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ve Yayınevi, 2015; Derin Göller Kalbindir, Ve Yayınevi, 2017.
Poetika: Şiir Okuma Durakları, 2004; Şiir İçin Boş Levhalar, 2006; Modern Şiir Üzerine Yazılar, 2008; Şiir Dersleri, 2011; Şiir Yazıları, 2014

Şiirin cüretiyle var olan söz: Lupoc*

Mustafa Dursun, Caz Kedisi‘nin 21. sayısında Erkut Tokman’ın Lupoc kitabı hakkında yazdı. **

Lupoc‘u geceye dalarken, evde, otobüslerde okudum tekrar tekrar. Peki niçin? Okunduk sıra beni / bizi içine alan bir sarmalı vardı. Bu kitap ebetteki okuyanın entelektüel birikimi kadar anlayacağı bir yapıdadır. Ve okudukça Orhan Veli’nin “Bir yer var, biliyorum; / Her şeyi söylemek mümkün; / Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;  / Anlatamıyorum.” mısraları eşlik etti bana. Bir sır vardı ta ki Beytullah’ın (Kılıç) sırrı aralamasına kadar.

Önceleri şiirin Balkanlarda bir köy olacağını düşündüm kısa bir internet araştırmasıyla. Tokman’ın macerasında şehirler vardı –evet– onların yandığı da vardı ama Slovakya ama Lupoc ama bu belde yoktu. Sonuçta bir deney olduğunu düşündüm. Söylenmiş ama unutulmamış bir anlamsız kelime. Şiirin cüretiyle var olmuş, topluma gerek duymadan anlama oturmuş garip bir söz. Budur belki şiir: sözlerin şair dimağında işlenip topluma kabul ettirilmeleri. Lupoc da böyle olacak gayri. Kim bilir ne kadar sürdürür bu anlam kavgasını. Çünkü Türk şiiri, toplumu gibi serüvenden serüvene… Ne yapacaklar bu kitabı. Sahibi bilinen ama tekinsiz bir eser olarak mı anılacak? Böyle bir tehlike her zaman mümkün. Böylece Lupoc, rafa kaldırılma sırasına mı girecekti? Ancak Tokman, bu kör hareketi engellemek adına, Lupoc‘u semantik olarak besleyecek kavramlarla destekliyor. Yani onu uygarlık,ışık gibi kavramlarla yan yana oturtuyor. Böylece okuyucu, şiiri bağlayacak bir zemin buluyor.

Sanma ki sandalın ömrü adaya varır

Koca okyanus da çaresiz

l-u-p-o-c!

Ben bir nehre kaçtım l-u-p-o-c

Bilmeden yine seni ararken (Lupoc, s. 42)

Lupoc‘ta kullandığı uzay, fen, mühendis –özellikle enerji– terimleri Tokman’ın şiirini Şehirlerle Yanar Dünya‘dan ayrı bir yörüngeye çekiyor. Yörünge ama hareketli, bir kimya laboratuvarı kadar kokulu… Bu hareket, kuvvetini etraftan aldığı bir çekim gücünden değil, bir başka şairin besin kaynağından değil, içinden, hayat tasavvurundan alıyor. Bir yanda lütesyum, helyum öte yanda bağlar, denklemler şiiri deneysel havaya bürüyor.

Yörüngenin hareketli oluşu yanıltmasın, kanaatimce Lupoc‘un dingin, yer yer yükselen, bir ahenk ile ilerlediğini söyleyebilirim. Böylece Şehirlerle Yanar Dünya‘daki yıkımın neden olduğu distopya, Lupoc‘ta gözünü yukarıya, uzaya çevirmekte; dili de bu minval üzerine akışkan olmaktadır. Her an distopyaya dönüşebilir mi? Gayet mümkün çünkü reaktör, nükleer:

Bu dünyanın tanımıdır anlattığın şairim. Lupoc‘un, Pia gibi dilden dile, büyülü bir zeminde okunması temennisi ile…

Mustafa Dursun, Caz Kedisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2020, S. 21, s. 25

* Yazı dergide “Erkut Tokman: Lupoc” başlığıyla yayımlanmıştır.

** Basılı dergilerde yayımlanan yazıları dergi dolaşımdayken sayfamızda yayımlamıyoruz, bu bizim basılı dergileri ve onların emeğini gözeten önemli bir ilkemiz. Caz Kedisi evlere hapsolduğumuz bu zor günlerde tüm sayılarını pdf biçiminde internet sayfasında paylaştığından, biz de yazıya sayfamızda yer veriyoruz. Mustafa Dursun’a ve Caz Kedisi dergisine teşekkür ediyoruz.

Sabahattin Kudret Aksal

Cumhuriyet dönemi yazınının önemli isimlerinden, şair ve yazar Sabahattin Kudret Aksal’ı ölüm yıldönümünde saygı ve sevgiyle anıyoruz. Adil İzci’nin derlediği Sabahattin Kudret Aksal’a Armağan kitabımızın yayın hazırlıklarının son aşamaya geldiğini, kitabı yakında okurla buluşturacağımızı sevinçle duyuruyoruz.

Sabahattin Kudret Aksal
Fotoğraf: Ara Güler

SABAHATTİN KUDRET AKSAL

(İstanbul, 25 Nisan 1920 – İstanbul, 19 Nisan 1993)

Asıl adı Sabahattin Aksal. Harbiye Nezareti’nde kalem amiri Sadettin Bey ile Asiye Hanım’ın oğlu. İlkokulu Beşik­taş’ta 38. Akaretler İlkokulu’nda okudu; ortaöğrenimini İs­tanbul Işık Lisesi’nde tamamladı. 1937’de girdiği İÜ Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini tamamlamadı; 1938 sonunda İÜEF Felsefe Bölümü’ne geçti. Fakültenin son sınıfındayken öğretmenliğe başladı; Üsküdar Sultantepe Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. Fakülteyi bitirdikten (1943) sonra 1948’e kadar felsefe grubu öğretmeni olarak çalıştı; İstiklal, Işık, Boğaziçi gibi özel liselerde felsefe ders­leri verdi. 1940’ta İstanbul’da iki sayı yayımlanan Sokak adlı bir dergi çıkardı.

1948-49 yıllarında Ankara’da nakli­ye subayı olarak askerlik görevini yerine getirdi. Askerlik sonrası Çalışma Bakanlığı’nda iş müfettişi (1949-51), İstan­bul Belediyesi Teftiş Heyeti’nde müfettiş (1951-59) olarak görev yaptı. 1959’da İstanbul Belediye Konservatuvarı mü­dürlüğüne, 1962’de Şehir Operası sanat yönetmenliğine ge­tirildi. Daha sonra İstanbul Belediyesi yazı işleri müdürü olarak çalıştı (1963-68). Altı ay kadar da Belediye sanat müşavirliği görevinde bulundu. 1970’te Teftiş Heyeti mü­dürlüğü görevine atandı. İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde estetik ve psikoloji dersleri verdi. 1978’de kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Emeklilik sonrası ders vermeyi sürdürdü. 1980-81 yıllarında Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik dersleri verdi. Yaklaşık bir yıl hastanelerde tedavi gördükten sonra Fenerbahçe’deki evinde öl­dü; 21 Nisan 1993’te Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

İlk şiiri (“Biri Var ki”) 15 Ağustos 1938’de Varlık’ta, ilk öyküsü 1940’ta Küllük dergisinde çıktı. Varlık, İnsan, Oluş, Yeni İnsanlık, Hamle, Sokak, Yaprak, Servet-i Fünun, Vatan gazetesi sanat eki, Yeditepe, Papirüs, Küllük, Yenilik, Yeni Dergi, Yusufçuk, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Türk Dili, Yazın, Yeni Düşün, Gösteri, Gergedan ve Argos yaşamı bo­yunca en sık göründüğü yayın organları oldu. Bir süre Ha­kikat ve Vakit gazetelerinde fıkra (1941-45), Varlık’ta tiyat­ro eleştirileri (1954) yazdı. B. Necatigil’e göre, önceleri Ga­rip şairleri etkisinde, yaşamanın tadını çıkarmaya bakan avarelik şiirleri yazmış; hayatın gündelik akışında bireysel sevinç ve mutlulukları dile getirmiştir. 1960’lardan sonra şi­irinin ağırlık noktasını kişinin evrendeki yerini, değerini ara­mak oluşturmuş, felsefi düşünceye kaymıştır. Orhan Veli, Cahit Sıtkı ve Ziya Osman Saba gibi şairlerden ve hece şiiri­nin kimi öğelerinden etkilenerek gizem dolu, derinlikli ve sağlam bir şiir yapısı kurdu. Gerek sözcük seçimindeki titiz­lik ve ustalık, gerekse çevre-doğa-zaman-insan ilişkisini ba­şarıyla ortaya koyuşu şiirinin en belirgin özellikleridir. Hat­ta öykü ve oyunlarında da şiirin ölçülerinden hareketle dil ve anlatım biçimine ağırlık verdiği söylenebilir. Aksal öykü­ler anlatır, ama asla şiirin dışına çıkmaz; öykü duygusu sonradan yalnızca bir imge olarak oluşur. Güçlü bir dize işçili­ği ve imge yapısı vardır. İkinci önemli özelliği ise kısa şiir yazmanın hiç de kolay bir iş olmadığını göstermesidir. Ak­sal, kısa yazmanın güçlüğünü de, ucuzluğunu da yenmiş gö­zükmektedir.

Özellikle 1952-57 yılları arasında yazdığı öyküleri ço­ğunlukla çocukluk, gençlik yıllarının anıları ile doludur. Başıboş gençlik günlerinin kişiler ve bazı olaylarla kurgu­lanması yoluyla oluşturulduğu belirtilen ve yaşama sevinci üzerine kurulu bu öykülere göre, yaşam aynı minval üzere akıp gitmektedir. Aksal’ın “Her Gün Bir Dostluk” adlı öy­küsünde dediği gibi, yaşam “geçmiş gitmiş bunca gün” gi­bidir. Bu nedenle gününü yaşamak, her ânın tadını çıkar­mak gerekir. Gazoz Ağacı’ndaki öykülerinde bazı olaylar karşısındaki durumları, tutumları ortaya koyar; kişileri si­liktir, doğa görüntüleri kısa ve belli belirsizdir.

V. Günyol’a göre, “Aksal’ın konusuz öyküleri, bir iskele meydanında ya da herhangi bir yerde, anıların dünyasına kayıp gidişinin, yıllarca önce yaşadığı bir ânı yeni baştan yaşayışının hikâ­yeleridir. Konulara gelince, onlar da, seyredip kafasında ro­manlarını kurduğu insanların bizlere okuttuğu öyküler olsa gerek.” Yaralı Hayvan adlı ikinci öykü kitabındaki bazı öy­küleri Gazoz Ağacı’ndakilere yakınlık göstermektedir. İs­tanbul ortamındaki aile yaşantısının anlatıldığı bu kitapta­ki öykülerde olaylara daha geniş bir yer verildiği, kişilerin fiziksel görünümlerinin ve çevre betimlemelerinin önemsen­diği söylenebilir. Kişiler yaşadıkları ortamla, ama çoğun­lukla düşsel birkaç yaşantı içinde sunulur; olaylar da bu or­tamda gelişir. Bu kitabında yer alan ve daha sonra bir de ödül kazanan “Vav’lar” adlı uzun öyküsü her yönden başa­rılı bir öykü olarak değerlendirilmiştir.

S. Gümüş, Aksal’ın özellikle ilk öykülerinde Sait Faik ve M.Ş. Esendal’ın açtı­ğı yolda gittiğini belirtmekle birlikte “kısa öykünün özellik­lerini ustaca gerçekleştirmesi sonunda tamamıyla kendine özgü bir yazar olarak öykücülüğümüzde yer etmiştir” görü­şünü dile getirir. Öykülerinde sıradan insanları, günlük so­runları hiç de ayrımında değilmiş gibi yaşayan bireyleri, onlarla kendini özdeşleştirmekten kaçınarak, giderek onlarla kendi arasına bir uzaklık koyarak anlatır. Daha çok iç dün­yalarda oluşan bir öykünün ardında olan bir yazardır. Aksal’ın öykülerinin Sait Faik’le olan ilk bakıştaki benzerliği­ne dikkat çeken İ. Enginün ise, en önemli farkın, Sait Faik’in öykülerindeki kişilerin avareliklerinde mutlu oldukla­rını, yazarın bu anlık mutluluklarında yakaladığı insanları okuyucu ile kaynaştırdığını, oysa Aksal’ın öykü kişilerinin mutsuz, üstelik mutsuzluklarının farkında olduklarını belir­tir.

Tiyatro yapıtlarında ise ilk oyunlarından başlayarak so­yuta doğru gider. Türk tiyatro edebiyatında özel bir yeri olan Kahvede Şenlik Var adlı oyunu geleneksel ve klasik ya­pıtlardan nasıl yararlanılması gerektiğini de gösteren başa­rılı bir uygulamadır. Bu oyunuyla absürd tiyatronun yerli kaynaklardan da yararlanılarak nasıl gerçekleştirilebilece­ğini göstermiştir. Amacını klasik tiyatroya hizmet olarak açıklayan ve şiirle oyunu birbirine en yakın türler olarak gören Aksal, izlediği yolu “kişileri büyük boyutlarla genel ve soyut olarak vermek, onun kapsamını genişletip yaşam gücünü arttırmak ve şiir dili kullanmak” biçiminde ifade eder. Özellikle Kıral Üşümesi ve sonraki yapıtlarında bu anlayış kendisini daha fazla hissettirir.

1947’de yazdığı ilk oyunu Evin Üstündeki Bulut’un 1948’de İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmesinden sonra, oyunları ve öyküleri radyo ve televizyona uyarlanan Aksal’ın Kahvede Şenlik Var, Şakacı, Tersine Dönen Şemsi­ye gibi oyunları Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. Şi­ir, öykü ve oyunlarında açık, aydınlık, anlaşılır olma çaba­sını elden bırakmadan yalnızlık, yaşam, ölüm gibi felsefi te­maları incelikli ve yalın bir dille işleyen Aksal, Cumhuriyet dönemi şiiri ve tiyatrosunun önde gelen isimleri arasında yer almıştır.

Ödülleri: Gazoz Ağacı ile 1955 Sait Faik Hikâye Armağanı; Yaralı Hayvan ile 1957 TDK Sanat Armağanı; Kahvede Şen­lik Var ile 1965-1966 Ankara Sanat Sevenler Derneği Yılın En İyi Oyunu Ödülü ve 1980 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü; Şiirler ile 1980 Yeditepe Şiir Armağanı; “Vav’lar” öyküsü ile 1985 Enka Bilim ve Sanat Ödülü; Önemli Adam ile 1987-1988 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü; Buluşma ile 1990 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü; Türk tiyatrosuna katkı­ları nedeniyle 1990 Kültür Bakanlığı Tiyatro Onur Ödülü; 1992 Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü.

Yapıtları

Şiir: Şarkılı Kahve, İst.: ABC Kitabevi, 1944; Gün Işığı, İst.: Varlık, 1953; Duru Gök, İst.: Varlık, 1953; Bir Sabah Uyan­mak, (daha önceki iki şiir kitabından seçmelerle, yeni şiirleri) İst.: Varlık, 1962; Elinle, İst.: Yeditepe, 1962; Eşik, İst.: Bilgi, 1970; Çizgi, İst.: Doyuran Mtb., 1976; Şiirler, (toplu şiirleri) Ank.: Tür­kiye İş Bankası, 1979; Zamanlar, İst.: Karacan, 1982; Bir Zaman Düşü, İst.: Cem, 1984; Şiirler, (toplu şiirleri) İst.: Cem, 1988; Bu­luşma, İst.: Cem, 1990; Batık Kent, (son şiirleri) İst.: Yapı Kredi, 1993; Şiirler 1938-1993, (eklerle bütün şiirleri) İst.: Yapı Kredi, 1995.

Öykü: Gazoz Ağacı, İst.: Varlık, 1954; Yaralı Hayvan, İst.: Varlık, 1956; Gazoz Ağacı, Yaralı Hayvan ve Yeni Öyküleri, İst.: Cem, 1983; Öyküler: Gazoz Ağacı, Yaralı Hayvan ve Ötesi, İst.: Yapı Kredi, 1994.

Oyun: Şakacı, İst.: Varlık, 1952; Bir Odada Üç Ayna, İst.: Yenilik, 1956; Tersine Dönen Şemsiye, İst.: Yenilik, 1958; Kahvede Şenlik Var, İst.: Varlık, 1966; Kıral Üşümesi, İst.: Varlık, 1970; Bay Hiç – Sonsuzluk Kitabevi, (iki oyun) Ank.: Devlet Tiyatroları, 1981; Önemli Adam, Ank.: Devlet Tiyatrosu, 1983; Oyunlar: Evin Üstün­deki Bulut’tan Önemli Adam’a, İst.: Yapı Kredi, 1998.

Deneme: Geçmişle Gelecek, İst.: Çağdaş, 1978; Denemeler, Konuş­malar: Geçmişle Gelecek ve Başka Yazılar, İst.: Yapı Kredi, 1998; Yazılar, Yanıtlar, İst.: Yapı Kredi, 2018.  

Çeviri: Ağızda Bir Sevi (P. Eluard), İst.: De, 1964; Çeviri Şiirleri (C. Baudelaire, P. Eluard), İst.: Cem, 1991.

Kaynak: Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, İstanbul, 2001,  Cilt I, sayfa: 56-59, YKY

Okur Söyleşileri / Safiye Göker

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri Okur Söyleşileri başlığı altında sayfamızda paylaşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin bugünkü konuğu Safiye Göker. İyi okumalar dileriz…

“VE, bir bağlaç ve çok şeyi birbirine bağlayan bir özelliği var bu bağlacın, hatta sonsuza kadar sürebilir. (Sonsuzluk, sonsuzluk değil mi hepimizin içinde yanan ateş… bu sonsuz olma çabası, “Ben de varım, buradayım, buradaydım” demek.) Öncelikle sonsuzluğunuz daim olsun diyorum.”

Oza, Andrey Voznesenski, Oza şiiri

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

Merhaba İsmim Safiye, otuz sekiz yaşında henüz çiçeği burnunda bir sosyoloğum. Çiçeği burnunda, çünkü hayat herkese her şeyi zamanında vermiyor. Zamanı geçmiş de olsa -ki ben bu halimden de memnunum (zaman zaman beni keşkelere düşürse de)- eğitim hayatına devam edebilmek hayata karşı şükran duygularımı canlandıran önemli bir unsur. Bu sıralar yüksek lisans tezim ile ilgilenmek durumunda olduğum için özgür okumalarımı aralara serpiştirerek kaçamak yapıyorum. Özellikle şu diyebileceğim bir okuma sırası izlemiyorum ki Oza da bu şekilde hayatıma girdi. Ancak bu konuda söyleyebileceğim şey insan hayatına dokunan, bireysel tecrübelerden çıkmış gerçekçi, düşündüren ve mümkünse okuma bittikten sonra şekerriz bir esinti, hoş bir tat bırakabilecek ve tabii bazen de yakıp yıkabilecek içerikleri tercih ediyorum. Başka bir deyişle okuyucuyu içine hapseden, her şeyiyle kendisiyle bir yapan içerikler…

Yayınevimizden nasıl haberdar oldunuz? İlk izlenimleriniz nelerdi?

Ve Yayınevi ile “Oza” sayesinde tesadüfen tanıştım. İlgi çekici ve güzel bir uygulama sunuyorsunuz kitap sonundaki numaralarla. Ayrıca şimdilik eğlenceli buluyorum.

İlk edindiğiniz kitabımız hangisiydi? Kitabı edinme hikâyenizi ve bu kitapla ilgili düşüncelerinizi kısaca bizimle paylaşabilir misiniz?

İlk kitabım Oza (Ne çok “Oza” dedim.) Twitter üzerinde sadece “Selam Oza!” cümlesi ile karşılaştım ve Oza’nın ne demek olduğunun peşine düştüm. Bu arayış beni sizinle buluşturdu.

Kitaplarımızın tasarımını (kapak, sayfa vb.) beğendiniz mi?    

Satın aldığım kitap kapak, tasarım ve editoryal anlamda göze hitap eden bir biçime sahip.

Kitaplarımızın tümü numaralandırılıyor, Türkiye’de ilk defa uygulanan bir kayıt sistemiyle okurlarımıza kendilerindeki nüshayı Kitap Takip Sistemi’mize kayıt ettirme, kitapla ilgili kişisel hikâyelerini paylaşma olanağı sunuluyor. Sistemi kullanmış biri olarak bu konudaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?   

Her sorunuzu bir önceki soruda yanıtlamış olarak buluyorum kendimi :))) Ama yeniden yazmanın ne zararı var değil mi? Sisteminizi oldukça eğlenceli buldum. Bir üst soruda “şimdilik” ibaresini kullandım çünkü bu beni nereye götürür, söyleşiler ne hissettirir, böyle bir şeyin içinde olmayı gerçekten istiyor muyum ve devamında isteyecek miyim?.. gibi sorularla da meşgul oluyorum. Ancak şu an gayet hoşnut bir durumdayım.

Bir okur olarak yayınevimiz hakkında neler söylemek istersiniz? Beklentileriniz nelerdir? Eleştiri ya da önerileriniz var mı?

Yayıneviniz hakkında satın aldığım tek kitap üzerinden yorum yapmam pek yakışık almaz diye düşünüyorum. Böyle bir kısırlık içinde bu soruya verebileceğim cevaplar sadece şekilsel olacaktır. -En azından bunu yapabilirim sanırım.- Logonuzdan ve isminizden bahsetmek yerinde olacaktır. VE, bir bağlaç ve çok şeyi birbirine bağlayan bir özelliği var bu bağlacın, hatta sonsuza kadar sürebilir. (Sonsuzluk, sonsuzluk değil mi hepimizin içinde yanan ateş… bu sonsuz olma çabası, “Ben de varım, buradayım, buradaydım” demek.) Öncelikle sonsuzluğunuz daim olsun diyorum. Öte yandan logoda kullanılan leylek özgürlüğün, göçlerin, ayrılışların VE birleşmelerin, dünün, bugünün VE yarının habercisi… Yarın neye gebedir bilinmez ama yine de gidilir, yol alırsınız bilinçsizce ve farkına varırsınız bilmenin, bilgeliğin, sonsuzluğun… (Sanırım sizinle de devam edeceğiz uzun süre.) Üzerine düşündükçe ne çok şey var söylenecek… Hani derler ya “bıraksan sabaha kadar konuşacak”,  işte benim durumum da o misal… Bu yüzden şimdilik bu kadar diyelim, ha! olur mu? Her şeyi birbirine bağlayan isminiz, logoda vaat ettiğiniz en temel tema özgürlüğünüz daim, kitaplarınız çok çeşitli (diyar diyar), okuyucularınız bol olsun.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Değişen ruh halleri içinde tamamladığım günümün en iyi yanıydınız bugün… Teşekkür ederim.

Kitap Takip Sistemi’mize kayıt olup söyleşi formumuzu dolduran okurlarımızın söyleşilerini Okur Söyleşileri kapsamında yayımlamayı sürdürüyoruz.  

Konumlandırmalar, bir bilgenin ürettiği düşünceler

Salih Bolat, Gazete Duvar’da Ahmet Önel’in Konumlandırmalar kitabı hakkında yazdı:

Konumlandırmalar, bir bilgenin ürettiği düşünceler. Elbette bir bilgenin entelektüel birikiminin kaynakları da eni konu okudukları, yaşadıkları ve düşündükleridir. Ama bilge kişiliğin en önemli özelliği, bilgiyi kendi bilgisi yapabilmiş olmasıdır. İşte Ahmet Önel’in metinlerinin arka planını oluşturan entelektüel dilin özelliği budur.

(…)

İçinde yaşadığımız korona günlerinde okuduğum bir kitaptan söz etmek isterim. Ahmet Önel’in Ve Yayınevi tarafından yayınlanan Konumlandırmalar adlı kitabı. Konumlandırmalar’ın, bir mizah ve oyun yazarı da olan Ahmet Önel’in kendi kültürlenme ve sosyalleşme sürecinde tortulaşan doğrularını okurla paylaşma isteğinin sonucunda ortaya çıkmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada şunu söylediğim anlaşılmamalı: Ahmet Önel okuduklarından, yaşadıklarından ve düşündüklerinden vardığı sonuçları okurla paylaşıyor. Hayır! Konumlandırmalar, bir bilgenin ürettiği düşünceler. Elbette bir bilgenin entelektüel birikiminin kaynakları da eni konu okudukları, yaşadıkları ve düşündükleridir. Ama bilge kişiliğin en önemli özelliği, bilgiyi kendi bilgisi yapabilmiş olmasıdır. İşte Ahmet Önel’in metinlerinin arka planını oluşturan entelektüel dilin özelliği budur. Aşk, dostluk, umut-umutsuzluk, yalnızlık, özlem gibi insanı birey yapan içsel değerlerle, gündelik insan ilişkilerinde biçimlenen değerler, metinlerin izleklerini oluşturuyor.

Evresel insan halleri

Ne kadar uzağa gidersem o kadar az şey alırım yanıma, dedi kadın.
Öyle ki, bir daha geri dönmeyeceğimi bilsem kendimi bile götürmem!

Burada “gündelik” olanla “güncel” olan arasında önemli fark olduğunu belirtmeliyim. Gündelik olan, evrensel, kalıcı, dokusal ve toplumsal olandır; güncel olan ise değişken, geçici, yüzeysel ve kitlesel olandır. Böyle olunca, Ahmet Önel’in, bir bakıma Konumlandırmalar’da, gündelik insan hallerini, dolayısıyla evrensel insan hallerini saptamaya çalıştığını söylemek yanlış olmaz. Bunu yaparken de öykünün, aforizmanın, felsefenin ve özellikle şiirin söylem biçiminden yararlanıyor. Metinleri okurken, yer yer Cioran’in aforizmalarını, yer yer Tournier’nin kısa ve çarpıcı yazılarını, yer yer de Hölderlin’in felsefi metinlerini okuyormuş izlenimine kapılıyorsunuz. Örneğin şu metni okuduğumda, belirttiğim izlenimlere kapılabiliyorum:

Aramızda önemli bir fark var. O da senin sen, benim ben olduğum!
Benzerlikleri say, diyorum.
Gereği kadar unutkanız, diyor. Kimi zaman, kimin kim olduğunu hatırlamayacak kadar…

Bir yazınsal türü diğeriyle ayıran sınırlar

Konumlandırmalar’ı kısa öyküler (short short story) olarak da okuyabilirsiniz, poetik metinler olarak da. Zaten yazınsal türlerin belirlenmesinde, bir yazınsal türü diğerleriyle ayıran sınırlarını değil de, diğerleriyle ilişkisini belirleyen sınırlarını saptayan yaklaşım doğru olandır. Böyle olunca, Konumlandırmalar’ın hangi yazınsal tür olduğunu süreç içerisinde bırakalım kendisi belirlesin.

Konumlandırmalar’ın yazınsal türü ne olursa olsun, varoluşa yönelik göndermeleri, insanın durumlar karşısındaki davranışına ve “yazı yazma” etkinliğinin psikolojik dinamiklerinin sorgulanmasına yönelik kimi zaman teatral metinleri okurken ister istemez bir an duruyorsunuz. Bu durma anlarında, ya içinizdeki bir boşluğun dolduğunu ya da bir belirsizliğe cevap bulduğunuzu ya da cevabını bildiğinizi sandığınız bir “şey”in belirsizleştiğini duyumsuyorsunuz. Ve tekrar dönüyorsunuz Konumlandırmalar’a.

Salih Bolat, “Korona Günlerinde Ev”, Gazete Duvar, 29.3.2020

Özdemir İnce’den 50 Turfanda Miir (Halit Payza)

Halit Payza, Çağdaş Türk Dili’nin Şubat 2020 tarihli 384. sayısında Özdemir İnce’nin Gençler İçin 50 Turfanda Miir kitabı hakkında yazdı: “Şairler, miir yazın!”

Ben miir diyeyim siz şiir anlayın!

Şiir değil miir yazılacaksa, böyle yazılır. Üstelik Özdemir İnce “Gençler İçin 50 Turfanda Miir” diyor ki orada sözü edilen gençler yaşça genç olanlar değil “her zaman genç kalan’lar. Öte yanda mirlerin turfanda olduğu doğrudur. İnce kırk yedi sıra numaralı şiirde “ ‘Böyle şiir yazılmaz!’ diyecekler, ‘Kuramsal kitaplarına aykırı!’ /  Doğrudur! Böyle şiir yazılmaz; böyle inler ölüm yaralısı kurban / Kayıt altına alıyorum tasarlanmış ölümümü. / Kezzaba dönüşüyor sözcükler, eridikçe suda. / Hikmet: Sana rezil olmazsın demedim, ki olabilirsin başvezir!” diyor.

Şiir ille de dizeler biçiminde yazılmaz, hiç dizesiz, hatta paragrafsız ciltler dolusu da yazılabilir. Yeter ki şiir olsun ve şairinin “Böyle şiir yazılmaz, kuramsal kitaplarına aykırı” diyebilecek yüreği bulunsun, zaten İnce şiir demiyor miir diyor ki böyle mire şiir kurban. Miirlerde tipik Özdemir İnce yergisini görmek olası, İnce bu kez gazete yazılarına dönüştürmediği eleştirilerini, yergilerini ironiyle birlikte miirleşiriyor. Bu mirlerin şiir olmadığı anlamına gelmiyor. Miir Somali dilinde gerginlik anlamına geliyor ve Özdemir İnce’nin mirleri de bu gerginliğe verilen tepkilerden oluşuyor. Öte yandan ben miir diyeyim siz şiir anlayın!

Şiir mi miir mi?

Bir numaralı miiri alalım, Ne diyor İnce? “(…) / Hısım, akraba, bacanak, arka bacanak. Hayat! Bal dutan barnağını yalar, iktidarın nimetleri helâl. // Newyork’ta bir dava ve bir ada İrlanda ile İngiltere arasında. / Neydi adı? Man Adası mı? / Elbette hikmet-i hükümet işidir ki derin devlet diye de tesmiye ediyorlar. (…)” İki numaralı şiire bakalım: “(…) / Kadın düşmanıdır bunlar, daha pantolonu indirmeden patlar cılk yumurtaları, berbat eder mutfak tezgâhlarını; akı da sarısı da beş para etmez, leş kokar. // Kadınlardan korkar bunlar. Fareden korkan kedidir, bunlar Cardonlar! Kan içerler, dişlerinden süzerek, bıyık silerler ellerinin tersiyle. Allık veririz. Ebedi ve edepsiz. Helaldir, fetvalı, fetvasız!”

İnce’nin Gençler İçin 50 Turfanda Miir‘inde daha buna benzer onlarca miir var ki toplam sayısı ellidir, İnce’nin dedikleri ve kime dedikleri bellidir. İnce mirlerinde adaletin kılıcının kırıldığını, aşkın gözünün kuruduğunu yazıyor. “(…) / Senden önce de birkaç tufan olmuştu: Üç tür öz (Su, Toprak ve Hava) herkesin eşit malıydı, ta ki birisi çıkıp ‘Kiminize az verdim, kiminize çok; çok verdiklerim yardım etsin az verdiklerime’ deyinceye kadar. Yaşama sevinci de mutluluk da eşitti insanlar arasında. İşte böyle buyurmuştu Mazda. Gerisi karanlıktı, kaostu, dediği gibi Marx yoldaşın. / (…)” İnce Somali dilindeki anlamıyla gerginliği gösteriyor ve deprem habercisidir, uyarıyor: “Tarikatlarla mı aynı masaya oturacağız? Saatlerimizi de Mekke saat dilimine göre mi ayarlayacağız?”

Üç Süleyman

Günümüzde miir yazılmıyor, şiir diye yazılanların şiire benzerliği yok. Şair şiir yazmadan, miir yazmayı öğrenmeli. Özdemir İnce’nin dediği gibi; “Bereketli yağmur getiren sarışın bulutlar’, ‘gül yanaklı şafak’, ‘şarap rengi deniz’ türünden şireli dizeler artık yazamam.” Böyle şiir yazılmaz, böyle şiir yazanlar artık şairden sayılmaz ve de yazdıklarını ne miire benzer ne şiire? Yahya Kemal üstadımızın bakmayın siz “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; / Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. / Ve serin serviler altında kalan kabrinde / Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter” dediğine, komşusu açken tok yatanlar nasıl sayılmazsa insandan, çağı anlamadan çağdışı şiir yazanlar da sayılmaz şairden ve de yazdıkları şiirden… Çünkü İnce’nin dediği gibidir “‘Bereketli yağmur getiren sarışın bulutlar’ı, ‘gül yanaklı şafak’ı’, ‘şarap rengi deniz’i de bankada dolara çevirirler, çevirdiler.” Şimdi doları da renklendirdiler lakin artık eski ahengi yok ‘Bereketli yağmur getiren sarışın bulutlar’ın, ‘gül yanaklı şafak’ların, ‘şarap rengi deniz’lerin…

Yirmi iki numaralı şiirde günümüz evreninin ve insan ilişkilerinin neye dönüştüğünü anlatılır. “Oysa sen, olmayan, fani bir dünyaya egemen olmak istiyorsun: Dolarlar, hisse senetleri, yabancı bandıralı tankerler, villalar.” Aynı şiirin başka bir yerinde de şunları yazıyor İnce ; “Nafile’ Bu dünya iki Süleyman’a da kalmadı, / yar olmadı. Sen avucunu yala!” Biri Muhteşem Süleyman’dır ki nam-ı diğer Kanuni Sultan Süleyman, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun onuncu padişahı I. Süleyman… Diğeri Hazreti Davut’un oğlu, kuşların dilini bilen, rüzgâra, hayvanlara ve cinlere hâkim olduğu ifade edilen, Sabâ Melikesi Belkıs’ın aşna fişnesi, Kral Davut ile Batşeba’nın oğlu ve üçüncü İsrail Kralı, Kudüs’teki büyük tapınağı inşa ettiren Hazreti Süleyman. Bir üçüncü Süleyman daha var ki o da mühr-ü Süleyman. Onun için derler ki mühür kimdeyse odur Süleyman!

Özdemir İnce, Bursa, 2017.

Şairler artık şiir yazmayın, miir yazın!

Ve sonra şöyle yazıyor Gençler İçin 50 Turfanda Miir‘de Özdemir İnce; “Küfürler, hakaretler, gözaltılar, tutuklamalar, hacir altında savcılar, icraya verilmiş yargıçlar…” Aynı düz dizelerin sonunda da “Ananı beceren de Kadı!” diyor. İmdi, kimi kime şikâyet edeceksin? Yirmi sekizinci miir’den: “Düşüncen özgür değilse beden ülken de işgal altındadır bir Nazi toplama kampında: Yahudi’sin, Çingene’sin, Zencisin, engelli.”

Gençler İçin 50 Turfanda Miir miirin nasıl yazılması gerektiğini gösteren bir kılavuz. Artık miir lirik sayrılığından kurtulmalı, geçti o Yahya Kemal’in “Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan / Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan / Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece. / Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince” gibi süslü dizeleri. Mevsim değişti! Belki Kemal’in ilk dizesi önemli “Dönülmez akşamın ufkundayız.” Adnan Özer’in dediği gibi “Toplum ve şiir arasında uyuşmazlığın egemen olduğu dönemlerde şiirsel ses başka amaçlar doğrultusunda ipotek altına girer. Sözgelimi tüketim amaçlı.”  Şiiri ipotek altında olan bir ülkenin miire sarılmaktan başka çıkışı yoktur. Şiirdeki ipotekleri çözmek, tapudan kaydını silmek için toplumla şiir ya da miir arasındaki uyuşmazlığın kökten çözümlenmesi gerekir. Bu uyuşmazlık salt toplumla şiir arasında tüketim amaçlı olarak kullanılmakla kalmaz, aynı anda toplumu da şiiri de çürütür.

Toplumun önünde olan şairin ürünü, toplumu ileri götürücü şiir ya da miir’dir. Zaten amacı toplumu bulunduğu düzeyde tutmak, onu oyalamak, ona yeni yalanlar söylemek değil, aksine, toplumun önünde olana doğru, toplumun gerisinde kalanları, o düzeye yükseltmek; İyi şiirin görevi budur. Yoksa yazılanlar toplumsal gerçekliği görmezden geliyorsa, salt toplumu sömürenlerin sömürülerini gizliyorsa, gittikçe yoksullaşanlar, tükenenler, şiire gereksinim duyanlar için hiçbir şey ifade etmez. Olsa olsa düzenin bu biçimiyle sürmesini sağlar o kadar. Kim ki guruba karşı şiirler söylüyorsa ve söyledikleri gerçekliğin ötesinde tatlı yalanlar ifade ediyorsa, ortada şair de yoktur şiir de!

Evet, “Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç!” Her şeye karşın dönmek hâlâ olanaklı ve vakit henüz çok geç olmadan.

Şairler artık şiir yazmayın, miir yazın!

Halit Payza, Çağdaş Türk Dili, Şubat 2020, S. 384

 (*) Özdemir İnce, Gençler İçin 50 Turfanda Miir, Ve Yayınevi, 2019

Tevfik Fikret yüz elli iki yaşında!

Tevfik Fikret, “çağına kadar süregelmiş şiir anlayışını değiştiren” büyük şair…

Tevfik Fikret’i doğumunun yüz elli ikinci yılında saygı ve sevgi ile anıyoruz. Onu, Abdülhamit’in istibdat döneminde yazdığı, bütün zamanlara seslenen “Sis” şiiriyle selamlıyoruz, A. Kadir’in yenileştirmesiyle…

SİS

Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis,

gitgide büyüyen bir ak karanlık.

Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,

kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,

o tozlu, korkunç yığına bakan göz

şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık, kalın örtüyü,

bu örtü tıpatıp sana uydu, ey kanlı toprak,

ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,

döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!

Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,

oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!

Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan

zevk ve safaya susamış bağrında emziren!

Ey Marmara’nın mavi kucağında

ölüm uykusuna dalmış diri,

ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,

ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul,

gene de güzel görür, taptaze görür seni,

gene de üstüne titrer sana bakan.

Ne kadar tatlı, cana yakınsın, ne kadar,

süzgün, mavi gözlerinle sen uzaktan!

Oysa ne farkın var kirli kadınlardan senin,

hiçbir şey umurunda değil, belli,

ne bunca acı türkü, ne bunca kan ağlayan!

Sen kurulurken katmış olmasın bir hain el

senin temeline zehirli suyunu kötülüğün.

İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri,

nereye baksan çekememezlik, nereye baksan çıkarcılık,

nereye baksan hergelelik, yalan dolan.

Demek yükselmek yalnız bunlarla oluyor.

Koynunda barınan nice yaratık arasında

kaç tanesinin alnı açık, yüzü ak?

Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,

örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,

katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

Sağlam mezarı anıların, ulu tapınak,

onurlu taş direkler, bağlı devler gibi,

geçmiş günleri gelecek günlere anlatmakla görevli,

ey kale duvarları, şehri dolanan, çepeçevre,

dişleri düşmüş kafatasları gibi, sırıta sırıta.

Ey kubbeler, Tanrıya yakaran yapılar,

ey minareler, sözde kalmış doğrularsınız.

Ya siz, damları çökmüş medreseler, mahkemecikler!

Selvilerin kara gölgelerinde birer yer tutmuş,

geçmişlere rahmet dileyen mezar taşları,

ey sabırlı dilenciler sürüsü!

Türbeler, bizde ne gürültülü anılar uyandırırsınız,

ama yatarsınız bir şey demeden, ey atalar, sessiz sedasız!

Tozun toprağın, çamurun savaş alanı, sokaklar!

Ey yangın yerleri, uğursuzların gecelediği,

bir olay sayıklarsınız her açılan yaradan.

Kara damlı, kendi halinde, fukara evler,

ayağa kalkmış birer yas gibi durursunuz.

Ne kadar da dokunaklı somurtuşunuz var,

leyleklere, çaylaklara yuva olmuş tasalı ocaklar,

uzun yıllar, besbelli, tütmek nedir, unutmuşsunuz!

Ey kuru ağızlar, açlıktan kazınınca mideler,

her alçak lokmayı yutmaya hazırsınız!

İşte toprağın bereketi, işte bütün yiyecek içecek.

İşte elini uzatsan her şey eline değecek,

böyleyken aç yaşa, işsiz güçsüz yaşa,

boş yere gökten, Tanrıdan dilen dur

ekmeği, aşı, kurtuluşu, rahatı,

bu ne biçim Tanrıya sığınma, ikiyüzlü, alçakça!

Sesler çıkarırsınız köpekler gibi,

oysa konuşan yaratıklarsınız, onurlu ve değerli,

sövülüyor bu nankörlüğe çığlıklarla!

Ağlarsınız boşuna, gülersiniz zehir gibi.

Küfreden gözler yoksulluğu söyler, açlığı, kederi.

Namus, masalların boşluğunda bir anı.

Adamı yukarılara çıkaran yol, el etek öpme yolu.

Yakınması senin yüzünden bütün

öksüzlerin, dulların, arkasızların,

senin yüzünden bütün, ey silahlı korku!

Nasıl dokunulmaz olacak, özgür olacak

şöyle bir soluk almayla kişi,

söyle, ey kanun denen efsane!

Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!

Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!

Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,

ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,

senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.

Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!

Ey kalem ve kılıç, siyasî iki mahkûm,

ey doğruluk ve yiğitlik,

unutulmuş yüzlersiniz artık!

Ey kodamanlar ve kuyrukları onların,

pısırıklar, çekingenler, korkaklar sizi,

nasıl da alışmışsınız iki büklüm yaşamaya,

adınızın sanınızın da maşallahı var hani!

Ey yere eğilmiş kafalar, ak pak, ama tiksindirici!

Ey genç kadın ve ardından koşan delikanlı!

Ey kahırlı ana, ey dargın karı koca!

Ya sizler be çocuklar,

anasız babasız, başı boş yavrucaklar, ya sizler…

Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,

örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Okumaya devam et

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı saygı ve sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar, Tansık şiiri,

‘Beni anlayanlar değil ancak sesimi duyanlar çoğaldıkça yalnızlığım, yabancılaşmam da daha hızlı artıyor… Bu ağırlığın taşıyıcısı benim… Kiminle paylaşabilirim? Çevrem uçuşan kınkanatlılarla dolu… Ayakları balçığa batmışken uçtuklarını sanıyorlar…”

Halil İbrahim Bahar7 Kasım 2001, Perşembe

Halil İbrahim Bahar kimdir?

Halil İbrahim Bahar

(25 Ocak 1928, Trabzon – 16 Kasım 2010, İstanbul)

1928’de Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı Kavaklı (Zara) köyünde doğdu. Annesinin adı Zeliha, babasının adı Ali’dir. İlkokulun üç sınıfını Kavaklı’da, iki sınıfını Çarşıbaşı’nda (İskefiye) okudu. Orta öğrenimini Trabzon Lisesi’nde (1940-46) tamamladı. 1946’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1952’de bitirdi. 1954-57 yılları arasında psikiyatri dalında uzmanlık öğrenimi gördü.

1957-58 döneminde askerliğini yedeksubay olarak İzmir ve İstanbul’da yaptı. 1960’ta Sosyal Sigortalar Kurumu İstanbul (Samatya) Hastanesi Nöroloji Kliniği’nde Sinir Hasatlıkları Uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1974’te, çalıştığı kliniğin şefliğine atandı. Bu görevden 1989’da emekli oldu.

Halil İbrahim Bahar’ın ilk şiirleri Beş Sanat (1950-52) dergisinde yayımlandı. Bunları, daha sonra şu dergilerde basılan şiirleri izledi: Doğu-Batı, Esi, Yelken, Evrim, Yeni İnsan, Ataç, Dönem, Soyut, Sanat Olayı, Papirüs, Somut, Gösteri, Yazko Edebiyat, Karşı, Düşün, Varlık, Edebiyat ve Eleştiri, Adam Sanat, Kıyı, Şiir Oku, Mecaz, Kitap-lık, Üç Nokta. 

Soyut dergisini çıkardı (İki ayrı döneminde toplam 144 sayı; Mayıs 1965 – Eylül 1977), pek çok genç şairin yetişmesine katkıda bulundu. Bir süre Yazko Edebiyat dergisinin yönetimini üstlendi (1985).

Şiirleri çeşitli antolojilerde, yıllıklarda yer almıştır. Yaşarken hiç kitap yayımlamadı. Ardında, daktilo edilmiş, adlandırılmış ve ciltlenmiş çok sayıda kitap dosyası bıraktı.
Mezarı Ümraniye’de, Hekimbaşı Mezarlığı’ndadır.

Kitapları

Çok İncelikler Vardı Dünyada (Seçilmiş Şiirler), 2016

Halil İbrahim Bahar. Doktor Bahar, Soyut Dergisi editörü, Çok İncelikler Vardı Dünyada, şiir kitabı.

Çok İncelikler Vardı Dünyada (Seçilmiş Şiirler), Halil İbrahim Bahar, Yayına Hazırlayan: Kenan Yücel, şiir, 168 sayfa, 1. basım, Şubat 2016 (Önsöz: Özdemir İnce, Kapak resmi: Sait Maden)

“Kırk bir yıllık (1963-2006) bir yazma döneminin ürünü olan seçme şiirlerden oluşan bu kitap Cumhuriyet döneminin en önemlileri olarak kabul edilen şairlerin yapıtlarının hiçbirinin, öz ve biçim olarak, gerisinde değil. Dahası şiirsel söylem bağlamında kimilerinden çok daha yetkin olduğu söylenebilir.”       Özdemir İnce

“Şiir kitabını gün gün beklediğim, yayımlanması için her şeyi yapmaya hazır olduğum, ilginç, benzersiz şair Halil İbrahim Bahar…”     Cemal Süreya

“Bize sorarsanız, 2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri, Ve Yayınevi’nden geçen aylarda yayımlanan, Halil İbrahim Bahar’ın “seçilmiş şiirler”inden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabıdır.”      Orhan Kahyaoğlu 

Ölüme Rağmen Yaşam Şarkısı

Nurgül Özlü

Nurgül Özlü, Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri hakkında yazdı:

“Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır ‘bana cüret ver, bana sıcağını!’ derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; ‘soğuyor kan bile, aşksız’.”

Ölmek için gelmiyoruz dünyaya, bizi nelerin beklediğinden biraz da habersiz yaşıyoruz. Bu tatsız sürprizle baş etmenin çeşitli yolları vardır ve bu yol zorlu bir yoldur.  Buna rağmen yazma ve yaratma derdi olan her şair gibi Süreyya Aylin Antmen de ölümsüz kalabilmenin ve varoluşun etkisini şiir aracılığıyla dile getirir. ‘Anlat bana, nasıl dayanacağız dünyaya’ (s. 61) diyen persona için verilecek yanıtımız şu soru olabilir; şiir de dünyaya katlanma yöntemlerimizden biri değil midir?

Zygmunt Bauman “Ne ‘baki olduğu için değerli’ ile ‘geçici olduğu için faydasız’ olan arasındaki ayrım, ne de ikisini ayıran kapatılamaz boşluk, insan mutluluğu üzerine düşüncelerden şimdiye kadar bir an olsun çıkmıştır.” (s. 48) [1] der. Var olmak ve yok olmak şair ve şiirinin can alıcı çıkmazıdır. Okurun payına düşen mutluluk ise bir şiirin dizelerinde ya da okuyup bitirdiği bir romanın satır aralarında gezinirken aldığı hazdır. Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ndeki şiirlerin çoğu ağıt diyemesek de, şiir öznesinin derin acılarını yansıtan, kapalı ve imge ağırlıklı anlatımın yoğun olduğu şiirlerdir.

Süreyya Aylin Antmen

Ateş, Güneş ve fırtına Gök Tanrı inancında temel unsurlardır. Güneş’in yeryüzündeki temsilcisi ateştir. Ateş kötülükleri kovar, ruhları temizler. Süreyya Aylin Antmen de şiiri ve hayatı ateşten bir denize benzetiyor. Şairin izlediği şiir yolunu bireysel veya toplumsal fırtınaların dili oluşturur. “sonsuzun kalbi başlıyor atmaya, onu al” (s. 49) [2]derken şiirin yaşama dayanma formlarından biri olduğunu vurguluyordur kim bilir. Şair “tutsağım dilimdeki kanat sesine / tutsağıyım göklere inanmanın ben” (s. 16) der. Sözcükler mağarasında sonsuzluğu bekleyen öznesi dilsizdir veya dili yetmeyen bir tutsaktır.

 Şiirlerde sadece üç renk vardır; beyaz, kırmızı ve kara. Kırmızı ateşin temizleme özelliğini, canlılığı temsil eder. Şamanizm’de aydınlığın, saflığın ve gücün temsilcisi olan beyaz renk Ateş Sözcükleri’nde sıklıkla ‘ak kanatlar’ imgesiyle vurgulanır. ‘kara yağmurlar hep besleyecek bizi’ (s. 19) dedirten dünya, kara yolculukların mekânıdır. Kara, eski Türklerde karanlığın, ölümün ve yasın rengidir. “yara almadan geçip giden gölgeler gördüm” (s. 22) diyerek, dünyadan yara almayanları kalbi olmayan gölgesizlere benzetir. Toplumsal sorunları dert edinmeyenlerin bakışlarını birer gölgeye benzeterek, insanın suret haline gelmesine duyduğu tepkiyi dile getirir.

I

Şiirlerin bütününü düşündüğümüzde Arkaik döneme ait bir sahne var gibidir. Kan, kül, çamur, kara dikenler, bulanık sular ve kuytular her şey sanki bu sahnenin şiir dekorudur. Ateş Sözcükleri’nde ölürken bile güçlü olup gülümseme disiplini hâkimdir. Unutmayalım ki sadece ölüler gülümseyemezler. Acıya dayanıklılık fikri Nietzsche’nin acıya yaklaşımını ve şu sözünü akıllara getirebilir “Hayat yalnız acıdır.” [3] Şiir öznesi yakararak, içini dökerek, dertleşerek, sırlarıyla ve sorularıyla hesap sorarak Ariel’e seslenir “Ben acıydım Ariel” diyerek. Ariel ismi İbranicedir ve “tanrının aslanı” anlamına gelmektedir. Sümerlerde Ariel, aslan başlı bir erkek olarak resmedilmiştir. Bazı kaynaklardaki gibi persona için de Ariel, ‘dünyanın efendisi ve koruyucusu’dur.

 Şiir kişisi, yeryüzünden uzakta, suya yansıyan seslerin eşliğinde açık denizlerde yatan Atlantis’e benzetilebilir. “ekinleri incitmeyen / kuşların kalbi kadar tutuşur kalbim” (s. 16) diyen öznenin sevgi dolu yüreği, affediciliği ve hoşgörüsü ‘İncinsen de incitme’ felsefesini akla getirir. Daha gerisinde de tarihler boyu sayısız katliamlar gören bir toplumun yerleşik ve büyük hoşgörüsü karşılar bizi.

II

Arketip, herhangi bir imgenin, karakterin, durumun vb. önemini tartışmakta kullanılan bir terimdir. Analitik psikoloji okulunun kurucusu, İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung, “İnsan kavrasın veya kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır, zira o dünyada henüz doğanın bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. İnsan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da ahır halini alır. İlk imgelerin şu ya da bu biçimde bilincinde olunduğunda bunlardaki enerji insana akabilir.” [4] diyor. Arketipler, sanatta ve edebiyatta olduğu kadar, düşte ve rüyalarda da ortaya çıkan biçimlerdir. Jung, onları, ‘ortak bilinçdışı’ olarak adlandırdığı şeyin belirtileri olarak kabul eder. Örneğin, şiirlerde ve kısa hikâyelerde, ölüm ve yeniden doğuş arketipleri, anne ve baba arayışı olarak söylenebilir.

 Ateş Sözcükleri’ndeki temel arketiplerden biri ateştir. Şair, kapalı imgelerle şiirin sağaltıcı özelliğini anlatmak için bu arketipe başvurulmuş olabilir. Karanlık-güneş, ateş-su, kara-ak, kan-gül, ölüm-sonsuzluk çelişkileri de eşlik hâlindedir. Ağaç temel figürlerden biridir, dolayısıyla yaprak da. Persona, dünyada çektiği yabancılığı ve güçlükleri bir ağaç gibi köklü, dayanıklı ve ayakta karşılar. “dokunsam bir dal yapraklanıyor” (s. 50) dizesinde de söylediği gibi ağaç sonsuza, göğe uzanmanın ve çoğalmanın imgeleşmiş nesnesidir. Ağaç,  Türk mitolojisinde de çoğalmayı temsil eder.

Şair,  yeniden doğuş arketipini,  kanatlanıp uçmayı Simurg çağrışımıyla imgeleştirir. Belki de zamanla öznel dönüşümler ve kişisel devrimler toplumsal bir harekete dönüşecektir. “ama düşünürüm belki kükreyen bahar dalını / her şeye meydan okurken, razı ve metanetli” (s. 42) diyen öznemize göre çoğalmak, birlikte olmaktan geçiyor. Şairimiz toplumu göz önüne aldığına göre, persona ile özdeşim kurmuştur, diyebiliriz. Kendi ruhuna dost olan persona, iç sesine de sadıktır “kimse sevmedi mi yeryüzünü / senin beni benim seni sevdiğim kadar” (s. 76) derken.

Geçmişi ortadan kaldırıp yeni bir hayat kurmak kolay değildir. Yeni başlangıçlar yapabiliriz ancak acılardan tamamen sıyrılamayız, zaman gereklidir. İnsanlığın ayağa kalkması için yaşamak zorunda olduğunun bilinci yeterlidir. Zygmunt Bauman, “Farkında olalım veya olmayalım, hoşumuza gitsin veya gitmesin, yaşamlarımız sanat yapıtıdır” [5] der. Bilerek veya bilmeyerek hayatta var olmaya biçim arar her insan. Yaşam sanatının içeriğini bireyin tercihleri ve yaşama coşkusu belirler.

III

Personanın acısı, acıdan daha öte, aşkın bir acıdır. Canlıların hemen hepsi acıdan ibarettir nerdeyse. Örselenmiş olmasına rağmen yine de umut doludur. Hayatımızdaki boşlukları doldurursak bile sevdiklerimizin acılarının üstesinden gelmemiz zordur. Şiir öznemiz, “ömrüm bir ateş fırtınası” (s. 21) diyerek ömür fırtınasını şiirle ve dirençle dindirmeye çabalıyor. Ne kadar çok sevdiysek ve paylaştıysak kayıplarımızın acısı da o kadar büyük, derin ve katlanılmaz olur.

Zamanın yaralar açabileceği, kişiyi nelerin beklediğinin bilinmeyişine “bir yara açarak kendimizde / vakitlerin işçiliğiyle” (s. 19) dizesinde vurgu yapar. Yas tutan özne gecelerin ağırlığını, zamanın durduğunu iyi bilir. “yaslı ekmeği dişleyenler bilir geceyi” (s. 20)dizesi yas hâlinin dayanılmaz ağırlığının ifadesidir. Ölümler karşısındaki tutumumuzu Levinas şöyle özetler: “Başkası benim yakınım olarak ilgilendirmektedir. Her ölümde yakın olanın yakınlığı; ölümden artakalanın sorumluluğu kendini iyiden iyiye belirtir, yakın olana yaklaşmak bu durumu canlandırır ya da heyecanlandırır.” [6] Ölümün her anlamıyla olumsuz olması insanın en büyük sorunudur. Ölüp gidenin nereye gittiğinin belirsizliği ve sonrasını bilmeyişimiz, çaresizliğimizdir. “Ölüm yanıt yokluğudur.” [7] diyor E. Levinas. Ölüm önlenemez ancak doğalında gelişmemesi daha can yakıcıdır.

 Travmatik kayıplarda kişinin veya toplumun şaşkınlığı ve hayret duygusunun geçmesi zaman alır. “sense sabırla bekliyorsun zamanını silinip gitmenin” (s. 27) derken personanın sabrı zamanın geçip gittiğini anlaması ve zamanın duygularındaki karşılığını dile getirir. Tekrar Levinas’a kulak verelim: “Zaman süresinde ölüm öyle bir noktadır ki zaman bütün sabrını ondan alır; bu öyle bir bekleyiştir ki beklemeyi kendi yönemselliğinden ayırır,-‘sabır ve zamanın uzunluğu’ der bu anlamda atasözü de- sabır burada edilgenliğin altını çizer.” [8] diyor. Sabır zamana rağmen bireyin bekleyebilmesidir, acıya direnmesidir.

 Bir dönem arka arkaya gelen toplu katliamlarla sarsıldık. Yara bile almadan kurtulanlar hayatta kalmalarına sevinemediler ve bu neredeyse kişisel bir suçluluğa dönüşmüştür. İyilik ve güzellik adına ne varsa unutturulmaya çalışıldığı,  yaşama sevincimize göz dikildiği o günleri anımsatır bazı dizeler. “neydi ateşten dikenlerle can veren” (s. 30), “yol içine uzayan bir girdap / unuttum bildiğim ne varsa” (s. 29),  “parçalanmış kanatlara can üflemek / göklere bir güvercin soluğu salmak için yeniden / var olmanın pıhtısı kimde Ariel” (s. 30). Üzülmeyi unutup hayatımıza neşemize kaldığımız yerden elbette ki hemen devam edemeyiz. Hayatın normal seyrine dönebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. “oradayım ben kalbim orada” (s. 32) diyen öznemizin kalbi acının orta yerindedir.

Acı paylaşılırsa, ağızdan dökülürse azalır, etkisi hafifler. Şair bu yangıyla kurduğu şiir dilini şöyle vurgular; “içerdeki sesin yaraları öyle birleşti / başka bir dil kurdu benden içeri, baktım” (s. 36). Bu dize aynı zamanda Yunus Emre’nin ‘bir ben var benden içeri’ deyişini çağrıştırır. Ölümsüzlük insana yasaklananlar arasındadır. Bu bilinci yitirmeden ölümün gölgesine rağmen kadere teslim olanla olmayanlar bir olmazlar. İstemek, ummak, beklemek ve eylemek yaşam enerjisiyle ilgilidir. “birleşen iki nehir dünya / kara yağmurlar hep besleyecek bizi” (s. 19) dizesi Uygurların türeyiş mitini akla getiriyor.

Süreyya Aylin Antmen erotizmi de kapalı bir kutu gibi, olanca gizemiyle anlatıyor. “senin etinden kopup gelen fırtına / şimdi derimin altında anımsıyor / o kökensiz, yurtsuz, solgun fundalığı” (s. 50), ‘beni tekrar oku, bir daha oku’ der gibidir dizeler. Okuyucuya teslim edilmiş bu dizelerde aşk acısı çeken de ölüm ayrılığının acısını çeken de kendisini bulur. “yücelt dinmez yaşam şarkını” (s.50) diyen şair sadece aşk acısına seslenmez.

Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır “bana cüret ver, bana sıcağını!” (s. 55) derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; “soğuyor kan bile, aşksız” (s. 55). Deniz yaşanacakların, ayrı kalmanın ve uzaklık ölçüsünün nesnesidir. Şiir kişisi dünyaya sevgi ve aşk sayesinde katlanılacağına inanıyor. Persona kanatları kırık kara bir kadındır.“bense karnımda büyüttüm açık denizleri / sevmeyi beslemeyi güç yüreklileri” (s. 25) diyen öznedüş doğurur, çoğalır aşkıyla. “ellerini göklere açanlarla bir oldum / tohumlar saçtım güneşe ve ağladım / ellerim kan dolmuştu belki de” (s. 26). Elleri göklere açık dualarla gün sayan anaların coğrafyasını akla getiren dizelerdir. Recm edilen kadınları da unutmaz şairimiz. “şimdi aramızda yaşlı incir yaprakları / yüzlerce yıl sürecek taş yağmurları aramızda” (s. 37).

IV

Ateş Sözcükleri’nde şiirsel mekân sadece doğadır, herhangi bir yapı veya somut bir inşa yoktur. Rüzgâr, deniz, toprak, kuşlar, gül, su vb. doğa figürlerinden en sık karşımıza çıkanlardandır. Mekân içinde mekân sanal dünyalar günümüz insanının en temel sorunudur. Yoksunluklarımız, yalnızlıklarımız girdap gibi çeker bizi içine. Günümüz insanı için doğaya kavuşmak ve toprak anayla kucak kucağa yaşamak en derin özlemdir. Belki de Süreyya Aylin Antmen bu nedenle şiirine hiçbir yapıyı ve kapalı ortamı almamıştır. Bu anlamda eyleme geçmek için, çok çılgınca geliyor fakat köy ortamına dönüş mutluluk için bir adım olabilir. Yüksek binalardaki durağan hayatlarımızda yeterince sıkılmıyor muyuz? Böylesi bir hızla değişen dünyada şiir bir sığınak ve aykırı bir dildir. Bu dilden uzak kalmamak dileğiyle…


[1] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 48

[2] Bu yazıda Süreyya Aylin Antmen şiirinden yapılan alıntıların tamamı, sayfa numaraları belirtilerek, Ateş Sözcükleri (Ve Yayınevi, Eylül, 2018, İstanbul) adlı kitabından alınmıştır.

[3] F.Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, İskele Yayıncılık, 2005, s. 42

[4] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Metis Yay., Ötekini Dinlemek, 5. Bas., Aralık 2017, s. 32

[5] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 33

[6] Emmanuel Levinas, Ölüm Ve Zaman, Ayrıntı Yay., 2004, s.23

[7] A.g.e. s.12

[8] A.g.e. s.10

Merve Çanak’la ‘Hiçölüm’ üzerine söyleşi

Hiçölüm‘ün şairi Merve Çanak’la Egemen Tuğluay’ın yaptığı, Lirik Edebiyat dergisinin Ocak-Şubat 2019 sayısında yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Söyleşen: Egemen Tuğluay

Merve Çanak, 2018

Merve Çanak kimdir?

Her şey gün gün değişiyor, şeyleri kendim için yumuşatmaya çalışıyorum. Tek bir yere varma isteğinde değilim. İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyorum, son düzlükteyim.

Şiiriniz kadın, ölüm, hiç, bir yerlere yakışamayış ve hiç gibi çağrışımlar uyandırıyor. Bu çağrışımlar her okurda elbet başka kapılar aralıyor. Merve Çanak için onların araladığı kapılar nelerdir?

Gitmekte olduğumu hatırlatıyor. Olduğum için hep gitmek zorunda olduğumu. Kendimi tasarladığımı. Bedenli ya da bedensiz. 

İlhan Berk “İstiyordum ki konuşmacının ağzından balyoz gibi bir şey inmeli, bomba patlatmalı ve kesmeliydi.” diyor. Ben, Hiçölüm’de “birtakım yanlışlıklar sustuk seninle”, “bütün suları ağlıyorum.”, “ben şimdi ellerimden ibaretim”, “ardıç kuşu, sen bilirsin öldürürken büyütmek mümkün müdür bir şeyi?” gibi bombalar gördüm ve onların benim nezdimdeki patlayışlarına da şahitim. Günlük dilin akıcılığından, şiirlerin kendi hikâyelerinden, belki de şiirin doğumuna sebep olan o imge doğumunu yani bombaların doğumunu Hiçölüm yahut Merve Çanak nasıl ve hangi niyetle gerçekleştiriyor?

Bunu İlhan Berk’ten daha iyi anlatabileceğimi sanmıyorum: “Şiirle buluşmamız (ki tansıkla buluşmadır bu) neredeyse dünyaya yeniden gelmektir. Bu da her şeyi yeni görüyor, dokunuyor, öğreniyoruz demektir. Bu tavrı da koymaktır. Bu gene şimdiye değin dünya, insanlar, nesneler üstüne bütün bildiklerimizi bir yana atarak, ordan bakmaktır. Öte yandan, bunun aynı zamanda büyük bir boşluğa düşmek; orda emeklemek, bocalamak olduğu da açıktır. (Değil mi ki dünyaya yeni geliniyordur.)”

Cézanne’a belki de resme olan bir duyarlılık bir şiirde göze çarpıyor. Şiir ile resmin diyaloğunu nasıl yorumluyorsunuz?

Resim de şiir de bir öz ve biçimden olma. İkisi de rastlantısal ve göçebe. Ben buna bütünü bulma diyorum, silinene ya da kaybolana yeni bir beden kazandırma. Elbette burada maddi olan hiçbir şeyden söz etmiyorum.

Lirik’te de bastığımız “hiçolum” şiirinde “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm” ifadesinde ölümün kendi içinde yeni çağrışımlar doğurduğunu, bu doğumun, imgeyi fark edecek olan gözlerde çeşitlilik göstereceğini tahmin edebiliyoruz. Kelimelerin bu hususta kendi hakiki manalarına gebe olduklarını, şiir dilinizin bu fırsatlardan istifade ettiğini söyleyebilir miyiz?

Şiirin değişmez bir anlamı olduğunu düşünmek çok sığ bir düşünce olur. Derrida’nın dediği gibi, anlam sürekli ertelenir, hem mekânsal hem de zamansal olarak uzağa taşınır. Hem farklılaşır, hem de farklılaştırır. Bir şiiri tekrar okuduğumuzda anlam artık orada değildir, çoktan değişmiştir. O geçen süre içinde biz de değişmişizdir. Anlam hep geç gelir. Şiir de anlam gibi akışkandır, biz farkında olmasak da her zaman değişir. Bu yüzden şiiri donmuş bir imgeden yana düşünmek, bana göre şiiri küçümsemektir. Şiir durduğu yerde bile yeni imgelere, anlamlara ve çağrışımlara açıktır. Ölüm de ölmediğimiz sürece aynı değildir. Onu bilmediğimiz sürece ölüm de hep değişir.  

Merve Çanak'ın ilk şiir kitabı Hiçölüm.

Percy Bysshe Shelley’nin şiirinden bir sekansta, Hiçölüm’ün okura bir görünmez su gibi sızdırdığı boşluk hissini, kendinizle denk gösterip, başsız heykelin siz olduğunu söylüyorsunuz. Daima yenilen, zafer ânlarında dahi aslında bir mağlubiyetin karşı konulmaz hissini deneyimleyen, durmadan bir olguya, bir duruma yakışmaya çalışan ve korkmaktan müteşekkil olan insanın, sanat hususunda derin bir bakışa sahip olabilmesi için kendini yere vurmasını hatırlatıyor bu durum bana. Çünkü sanat ile iç dökmek arasındaki çizgi, kendini yere vurma safhalarında gözlemlenebiliyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazmakla yaşamak aynı şey değil. Aslında benim için şiir yaşamdan uzak da değil. Ama hangi yaşamdan? Bunun, tek bir çizgiyi sürdüren, dahası bana karşı süren bir yaşam olmadığı kesin.

Şiirinizi okuduğum vakit etrafla uyuşamama ve bir umutsuzluk hissediyorum. Lâkin bu umutsuzluğu; ondan şikayet  edilen, isyan edilen bir hâl olmaktan çok, bazı durum ve diyalogları gerçek anlamlarıyla idrak etme gayretinin sonucu, bu gayreti gösteren kişinin omuzlarına çöken, onu gittiği her yerde takip eden duyguların karşılığı olarak tanımlıyorum. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Daha çok bir deliliğin içine düşmek gibi. Şeylerin bir işe yaramak zorunda olmadığını kabul ederek.

Şiiriniz bir bilinç akışı pasajı gibi karşımıza çıkıyor. Sualler, yanıtlar, konudan sapış ve bu sapışı getiren cümleler ardı sıra dizilmiş bir şerit gibi göze çarpıyor. Mensur şiirin olanaklarından da faydalanıyorsunuz. Bu durum biçimsel ve içerik zenginliğini çeşitlendirme isteğinden mi kaynaklanıyor?

Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarlık olduğunu söylemiş. Benim de bugün, post post-modern dünyada geleneksel şiir yazmam barbarlık olurdu. Kendime ve şiire haksızlık olurdu.

Çiçek adlarının şiirsel tesirinin sizde de vücut bulduğunu görüyorum. Bu konuda, şiir dilinize bir destek olarak doğayı örnekleyebilir miyiz?

Şiirin bir doğum, ölüm ve yeniden doğum olduğuna işaret ediyorsak, yani bir döngüden söz ediyorsak, doğayı elbette görmezden gelmemiz mümkün değil.

Günümüz edebiyat yayıncılığı konusuna gelindiğinde, takip ettiğiniz yayınevi ve dergileri merak ediyorum. Takip ettiğiniz şair ve yazarları da? Okumaktan zevk aldığınız türleri ve tavsiyelerinizi de?

Ben yayınevlerinden çok, kitapları takip etmeye çalışıyorum. Dergilere gelince Sözcükler’i, Kitap-lık’ı, Çevrimdışı İstanbul’u her sayıda okumaya çalışıyorum. Marşandiz’in yeni sayısını dört gözle bekliyorum. Tür seçmeden okuyorum. Şiirin yanında anlatı, roman, mektup ve günlük okumayı çok seviyorum. Felsefi metinler beni çok heyecanlandırıyor, felsefeyi hiçbir zaman es geçmemeye çalışıyorum. Bir arkadaş olarak edebiyatı folklordan uzaklaştırmayı önerebilirim. Mrs. Dalloway böyle zamansız sorularda en büyük kurtarıcım.  

Lirik Edebiyat, Ocak-Şubat 2019, Sayı: 25

Süreyya Aylin Antmen: “Şiir, vicdani aktarımı olan tek köprüdür.”


Şiirin yerleşik ön kabullerle bir alıp veremediği var mıdır? Bu soruyu “Şiir doğası gereği yerleşik olanı sarsar” diye yanıtlayan Sonsuzluğa Kiracı (2011), Geceyle Bir (2016) ve Ateş Sözcükleri (2018) kitaplarının şairi Süreyya Aylin Antmen ile şiire, felsefeye, yazma alışkanlıklarına, şiirin güncelle ilişkisine, dile ve doğaya dair konuştuk.

Söyleşen: Melike Belkıs Aydın

Süreyya Aylin Antmen, 2017 (Fotoğraf: Erdost Yıldırım)

Genel olarak yazma alışkanlıklarını merak ediyoruz. Yazmaya nasıl hazırlanıyorsunuz? Yazı araçlarıyla aranız nasıl? Vazgeçemediğiniz kalem defteriniz var mı? Evde mi yazıyorsunuz dışarıda mı?

Bilinçli bir hazırlıktan bahsetmek ne derece doğru olur bilemiyorum. Şu aşamada her şey şiirin doğasına uygun işliyor, içerdeki ses ya da zihnin kendine özgü ezgisi dönüp duruyor, asıl hazırlığı o yapıyor daha çok, her gün biraz düşündüklerimizle, yaşadıklarımızla, biraz da maruz bırakıldığımız ve tepki gösterdiğimiz şeylerle, insan olarak bizi sınayan koşullarla hazırlanıyoruz yazmaya. İnsanın varlığına has çelişkiler, çıkmazlar, zorlanmalar, zorlamalar, kendini dinleyebildiği o sessizlik saatlerinden kalma incinmişlik ve yaşam dolu yük bütün bu hazırlıksız hazırlığın bir parçası gibi geliyor bana. Bazen günlerce zihnimde dönüp duruyor şiir, uyutmuyorum, zaten o da kendinden başka şeye imkân tanımayarak baskın çıkıyor, talep ettiği zamanı kendime tanıyorum, vaktinden evvel kalem kâğıda gidersem devamı hiç gelmeyebilir de. Yavaş yavaş belirmeye başladığı zaman ağaçların arasında kısa bir yürüyüşle sesli olarak düşünüyorum şiiri, sonra belki yanıma kâğıt kalem almışsam yazıyorum orada.

Eskiden daktilo ederdim, uzun bir süre dolmakalemle yazdım, iki yıldır da eski gümüş kaplama bir tükenmezle yazıyorum, anısı itibariyle galiba tek vazgeçemediğim o. Defterlerimin çoğunluğunu kullanmaya kıyamam, saklarım, ama bazılarını da son sayfasına kadar müsvedde olarak kullanıyorum. Çalışırken nerede olduğum çok fark etmiyor, yazıyorsam mutlaka ağaçlarla ve kuşlarla iç içeyimdir, zihnin bu şekilde daha iyi işlediğini, içerdeki sesi duymanın daha bir berraklaştığını düşünüyorum, evdeyken de aynı şekilde bahçeye bakan penceremin önünde, masamdayım genelde. Çalışırken gözettiğim tek şey doğayla ilişkimin kesilmemesi.

Şiirinizde, bir disiplin olarak felsefenin de izlerini görebiliyoruz. Felsefe her zaman bir yanıt arama çabası mıdır aynı zamanda soru sorabilme faaliyeti  de  diyebilir misiniz? Şiirin felsefe ile ilişkisine nasıl bakılmalı?

Felsefe, insan doğasına, zihnin işleyişine ve varlığın kaynağı ile bir varlık ufkuna bakma olanağı sağlıyor. Bu bakış, şiirle birlikte yaşadığımız zamana ve tanıklığına, içinde bulunduğumuz toplumsal ve bireysel koşullara taşınıyor. Felsefe nedenler üzerine düşünür ve arayışı çağırırken, şiir, benzer bir düşünüşün içerisinde ve elbette ki kendi gerçekliği çerçevesinde tüm olasılıkları açığa verir, ancak pek çoğunu da gizler, şiiri gizemli kılan şey biraz da bu bana kalırsa. Bu içerde tutuş, gizlerken bile gizlediği şeyi duyumsatma gücü. Bilinemez, söylenemez olana da aynı mesafeyle yaklaşması. Şiirde anlık bir parlama gibi var olan birtakım çelişkili anlar vardır, gelgitler, açılmakla teslimiyeti reddetmek arasında çetin bir anlaşma; insanın aşılamazlığı üzerine atılmış kara çentikler… Sonra metnin hâkimiyeti daima elinde tuttuğunu gösteren kimi sınırlar, bir sınırsızlığın içerisinde gözalıcı şekilde ışıldar; o kamaşmayı gördüğünüzde, şiirin sizi ancak kendi istediği ölçüde içine aldığını görüyorsunuz, bu içe alış kendinden bağımsız olarak bir bakışın enginliğini de talep ediyor. Yazarken, okurken olduğundan daha fazla sıkı tutuyor bu bağı, bu yüzden düşünceye varmak şiir yoluyla biraz daha zorlayıcı. Şiiri düşünürken, ona, felsefeyle aynı yolda yapılan, ancak farklı manzaralara hâkim olunan bir yolculuk olarak bakmak gerek belki de, ancak biraz farklı olarak, burada canlı olan, yaşayan, ancak bizden bağımsız da var olabilen bir şeyler var, hem düşüncenin, varlığın köklerinden geliyor hem de sezginin, daha soyut varlıkların köklerinden. Vicdan, hakkaniyet, düş, sevgi, utanç gibi. Biz buralardan kopup gelen ışığın felsefeyle de buluşmasına şahitlik ediyoruz şiirde. Bu yüzden gizemli, kudretli, büyüleyici ve aynı zamanda güvenli alanlarımızı, rahatlığımızı sarsan bir tarafı var.

Bizi bütün gücünü kullanarak kendi gerçekliğimizi sorgulamaya, kendi suretimizle yüzleşmeye çağırıyor. Burada elbette, insanı olabildiğince içine çekerken bir yandan da en uzağa düşürebilen bir ilişki biçimi söz konusu. Bazen ne arıyorsak, neye gereksiniyorsak o’dur şiir, ama bazen de neyden kaçınıyor, sakınıyorsak, neyle yüzleşmekten imtina ediyorsak o. Biraz böyle bakıyorum bu ilişkiye. Felsefede düşüncenin aydınlığı varken, şiirde bunun yanı sıra zihnin uzlaşımsız ayrıksılığı ve ruhun kasvetli karanlığı da vardır, ancak bu şiir için negatif bir değer değil; bir fener, aydınlatmak için yalnızca kendi yöntemlerini kullanıyor.

İnsanın doğanın bir parçası oluşu, doğayla ilişkisi de şiirinizin öteki izleklerinden biri. İnsan doğanın uyumlu bir parçası olarak kabullenemiyor, doğadan ayrı ve üstün bir konuma yerleştiriyor kendisini. Böylesi belki güvende hissettiriyor. Ama sizin şiirinizde doğa bir yabancı değil doğrudan ait olduğumuz çevre. Doğa ve kültür ayrılığına ilişkin ne söyleyebilirsiniz?

Doğadaki parçalarımızı bulmalı, bu parçalarda kendimizi sınamalıyız. Orada bulduklarımız bizi gerçek anlamda insan kılan, bakışımızı, duyuşumuzu, dolayısıyla varlık amacımızı belirleyen şeyler. Yeryüzü bizimle nasıl sözcüksüz konuşuyor, onu duymak için dikkat kesilirsek, bize dayatılan, bakışımızı daha yüzeyde olan bir alana çevirmemizi talep eden koşullarla göz göze geliriz o zaman. Bu kuşatmayı, ancak doğanın içimizdeki seslerine bir karşılık verebilirsek aşabiliriz, özelikle bu çağda bunu yapabilmek önemli. Kabuğumuzun içerisinde daha güvenli hissediyoruz, bunu anlıyorum, ötekini duymazsan yaralanmazsın, ama düşünmeli, bu şekilde gerçekten güvende miyiz?

Yaşam çoğalmayı, çoğalırken bütünlüğü ve biricik uyumu korumayı talep ediyor, insanlar da artık kendi tabiatlarına uygun yaşamıyorlar, bu koşullarda bir kültür oluşumu ve aktarımından bahsetmek zor geliyor bana.

“Acısın bırak, acıdıkça kendinsin, azalan, biriken / susarken söylediklerinsin” diyorsunuz. Dünyayı anlamanın bir yolu acıyı deneyimlemek mi? Kazananların söz hakkı resmi tarih ise şiirin olanakları da ötekilerin dilini var ediyor. Sizin şiiriniz için yenilenlerin söz hakkı diyebilir miyiz?

Zihnin gücüne artık meydan okumaya başlayan bir etin acısı, yalnızca dönüştürülebilmiş olan acı bize, dünyadaki her şeyin akıl almaz bir çılgınlık içinde gerçekleştiğini söyleyebilir. Anlamın derisini çığlıklarla soyan bir yanılsamayı gerçeklikle eş tutabilir. Yitirebilir ve yitirdiklerimizde kendimize ait parçaların ışımakta olduğunu görebiliriz, ancak yine de, gerçek bir yitirişten bahsedemeyiz.

Yaşamın sadece acı çekmiş ruhlar için ayırdığı bir yüzü var, kendi olmak, azalırken başka yerler/zamanlar/zamansızlıklar için birikmek, birikirken dünyanın yükünü sırtlayabilmek, konuşmak için artık bir dile gereksinmemek bunun sadece küçük bir parçası. “Bırak acısın” derken, “yaşamak için, gerçek bir yaşam sürebilmek için acıyı göğüsleyebilmeli, sonunda acınla birlikte kendini de dönüştürebilmelisin, çünkü kendisini dönüştürebilen dünyayı da dönüştürür” demek istiyorum biraz da. Acı çekmiş kişinin günden güne yitirdiği ve bir daha asla geri dönemeyeceği bir yer var, artık o, bu dünya içinde başka bir yer’e ait, oradan bakınca dünyanın gerçekliğini, telaşını, tasasını anlamlandırabilmek çok güç, anlamsız geliyor. Bu noktada evet bazı deneyimler bizi, yaşamımızda pek tercih etmeyeceğimiz bir noktaya taşıyor, ancak acısını dönüştürebiliyorsa insan, o anlamlandırılamaz olanı soyup yerine anlamını kendisi var eden bir yaşam parçasını, hakikat gibi bir düşü, asıl gerçekliği koyuyorsa şiire, kazananlar dediklerinizin en başından yitirdiği ve asla sahip olamayacağı şeylere erişiyor. Ancak şiir hepimiz için var.

Öteki olmaksa çok kolay, acı çektiği için sessizleşenler, bir köşede iyi şeyler yapmaya çabalayanlar, bir uzvu olmayanlar, bilinmeyen bir dilde konuşanlar ya da farklı şeyler söyleyenler vb. herkes her an öteki olabilir, bu ayrışmayı yapanlar büsbütün yabancımız değiller üstelik. Toplum kendisi gibi olmayanı derhal dışına itiyor, çemberin içindekilere gelirsek, onların gerçek bir yaşamın temsilcileri olduklarını düşünmüyorum. Dolayısıyla şiir, onların soğuk gerçekliğini yok eden kendine özgü, yıkıcı, büyülü gerçekliğiyle bu yaşamın tek sakinlerinin yitirenler, acısı ile dinerek karşı sesi yükseltebilenler olduğunu söylüyor bize. Ve benim şiirim de bu noktada konuşmaya başlıyor her zaman, yitirdikleri ve acısını çektikleri, çekmeye devam edecekleriyle. Umarım onların ve daha pek çoklarının söz hakkı olabilmiştir.

Şiirin dilin düzenini yeniden üretmek değil onu baştan, yeniden kurmak olduğunu söyleyebilir miyiz? Böylelikle şairin de dil için kurucu bir işlevi vardır. “Dilin varlığın evi” olduğunu söyleyen Heidegger şiir ile felsefeyi de birlikte düşünmüştü. Dil bir iletişim aracı değil var olduğumuz ve kendimizi tanıdığımız zeminin ta kendisiydi. Şair, dille ilişkisinde edilgen değil, doğrudan eyleyen ve dönüştüren bir konumda mı olmalı?

Şiir elbette doğası gereği yerleşik olanı sarsar, verili dilin dışına taşar, başka bir gerçekliğin diliyle konuşur. Kendisinden önce gelenle hesaplaşmadan, verili dili aşındırmadan, yıkmadan kendisini kuramaz. Yaşayan, sorumluluğunun ve varlık amacının bilincinde bir şiirden bahsediyorsak eğer, şair doğrudan eyleyen ve dönüştüren öznedir. Bir şiir yaşıyorsa, zaten kendi içerisinde bütün savaşları bitirmiştir. Aksi halde şiirden konuşamayız.

Şiirin güncele yanıtını hemen vermesini beklemek sizce doğru olur mu? Şairin ve şiirin dünyaya karşı söyleyecekleri olduğunu kabul edersek tanıklığın sorumluluğundan söz edebilir miyiz?

Şiir güncele hemen yanıt verebilir de… Daha önce de çok kez söylemişimdir, bunu doğrudan yapmıyorum ben, böyle bir yazma eylemini doğru bulmuyorum çünkü. Olanın bende bir karşılığının oluşması lazım, onun şiirde kendine bir dil bulması için başka dinamiklerle birleşebilmesi gerekir, doğrudan verilen şey tepkidir, ancak şiir tepkiyi de dönüştürür, onu arzularla, hakikat arayışıyla, direniş ve mücadeleyle birlikte ele alıp değerlendirir. Güncel bunun asla dışında değil ancak. Zihnin bilgiyi, tepkiyi, deneyimi bir potada işleyebilmesi için zamana ihtiyacı var, düşünceler ve hisler, çetin bir savaştan çıkıp arı bir dile kavuştuğunda, aslında geçmişte olanla birlikte bugün yaşanandan da sözünü esirgemez, geçmiş tekrar tekrar yaşanıyor zira, bunu göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Şiir geçmiş, bugün, gelecek üzerinde vicdani aktarımı olan tek köprü. Şiirin işlevini düşünürken onun geleceğe taşıdığı sözü bugün de görebilmeliyiz, bize duyumsattıkları arasında bunlar da var. Başka türlü o şiirin yaşamaya ve yaşatmaya devam edemeyeceği açık.

Şiir benim için bir utanç tanıklığı. Dilin sınırlarından ötürü tanıklığını yapamadığımız, aklı zorlayan, vicdanımızı darmadağın eden, ancak ne önüne geçmeye ne de değiştirmeye gücümüzün yettiği olaylardan geriye kalan bir büyük utancın tanıklığı…

Okumak ve yazmak işi salt zihinsel bir eylem olarak görülse de bedenin de yoğunlaşmasını gerektiren, baş, boyun, gözler, kollar bir bütün olarak bedenin de dahil edildiği doğrudan bedensel de bir süreç. Sizin şiirlerinizde bedenin hallerinin, bedenselin önemli yer tuttuğunu düşünüyorum. Varoluşun halleri gibi yazmak da, şiir de bedensel bir pratik değil mi? Şiir öteki metin türlerine göre okuma ve yazmanın bu bedensellik halinin en belirgin türü, sayfada bırakılan boşluklar, yinelemeler, sesin yoğunluğu…

Şiir dediğimizde, zaten bir beden, ruh ve zihin birlikteliğinden söz ediyoruz biraz da. Bazen sözcükler birbiri ardına ezgiyle, yükseliş ve ani bir alçalışla geldiğinde orada kandan, candan bir parçanın varlığını duyumsayabiliriz, ruhun dans edişine benzer bu, düşüncelerden ve hislerden yapılma bir bedenin kıvrımlarında gezinir, onun ahengine kapılırız. Yazarken beden de bize katılmıyor mu? Elbette, şiirdeki boşluklar bile yeri geldiğinde çok şey söylüyor, hepsi birer işaret, içine girebilirsek birer nota gibi bizi doğru ezgilere götürebilirler.

Kitabınıza da adını veren “Ateş Sözcükleri” şiirinizde “sözcüklerden bir dünya veriyorum sana / sun onu tanrıya dalların penceresinde” ve “Geceyle Bir”de “yıkanacağız böylece biz / ve yeniden başlayacağız söze” diyorsunuz. Sözü kurarken, dilin, uzlaşılmış iktidarı yinelememesi yazının bir sorumluluğu mu? Söze nasıl başlamalı ve kurmalı?

Siz zaten soru yöneltirken cevabı da vermiş oluyorsunuz. Ben de, her yeni söz, zaten verili dilin dışına çıktığı için kendi iktidarını kurarak gelir, demek istiyorum. Sözün kendi gücünü, doğasını dayattığı, dizginlenemez bir alandan bahsediyoruz, özgürlüğü ve özgünlüğü yarattığı alandan geliyor. Bu anlamda biricik ve evet, uzlaşımsız.

Söze nasıl başlamalı? Öncelikle kendimizle yüzleşmekten güç alarak, geri adım atmayarak, önümüze koyulan zorlukların tetikleyici olması bakımından gerekli olduğunu görerek ve mücadeleyi sözle olduğu kadar pratikte de vererek başlamak gerek sanırım. Tanımlanmış olan her şeyden arınmalı önce, dünyaya hayretle ve hayranlıkla bakabilmeli, yaşadığımız şeyleri ne kadar kötü, içinden çıkılmaz, yıkıcı bulsak da onları dönüştürerek aşabilmeli. Kendimizi severek, inanarak, yalnızca iyi hissettiğimiz şekilde yaşayarak üzerimize çöken karanlıkla mücadele edebilir, kendimize dayanabiliriz.

Biraz da üzerimizdeki gözleri ayıklayarak yapabiliriz bunu, düşünmenin ve yazmanın önüne koyulan her sınır birer gözdür, insanın dikkatini ve odak noktasını dağıtmak için icat edilen şeyler birer gözdür. Bunlardan arınmak gerek. Yalnız olacağız, yalnız ama birlikte. Kendimizde bağımsız olacağız. Yazmak her anlamda sadakat ister, ‘yıkanacağız’ ve sonra yazının sorumluluğunu hatırlayarak, bu sadakatle başlayacağız söze. Kolay şeylerden bahsetmiyoruz, bu yüzden şiir, aynı zamanda bir yaşama biçimidir.

Ve artık umuda gereksinim olmadığını görüyorsak, oraya yıkımı koyabilmek gerekir.

Yeni E, Nisan 2019, S. 30, s. 22-25

Şair mahir Özdemir İnce’den şiir miir! (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Cumhuriyet Kitap’ta Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Gençler İçin 50 Turfanda Miir hakkında yazdı.

“Balta ormana girdi diye ağaç olduğuna pişmanlık duyanlardan değiliz biz.”
Özdemir İnce taştan büyük, taştan ağır miirler atıyor.

Şimdiye kadar şiir yazmış, yani aslen şair, tabii başka kitapları da var. Hem dostum, eski Türkiye’den ve eski Ankara’dan, hem komşum, Cihangir’den. Hem de Öz Dede, Öz Şair. Geçen hafta yeni kitabnı imzaladı bana, kızım Nar’la, evlerine gittik, bana miirlerini verdi, Nar’a Fransızca kitap, Ülker abla da şahane çevirilerinden bir paket, Nar’a. Komşu gezmesi güzeldir, hele şair, yazar, çevirmen gezmesi daha da güzel, çünkü elin boş dönmüyorsun hiç!

Fakat ben boş bulundum, “20 oldu değil mi şiir kitabın Özdemir Abi?” diye sordum. “30!” dedi. Dedim ya, şimdiye kadar şiir yazmış, yani birbirinden şahane, özgün, farklı ve hep yeni şiir kitapları var. Fakat son zamanlarda şiirden çok “miir” yazıyor! Özellikle 2014’ten 2019’a, son 3 şiir kitabını “miir kitabı” olarak da adlandırabiliriz. Üstelik bunların en yenisinin adı da Gençler İçin 50 Turfanda Miir (Ve Yayınevi, Şubat 2019)!

Demek ki şiir bazen de miir olarak yazılabiliyormuş. Bunu yapan da Türkçenin, bu şiir cumhuriyetinin en büyük şairlerinden biriyken üstelik! Fakat, “kardeşin duymaz, eloğlu duyar!” dizesindekine benzer bir durum da var ortada. Kıymeti başta Fransa olmak üzere, çevrildiği dillerde daha çok bilinirken, anadiliyle ya da “Öz” diliyle yazdığı ülkesinde gereğince bilinmez, bilinmemiştir. Oysa tam da şunu söylemenin zamanı ve yeridir: Soyu tükenen şairlerden ve soyu tükenen aydınlardandır. Çünkü eylemlidir, çünkü eylemcidir. Edward Said, koskoca profesör, simgesel bile olsa nasıl Filistin için taş atıyorsa ve bu fotoğraf unutulmuyorsa, Özdemir İnce de eline taş alıp kalkıp atmıyor, hem nereye atsın, ama taştan büyük, taştan ağır laflar atıyor, şiir, pardon, miirler atıyor! Eline sağlık! Taş gibi miirler atan eline!

Hiç kuşkusuz, ilk şiir kitabı tam 60 yıl önce yayımlanan, Kargı (1963) ve şiir üzerine kuramsal kitapları üniversitelerde ders kitabı olarak okutulması gereken bu özel ve özgün şair için pek çok inceleme kitabı yayımlanması gerekirdi, gerekir. Şiir serüveninden şiir ve edebiyat çevirilerine, şiir üstüne kuramsal kitaplardan Cumhuriyetçi bir aydının Türkiye’ye ve demokrasiye ilişkin sürekli ve yürekli kitaplarına, geniş bir alanda çok verimli biçimde yazıyor, çeviriyor, üretiyor, tartışıyor…

ASTARSIZ, BOTOKSSUZ

Niye mi bunları yazıyorum? Çünkü 15 yaşımdan beri, neredeyse 50 yıldır, şiirlerinden başlayarak okuduğum Özdemir İnce’nin tüm şiirleri, fakat özellikle son üç “miir” kitabı, onun Türkçenin hem öncü hem de cesur şairlerinden biri olduğunu bir kez daha gösteriyor. ‘Turfanda’ olan ‘Miir’in anlamı şaire göre şu: “Astarsız, botokssuz, rastıksız, rimelsiz, brüt, yeni bir çalgı tarzı. ” Hepsi tamam, kitabı okuyunca şiirlerin de bu anlamı fazlasıyla doğruladığını da görüyorsunuz. Benim bu tanımda tek anlamadığım “brüt” sözcüğü. Acaba “içinde her şey var” anlamında bir uyarı mı yoksa bir ironi mi? Çünkü ‘miir’ler bu ‘brüt halleriyle bile gayet net! Hem de öyle net ki bir an gözünüze ışık tutulmuş gibi oluyorsunuz ve görme yetinizi yitirdiğinizi bile düşünüyorsunuz! Gerçeğin fazla gözalıcı, yalın, çıplak, aydınlık hali diyelim.

Özdemir İnce, kuramsal bilgisiyle, Türk şiiri kadar Fransız şiiri ve dünya şiirini yakından tanımış ve çevirmiş olmasıyla da, şiirin ne’liğine, değişimine, yeniliğine ilişkin pek çok şeyi, Cumhuriyet dönemi şairlerinin çoğundan önce görmüş ve deneyimlemiş bir büyük şairdir. Şiirin bir deney, bir deneme olduğunu iyi bildiğini de pek çok kitabında göstermiştir: Kargı‘dan (1963) Siyasetname‘ye (1984), Can Yelekleri Tavandadır‘dan (1989) Mani-Hayy‘a (1998), Ot Hızı‘ndan (2002) Opera Kahkahasına (2017) ve şimdi de Gençler İçin 50 Turfanda Miir‘e.

Her kitabında şiiri yeniden deneyen ve deneyimleyen İnce’nin kuramsal kitapları yanında, şiir kitapları da şiir dersinin temel kaynaklarıdır. Hiç kuşkusuz sosyalist ve Cumhuriyetçi olmasının, laikliği sonuna dek savunmasının, şiirin evrenle, yaşamla ve şairin şiiriyle diyalektik ilişkisinin de bunda büyük payı vardır. Bu organik şiir, her dönemde dilin, sözün, imgenin, yaşamın, aşkın, cinselliğin, doğanın, çocukluğun, itirazın, reddin, otorite karşıtlığının ve elbette şiirin hakkını verir. Geri çekilmez ama bazı dönemlerde gevezelik de etmek istemez. İnsanı yaratıldığı andan başlayarak izler, sınıflaşmasını, kadın erkek ilişkilerini, kadının yüceliğini, iktidarın cüceliğini, “Başyüce’liğin niteliğini, hepsini “Ben de halimce Bedreddin’im” dercesine bir hal içinde yol eder. Toplumcu-bireyci gibi genellemeleri ortadan kaldıran bu özel şiirle, yalnızca insanın, dünyanın, memleketin, toplumun hallerini görmekle kalmaz, bazı geleneklerin, klasiğin de modernin de ötesinde ve üstünde “insan nasıl insan olur?” sorusuna verilecek en yetkin yanıt olduğunu anlarız. Bu direniş geleneğidir, en laik gelenektir, insana ve şiire en çok yakışan, belki de şiirin insanın ve insanın şiirin doğal bir parçası olduğunu bazen sessizlikle, bazen fısıltıyla bazen ayarsız bazen de gür bir sesle duyuran kadim gelenek. Çünkü doğa gibi insan da, insan gibi şiir de laiktir!

Bu “50 Miir”, evet, tam da günümüz içindir, tam da gençler içindir ve evet tam da “tamtam”dır, yani kalk borusu, uyan borusudur, geç kalmayın! diye uyarmaktadır. Kitabın 32. sayfasındaki ‘Hikmet’te alıntıladığı, Hasan Âli Yücel’in cümlesindeki diklenmedir: “Balta ormana girdi diye ağaç olduğuna pişmanlık duyanlardan değiliz biz.” Tam da bunun şiiridir işte bu “miir” kitabındakiler.

Yıllar önce, “şiirimin kimseye borcu yok, kimsenin de bana borcu olmasın!” demişti. O zaman çok dikkatimi çekmişti bu söz. Çok uzun yıllardır inatla yalnızlığı göze alan bu adam, diline ve Cumhuriyete borçluydu yalnızca. Bugüne kadar yazdığı tüm kitaplar demokrasi ve cumhuriyet üstüne uyarılarla bu borcu çoktan ödemişken, “asıl şimdi” diyerek söz alıyor, konuşuyor, sesini yükseltiyor ve “miir” yazıyor! İster 50 şiir deyin, ister 50 bölümlük tek şiir ama “50 kısım tekmili birden”: Geçmiş, bugün, kapıkulları, talancılar, vurguncular, Man Adası, Kollontai, Kari Marx yoldaş, tarikatlar, Menderes, Bağdat Paktı, KHK, Vaiz, “Faşizmdir ortak akıl, Başyücelik’in amentüsüdür”, TİP, Milliyetçi Cephe, dinbazlar, Suriye, Telekom, Dolar, Allah, Padişah… Gerisini siz anlayın artık! Ben kitabın sonundan bir ‘tadımlık’ alayım buraya, tadımlık dediğime bakmayın, ‘acımlık’: “Memleket nerede, nerede Cumhuriyet? / Özelleştirildi! / / Yandı gülüm keten helva! / / Ferman da dağlar da padişahındır! Haydi rasgele!”

Özdemir İnce bu kez “miir” yazmış, “şiir”i Ekrem Kahraman’ın siyah beyaz nefes kesen çizgilerine, desenlerine bırakmış, okuyun derim ikisini de!..      

Haydar Ergülen,Cumhuriyet Kitap, 21.3.2019, s. 4   

‘Atıyla koştuğudur bir kadının’ | Zarife Biliz’le söyleşi (Nurgül Özlü)

Nurgül Özlü, Zarife Biliz ile Yeryüzüne Dönerken kitabı üzerine söyleşti. 26.8.2018’de Evrensel’de yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Editör, şair ve çevirmen Zarife Biliz.
Zarife Biliz

Nurgül Özlü: Annemizin bedeninden kopuşumuzla birlikte yeryüzüne dönüyoruz. Güven dolu bir ortamdan kendimizi yabancı hissettiğimiz soğuk ve eksikliklerimizle dolu bir ortama. Yeryüzüne gelince ölümün başlamış olmasının çaresizliği karşılıyor insanı. Benliğimize kavuştuktan sonra nesneler dünyasına adım atıyoruz. Şiirlerinizde kendinden emin, olayları nesnel görebilen bir yetişkin ve onun içinde dünyayı gizemli gören, hayret duygusu içinde olan bir çocuk kalbi vardır. Neden ‘Yeryüzüne Dönerken’ diye başlayalım mı söze?

Zarife Biliz: Aslında siz sorunun içinde ismi gayet güzel yorumladınız. Hem yorumunuz hem de sorunuzla şiir sözünün ayırıcı yönünü de ortaya serdiniz aslında. Okuyanın benliğinde yeniden, belki de bambaşka anlamlarla doğmaya muktedir olan sözse şiir, yazana ait olduğu kadar okuyana da aitse doğru yerden başlıyoruz demektir röportaja.

 “Yeryüzüne Dönerken” ismi içime ilk doğduğunda bunun doğru isim olduğunu biliyor ama mana bahçesinin sınırlarını bir türlü çizemiyordum. Zihnimde iki anlam öne çıkıyordu: “yeryüzüne dönmek” benim için çok uzun yıllardır bir madenci gibi karanlıkta işlediğim, yerin altında tuttuğum –en basit tabirle– sözcükleri gün ışığına, yerin yüzüne çıkarmak demekti. Kendimi dünyaya koşmak, insana soyunmaktı. Ama aynı zamanda, yeryüzüne dönmek insandan soyunmaktı da. İnsan kılıfıyla koptuğum evrene, hayvan, bitki ya da taş, varlıklardan bir varlık olarak geri dönme, evrenle göbek bağımı tekrar kurma çabasıydı. İsimde benim bilebildiklerim bunlardı fakat bunlarla kalmadı.

Bir anlamı hayat işaret etti, birini de burada siz işaret ettiniz. Kitap yayına hazırlanırken elim bir olay yaşadık, 19 yaşındaki yeğenimi bir kazada kaybettik. Erkenden yeryüzüne dönen güzel yeğenimin oldu kitap. Anlam kendini kıyıya vurdu. Yaşam dediğimiz süre tabii ki ölüme doğru yürüyüşümüz bir anlamda ve erken olanları bizi tarifsiz bir acıya boğsa da hepimiz eninde sonunda yeryüzüyle kucaklaşıyoruz. Bilirsiniz, Türkçede sonsuzluk için iki ayrı kelime vardır: ezel ve ebet. Nitekim ölüm, sonsuzluk maceramızın ebet tarafı. Fakat sizin soruyu sorarken belirttiğiniz üzere evrenin sonsuzluğundaki maceramızın ezel tarafı da var. Yeryüzüne gelebilmek için annemizin karnından kopuyoruz. Ezelden ebede, doğumdan ölüme çember tamamlanıyor, başladığımız yere dönüyoruz bir anlamda.

N.Ö.: Çeşitli dergilerde yazı işleri müdürlüğü, editörlük ve çevirmenlik yaptınız. Çeviri ve editörlük çalışmalarınız hâlâ devam etmekte. Yazdıklarınızı çıktığınız içsel yolculuklarda gördükçe doğaçlama mı yazıyorsunuz yoksa öncesinde tasarlayıp temayı belirleyerek mi?

Z.B.: Ben şiiri bulmuyorum, aramıyorum da, o gelip beni buluyor. Otuz yıldır çok çok az yayımlayarak yazmayı sürdürmemin başka bir açıklaması olamaz zaten. Bazen bir şiirin kendini tamamlaması çok uzun zaman alabiliyor. Hiç bitmeyen, yarım kalmaya yazgılı görünenler de yok değil. Bazen hangi dizenin hangi dizeyle hasbıhal edeceğini önceden ben de bilmiyorum. Uzun süre tek başına avare dolanan dizeler, ikilik, üçlük, dörtlükler oluyor. Karşılıklı bir keşif bu, hiç şüphesiz ki şiir benden fazlasını biliyor. Bunu asla inkâr etmem.

N.Ö.: Şiirinizde zaman, mekân ve eylemler zinciri göze çarpıyor. Zaman var olan değil insan tarafından nicel olarak var edilendir. Zaman ile hayatın verebileceği acıları kastediyorsunuz bazı dizelerinizde. Zaman, şiirinizde acı getirileri olan soyut bir mekânınız. Zamanı bir kediye benzetiyorsunuz. “Zamanla dost öylece durmak”(s.13) dizesindeki dostluk kadim bir dostluk. Acılarımız ve yaşlanmak olmasaydı dost olmak kolaydı zamanla. Şiirinizde temsili olan acılar var, olmuş bitmiş, yaşanmış ve acısı geriye kalan. Olacakların tasarımını yapmayan bir şiir, Zarife Biliz’in şiiri. “Tek bir derdim var benim/ Yeryüzünün kabuğu üzerinde koşturan cümle mahlukât/ Altında soluklanan hayat/ Devridaim içindeki zaman” (s.25) diyen bir öznenin şairi acı, insan ve zamanla ilgili neler söylemek ister bizlere?

Z.B.: Zaman çok uğraştığım bir konu, gerek şiirde gerek hayatta. Keza an ve zaman ilişkisi de öyle. Aslına bakarsanız anlarla hep başım dertte oldu. Anlar insana büyük işkenceler edebilir. Anları topladığınızda bir zaman birimi etmez mesela ama zaman      birimleri anlardan oluşur gene de. Bir saat kaç an’dan oluşur örneğin? Bir an kaç saniye, kaç saat sürer? Yanıt elbette “hiçbiri”! “An ki fıskiyesi sonsuzluğun” diyor ya Cemal Süreya, biraz buna yakın düşen ama çok çok ötesine de geçen bir şey kastettiğim. Bir tür ağrı denebilir belki de.

Ama insanın aptallığı işte; zaman denilen yapay bir şey icat ediyor, sonra bu şeyin hükmü altında yaşamaya başlıyor, bir de üstüne ondan delicesine korkuyor. Sanmam ki insan dışında başka bir varlığın (iç) saati işkence etsin ona. Bu zaman meselesinin yukarıda bahsettiğim, bir varlık olarak evrene dönmek konusuyla da ilgisi var. Hepsi birlikte… Ne kadar imkânlı bilmiyorum ama evrenin saatine ve zamanına kavuşmak istiyorum tekrar. O doğal ve kendinde iç saate. Nesne değil de tekrar varlık olabilmek için bu insan zamanından kurtulmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Yeryüzüne Dönerken, Zarife Biliz'in ilk şiir kitabı. Ve Yayınevi, 2018.

N.Ö.: Görmek ve bakmak şiirinizde başat temalardan diyebiliriz. “Kördüm/ Olmuştum”. Öznenizin ışıkla ve karanlıkla sorunu yok, geldiği ve gideceği yeri merak etmiyor. “Baktıkça/ Çıplaklığımı da unutuyordum” (s.41) Çıplaklık insanın kendisi olabilme ve en doğal hali. “Oysa beklemek yok evrenin dilinde/ Durmak var”(s.59) durup öylece bakmak ve görmek…

Z.B.: Işıkla ve karanlıkla derdimin olmaması bir açıdan hayvan yanımla ilgili sanırım, tekrar olmayı arzuladığım varlık yanımla. Bir taş ya da tilki karanlıktan korkar mı mesela? Gözlerimiz bu kadar körleşmeseydi biz de korkmazdık herhalde. Ve Exupéry’nin Küçük Prens’ini anarak söylersem, insanın gözleriyle bir şey görebileceğine inanmıyorum. Benim şiirimdeki görmek de genelde gözle yapılan bir eylem değildir. Bazı acılar insanın gözünü kör edip anların sonsuzluğuna mahkûm bırakabilir. Bu körlüğü, kör bir insanın aynı zamanda karşıdaki kişi tarafından görülmüyor olduğu sanısıyla beraber düşünmek gerekir. Göz kör olursa gönül gözü mecburen hakiki olanı görmeyi öğrenir; görünenin, nesnenin, insanların sakladıklarını sandıkları şeylerin ötesini görmeyi.

Çıplaklığa gelince, çıplaklık eksiklikle tanımlanan bir şey şiirde, o yüzden de utanç eşlik ediyor ama haklısınız, çıplaklık insanın en doğal hali ve şiirdeki öznenin bu durumuna karşı, terazinin diğer kefesinde, maruz kaldığı kabulsüzlük ve otantik varlığı içinde kendi olamama sorunu duruyor diyebiliriz. Bunu yer yer fark ediyor, bazen edemiyor ama anlamaya, bakmaya çalışıyor. Bu şiirdeki öznenin şahsi bir sorunu gibi duruyor belki ama toplumsallıktan gücünü almadığını kim söyleyebilir? Bugün kim kimi olduğu gibi kabul etmeye gönüllü! Herkes maskeleri seviyor, maskenizi çıkarıp gerçek –yani çıplak– halinizi gösterin “dost” sayınızdaki çarpıcı azalmadan gözleriniz yaşarır. Oscar Wilde Mutlu Prens’te, “İnsanın dostlarını tanıması tehlikeli bir şeydir!” der. Kimsenin çıplaklığa dayanacak kadar midesi de yüreği de sağlam değil bu zamanda.

N.Ö.: Doğadan güç alıyorsunuz. Rüzgârın uğultusu, hava, su, ağaçlar, kargalar, dağ kuytuları… Doğadaki dengelerin bozulmasına başkaldıran,“ İnsan denen tamahkâr hayvan hariç” diyerek insanın kötülüğünden korkup, hayvanlara ve doğaya sığınıyor şiir özneniz.

Z.B.: Başka türlüsü nasıl mümkün olur bu zamanda hiç bilemiyorum, hayal bile edemiyorum. İnsana muhtaçlığım ölçüsünde nefretim de var sanırım. Doğaya ise hayvan varlığımla geri dönebilme yönünde derin bir özlemim. Başka türlü bir “olmayı” hiç tecrübe etmedim ama en temelde insanı da, insan olmayı da sevmiyorum. Doğada ise yukarıda saydığınız üzere sesini duyduğum, varlığıyla huzur bulduğum canlı cansız o kadar kardeşim var ki! Doğanın kendiliğini, doğallığını seviyorum, insanın yapaylığı ise en basit tabiriyle yavan ve sıkıcı.

N.Ö.: Bedensel unsur olarak eller öne çıkıyor. Karanlığa ve kendimize uzanan, kitabın üstünde uzayan, kendi gövdesini okşayamayan ve gözlerin yerini alan eller…

Z.B.: Elleri severim, hep sevmişimdir. “Ellerinden yaşlanır insan önce” diye avare dolaşan bir dizem var. Daha gövdesini bulup yuvalanamadı. Üniversitede fotoğraf çektiğim yıllarda sırf el fotoğraflarından bir sergi açmayı isterdim. Yaratan, yapan, yıkan, seven ve öldüren eller nasıl önemsenmez? Karanlıkta gözlerimizin yerini alan, yalan söylemeyi hiç beceremeyen eller nasıl sevilmez?

N.Ö.: Soyut bir mekân algısı oluşuyor zihnimizde. Mekânsızlık; dünyada zaten misafir olmakla mı ilgili? Öznenin içindeki canlılara, orada kurulan saraylara, kurtlara, atlara ve ormana rastlıyoruz. “ Çocuk olmak da var şu dünyada/ Çocuk kalmak da/ Sence niye iyileşmiyor avcumdaki yara”(s.21). Şiirinizde çocukluk günlerinden hafızanızda kalan izler esas mekân denebilir mi? Nesneler dünyası üzerine kurulu değil şiir atmosferiniz. Çocukluk günlerimizin hazları birer sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Tekerlemeler, masalımsı hatırlatmalar fantastik ve gizemli bir hava katmaktadır şiirinize. Bu kurgusal bir tercihiniz midir yoksa yazarak rahatlamanın olmazsa olmazı bir eğilim midir?

Z.B.: Yukarıdaki bir soruda “zaman soyut bir mekânınız” dediniz, çok doğru bir tanımlama. Kaynağını artık olmayan bir zamandan alan, varla yok arası bir bellek zamanının içine oturup yazıyorum şiirleri, var olduğu kesin bir hiç-zaman, zamanı aşkınlaştırarak, ileri geri giderek ve ân’a dönerek dokuyorum. Bana bu kaçınılmaz geliyor, çünkü hepsi içimde aynı anda yaşıyor, karmakarışık bir örümcek ağı gibi, ben aradan birkaç deseni alıp bu kargacık burgacık, bu zavallı dile tercüme etmeye çalışıyorum ancak. Nesneler varsa eğer şiirde, o hiç-zamanın belleğinden çıkıp geliyordur kesin, orada bir yerleri olduğu için buradalar.

Bu dünyada olmadığım zaman çok, fakat her an şiirin sarayında değilim elbet, uzun zaman hiç uğrayamadığım da olur oraya. Dönüp durursunuz; hayvanlar, ağaçlar, kurtlar, atlar, taşlar sonra şiire tercüme olur, karanlıkta gölgeler kıpırdar sadece ve gözler işe yaramaz… Kurgusal tercih ve haz dediniz. Hazla aram pek hoş değildir. Tercih ve irade konusunda da biraz karışık düşüncelerim var. Sahici olan hiçbir şey tercih değildir belki de, zorunluluktur aslında ama biz onu tercih sanırız.

Söyleşen: Nurgül Özlü

Evrensel, 26.6.2018, s. 13

Ateş Sözcükleri (Melih Levi)


Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

            Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri Eylül ayında Ve Yayınevi’nden yayımlanan Süreyya Aylin Antmen hakkında nicedir bir yazı kaleme almayı istiyordum. Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

Bugünlerde okuduğunuz birçok şiirde bu temsil etme dürtüsünün ön planda olduğunu görebiliriz. Bir tür senkronizasyon, eş zamanlama söz konusu: imgeler, şiirde dikkatin veya duygulanımın yoğunlaştığı anlarda ortaya çıkıveriyor. Bu deneyim bize sembolist şiirden kalan bir miras. Romantik şiir düşüncesinden ayrılmak adına doğasal ve şiirsel süreçler arasında keskin ayrımlar yapmaya gitmiş Sembolist şiirin imge kavramı şunu hedefliyor: Şairin yaşadığı duygusal karmaşayı barındırabilecek bir imge oluşturmak. Şiire fiziki bir harita gibi baktığımızı hayal edersek, bu anları şiirin en engebeli bölgeleri olarak düşünebiliriz. Soyut ve somut olanın en ısrarlı devinimlerle bir araya geldiği anlar. Şiirin sinir hücrelerinin en yoğunlaştığı bölgeler. Türkçe şiirde ses, ölçü ve ahenk gibi ögelerin gittikçe önemini kaybetmesi de bu tür imgeci şiire duyulan ilgiyi artırdı. Şiirde işitselin yerine yalnızca görsel düzen egemen olmaya başladı ve bu görsel egemenliğin rahatını kaçıracak ögeler gittikçe azaldı.

Sembolist düşüncenin etkisinde kalan şiirde imgeler bir duygulanımı sadece barındırmak veya temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu duygulanımları zapt ediyor ve hapsediyor. İnsan deneyimini, algıyı ve duyguları sözlerden oluşan denklemlere çeviriyor. Postmodern şiirin bu temsil etme dürtüsünün önüne geçtiğini iddia etmek bir yanılsama olacaktır çünkü postmodern düşüncenin hakikat konusundaki şüpheci yaklaşımı ve tekilin egemenliğini reddedişi varoluşsal deneyimlerin putlaştırılmasına ve insan deneyiminin sabit ögeleri olarak varsayılmasına sebep oluyor. Sabit ya da yorumlanabilir bir hakikat fikrine olan inancın peşinen reddedilmesi ile ortaya çıkan endişe, kaygı, melankoli, arzu gibi soyut kavramlar adeta somut, objektif ve evrensel olgularmış gibi işleniyor.

            İmgenin bu diyalektiği –yani şiire dağılımı ve belli bölgelerde yoğunlaşması arasındaki gerilimi– kuşkusuz ki söylem sanatı için önem taşıyor. Fakat bütün bunların yanında şiirde daha az temsil edilen bir damar var. Paul Celan ve Füruğ Ferruhzad gibi şairlerde karşılaştığımız bir şiirsellik. İmgeleri dilde türeyen imtiyazlı ögeler haline getirmek yerine onları insan algısının en temel eğilimlerinde keşfeden bir damar. Ingeborg Bachmann, Frankfurt Dersleri’nde, Celan’ın şiiri hakkında şöyle diyordu: “Eğretilemeler tümüyle yok olmuş, sözcükler bütün maskelerini indirmiş, bütün sırlarını söylemişler, hiçbir sözcük diğerini kovalamıyor, etkilemiyor.” Antmen’in şiirini belli bir şiir türüne veya söylem tarzına hapsetmek istemem ama bu şairlere yakın gördüğüm taraflarını vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

            Bu şiirin en çarpıcı özelliklerinden biri her dize yenilenen –ısrarlı hale gelen değil fakat derinleşen– bir duyumsama arzusu. Doğanın dilini değil, doğayı duymak. Doğanın şekillerini, dokusunu, değişimlerini ve titreyişlerini hissetmek. Doğanın dili dediğimiz vakit etrafımızdaki her şeyin sanki dile meylettiğini veya dünyanın tümce bilimle anlaşılabileceğini varsayıyoruz. Fakat Antmen’in şiiri doğaya böylesine bir dayatma yapmaktan kaçınıyor. Kitapta çok az sayıda noktalama işaretinin yer alması bunun ilk belirtilerinden. Noktasız biten şiirlerin neredeyse hepsinde bir döngü söz konusu. Doğayı yataklarından söküp şiirin ve dilin yapay ortamlarında, seralarında yaşatmak yerine bu tehdidin belirdiği anlarda geri çekilmek, hâkimiyet kurma dürtüsünü bastırmak ve dilin insan bilincinde oluşturduğu leke ve yaraları anlatmak… İşte bunlar Antmen’in şiirlerinde karşılaşabileceğimiz dürtülerden bazıları. Örneğin, “Oradayım ben, kalbim orada” şiirinde şu dizelerle karşılaşıyoruz:

az kalmıştı varmaya, kurtulmaya
çıkardım üzerimden ten giysisini
bir dil lekesi kaldım senden içeri
beni söyleyen karanlık nerede başlar arzusuna
nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri
oradayım ben, kalbim orada

Şair varmaya ve kurtulmaya az kaldığını iddia ediyor. Bir keşfin eşiğinde sanki. Bu eşikte olma durumu lirik şiir tarihinde en sık karşılaştığımız alametlerden biridir çünkü şairin, dünyada duyumsadıklarına veya duygularına bir isim verirken hep eli titrer. Dili söylemeye varamaz. İsim vermek yalnızca anlaşılır kılmak değil aynı zamanda karmaşık hadiseleri bir kelimeye hapsetmek demektir. Şair bu bölümde benzer bir sorunsalla yüzleşiyor. Varmaya az kalmıştı. Nereye varmaya? Şiirin başlığındaki “oraya” mı? Orası neresi?

            Paul Celan’ın şiirinde de sıklıkla karşılaştığımız yer-yön belirteçleri Antmen’in şiirinde önemli bir rol oynuyor. “Burası” ve “orası” gibi belirteçler okuyucuya bir çırpıda dilin egemenliğini hatırlatıyor. Özellikle şiirde yön göstermek için kullanıldıklarında bu belirteçler, dilin merhametine sığınmamıza neden oluyor. Nereyi işaret ediyor şair? Antmen bir yön ve mekân beklentisi yarattıktan sonra bu zarfları işlevselliklerinden arındırıyor. Öyle ki, okudukça, belirgin bir yön beklentisi kayboluyor. Bu kayboluş bir “dil lekesi” gibi şiire işleniyor. Yukarıdaki beyit bu gerilimin belki de en güçlü tanığı. “Beni söyleyen karanlık.” Şairin benliğinden izler, fısıltılar taşıyan bu karanlık “nerede başlar arzusuna”? Ben’e ait olan arzu birden karanlığın, bütün bir ortamın arzusu oluyor. Fakat bu genişleme yaşanır yaşanmaz, bu arzu gün yüzüne çıkar çıkmaz sözdiziminde kopukluk tehlikesi beliriyor. Dilin tökezlemesine şahit oluyoruz: Şiir, “nerede başlar arzusuna / nerede yitirir onu” gibi devam edebilecekken, “nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri” ile devam ediyor. Yine bir aktarım söz konusu. Karanlığın nesnesi arzudan sese dönüşüyor. Arzunun yitmesiyle bir arada tuttuğu dünya görüşü ve dilsel düzen de kayboluyor. Bu çözülme noktasında “nerede” sorusuna nihayetinde bir yanıt geliyor: “oradayım ben, kalbim orada.”

            “Adımı unutmaktan” şiirinin sonunda şu dizeler yer alıyor:

ışıl ışıl, ölü bir bakış dağların iç denizinde
peşine katıp sürüklüyor şimdi beni
dilin köklerinden geriye
ne kaldıysa

Şiirin genelinde iç ve dış kavramları arasında süregelen gerilim bu son bölümde doruk noktasına ulaşıyor. Doğa tek bir imgesel işlev üstlenmekten sürekli kaçınıyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış”: bu tasvir Antmen’in sözcüklerden bahsederken kullandığı dili hatırlatıyor. Sözcükler bir yandan ışıldıyor ve aydınlatıyorlar. Bir yandan da aydınlattıkları yere karanlığı getiriyorlar. Sözcükler yeni anlamlar üretirken yeni yas objeleri ilan ediyorlar. Yukarıdaki dörtlüğün ilk bölümünde “sürükleme” eylemini yapan şairin kurguladığı bu tezatlı imge: “ışıl ışıl, ölü bir bakış… sürüklüyor şimdi beni.” Fakat Antmen bu imgenin öncelik kazanmasına izin vermiyor. İlk iki dize ve son iki dize arasındaki uyumsuzluk yine dilin tökezlediği, birleşmeyi ve birleştirmeyi reddettiği bir âna dikkat çekiyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış” imgesi kıtanın asıl vasıtası olmaktan çıkıyor ve yerini yas ilan eden başka bir söz grubuna bırakıyor: “dilin köklerinden geriye ne kaldıysa.” Şairi sürükleyenler artık bu arda kalanlar.

            Dilin adlandırma ve yok etme ikilemi etrafındaki bu git geli şairin dilsizliği arzuladığı gibi bir izlenim uyandırabilir. Fakat “dilsizlik değil yolun sonundaki arzu.” Teslimiyet de değil:

bırak acısın
saklıdır ağzı zihni kuşatan yüreğin
onca yaprak serpilir gül açılır diken sivrilir
duyulmaz yine de kanatsı hafifliği
kor suskunluğu taşıyan dirimi acısın bırak
dilsizlik değil kuğuların geçişi birbiri ardında
ve sözcüksüz değildir sevgi, yönü yoktur
akkor oklarının

Antmen’in daha önceki kitaplarında da karşılaşabileceğimiz bir uzlaşma söz konusu. Acı, leke, yara gibi imgeler burada önemli bir rol oynuyor. Dilin yetersiz geldiği veya gerisinde acı bıraktığı yerleri kabul etmek, onlarla yaşamayı öğrenmek şiirsel sürecin bir parçası. Nitekim bu yaraları taşımayı reddetmek, şiirin mükemmel bir dile veya imgelerin kusursuz bir tasvir gücüne ulaşabileceği konusunda ısrarcı olmak, egemenlik kurma dürtüsünü her seferinde yeniden kışkırtacak. Şair yeri geldiğinde sözcüklere şüpheyle yaklaşıyor, kitabın adından belli olacağı gibi, onları “ateş” imgesi ile ilişkilendiriyor. Güneşe çok yakın uçup kanatları yanan İkarus gibi, kör cesaretle isimlere yakın uçmanın da bir düşüşü, yitirişi getireceğini biliyor. Buna rağmen “sözcüksüz değildir sevgi” diyor. İki olumsuzun bir arada kullanılması da şairin sözcükler konusundaki temkinine işaret ediyor. “Sevginin sözcükleri vardır” demekten sakınıyor.

            Her toplumun köşesinde, marjinlerinde kalmış, marjinal olandan öğreneceği çok şey olduğu gibi, şiirin de köşelerine itilenlerden öğrenecek çok şey vardır. Antmen’in şiirinin köşelerinde sıklıkla ünlü harflerle karşılaşıyoruz. Ünlü harfle biten dizeler, özellikle de uyakla buluştuklarında, sesin uzamasına ve şiire bir yönelme hâlinin nüfuz etmesine yol açıyor. “Parçalanmış zaman” şiiri şöyle başlıyor: “gecenin ağlarından çıkarıyordum seni / o kanla dolmuş kalbini.” “Giz saatleri” ise şöyle:

giz saatlerinde daha bir pembeleşir
gülde gizli bir gül kolonisi
daha bir soluklanır
ertelenmiş zamanların güneşi

Şiirleri okurken dilin yapısal özelliklerini duyumsamamak mümkün değil. Tamlama ekleri, yönelme ve belirtme hallerinin şiirin bünyesine işlediğini bilhassa sesli okurken fark edebiliriz. Fakat yer-yön belirteçlerinin sık kullanımında olduğu gibi, yapısallık hissinin nasıl ötesine geçildiğini düşünmek gerekiyor. Şiirin köşelerine yerleşmiş, bu marjinal sesleri daha iyi dinlememiz gerekiyor. Bu sesler Antmen’in şiirinde elzem bir rol oynayan inilti, uğultu ve uluma eylemlerini çağrıştırıyor. Modern şiirin ölçü ve ritim duygusundan yoksun kalarak kaybettiği işitsel düzenin son kalıntıları gibi… görsel düzenin egemenliğini sarsabilecek bir işitsel düzenin son çırpınışları. “böyledir kırık kanatların doğurgan sesi.” İşte Antmen’in şiirinin damarına işlemiş bir yas duygusu, bir acı, bir haykırış hissiyatını bu köşede kalmış seslerden anlamak mümkün. “Uluyorsun dünyaya” şiiri hem bu sesleri duyabileceğimiz hem de ulumanın şiirdeki etkisini daha iyi anlayabileceğimiz bir örnek sunuyor:

uluyorsun dünyaya
daha önce kavranmamış bir acılıkla
söndürüyor ay ışığını nicedir aç kurtların sesi
işte orada, karanlığında, kırılıyor gövdenin kanlı buzulu
ve sürüklüyor peşinden, bilinmez, hatta ürkünç
bir o kadar görkemli hızıyla seni
doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek
uzakların

Uluma ile başlayan bu şiir bir “orada”ya işaret ederek devam ediyor. Şairin kurguladığı mekânın, “oranın” görsel karşılığını saptayabilmek çok zor. Kitap boyunca karşılaştığımız çeşitli imgeler ve eylemler var: karanlık, kan, ay ışığı, sürükleme. Bütün bu kavramlar, nesneler “sözcüksüz değildir” elbet, hepsi bir isme kavuşmuş, dünyaya “kımıldama!” diye emrediyor gibiler. Kımıldamamalı dünya çünkü bu âna “daha önce kavranmamış bir acı” hâkim. Lakin, dikkat edin, dünyanın bir ânını kavrama arzusu nasıl da hızlı, tüketici ve vahşi bir arzuya dönüşüveriyor: “doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek / uzakların.” İmgenin bu evrimine şahit olan birtakım sesler var. “dünyaya”, “acılıkla”, “sesi”, “buzulu”, “seni.” “Orada” konusunda ısrar eden, sürekli uzağı, uzaklarda bir yeri göstermek ve tasvir etmek isteyen görsel düzene karşı, bizi sesin en derinlerine çeken, acının kulakları tırmalayan ulumalarını taşıyan işitsel bir düzen de var. Nitekim Antmen, “sesin içinde / köklerine sızıyorum şimdi burada olmanın,” diyor kitabın son şiirinde. Kitaba adını veren şiir, “Ateş sözcükleri”nden bir alıntı ile bitireceğim yazımı.

dikenler az sonra çekerler ufku üzerimize
bu nerden gelir bilinmez ağırlıkla soluruz
toprağın çığırtkan sorgusunu
iniltisini sıradağların

“Toprağın çığırtkan sorgusu” ve “iniltisi” sıradağların. Antmen doğanın hayıflanışını ve şikâyetlerini bir dile çevirmekten sakınıyor. Bu dizelerin arkasında yine bir “orada” belirteci saklanmış. Şairin sözcükleri bir coğrafyaya işaret etmekte. Fakat sözcükler doğaya erişim sağlamak veya doğanın dilini duyurmak için değil, bir eşik yaratmak için varlar. İsim vermek ve yok etmek arasındaki ince çizgiyi korumak için. Aydınlatıcı ateşe yaklaşmak ile onda kavrulup kül olmak arasındaki hassas dengeyi yaşatmak için. Ateş-ten değil, ateş sözcükleri. İmgeci değil, imgeye direnen şiir.

Melih Levi, Varlık, Ocak 2019, S. 1336, s. 106-108

Gelenek Değil Denemek (Çetin Balanuye)

Çetin Balanuye, 30.11.2018 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Önel’in yeni kitabı Konumlandırmalar hakkında yazdı: Konumlandırmalar ‘yazın uğraşını’ tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir.”

Yazının tam metnini yayımlıyoruz.

 

GELENEK DEĞİL DENEMEK: FARKLA TEKRAR FRAGMANLARI

Yeni bir okur tipi

David Shields, yaklaşık yirmi yıldır yazın dünyasını ilgilendiren ilginç bir tezi gündemde tutuyor: Alışıldık tarzda roman,  sessiz bir çekiliş deneyimliyor; yerini gerçeklikle ilişkisini gözden geçiren, araştıran ve ağır ağır yeniden kurmaya çalışan yeni bir türe bırakıyor. Türdeki bu yeni filizlenmenin iki temel nedeni var: Biri, yeni okur tipinin ortaya çıkışıyla, diğeri de olgu ile kurgu arasında klasik romanın varsaydığı uzaklığın giderek iç içe geçmesiyle ilgili. Kısaca söylenirse, yeni okur tipi -gerekçeleri epeyce açık olmak üzere- seri tüketim çağının hiç de sürpriz olmayan bir ürünü: Acelesi olan bir okur, dilde zarafeti önemsiyor ama bunu süsleme sanatıyla ilişkili görmüyor, hacimli metinlerle ilişkisi de epeyce mesafeli.

Okur tarzındaki bu değişimle eş zamanlı ama bambaşka nedenlerle hacimli romanların salt kurguya dayalı karakter, olay ve anlatı organizasyonu da önemli ölçüde aşınmış gibi; Shields’in “örnek vaka” olarak bir keresinde dilledindirdiği üzere, sözgelimi Franzen’ın her biri tuğla gibi devasa hacimli romanlarındaki karakter enflasyonu, bunların birbirleriyle ilişkileri, anlatıda geliştirilmek istenen örgünün anlaşılması için gerekli uzun ve dikkatli okuma seansları -deyim yerindeyse- elli gram şeker için on kilo keçi boynuzu kemirmeye dönüşmüş gibi görünüyor. Kurgudan sağlanacak dolaylı ve elbette iyi bir romanda asla azımsanamaz olan o “kavrayış genişletme” edinimi de çoğu hacimli romanda ya hiç gerçekleşmeyebiliyor, ya da pek az gerçekleşiyor.

“Yeni bir tür” arayışı

Bu ve benzeri gerekçelerle olmalı,  yazın dünyasında “yeni bir tür” arayışı belli belirsiz kendini duyuruyor: Kitabevlerinin tasnif etmekte güçlük çekeceği kitapların sayısı giderek artadursun “deneme” adının aşırı genelleyiciliğiyle ifade edilemez bir çeşitlenme var ve bu çeşitlenmenin hakkını verecek “genre” adından da henüz mahrumuz. Bu yeni “türleşme”nin ortak nitelikleri arasında şunlar var: Parçalı (fragmented) pasajlar; kısa ve süssüz, ama çarpıcı bir ifade gücüne sahip söyleyişler; olgulardan kendisini ve okuyucuyu da haberdar eden metin türleri.

Ahmet Önel

“Yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi

Ahmet Önel’in son kitabı Konumlandırmalar böyle bir dönemde okuyucuyla buluşuyor. Toplam 207 fragman-pasajdan oluşan kitabın türü için -üstteki bağlamı akılda tutarak- ne denebilir, karar vermek sahiden güç. Ancak şu kadarı açık bir kesinlikle ileri sürülebilir: Ahmet Önel, yukarıda özetlenen dönüşüme adeta eşlik edercesine “çağcıl” kalmayı başarıyor; Konumlandırmalar bu anlamda “yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir. Roman, öykü, oyun, çocuk edebiyatı ve deneme gibi edebiyatın hemen her kovuğunda yeterince ikamet etmiş bir yazarın sözcüklerle yeni bir sığınak inşa etmekte olduğu anlaşılıyor… dünya manzaralı, tedirgin edici, ironik ve gerçekçi bir sığınaktan söz ediyoruz bu noktada.

Konumlandırmalar‘da Önel bizi “konuşma” kavramına çağırıyor; her biri yazarın kendisiyle, yazarın ya da metnin konuklarıyla, okurun kendisiyle ya da okurlar arası gerçekleşen olası bir konuşmada çağın saati yavaşlatılıyor, yerine bir salyangoz saati konuyor  ve böylece “sahiden konuşma” vücut buluyor. Bu, özensizliğiyle dikkat çeken tüketim toplumunun tüketici gevezeliği değil artık, kendisi de aynı koşulların esiri olan okura -onun bile vakit ayırabileceği ölçüde- kısacık parçalarda sahici bir konuşmaya eşlik etme şansı veriliyor. Her konuşma yeni bir kavramsal/yaşantısal/deneyimsel gözden kaçanı fark etmeye çağırıyor. Alışıldık perspektifler sağa sola kaçışıyor ve yeni perspektiflere yer açılıyor. Önel, konuşmalar yazıyor ve bununla yeni anlam olanaklarını konumlandırıyor:

Yalnız olmayı çok mu seviyorsun?

Bilmem,  dedi adam. Kitabı ters çevirdi, sonra da koltukta geriye doğru kaykıldı. Bir sohbet öncesi. Yapacağı  her  davranış acemice olabilir şu an.

Yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu anlatmanı isterdim, dedi birincisi.

Anlatabilirim, dedi adam. Ama bilmem hiç konuşmayan birinin karşısında saatlerce bekleyebilir misin?

Hakkında sahici bir konuşmanın olmadığı yerde konuşulan tüketilir en fazla. Önel, bu tüketimin farkında ve insanın trajedisinin yakınındakiyle uzaklaşmakta yattığını sezdiriyor:

Bir yazarı tanımak, ona dokunmak, onunla konuşmak ve insan yanıyla yüz yüze gelmek onu tüketmektir, dedin. Düşündüm. Neden olmasın! Dört yıldır birlikteydik ve  artık hiçbir kitabımın kapağını aralamıyordun.

Romandan ayrı bir deneyimi zorlayan -bu anlamda adeta hem okur hem de yazarı konfor alanından çıkmaya zorlayan- bu yeni türde en zoru iklim ya da bağlam yaratmanın en azından bir öykülük hacim gerektirdiğini bilmek, ama bu hacimden de mahrum bir halde parça pasajlarla bir iklim yaratmak. Konumlandırmalar bunu ustalıkla başarıyor:

Evimin eksikleri var, diyor kadın. Damlayan musluklar, çalışmayan prizler, işlemeyen çekmeceler. Hep bildiğin şeyler işte. Bu pazar uğrarım, diyor adam telefonun öbür ucundan. Hepsinin hakkından gelirim,  merak etme. Gülümsüyor kadın. Sevinirim, diyor. Zaman ayırıyorsun bana. Fena mı işte, diyor adam, hem seni görmüş olurum böylelikle. Yüzüne al basıyor kadının. Neyse ki telefonda. Sahi, çağırmışken şu telefonun da çaresine baktırmalı. İnsanın aklından geçen, ancak söylemeye çekindiği şeyleri bir güzel söyletiyor, gördün mü!

Ah.. Bir iki arıza olmalı insanın evinde. Mutlaka olmalı!

Düşte ısrar

Konumlandırmalar, klasikleşmiş kimi yazın temalarını da yeniden ziyaret etmekten geri durmuyor. “Düşte ısrar” teması bunlardan biri. Belki de edebiyatın bu  en eski  teması -Deleuze’ü anımsatırcasına- farkla tekrar ediyor; bu düpedüz değirmenlere saldıran çılgın düşseverin bir tekrarı, ama aynının geri gelişi değil de yeninin farkla tekrarına dönüşüyor:

– Kardan adamım asla yaşamıyor.  Tamamlıyorum ve sıra havuç burnu yerleştirmeye geliyor ki bir bakıyorum erimiş!

-Yanlış zamandasın evlat. Aylardan temmuz ve sen düşlerden beyazda ısrar ediyorsun..

Konumlandırmalar, yeni bir tür arayışının olmazsa olmazı disiplinler arası kolajı da gözetiyor. Nietzsche’nin “tehlikede yaşayın” önerisi beklenmedik bir anda buyur ediliyor: “Akıl almaz olan hayatın kendisi değil, ona katılma biçimimizdir. En mantıklı, en seçilmiş davranışın uçurum kenarından iki bilet olmadığını kim söyleyebilir!”

Aynı disiplinler arası kolaj arayışının bir başka örneği de politikadan; Önel, tüm metnin örtük bir politik hiciv barındırmasına dikkat ediyor. Bunlar daha çok politik eleştiri çekirdekleri, okurun zihninde serpilip gelişmek üzere can suyu verilip bırakılıyor:

“Eğer bir ulusu yok etmek istesem, ona her şeyi bol bol verip mutsuz, açgözlü ve hasta yapardım.” Bir yazardan aldım bunu. Belki kocaman harflerle yazıp kentin girişine asmak isterdim.

Evinin kapısına as, diyorum. Belki de söz konusu hastalık orada başlıyor.

Politik hiciv, okuru kendisiyle hesaplaşmaya çağırırken de doğrudan, açık, sert ve çarpıcı olmayı başarıyor:

Anne, sonunda acı haberi veriyor.

Meyve suyu kalmamış. Meyve verebilirim!

Çocukların yüzü gölgeleniyor. Akıllarından geçen şunlar olmalı: Dünya giderek çekilmez oluyor. Üstelik güvenilmez! İyi şeyler vaat etmişlerdi. Şimdi taklitleriyle kandırıyorlar!

 

Konumlandırmalar, Ahmet Önel'in Kasım 2018'de Ve Yayınevi'nden çıkan kitabı.

Yeniden başlamak

Ahmet Önel, yazında ustalaşmanın ödülünü koltuğuna gömülüp dinleneceği bir emeklilikte beklemiyor. Güç olanı seçiyor: Yeniden başlamak…! Edebiyatın muazzam birikiminden yararlanarak ve ancak geçmişle sahici bir muhabbetle olanaklı bu “yeni başlangıç” bizim yakada özellikle çok değerli.

Konumlandırmalar bu güçlükle yüzleşmenin son derece başarılı bir ifadesi.

Çetin Balanuye, Cumhuriyet Kitap, 30.11.2018, s. 13

Süreyya Aylin Antmen ile söyleşi | Edebiyattan Sayfalar

Sonsuzluğa Kiracı, Geceyle Bir ve Ateş Sözcükleri adlı şiir kitaplarını yayımladığımız şair Süreyya Aylin Antmen, Cenk Kolçak’ın Edebiyattan Sayfalar programına konuk oldu. 11 Kasım 2018’de Artı TV’de yayımlanan programı Youtube bağlantısından izleyebilirsiniz.

Yaşama sancısından şiire

Merve Çanak ile Söyleşi

Devrim Horlu, Merve Çanak, 2018.

Şiir okurlarının yakından takip ettiği dergilerde ismini gördüğümüz, 2018 yılının Eylül ayında Ve Yayınevi etiketiyle Hiçölüm isimli kitabı çıkan Merve Çanak ile verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. Merve Çanak bize; şiir yazma serüveninden kitabının ismine, kadın olmanın yarattığı toplumsal baskılardan ölüme dair bakış açısına, kitap yazım sürecinde nasıl bir yol izlediğinden hangi şairlerden beslendiğine, bugünün şiir algısına dair fikirlerinden ileride ne yazmak istediğine değin çeşitli konularda bilgi vererek “Merhaba” diyor.

Yeni E, Ekim 2018.

Söyleşen: Devrim Horlu

Yaşama sancısı

  • Merve, ilk kitabın Hiçölüm, Ve Yayınevi etiketi ile çıktı. Öncelikle tebrik ederim. 1994 yılında Niğde’de doğmuşsun ve şu an Yeditepe Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyorsun. Şiirinin dergilerde ilk görüldüğü tarih bir hayli yeni. 2017 yılında çeşitli dergilerde ben de rast geldim yazdıklarına. Kitabını okuduğumda ilk dikkatimi çeken, dilinin anlatıya ya da öyküye yakınlığı oldu. Form olarak da düz yazı formunu kullanmışsın. Eğitim aldığın bölüm ya da okuduğun metinler bunda etkili oldu mu? 

Öncelikle çok teşekkür ederim Devrim. Dilerim hepimizin yolu aydınlık ve düzlük olsun. Evet, yazdıklarım ilk kez Temmuz 2017’de Çevrimdışı İstanbul’da yayımlandı. Ancak sanırım burada bir şey es geçiliyor. Ben çok uzun zamandır yemek yemek, su içmek gibi yazıyorum. Bir sancıyı anlatmaya çalışıyorum. Yaşama sancısını. Kendi yaşamımda olduğu gibi şiirlerimde de uzun uzun iç çekiyorum. Bazen hızlı hızlı soluk alıyorum, bazen nefessiz koşuyorum. Bütün bunlar elimde olarak ya da olmayarak nasıl benim bir parçamsa şiirimin de bir parçası hâline geliyor.

Geniş bir alana ihtiyacım olduğunu sanıyorum. Rahat rahat konuşabileceğim, dilediğimi dilediğim gibi anlatabileceğim bir alana. Bütün bu anlatımın içinde şiirden, şiirsellikten kopmamak en büyük çabam. “bahçende bir su kuyusu bulunmasa iyi olur” adlı şiirimde “gökyüzüne yükseleceğim günü bekliyorum” diyorum ya, o gün gelene kadar şiirin içinde kendi oluşumu olmaya çalışıyorum, çünkü şiirden başka hiçbir şey buna izin vermiyor. Bu süreçte kendi sesimi aradığım için, bölümde okuduğum metinleri düşününce, elbette kendimi şanslı sayıyorum.

  • Kitabının ismi Hiçölüm. Bunun bir hikâyesi var mı? Bize biraz hangi bağlamda kullandığından bahseder misin bu ismi?

Hiçölüm’le ölmeyi, “hiçolum” şiiriyle olmayı “hiçleştirmek” istedim.

Toplumun derdi var bizim ‘kadın’lığımızla

  • Merve, kitabının girişinde kendi kadınlığına dair kısa bir değiniden sonra ithaf olarak yine kadınları seçmişsin. Sence kitabın genelinde ülkemizde ya da dünyada yaşanan kadın sorununa dair bir değini var mı? İlerleyen süreçte toplumsal sıkıntılara da değinen bir şiir okuyacak mıyız acaba senden?

Bazı gerçeklerden kaçamıyoruz Devrim. Maalesef ben “kadın” kadar değersizleştirilen başka bir canlı daha görmedim. Yirmi dört yaşında olmama rağmen henüz barışıyorum kadınlığımla. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun, doğduğumuz günden beri bir derdi var “bizim” kadınlığımızla. Bunu aşmak, bir kadın olarak var olmaya çalışmak hiç kolay değil. Kadınlık hep bir mücadele gerektiriyor. Sırf hayatta kalabilmek için bile. “bütün bu olanların kalın varlığı” şiirimde “karnımın derisini zorlayan bir düşmanlık var içimde. yaşama ve hâlâ olmaya dair. kadınlığıma yakın. kanatan. plastiği erimiş bu sandalyenin üstünde doğurmayı istedim onu biri beni öldürmeden.” diyerek kendi kadınlığımı anlatıyorum aslında. Onunla ne kadar zor barıştığımı, hatta belki de nasıl barışamadığımı. “bahçede” şiirimdeyse bu sefer anneannem Kiraz’a göz kırpıyorum. Onu ve (bir kadın olarak) bugüne kadar yitirdiklerini selamlıyorum. Kadın olmak benim gerçeğim. Gücüm yettiğince bütün kadınların elinden tutmaya çabalıyorum. Bizim sadece “cinsiyetimiz” değil, pek çok şeyimiz ortak. Bu yüzden kadın mücadelesini çok anlamlı buluyorum. Ve bu şartlarda buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

“Edebiyat yapıtı bizi ölüme yaklaştırır”

  • Merve “kendi ölümümü kendim öldüm.” gibi “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm.” ya da “o yokken kendi ölümümü özlediğim günler oldu. kendi ölmezliğimde. burada ölmek istedim. burada kendime ölecek bir yer bulamadım.” ve “biliyorum yalan yalan hepsi yalan ah biz insanlar/batsın/ batsın dünya” benzeri dizelerin var. Biliyorsun ölüm şiirde en çok değinilen meselelerden biri olmuş şimdiye dek. Birçok şair çeşitli bağlamlarda eğilmiş ölüm meselesinin üzerine. Zira bu kavramın politik, felsefik ve mistik açılımları var. Kitabın Hiçölüm’de de esasen bu mesele üzerine bir şey söylemek istemişsin sanırım. Kitabın bütününde toplam kırk dört defa ölüm kelimesini fiili olarak kullanmışsın. Yer yer de bunu ima eden cümleler gördüm. Bu genel olarak umutsuz bir hava yayıyor mu sence kitaba? Senin ölüm kavramı özelinde düşündüğünde yapmak istediğin neydi kitapta?

Ölüm çok insani, insana ait, insanla ilgili. Ölmek, doğmak kadar doğal. Ölüm, doğum kadar yaşamın bir parçası. Yadsıyamayacağımız, unutamayacağımız. Bu nedenle benden önce de bir sürü insanın ölümden bahsetmiş olmasında şaşılacak bir yan görmüyorum. Kitapta “ölüm” kelimesini bu kadar sık kullanmama gelecek olursak, Ibn Gabirol bir metninde insanın Tanrı’dan korunmak için yine Tanrı’ya sığındığından bahseder. Ben de benzer şekilde ölümden kaçarken / kaçmak için ölüm kavramının kendisine sığınıyorum. Dış dünyayı, yani yaşamın kendisini bir yana bırakıp zamanında kıyısına vardığım, hatta boyu geçen yerlerinde yüzdüğüm ölümü anlamaya ve kendimden yapmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden yazdığım şiirleri ölümün bir anlatısı değil, ölümün kendisi olarak görüyorum.

Aynı zamanda bütün bunlar ister istemez bana Blanchot’nun yazmakla ilgili söylediklerini hatırlatıyor: “Yazmak, ölmektir.” Blanchot’ya göre “ölüm, en son insani olanağın dokunaklılığı, olanaksızlığın olanaklılığı değil, önünde ‘ben’in kendiliğini kaybettiği, kavranamaz olanın kesintisiz yinelenip durmasıdır. Olanaklılığın olanaksızlığıdır. Edebiyat yapıtı bizi ölüme yaklaştırır; zira ölüm, edebiyat yapıtının mırıldandırdığı varlığın kesintisiz uğultusudur.” (Levinas, Maurice Blanchot Üstüne, çev. Kudret Aras) Bütün bu deneyimimin kitaba umutsuz bir hava yaydığını kendi adıma düşünmüyorum. Çünkü insan düşündüğü, anlama eylemini ve kendisini gerçekleştirmeye çalıştığı sürece umut var. İnsan ne zaman aklının melekelerini kullanmaktan vazgeçer, işte o zaman durum içler acısıdır.

Şiir her zaman şaşırtır.

  • Merve kitabın başlarında, “Musa’nın Balıkları” bölümünün ilk iki üç şiiri, su imgesi ile felsefi ve mitolojik olarak okura mistik bir şeyler fısıldayacağını düşündürüyor. Daha sonra ise “Sen” diye seslendiğin birinin ya da bir imajın yörüngesine giriyor şiir. Su ile kurulan ilişki, desteklediğin dini öğelerle daha da zenginleşecekken başka bir yere evriliyor. Bu senin bilinçli olarak tercih ettiğin bir şey miydi? Bu keskin sapmanın temel nedeni ne olabilir?

Devrim sen ne düşünürsün bilmem ama açıkçası ben şiirin çok da kontrol altında tutulabildiğini sanmıyorum. Yazarken de yazdıktan sonra da şiir sürekli dönüşüyor. Durmadan başka bir şeye evriliyor, hatta şeylere. “Musa’nın Balıkları” bana daha çok gitmeyi, giderken kaybolmayı, sonra bulunmayı, bazen bulunamamayı anımsatıyor. Aslında az önce bahsettiğim dönüşümü ve gidişi burada da görüyorum. Şiir gitme eylemini kendi içinde barındırıyor, yeri geliyor gitme eyleminde hareket ediyor. Ben de yazarken her zaman bir yerlere gittiğimi hissediyorum. Daima bir yere çekildiğimi. Dış dünyadaki akıştan ancak bu şekilde kaçabiliyorum belki de. Başka bir akışa, şiirin akışına kapılarak. Daha iyi bildiğimi sandığım ama sık sık içinde kendimi yitirdiğim, bulunduğumdaysa asla aynım olmadığım. Bu hem güven verici hem de tedirgin edici. Bu ikisi aynı anda nasıl oluyor, bunun ayırdına henüz ben de varamadım. Aslında varmam da gerekmiyor. Ulus Baker’in dediği gibi “Her şeyi anlamak zorunda değiliz.” Çünkü bence bir şeyi anladığımızı sandığımızda, ondan bir parça bize el sallar ve artık onu bildiğimizi düşünürüz. Ve o şeyin o andan itibaren güzelliğini yitirdiğini, büyüsünün kaybolduğunu çoğu zaman görmeyiz. Şunu iyi biliyorum ki, şiir beklentinin yeri değildir. Şiir her zaman şaşırtır. Yazanı da okuyanı da.

Geleneğin bilinmesini önemsiyorum

  • “skye” isimli şiirinin sonunda “SEN YEŞİLE EĞİLİMLİSİN BENSE MAVİYİ ARIYORUM” diye bir dize var. Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil” şiirindeki “Sen o karanfile eğilimlisin” dizesine bir selam vermeye çalışmışsın anladığım kadarıyla. Yazdıklarında etkisi olduğunu düşündüğün şairler kimler? Okuduğun bölüm sebebiyle mutlaka dış kaynakları inceleme şansın oluyordur. Kimleri kendine daha yakın buluyorsun?

“skye”da Cansever’e verdiğim selamı fark etmene çok sevindim. Şiir yazan biri olarak şiir geleneğinin bilinmesini önemsiyorum. Mutlaka birilerini unutacağım ama Lale Müldür’ü, Didem Madak’ı, Nilgün Marmara’yı, Anita Sezgener’i, Dickinson’ı, Baudelaire’i, Verlaine`ni, Mallermé`yi, Rimbaud’yu, Hölderlin’i, Mayakovski’yi, Paul Celan’ı, Yorgo Seferis’i, Kavafis’i, Sylvia Plath’i, Rilke’yi, Ezra Pound’u, William Carlos Williams’ı, e. e. cummings’i çok seviyorum.

  • Çağdaşlarını takip etme şansın oluyor mu Merve? İlk kitabı çıkan bir isim olarak bugünün şiir algısı ile ilgili fikirlerini merak ediyorum açıkçası. Ne düşünüyorsun şimdinin şiiri hakkında?

Elbette elimden geldiğince şimdinin şairlerini de takip etmeye çalışıyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim kendimi bugünün şiir algısıyla ilgili nutuk çekecek kadar yetkin görmüyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki günümüzde şiirin tanımı epey değişti. Yazan kişiler olarak neyin şiir olup neyin olmadığına karar verirken biraz dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

  • Son olarak bize daha sonra yapmayı düşündüğün çalışmalar hakkında bilgi verir misin? Şiir dışında başka çalışmalar okuyacak mıyız senden? 

Hayatta olduğum sürece şiir yazmaya devam edeceğimi sanıyorum. Bunun benim için bir seçenek değil, bir zorunluluk olduğunu biliyorum. Şiir dışında sık sık denemeler yazıyorum. Açıkçası kendimi kurmaca yazarken pek hayal edemiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek, şimdi ne desem havada kalır.

Yeni E, Ekim 2018.

Şiirle “Yeryüzüne Dönerken” | Hasan Erkek

Hasan Erkek, 25.10.2018 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Zarife Biliz’in Yeryüzüne Dönerken adlı şiir kitabı hakkında yazdı. Yazının tam metnini yayımlıyoruz.

Zarife Biliz’in, Kadim Bir Dille Dile Getirilmiş, Kederli, Bilgece Şiirleri

Belki eski bir benzetme gibi gelecek ama şiirde yeri var: Kimi şairin kumaşı iyidir, kimi de yalın kumaşının üzerine güzel işler nakışını. Kimi taşa baksa şiir görür, kimi taşın üstüne öyle bir nakış işler ki, taş şiire dönüşür. Işte Zarife Biliz’de her ikisi de var. Taşı, toprağı, dalı yaprağı, börtü böceği şiir görenlerden. Onlardan damla damla şiir çıkaranlardan. Bir de öyle güzel nakış işliyor ki, nakışı kumaşına çok yakışıyor. Hepsi birlikte alaşıyor ve güçlü bir şiire ulaşıyor.

Zarif Biliz’in şiirinin kumaşından, nakışlarından derin bir keder akıyor. “Kendi sesimden korkmasam ağlayacaktım” diyor bir şiirinde ya, sanki bütün şiirlerine sinmiş o hava. Her nasılsa içinde bir hüzün yer etmiş. Ama bu öyle arabesk bir hüzün değil. Bu soğuk dünyanın, insanlığın ezeli ve ebedi kederi gibi. Şair sanki bütün insanlık adına çekiyor bu acıyı. Belki de bu yüzden şiirlerini karanlıkta yazıyor.

Ancak bu ezeli kedere hep aşk eşlik ediyor. Ama aşk da keder kılığında çıkıyor karşımıza ya da tersi. Aşk kederle tartılıyor hep, şairin dizelerinde. Aşkı temize çekmek için sanki “yakarıyor göklerin yetim kalmış evladı” aşk tanrısına, ona keder tanrısı cevap veriyor. Kederi öyle büyük ki, onun da bir tanrısı olsa gerek.

İçinde atların koşturduğu şiirler

Bununla birlikte Biliz’in insanlarla çok “muhabbet”i yok. İnsanlığın halleri karşısında tanrısal bir gözlemci gibi. İnsanlıktan ümidini kesmiş değil ama ona olan güveni hayli zedelenmiş olmalı. Bir türlü iyileşmiyor avucundaki yara.

O daha çok atlarla, şahinlerle, tilkilerle yeryüzünün kabuğu üzerinde koşturan cümle mahlukatla yoldaş. “Kuşu besliyorum karanlığın dalında / Tayı besliyorum artık koşmasa da / Aslanı besliyorum / Kurtları, tilkileri, timsahları eğliyorum / Bedenimi onlara yurt belliyorum” diyor. Hele atlara özel bir ilgisi olduğu anlaşılıyor. Kitaptaki en başarılı şiirlerin başında atların içinde koşturduğu şiirler geliyor. Şairi de yeryüzünde koşturan içindeki bu masal atları sanki. “Atımsa toynaklarını / İçimin sert denizlerine vuruyor” diyor bu anlatısal şiirlerinin birinde. Öte yandan atı da, “kaygılardan azade” bir at değil. O da kitap boyunca akan kederden payına düşenini alıyor. “Oysa atım bir hayvan / Terli bir hayvan / Çağlar öncesinden etine batmış bir kamayla / Hiç durmadan koşturan”.

Zarife Biliz’in şiirleri arkaik anlatılar tadında. Homeros’tan, Sappho’dan el almış gibi. Bunu yaratmak için de özel, arketipik bir dil arayışında. “Bir dil var öğrenmemiz gereken / Bir dil aslında hep bildiğimiz / Ve kelimesiz hatırlayacağımız” diyor.

Bu epik, (kimi zaman lirik, kimi zaman dramatik) şiirler zamanın ve tarihin içinden süzülüp gelirken kutsal kitaplara da uğramış yolları. Ama laik bir bakışla, mistik bir gözle değil. Sanki bütün derdi “unutulmuş olanı hatırlamak / şimdi ve burada”. Kimi zaman dingin, kimi zamansa taşkın bir ruh haliyle diyor diyeceğini. Zira bu ruha dar gelmiş beden kılıfı. İçinde kişneyen atın toynaklarını gövdesinin duvarlarına vurması da ondan olsa gerek.

Zarife Biliz'in ilk şiir kitabı Yeryüzüne Dönerken, Ve Yayınevi, 2018.

Bir rüya hâli

Yalnız zamanla değil, mekânla da sorunu var Zarife Biliz’in. Bütün kadim metinlerde de öyle değil midir? En büyük mekân da yeryüzü. Bir zamanlar kendini yeryüzüne sürgün etmiş olmalı ki (yer altında mı saklı tuttu kendini yoksa gökyüzünde mi mavi bir ada mı buldu kendine, bilinmez), şimdi şiirle yeryüzüne dönmüş. Yeryüzünde ise bazen ileri-geri, bazen de döngüsel hareket ediyor. Ama bu hareket de bir çeşit rüya misali. Zaten bütün şiirlerinde sürrealist bir hava var. Dinsel olmayan bir metafizik, mistik olmayan bir düşsellik kaplamış yeryüzünü. Bu rüya hâli içinde felsefenin kıyılarında dolaşıyor atlarıyla: “Kalmalı mı, gitmeli mi bu dünya”, “İttirin boşluğu ileriye / Atlayacağım”, “Bu dünya bir garip orman / İçinde bir tek ağaç yok” diyor. Diyor da diyor…

Paul Valéry, “şiir duygularla değil, sözcüklerle yazılır” demiş. Melih Cevdet Anday bunun önemini en iyi bilen ve bu sözü sıklıkla tekrarlayan bir şairimizdi. Sözcüklerin önemine vurgu yapan başka bir şair de Mallarmé’dir. O da, “şiir (Özdemir İnce’ye göre dize) fikirlerle değil, sözcüklerle yazılır” demiş. Bu iki sözün gerçekten kime ait olduğu konusunda bir belirsizlik olsa da, sözlerin önemini değiştirmiyor. Sözcükler yazarın, şairin en önemli anlatım aracıdır. Yazarlığın gerisini de, yazarın ya da şairin sözcüklerini bile isteye esirgediği boşluklar ve yine sözcükleri üst üste koyma ustalığı olarak tarif edilebilecek kurgular oluşturur.

Özgül ağırlığının farkında olarak kullanıyor her sözcüğü

Zarife Biliz, değerinin, özgül ağırlığının farkında olarak kullanıyor her sözcüğü. Kuşandığı sözlük, sarf ettiği sözcükler o demli şiirin ortaya çıkmasında en büyük role sahip. Yalnız sarf ettiği sözcükler değil, bile bile sakındığı, esirgediği sözcükler de bu dokunun oluşmasında etkili oluyor. İyi şair yalnız söyledikleriyle değil, söylemeyip gizledikleriyle, bıraktığı boşluklarla da şiirini kurar. Okuru da şiirinin oluşumuna ve alımlanmasına davet eder. İmgelerle, çağrışımlarla, onun hayal gücünü harekete geçirir. Zarife Biliz daha ilk kitabında bunun üstesinden geliyor. Yıllardır edebiyat alanında çevirmenlik ve editörlük yapıyor olmasından, sözcük ormanında gözleri kapalı dolaşabiliyor ve istediklerini “tam isabet”le seçip alabiliyor, almaması gerekenleri de aynı isabetle eleyebiliyor. Elemiş olduğu anlaşılıyor şiirlerinden. Arkasındaki  o birikim önünü ışıtıyor.

Yukarıda adını andığımız şairlerin belirlemelerinden hareketle, şiirde duyguların ve düşüncelerin yerinin olmadığı sanısına kapılmamalı değerli okurlar. Öyle bir sanıya neden olursak, eksik dile getirmiş oluruz. Biçimin değerinin anlaşılması için, uzun yıllar “ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemli” cümlesi dillere pelesenk oldu. Oysa her ikisi de hayati derecede önemlidir. Yeni düşünceler ve sahici duygular bütün sanat alanlarında olduğu gibi şiirde de vazgeçilmezdir. Ama bunlar yine de sözcüklerle güçlü bir biçimde ifade edilirse, okura etkili bir biçimde ulaşır ve zihninde, yüreğinde kalıcı bir etki bırakır. Zarife Biliz’in şiirinde, bu sahici duyguları ve o duyguların gerisindeki düşünceleri de görmek mümkün.

Zarife Biliz (Fotoğraf: Aylin Ominç)

Yeryüzüne dönerken 

Zarife Biliz’in şiiri, arkaik bir tadı olan yeni bir şiir olmakla birlikte, gelenekten kopuk değil. Dahası ondan iyi beslenen bir şiir. Dikkatli bir okur, her şiirinin, her dizesinin arkasındaki referansları görebilir, sezebilir. İşte birkaç örnek; “Geldiğim yerde ceviz ağaçları yoktu / Bu yüzden mi acaba esintiyi bilmem” (Cahit Külebi), “Sokak lambalarının altında / Akçaburgazlı Yekta’yı gördüm / Yolda giderken”( Turgut Uyar), “O ben değilim, / Testideki suyun sayhasında yansıyan” (İsmet Özel), “Kalbi buza kesen Kay’ı hatırladım / Okuduğum masalları bir bir hatırladım” (H.C. Andersen)…

Yeryüzüne Dönerken, ilk şiir kitabı olmasına rağmen, ilk kitap zaaflarına düşülmemiş. Kitaptaki bütün şiirler belirli bir düzeyin üzerinde. Zamanın içinden süzülmüş, doğrula düzele gelmiş, yetkinleşmiş şiirler. Dolgu sözcükler, dolgu dizeler yok gibi. Birçok şairin son şiir kitabından daha nitelikli.

Dileyelim ki Zarife Biliz şiiriyle yeryüzünde kalsın artık. Ömrünü şiirle nakışlasın. Yeni şiir kitaplarıyla kitaplığımızın şiire ayrılan raflarını doldursun. Okundukça cümlemizin zihnine, gönlüne aksın.

Şiir kitabı yayımlayan çok az yayınevinden biri olan Ve Yayınevi’ne de, böyle bir dönemde şiir kitapları yayımladığı, bizi yeni seslerle buluşturduğu ve kadim sesleri hatırlattığı için teşekkür etmek gerekir.

Hasan Erkek, Cumhuriyet Kitap, 25.10.2018, s. 4

Süreyya Aylin Antmen ile “Ateş Sözcükleri” üzerine söyleşi

“Gizem, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir”

Söyleşen: Onur Akbaş

Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ni geçtiğimiz ay yayımladığımız Süreyya Aylin Antmen ile yeni kitabı ve şiire bakışı üzerine yapılan söyleşi Duvar Kitap‘ta yayımlandı.

 Onur Akbaş'ın, şair Süreyya Aylin Antmen ile yaptığı söyleşi Duvar Kitap'ta yayımlandı. 17.10.2018 

 

 

 

 

Daha önce şiirlerinizle yolu kesişmemiş olanlar için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Şiir yazmaya 1994 yılında başladım, evde bir şairin daha olması, sürekli şiirle, daktilo sesiyle iç içe olmanın bunda etkisi vardır mutlaka. Zamanla şiiri bir yaşama, direnme ve mücadele biçimi olarak gördüğüm için yazmayı sürdürdüm, bizi biz yapan şeyi, birbirini tanımayan insanların bir diğerine kalbiyle dokunmasını şiirin hakkaniyetli toprağında buldum. Şiirim ilk olarak 2004 yılında yayımlandı, sonrasında pek çok dergide yer almaya devam etti. İlk kitabım Sonsuzluğa Kiracı 2011’de, ikinci şiir kitabım Geceyle Bir ise 2016 yılında yayımlandı. Bu Eylül ayında ise Ateş Sözcükleri Ve Yayınevi’nden çıktı.

Süreyya Aylin Antmen (Fotoğraf: Muzaffer Özgen)

Siz eserlerinizi biçimsel ve tematik açıdan nasıl değerlendirirsiniz?

Biçim ve tema olarak bir kaygı gütmüyorum, şiirin doğasına aykırı herhangi bir çabaya da girmek istemem, çünkü şiir her şeyden önce yaşanan, duyumsanan bir şey, sonra sözcüklere bürünür, ancak orada bile bizden bağımsız bir soluk alıp verme vardır. Yapmaya çalıştığım şey yalnızca o soluk alan şeyi büyük bir belirsizliğin ortasından çekip almak, bunu bazen bir yaşam ezgisiyle, bazen fısıltılarla, ulumalarla, bazen de yakıcı bir acıyla yapıyorum. Aynı zamanda başkalarının acılarını, direncini, yaşama kaygısını duymaya çalışıyorum. Hâl böyle olunca tema kaygısından uzaklaşıp bir yaşam çabasına bakıyor insan. Çünkü şiir de yaşam gibi, zıt kutuplar arasında gergin bir hat kuruyor, ama bu hat aynı zamanda piyanonun tuşları gibi, en güzel ezgileri bize duyuruyor. Herhangi bir şey ne eksik ne fazla, bu yüzden biçilecek kesin sınırlar yok, aksine yıkılacak sınırlar, gidilecek yollar, uğruna dip kökleri gibi sessiz bir dil kurulacak mücadele var. Aşk, acı, ezgiler, direniş, mücadele, ortak acılar, yas, yıkım ve yeniden inşa daima şiirin merkezinde…

Okur için eserlerinizin nasıl bir işlevi olmasını istersiniz? 

Belki ilk kez hissedecekleri, duyumsayacakları şeylerle başka dünyalara özgü bir nefes alabilmelerini, dünyaya, varlığa, yaşamın mucizevi dokusuna gözlerini her zamankinden daha dikkatli açarak sözcükler aracılığıyla yeni bir bakışın tüm olanaklarını denemelerini dileyebilirim ancak. Tabii bir de dizelerin aramızdaki o aşılmaz mesafeleri yıkarak yeni köprüler kurabilmesini…

Süreyya Aylin Antmen'in üçüncü şiir kitabı, Ateş Sözcükleri. Ve Yayınevi, Eylül 2018.

Biraz da yeni şiir kitabınız Ateş Sözcükleri üzerine konuşalım isterseniz.

Ateş Sözcükleri, birlikte direnmenin, koyu günleri söylerken yarın açacak olan güneşe doğru yürümenin bir yoluydu benim için. Evet her şey geçecek, her şey geride kalacak, büyük acılar, elbette büyük sevinçler de, ama ortak acılarımızın peşinden çok daha büyük sevinçler gelecek. Bunu görmek, söylemek gerek. Direnmenin sayısız yollarını bulmalı. Bunu şiirden daha doğru aktarabilecek bir şey yok bana kalırsa. Bir önceki kitabım Geceyle Bir‘de “elbet uyanacak taşlar” diyordum, çünkü onların da zamanı var, tıpkı yaşamda her şeyin doğru bir zamanı olduğu gibi… Aynı zamanda yaşamımla örtüşen şiirler bunlar. Hepimiz aynı coğrafyada bir büyük yanığı, yangını soluyoruz, bu da bizi yazarken ve okurken bir arada tutuyor.

Şiir gizemin peşinden koştuğu gibi bazen de gizemi peşinden sürükler. Ancak son kitabınızda yer alan şiirlerde, gece, giz, gizem, karanlık ve siyah sözcükleri  dikkat çekiyor. Bize bu manada açık gibi gelen bu kelimeler şiirinizin hangi tarafını tanımlıyor?

Gizem, şiirin doğasında, bir iksir gibi içeriği saklı ezgisinden kaynaklanan ikinci bir dilde, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir. Belki bir yankı, doluluk, tılsım olarak hissederiz onu ve tam da bu nedenle hiç kavrayamayız. Bu saydığınız sözcüklerin taşıdığı yükler şiirin uğultulu toprağını imliyor, oradan sesleniyor bize, orayla temas hâlinde kalmamıza olanak tanıyor. İnsan ruhunun karanlığından, son bir nefes veren şeylerin dönüşerek yeniden doğduğu o yaratım alanından söz ediyorum elbette. Bu sözcüklere fısıltılar, haykırışlar, düşler ve uğultular eşlik edebilir. Şiiri düşünür ve yaşarken, sancıyan yanımızın soluk alıp verdiğini bize anlatan sözcüklerdir bunlar. Bunun, yalnızca benim şiirimde değil, genel olarak şiirin doğasında olan sessiz bir iletişim hâli olduğunu düşünüyorum.

“Direnişi en iyi şiir anlatır”, Duvar Kitap, 17.10.2018, S. 27, s. 30

Süreyya Aylin Antmen, Söyleşen: Onur Akbaş

Memed Osman ile söyleşi | “Düşlerimize katlanamayanlar ile bir mücadele”

memed osman, düş yiyiciler sirki, roman, bursa olay gazetesi, dilek atlı, söyleşi

Memed Osman ile Bursa Olay’dan Dilek Atlı söyleşti. 19.9.2018 tarihli Bursa Olay gazetesinde yayımlanan söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz:

Belgesel, kurmaca, reklam projelerinde yönetmen ve yönetmen yardımcılığı, metin yazarlığı çalışmalarıyla dikkat çeken Mehmet Hacıosmanoğlu, “Memed Osman” mahlasıyla ilk romanını kaleme aldı. Ve Yayınevi’nden çıkan Düş Yiyiciler Sirki‘nde mitolojik karakter Narkissos’un “kendine doğru bakma” eyleminden yola çıkan yazar, kitabıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Dilek Atlı: İlk roman, eminiz ki, heyecan vericidir bir yazar için.

Memed Osman: Heyecan verici olduğu doğru. Aynı zamanda insanlara ulaşacak bir kanal bulmak, sonraki üretimler için yeni bir motivasyon kaynağı da oluyor. Yedi sanatın tümü için de böyle sanırım. Yaratma güdünüze eklemlenen yeni bir kaynak.

D. A.: Siz, yazan birisiniz. Yazanlıktan yazarlığa sizi taşıyarak Düş Yiyiciler Sirki‘ni kaleme almanızı tetikleyen nelerdi, böyle bir süreç var mıydı?

Memed Osman: Aslında bu sorunun cevabını yazma sürecimi hatırlayarak verebilirim. Yazarlık yerine yazmayı önde tutmak, yazarken edebi faaliyeti hakkıyla yerine getirmeye çalışmak gibi öncelikleri -sorumlulukları- olan bir disiplin içinde Düş Yiyiciler Sirki’ni yazdım. Sanat, bu tarz özel bir üretim talep ediyor. Kafamdakileri kaleme almamı tetikleyen neden, video çekmemi, kolaj yapmamı veya şiir yazmamı tetikleyen nedenlerle aynıydı. Üretmek/yaratmak ve sonuçları paylaşmak, hayatımı kurgulayan bir eylem oldu her zaman.

memed osman

D. A.: Romanın baş karakteri “Na!”, imgelem açısından kimdir? Ya da kimler? Ek olarak, Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki ‘macerası’nı siz özetlerseniz nasıl ifade edersiniz?

Memed Osman: Na!, mitolojik Narkissos’un kendisidir. Hikâyemde ilaç mümessilliğinden emeklidir. Mitolojik kıssada susamış Narkissos, susuzluğunu gidermek için kıyıdan suya eğilir. Kendisini ilk defa sudaki yansımasında görür, kendisi hakkında farkındalığı artar –ya da söylendiği gibi kendisine aşık olur- ve bu onun ölümüne yol açar. Bu arkaik anlatı, insanın kendini tanımak için gösterdiği dirence, dolayısıyla başkalarının ona gösterdiği sınırları aşmaya çalışan bireye bir tehdit midir? Burada “kendine doğru bakma” fiili benim ilgilendiğim nokta oldu. Ve modern anlamda sorumu tekrarladım; psikoloji ve psikiyatri söyleminde narsisizmin etimolojik referansı olarak ele alınan bu eski hikâyenin karakteri, gündelik yaşamdaki izdüşümüyle yaftalanmayı hak eden bir karakter midir?

Bu bağlamda karakter olarak Na!, kendimize doğru yarıda kalmış (baltalanmış) bir bakışı ve Narkissos’un hikâyesini yeniden yorumlamayı da içeriyor. Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki macerası böyle bir tema üzerinden şekillendi; kendimizi tanımaktan alıkoyanlara, düşlerimize bile katlanamayanlara karşı bir mücadele.

D. A.: Na!, aslında roman boyunca bir arayışın kucağında. Siz, bu arayışı nasıl adlandırıyor ve/veya tarif ediyorsunuz?  

Memed Osman: Kendi hikâyemize yeniden bir dönüş gerçekleştirmek. Hiç olmazsa seçimlerimizle ve toplumla yeniden yüzleşmek.

D. A.: Bir kısa roman ile okuyucuların karşısındasınız. Düş Yiyiciler Sirki, içinde barındırdığı “gerçeküstücülük” baharatıyla kıvamında bir lezzet olsun diye mi bir kısa roman? Ya da sizce, roman mı kendi ölçütlerini belirler?

M. O.: Aslında kesin ayrımlar yapmak zor ama gerçeküstücülüğün bilinçaltı, otomatizm ve bağlantısızlık yöntemlerinden biraz uzaktayım açıkçası. Düş Yiyiciler Sirki’nin de kısa roman veya uzun hikâye olması tamamen hikâyeyi duyumsamamla ilgili oldu. Önceden karar verebileceğim bir şey değildi. Yazarken olayı ve karakterleri ele alışınıza göre değişen bir uzam oluşuyor ve kendi sonunu getiriyor.

D. A.: Son olarak, edebiyatın G.G. Marquez ile yaşamımıza katılan “büyülü gerçeklik” kavramı ile ilgili kısaca ne düşünüyorsunuz?

M. O.: Sanat tarihi, algılama biçimlerimizin koca bir haritası. Bir sanat akımı üzerine konuşurken diğerleri de işin içine giriyor. Rene Clair’nin Dadaist filmi Entr’Acte’deki (1924) cenaze alayının zıvanadan çıktığı sahneyle, Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabındaki papazın yaptığı otopsideki kutsallık (iç organları kutsayıp çöp tenekesine atması) arasında bir bağlantı ortaya çıkıyor; gerçekliğimizin içinde müthiş bir olağandışılık var ve bu olağandışılık yine bizim gerçeğimizi anlatıyor.

Bursa Olay, 19.9.2018, s. 4

Unutma Kanında Bir Balık Gibi Sıçrayan Acıyı | Mustafa Köz ile Söyleşi

Mustafa Köz ile söyleşi…

Mustafa Köz, İki Yüzlü Zar'ın şairi, Usta şair.

Mustafa Köz

“Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.”

Mustafa Köz ile yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar üzerine yapılan bu söyleşi Günlük Evrensel gazetesinde, 23 Haziran 2018 tarihinde yayımlanmıştı. (Söyleşen: İsmail Afacan)

 

Sözcüklerle kurulan dünya

İsmail Afacan: Kitabın ismiyle başlayalım mı söyleşiye? Neden İki Yüzlü Zar?

Mustafa Köz: Diyalektik, “Her şey karşıtını içinde taşır; zıtların içinde birlik vardır.” diyor. Bu ilişkide iyilik kötülüğe, doğru yanlışa, erdem ikiyüzlülüğe,varlık yokluğa ya da hiçliğe dönüşebilir. Yaşam da ölüme… Gerçek varlık tektir ve  tek gerçek de ölüm galiba. Yaşamın ürettiği ölüm. Yaşam da ölümün içinde. Bu gerçekliğin çelişmesinde de iki yüz saklı.  Doğduğumuz an ölmeye başlıyoruz ya da yeryüzüne ölmeye geliyoruz. Sartre’ın deyişiyle, “Ölümden başka her şeyi biz var ediyoruz ve ölüm, yaşamı anlamsız kılıyor.” Öldüğümüzde ölümü bilmeyeceğiz ama yaşarken yaşamı biliyoruz. Bütün savaşımımız da yaşamı daha anlaşılır, belasız, eşit ve özgür kılmak için.

Şair de bu savaşımı anlamak ve kendinden öteye taşımak için sözcüklerle bir dünya kuruyor. Bu kitapta bunu yeniden denedim. Yeniden, diyorum çünkü önceki kitaplarda tek tek de olsa varlık, varoluş, yokluk, hiçlik, ölüm, ölümsüzlük gibi tek kavramdan karşıtlıkla türeyen kavramları kurcalamıştım. İki Yüzlü Zar, kitabın bir bölümünde bu ikili çatışmaya yeniden baktı.

Kitabın adındaki kinayeyi de görmüşsünüzdür. Hem diyalektik bakış hem de ironik gönderme var bu adda. İki yüzlü, erdemsiz, adaletsiz bir dünyada şair yani bu kitabın şairi kirlenmeden kalmak istiyor. Bunun için kendini bu dünyaya ait duyumsamıyor. Bir sonsuzluk arayışı denebilir şiirlerin peşinde olduğu. Gılgamış’tan bu yana şairlerin aradığı da bu değil mi? Şair belki de ölümsüzlüğü arayan Uruk Kralı Gılgamış ve onun dostu vahşi Enkidu’dur. Enkidu ölümü tanıdı, Gılgamış ise onu kabullendi. Şair mi? O, Gılgamış’ın bilge Utnapiştim’den aldığı ve bir yılana kaptırdığı ölümsüzlük otunu o yılanın ağzından almaya çalışıyor. Yoksa niye yazılsın ki şiir?

Mustafa Köz'ün Ve Yayınevi'nden 2018'de çıkan yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar.Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim

 İ.A.: İki Yüzlü Zar’da ölüm ve ölümsüzlük teması dikkat çekiyor. Her şair, dönem dönem ölüm teması işler kitaplarında. Sizin bu temayı işlemenizin nedeni ne?

M.K.: Ölüm ve ölümsüzlük de şairin karşıtlıkla kurduğu temalar değil mi? Şairler, yazarak sözcükleri anlamaya, daha da ötede onlardan öç almaya çalışırlar. Belki de sözcükler öç alır şairlerden. İki Yüzlü Zar’da da ölümün sözcüklerini kullanarak ölümü anlamaya, ona yabancılaşmaya, ondan öç almaya giriştim. Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim. Ölümsüzlüğün görülür bir şey olmasını isterim. Ölümsüzlüğü görseydim, şiirlerim İki Yüzlü Zar’daki kadar acı ve keder dolu olmazdı. Tema getirdi biraz da bu acıyı. Şairleri acıyla yazdıran, şu kısacık ömürlerinin şiirlerle daha da kısalacağını bilmeleri. Oysa yazarak bu dünyada kalmak istiyor şairler. Kitapta ölümün ve ölümsüzlüğün bu denli didiklenmesinin nedeni de bu sanırım.

Lirik öfke

İ.A.: Hırçın Yara, Kör Soru, Büyük Av, Karanlık Oda, Özkıyım, Kara Fırtına… Kitaptaki şiir başlıklarından bazıları… Kitaba dair bir görüntü çiziyor. Toplumsal atmosferi imleyen şiirler… Öfke ve kızgınlık var ama lirik bir öfke…  İnceden de bir umutsuzluk var sanki. Ama diğer yandan umutsuzluğa teslim olmayan bir yaklaşım da söz konusu.

M.K.: “Lirik öfke” sözünü sevdim. Kitabın özü de bu lirik öfke üzerine oturdu. Birinci bölümdeki şiirler ve algı bu görüntüyü çiziyor. Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.

Bu kitap, bunu için de yazıldı. Şiirle bu yeryüzünü anlamaya çabaladım. Şiirin işlevlerinden biri de budur. “Sır” şiirimde “Unutma kanında bir balık gibi sıçrayan acıyı.” demiştim. O acıyı unutmamalıyız. Toplumsal öfkemizi diri tutacak da acıdır, şairi şiirle bileyecek de… Acı bizi umutsuz kılmaz, öfkemizi daha da görünür kılar. Bu bilinç de bizi umutsuzluğa karşı dirençli tutar.

İ.A.: Kitapta, poetik yaklaşımınızı aktardığınız şiirler var? Özellikle “Şairin Esini” bölümünde…  Şiire dair güzel şiirler okuyoruz bu bölümde…

M.K.: Batı şiirinde çok yapılan poetik deneydir şiiri şiirle anlatmak. “Şiir Sanatı” adıyla yayımlanan bütün şiirlerde şair; şiir görgüsünü, bilgisini, anlayışını göstermek ister. İkinci bölümdeki şiirleri böyle okuyabilirsiniz. Şiir üzerine çok yazı yazdım. Bu yazılar bana ve kimseye şiiri öğretmez. Olsa olsa şairin şiir yazma sürecini yansıtır okura. “Şairin Esini” bölümünde bunu şiirle denedim.

Şiirdeki genç şair benim

İ.A.: “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” şiiri gençlere ne diyor? Ya da siz genç şairlere neler söylemek istersiniz? 

M.K. Bu şiiri kendim için yazdım. Şiirdeki genç şair benim. Başka genç şairler de bu şiirde kendilerini görmek isterlerse görebilirler. Sözünü ettiğim “poetik deney”i en iyi söyleyen şiirin “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” olduğunu düşünüyorum. Şiirin bir gençlik duygusu olduğunu biliyoruz. Genç şairlerin bu şiirdeki düşünceleri tartışmalarını isterim. Şiir, şiirden öğrenilir kuşkusuz ama şiir için yazılan yazılar ve şiir için yazılan şiirler de şiir kadar önemlidir.

Gençlerin şiir geleneğini Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya iyi süzmelerini isterim. Her şey oradadır. Şiir üzerine ne yazıldıysa okumalılar. İyi şiirler, onların ustalarıdır. Sabır ve zaman yazar şiiri, şairler değil.

Bu şiirden bir iki bölüm, sözlerimi daha iyi toparlayacak sanırım. Sözü “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi”ne bırakalım mı?

Zamanın Gölgesi

 

“Şiirim yaşayacak mı?” diye sormuştum 

yaşlı, nemrut bir şaire bir gün, sözcüklerden çok.

Biliyordum ki her sözü, kör bir yarada gezinen bir neşterdi o                  dilgerin.

Sadece gülümsedi, konuşsa yara açılabilirdi. Anladım ki                          taşın

içinde gezinen rüzgârı görmeliydi şair,

rüzgârın gölgesinde çırpınan zamanı.

 

Ölü Şairler 

 

Çığlık çığlığa uyanıyorum gece yarıları,

sözcükler dökülüyor her yerimden, diri, lime lime

pörsümüş, gözü kara, ürkek, çılgın

kimilerine geçiyor sözüm, kimileriyse buyruksuz

ölü şairler koşuyor kimilerinin ardından

kimileriyse koşuyor ölü şairlerin peşi sıra

siste, tipide annesini yitirmiş çıplak taylar gibi.

 

Sorular

 

Tutsam, diyorum, dizginlesem onları, bukağılasam

o sözcüklerle çivilesem nallarını

kimindir o soyut koşu, taylara rüzgâr veren o derin boşluk?

 

Kuyu

 

Ey şair, gördün koşu bitecek, büyüyecek tay

boşluksa o eski boşluk, kaz dur onu

çünkü ruhundur ne kadar kazsan da görülmez sonu.

İki Yüzü Zar da ruhumda yeni bir kazıydı. Kazı sürüyor.

 

ÖLÜMSÜZLÜK

 

Eski sessizlikleri dinliyorduk,

bir kuş uzun uzun, bir çekirge kesik kesik

sözcüklerin toprak rengi sevinci

ağzı var, dili yok ölümsüzlüğün

uzar giderdi otlar, bulutlar üstünde.

 

Kış güneşi gibi ürkek, soğuk

atlarımız yorgun yaralı, menzil uzak

av hayvanları gibi kuşkuda, tez ayak

eski sessizlikleri dinliyorduk.

 

Mustafa Köz ile söyleşi, Günlük Evrensel, 23.6.2018, s. 12

Arka sokaklarda değişen bir şey yok (Seray Şahinler Demir)

Adnan Veli’nin aktardıkları, İstanbul’un arka sokaklarında hâlâ daha değişen pek fazla bir şey olmadığını gösteriyor bize. Kanık ailesinin cevherlerinden biriyle tanışmak isteyen, dönemin İstanbul’u ve gazetecilik serüveni hakkında bilgi edinmek isteyenler için güzel bir fırsat… Adnan Veli ile tanışmaya, İstanbul’un arka sokaklarına dalmaya hazır mısınız? Maceraya hazır olun.

Adnan Veli

Adnan Veli Kanık, Orhan Veli’nin erkek kardeşi. Aralarında iki yaş var. Ağabeyini tanımayan yok fakat edebiyat ve tarih meraklıları Adnan Veli’nin de gazeteci ve yazar olduğunu bilir. Ağabeyi kadar meşhur olmasa da Adnan Veli döneminin önde gelen gazetecileri ve mizah yazarları arasındaydı. İstanbul Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alan Adnan Veli, 1949 yılından Vatan gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Akbaba, Dolmuş, Karikatür, Taş, Papağan gibi mizah dergilerinde yazılar ve hikayeler kaleme aldı. Ayrıca İstanbul Radyosu için radyofonik skeçler yazdı.

Bir süre casus olduğu iddiasıyla hapse girdi. Ankara Merkez Ceza ve Tutukevi’nde yatarken takma adla bir yazı dizisi hazırladı ve bu dizi “Mapushane Çeşmesi” adlı belgesel hikâyesi olarak yayımlandı. Aynı yıl kitap haline dönüştürüldü. Adnan Veli, yedi yıl sonra hapisten çıktı ve gazetecilik yaşamına geri döndü.

Tefrikanın ilanı, Hayat Mecmuası, 8.2.1957, S. 18

87 GÜN TEFRİKA EDİLMİŞ

İşte Adnan Veli’nin 17 Şubat 1957 tarihinde Vatan Gazetesi’nde 87 gün tefrika edilen yazı dizisi “Batakhane İnsanları” uzun yıllar saklı kaldığı yerden çıktı ve bugünün okuruyla buluştu. Ve Yayınevi tarafından yayıma hazırlanan eser İstanbul’un pek bilinmeyen, karanlıkta kalan, hep merak edilen, maceralar ve trajedilerle dolu dünyasına götürüyor bizi. Bir röportaj-hikâyeden oluşan bu yazı dizisinin hikâyesi de oldukça ilginç. Adnan Veli, kimliğini gizleyerek şehrin bazen izbe bazen merkezi noktalarındaki kumarhane, bar, genelev gibi noktalarına gidiyor. Burada yaşadıklarını ve gözlemlediklerini yazıya döküyor.

Kitabın konusuna gelince… İstanbul Batakhaneleri, kumarbazı, külhanbeyleri, uyuşturucu bağımlıları ve kadın satıcılarını merkezine alan bir çalışma. Hepsi birer belge niteliğinde denebilir. Adnan Veli Kanık, İstanbul’un arka semtlerine giriyor ve burada dönen dolaplara dikkat çekiyor. İlk öyküsü “Bir Gece Baskını”nda bir hafiye gibi çalışıyor ve İstanbul’un arka sokaklarına sızıyor. Bu öyküde polis kılığında karşımıza çıkarak bir kumarhane baskınına katıldığını görüyoruz. Üç buçuk saat bir damda buz gibi kiremitlerin üzerinde operasyon için bekliyor. Ve Komiser Talat ile birlikte evin içine girerek kumar masasını dağıtıyorlar. İçlerinde önde gelen işadamlarından Sinan Defneli de var. Defneli’nin yaşam öyküsü Adnan Veli’yi etkiliyor. Ve böylece onun izini süren başka bir maceraya daha atılıyor. Adnan Veli’nin yaptığı sıradan bir anlatı değil. Bir gazeteci olarak sorumluluk üstleniyor ve şehirde yaşanan ahlaki yozlaşmanın peşine düşüyor. Her olayda bir soruna dikkat çekiyor. Bu metinde daha çok kazanma hırsının verdiği sonuçlara ve bunların hayata olan etkisine odaklanıyor. Kumarın yaygınlaştığını, kulüplerin kumarhane olarak işletildiğini, özellikle zengin tabakada bu tür kumar partilerinin yaygın olduğunu söylüyor.

BUNCA ŞEYE RAĞMEN SİZİ KİM ALIR ADNAN BEY?

“Muhabbet Tellalları Toplanıyor” başlıklı hikâyesinde ise İstiklal Caddesi’ndeki fahişelerin varlığına dikkat çekiyor. Yine kılık değiştirerek arka sokakların yolunu tuttuğunu görüyoruz. Bu kez, Ispartalı Davut oğlu Abdürrahim olarak karşımıza çıkıyor. İçkili bir lokantaya girerek bir kadın aradığını dile getiriyor. Lokantada çalışan garsonların gerçek yüzlerini ortaya çıkarmayı ve kenar mahallelerde yaşanan fuhuş vakasının boyutlarını ortaya koymayı amaçlamış. Kadınlarla yüz yüze görüştüğüne tanık oluyoruz. Kitabın son bölümlerinde ise Adnan Veli’nin okuyucularla bir konuşması var. Burada yazarın bir bölümde işlediği Lale’nin hikâyesine değiniyor. Okurlar Adnan Veli’nin Lale ile aşk yaşayıp yaşamadığını sormuş. Dolayısıyla tefrikanın en merak edilen konusu Lale olmuş. Yine bu bölümde Adnan Veli bir okuru ile arasında geçen anısını paylaşıyor. Yazara telefon açan okuru: “Beyefendi, biliyor musunuz ki sizin evlenmeniz artık enikonu güçleşti. Bu kadar batakhaneye girip çıktıktan, bu çeşit maceralar içinde yaşadıktan, üstelik bunları da bütün tafsilatıyla gazete sütunlarında anlattıktan sonra sizi kim alır Allah aşkına?” demiş.

İstanbul Batakhaneleri, Adnan Veli Kanık

EDEBİ ANLATIMI DİKKAT ÇEKİYOR

İstanbul Batakhaneleri için gazetecilik deneyiminin yanı sıra edebi yapıt da denebilir. Adnan Veli’nin anlatımı macera romanı tadında. Olay örgüsü ve akışı çok güçlü. Esere bir röportaj-hikâyeden ziyade öykü havası veriyor. Bir an Orhan Veli’yi anımsıyoruz ve yüzümüzde hafif bir gülümseme oluyor.

Kitap bir belge izdüşümü olsa da görsel olarak bir tablo çizemiyor. Batakhanelere sızarak rol yapan Adnan Veli’nin yaşadıklarını fotoğraflaması elbette imkânsızdı. Bu noktada Mümtaz Arıkan devreye girmiş. Arıkan kitap için özel çizimler hazırlamış. Bu resimler kitabı canlandırırken hikâyelerin dokusuna da hizmet ediyor.

Adnan Veli, bu röportajlarını kitap olarak yayınlanıp yayınlanmayacağını soran bir okuruna olumsuz yanıt vermiş. Okurun hakkı bugün bize düşüyor.

Adnan Veli’nin aktardıkları, İstanbul’un arka sokaklarında hâlâ daha değişen pek fazla bir şey olmadığını gösteriyor bize. Kanık ailesinin cevherlerinden biriyle tanışmak isteyen, dönemin İstanbul’u ve gazetecilik serüveni hakkında bilgi edinmek isteyenler için güzel bir fırsat… Adnan Veli ile tanışmaya, İstanbul’un arka sokaklarına dalmaya hazır mısınız? Maceraya hazır olun.

Seray Şahinler Demir, Yeni Şafak Kitap Eki, 11.4.2018

Öteki Amerika’nın Şiirleri: Martin Espada (Sabri Kuşkonmaz)

Martin Espada, hiç bir yerde görmediğimiz Amerika’yı anlatıyor; acımasızca sömürülen evsizler, göçmen tarım işçileri, yoksullar, kira parasına yaşamaya çalışanlar, hastalar, kimsesizler…

Edebiyatın tek paltosu Gogol’un Palto adlı öyküsüydü. Bu eserin dili, içeriği; anlattığı küçük insanın hayat parçacıklarından büyük bir yapıtın çıkması, Dostoyevski’ye neredeyse bu roman kadar ünlü sözü söyletmiştir: “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık.”

Şairin Paltosu, Martin Espada

İçinde bulunduğumuz güncel koşullarda, kabile/klan kültürü ve buna uygun davranış biçimlerini örnek alabileceğimizi düşünüyoruz. Bu bağlamda örneğin, Amerika’nın (Amerika Birleşik Devletleri anlamında) dünyaya baştan beri yapıp ettiklerini yargılarken, Amerikan yazarlarının işlenen bu suçların kefaretini ödeyip ödemediği –yanlış- tartışmasını gündeme taşıyabiliriz. Dünyaya zulüm eken bu imparatorluğun karanlık yüzünün dışında, örneğin edebiyat alanında ortaya konan yapıtlarla insanlığa çektirilenler arasında bir mahsup mümkün müdür? Bir başka yönden söylersek; bu ülkenin dünyaya verdiği zararlarla, olumlu etkilerinin mahsubunda, hesap hanesi insanlık için karda mıdır, zararda mıdır? Normal zamanlarda, böyle sapla samanın karıştırıldığı sorular saçmadır. Ama ülkemizde artık sapla saman karıştırılıp, akıl balığı çoktan kavağa çıkarıldığı için böyle bir akıl yürütmeyi akla getirebiliyoruz.

Farklı bir yönde, şöyle bir karşılaştırma da yapabilirdik: 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ortalarına kadar görülen büyük Amerikan yazarları kuşağı ile şimdiki zamanda durum nasıldır? Jack London, Mark Twain, Melville, Emily Dickinson, John Steinbeck, Poe, Eliot, Walt Whitman, e.e.Cummings, Faulkner, Hemingway… listeyi uzatabiliriz. Edebiyatın kulvarında böyle bir terazi kurmak çok hakkaniyetli olmaz elbet. Ayrıca benzer karşılaştırmayı dünyanın başka ülkeleri ile de yapabiliriz.

Martin Espada, Şairin Paltosu, Amerikan şiiri, Amerikan şair,

Martin Espada

Şair Martin Espada estetik ve poetik düzlemde iktidarla hesaplaşmasını yapıyor

Aslında böyle kafa karıştırıcı hesaplara ve karşılaştırmalara gerek olmadığını, bir şiir kitabı yalın bir biçimde gösteriverdi! Anlatmaya çalıştığımız mahsup işlemini ve kurmaya çalıştığımız teraziyi ortadan kaldıran bir şair Martin Espada. Kitabı Şairin Paltosu ile şimdi edebiyatta palto sayısını çoğalttı. Sadece palto sayısını çoğaltmak değil elde edilen, en beylik söyleyişle, şair “öteki” Amerika’nın şiirleriyle karşımızda. Bu açıdan da, Amerika’nın dünyaya yapıp ettiklerine karşı şair ve şiirleri suçu azaltan, bir hafifletici neden etkisi yaratan şiirler olmak şöyle dursun, tam tersine, Amerika’nın içerdeki “suçlarını” gösteren örneklerle bir ağırlatıcı neden olma sonucuna götürüyor bizi. Demek ki bu hesapta da ülkelerle ülkeleri değil, ezen ezilen diyalektiğine göre bir hesap ve hesaplaşma yapmak gerekiyor. Yani Martin Espada, bize Amerikan’ın içerdeki acımazlığını somutlukla gösteriyor ve bu açıdan da “ülke puanını” yükseltmiyor.

Şair Martin Espada estetik ve poetik düzlemde iktidarla hesaplaşmasını yapıyor. Günümüz şiiri için dilde, anlatım ve içerikte içe dönme/ bükülme ve hatta uzaya, boşluğa bükülme iddialarını ben de dile getirmiştim. Bunun karşısında, farklı yaratımlarla birlikte şimdiki zamanın insanını anlatıp çözümleyen, somut ve soluk alan şiirlerin de olması/yazılması gerektiğini yönünde görüşlerimizde ısrar edip durmuştuk. Bütün bunlara yanıt Martin Espada’dan geldi. Şair, hiç bir yerde görmediğimiz Amerika’yı anlatıyor; acımasızca sömürülen evsizler, göçmen tarım işçileri, yoksullar, kira parasına yaşamaya çalışanlar, hastalar, kimsesizler… kısacası tüm ötekiler…

Şirin hayata ve insana tanıklığı

Şiirin hayata ve insana tanıklığında söz edilir. Son zamanlarda bırakın şiiri ve şiir çevirmeyi, her hangi bir şey yazmanın bile suç mahallinde yakalanmak sayılacağı sınırlarda yaşıyoruz. Tanıklık bile suçlulukla eşit hale geldi. Öyle ki, “Çağının tanığı değil, sanığı ol” diyen Arif Damar’ın özlü sözünün ve öngörüsünün aşıldığı bir zamandayız. Yani sanıklık ile tanıklık artasındaki sınırı dünyanın ve ülkenin muktedirleri kaldırdı. Herkesin, başta kamusal alan olmak üzere tüm genel ve özel alanlardan kaçışması isteniyor, “Aman kaç şahit yazmasınlar…” paniğidir istenen. Hal böyleyken, bize İlyas Tunç Martin Espada’yı getirmiş. Kitabı yayımlayan Ve Yayınevi.

Çeviriyi yapan İlyas Tunç’u da ayrıca ve özellikle kutlamak gerek. Şiirin bu denli kıyıya itildiği bu zamanlarda, Martin Espada şiirlerinden doyurucu bir seçki oluşturmuş. İlyas Tunç, kitabın girişinde Martin Espada ve şiirini anlatan yazısıyla da ayrıca çok yararlı bir iş yapmış. Çünkü Martin Espada’yı bu çeviri ile tanıdığımı da itiraf etmeliyim.

Sabri Kuşkonmaz, Kitap Eki, 24 Mart 2016

Erguvanından Batakhanesine İstanbul (M. Sadık Aslankara)

Adnan Veli Kanık ve “Erguvanından Batakhanesine İstanbul”

Adnan Veli, ayrıntılar üzerinden sekerek ilerlemesi gerektiğini iyi bildiğini yansıtıyor anlatısında. Böylece adımlarını ustalıkla atarken okurunu da peşinden sürükleyebiliyor. Kaldı ki herhangi roman evreninin gereksindiği yönünde, olup bitenleri siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkileniş temelinde sınıfsal zemin üzerine oturtup üstelik polisiye örgüye dayalı dolantılar eşliğinde yapılandırarak zenginleştiriyor da anlatısını.

Her yıl bir biçimde İstanbul odaklı kitaplara da yer açıyorum Kitaplar Adası’nda. Tarihinden kültürüne, toplumsal yaşamından sanat etkinliklerine, bitki örtüsünden belgesellerine anılarına, romanlarından öykülerine, filmlerine, oyunlarına, bunların yansıdığı mekânlar olarak tiyatro, sinemalarıyla müzelerine sergi salonlarına, konserlere, nelere, nerelere uzanan nicesine yer açsam da sonu gelmiyor İstanbul kitaplarının.

Baharda, Boğaz’a vuran rengiyle İstanbul’un erguvanlarını kucaklıyoruz yine hep birlikte. Böylesi esrik duygularla yaşarken bir İstanbul kitabı daha okudum bu ara: İstanbul Batakhaneleri (Ve Yayınevi, 2018)…

Adnan Veli Kanık, İstanbul Batakhaneleri

Adnan Veli Kanık

Adnan Veli’nin (1916-1972), 1957’de Vatan gazetesinde “Batakhane İnsanları” başlığıyla seksen yedi gün boyunca tefrika hâlinde yayımladığı röportaj dizisi, üzerinden altmış yıl geçtikten sonra ilk kez kitaplaşıyor. Turgut Çeviker’in, yalnızca başlıkta “küçük bir değişiklik” yaptığı vurgusuyla derleyip hazırladığı İstanbul Batakhaneleri, Mümtaz Ankan’ın özgün çizimleri eşliğinde bizi, ancak zihinlerde yaşatılabilecek bir İstanbul belgeseli izlemeye davet edip dönem İstanbulu’na götürüyor görece.

Turgut Çeviker, Yayıma Hazırlayanın Notları’nda, şu değerlendirmesini paylaşıyor:

“Adnan Veli, mizah hikâyelerinde ve fantezi yazılarında toplumu dışarıdan gözleyen ve izlenimleriyle yazmaya koyulan bir yazardır (…) Bu, İstanbul Batakhaneleri için de geçerli bir olgudur; oradaki derin ve iğrenç çukura bir romancı gibi bakmış; kendini olayların parçası kıldığı için yaşananlar içselleşmiş ve sonuçta sıradışı iç dünya tahlillerine ulaşılmıştır. İstanbul Batakhaneleri, döneminde yayımlanmış yazın yapıtlarıyla karşılaştırılabilecek güçtedir.” (s. 10)

Bu yargısı boşuna değil Çeviker’in. Adnan Veli, İstanbul Batakhaneleri‘nde, bir gazetecilik örneği olsa da bu, gerçekten romancılara yakışacak tutumla kuruyor anlatısını. Diyeceğim, nesnel belgeye yaslanmakla birlikte bunu ilk ağızda roman evreni kurarak, sonra tanıklığını yaptığı olayları bu evrende işleyip tanıdığı insanları birer karaktere dönüştürerek benzeri romanlarda rastlanabilecek bir anlatı çıkarıyor ortaya.

Edebiyatımızın bir gelenekçisi bağlamında, yazarlığın zanaatla uzluk kolanında sürmesi gerektiğini iyi bilen, buna dönük her hüneri yazı masasıyla buluşturmayı başaran, kalemini bu doğrultuda bileyen ama “halk yığınlarına seslenmeyi hedefleyen bir edebiyat” yazarının verimi gözüyle bakmakta sakınca yok bu nedenle İstanbul Batakhaneleri‘ne.

Adnan Veli, ayrıntılar üzerinden sekerek ilerlemesi gerektiğini iyi bildiğini yansıtıyor anlatısında. Böylece adımlarını ustalıkla atarken okurunu da peşinden sürükleyebiliyor. Kaldı ki herhangi roman evreninin gereksindiği yönünde, olup bitenleri siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkileniş temelinde sınıfsal zemin üzerine oturtup üstelik polisiye örgüye dayalı dolantılar eşliğinde yapılandırarak zenginleştiriyor da anlatısını.

Yazdıklarının arka alanını göstermek çabasına girmeyişi, karmaşık ilişkileri ille anlatıvermek gibi bir tutumdan uzak duruşu, sıçramalı geçişleri anlatının değerini yükseltiyor, okurdaki merak duygusunu kışkırtıyor ayrıca.

Birbirinden bağımsız bölümlerle tefrika hâlinde yayımlanan röportajını bütünlüklü bir romana dönüştürebilmesi yazarın, gazeteciliğin ötesinde enikonu yazarlık uzluğuna yaslandığını da gösteriyor zaten. Bu arada tefrikanın getirdiği canlılıktan özellikle yararlanıp okurun buna eylemli biçimde katılımını sağlarken üzeri örtük de olsa, bunu kışkırtı öğesi biçiminde ustalıkla kullanıyor da.

Geçmişte Bilgi Yayınları Adnan Veli’nin bütün yapıtlarını yayımlamıştı. Şimdi Ve Yayınevi’nin sürdürmesini dileyelim bu tutumu. Adnan Veli de kimilerinin uğradığı unutulmuşluğa terk edilme karanlığından kurtulsun böylece.

Orhan Veli

Veli Kardeşlerin Derin Hüznü

Erguvanlar kenti İstanbul’un çehresine kazınmış hüzünlü iki kardeş onlar; Orhan Veli (1914-1950), Adnan Veli…

Şu erguvanlar, şu İstanbul, kim bilir neler gördü yaşadı yüzyıllar, bin yıllar içinde… Ama Veli Kardeşler bir hüzün ilmeği hâlinde öylece duruyor İstanbul’un boğazında. Şiirleri gezinirken Boğaz’ın sularında, anlatıları dolaşıyor kıyı bucak her yakasında kentin.

Romandan gelip geçen karakterlerin hüznü de bizim boğazımızı düğümlüyor okuma eyleminde. Düşmüş hayatlarıyla çözümsüzlüğün kıskacında debelenen, yaşamlarını ise peşlerine takılarak boğuldukları batağın kıvrımlarında sürdüren İstanbul’un “ötekileri” yani. Ölmek öldürmekle, sürünüp sönmekle koyun koyuna yaşamaları bir yana artık kendi kendileri bile olamayan bu insanların, “ufak tefek farklarla hepsinin birbirinin aynı olduğu” (s. 73) görülüyor bu batak dünyasında, özetle İstanbul, bu hayatları da barındırıyor. Adnan Veli, bunları anlatırken İstanbul’daki hayatın böylelikle birbirine nasıl ulandığını gösteriyor bize.

Kentin simgesi erguvan renklendirip örtse bile, şu kadar yıl sonra İstanbul’un bir başka yanına daha bakma fırsatı yakalıyoruz Adnan Veli’nin kaleminden. Bir İstanbul belgeseli havasında, “batakhane” gerçeğinin ayırdında olmayanların da kapısını çalabilecek güçte. Şair, yazar iki güzel kardeşin hüznünü de yansıtan, onların yaşamıyla da örtüşen bir İstanbul romanı olarak okunabilir o hâlde İstanbul Batakhaneleri. Unutulmaz Veli Kardeşler lirizmiyle kol kola…

M. Sadık Aslankara, Cumhuriyet Kitap, 19.4.2018, s. 26

Cumhuriyet’e kimlik veren aydına ‘Armağan’ / Nadir Temeloğlu

Cumhuriyet Aydını Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Nadir Temeloğlu, 24.11,2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı.

“Tecer’in yazıları buram buram halk sevgisi tütüyor. Ona göre Türkçenin gelişmesi, kültür hayatının yaratılması için halkın yaşantısına tanık olmak ve ondan öğrenmek gerekir. Milli hayatı bir bütün ele alabilmek için, halk fikrini işlemek kaçınılmazdı. Fakat halk fikrinin oluşturulması için de bir devrime ihtiyaç vardı. Halk fikri, halkın hakimliği ile sağlanabilirdi.”

Cumhuriyet, Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, Ahmet Kutsi Tecer

Cumhuriyet kurmak, yeni bir kültür yaratmak

Fransız düşünür Montesquieu, “Kanunların Ruhu” kitabında “Cumhuriyet, erdemli insanların yönetimidir” der. Senaca ise Cumhuriyet’i, “İlim ve ahlakın, adalet ve faziletin iktidarı” olarak niteler. Okumaya devam et

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Gültekin Emre 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: 

“Turgut Çeviker’in titiz, kılı kırk yaran araştırmacılığıyla Ve Yayınevi’nin ‘koleksiyon değerinde’ benzersiz kitap yayınlama anlayışı bir araya gelince, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan gibi eksiksiz bir başvuru kitabı çıkmış ortaya.”

Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, başvuru kitabı, Turgut Çeviker, Ve Yayınevi

“Orada bir köy var uzakta” şiirini ezberlediğimde ortaokuldaydım. O gün bu gündür bu şiir bana çaresizliğin pençesinde kıvranan Anadolu’nun içli, kırışıklıklarla, acılarla, ağıtlarla dolu, yoksul yüzünü gözümün önüne getirir hep. Okumaya devam et

Çam Sıkıntısı (C. Hakkı Zariç) | Cumhuriyet Kitap

C. Hakkı Zariç Arkadaşım Zekâi‘yi yazdı

hakkı zariç, cumhuriyet kitap, arkadaşım zekâi, Arkadaş Zekai Özger

C. Hakkı Zariç 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta İsmet Tokgöz’ün Arkadaşım Zekâi adlı kitabı hakkında yazdı:

“Arkadaş Zekâi’nin mektuplarıyla birlikte el yazısı şiirlerine de tanık oluyoruz kitapta. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflar toplumsal hafızamıza yeni ayrıntılar ekliyor.

Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz, Arkadaş Zekâi Özger, Mektupları

Çam Sıkıntısı

Arkadaş Zekâi Özger, 3 Temmuz 1970 tarihinde, Bolu’dan yazdığı mektupta “çam sıkıntısı”ndan bahsediyor arkadaşı İsmet Tokgöz’e.  “-iyi mi, bir de çam sıkıntısı var şimdi bende. çam sıkıntısı: bituhaf bişey, anlatılmaz. önceki gün müydü, çok çıldırdı. (…) şimdi uslu gök. güneşe yol gösteriyor. ben çam kokuyorum. kokladığım çamı güneşe uzatıyorum.” Okumaya devam et

Arkadaşım Zekâi (Bahar Oskay) | Evrensel Kitap

Günlük Evrensel gazetesinin eki olarak yayımlanan Evrensel Kitap, Bahar Oskay’ın Arkadaşım Zekâi hakkındaki yazısını yayımladı (3.11.2017).

Öyküleri ve denemeleriyle tanıdığımız yazar İsmet Tokgöz’ün, üniversite yıllarından yakın arkadaşı Arkadaş Z. Özger‘i anlattığı Arkadaşım Zekâi Ve Yayınevi tarafından yayımlandı. Çoklar Sokağında Bir Yalnız alt başlığını taşıyan kitapta Tokgöz, Arkadaş’ı aile sıcaklığı içinden, özlemlerinden, incinmişliklerinden aktarıyor bize. Sıcak, samimi bir dille kurulmuş…

İsmet Tokgöz

Arkadaşım Zekâi hakkındaki yazı… Evrensel Kitap

Öyküleri ve denemeleriyle tanıdığımız yazar İsmet Tokgöz‘ün, üniversite yıllarından yakın arkadaşı Arkadaş Z. Özger’i anlattığı Arkadaşım Zekâi Ve Yayınevi tarafından yayımlandı. Çoklar Sokağında Bir Yalnız alt başlığını taşıyan kitapta Tokgöz, Arkadaş’ı aile sıcaklığı içinden, özlemlerinden, incinmişliklerinden aktarıyor bize. Sıcak, samimi bir dille kurulmuş olan cümleler arasında gezinirken, kendimizi bir anda Arkadaş’la Ankara sokaklarında buluveriyoruz, sanki onun usul usul uzaklaşmasını gözleyen biziz, bakışlarımız onun sokağın köşesinden öylece dönüp kaybolmasını izliyor. Bazen de, Arkadaş ile karşılıklı otururken buluyoruz kendimizi. Kederini, acısını görüyoruz. Ancak dertleşmiyor bizimle; tek bir sözle kırgınlığını, incinmiş yanını gösteriyor. Bu ânın içerisinde, iki kişiye ait olan bu zamanın sonsuzluğunda buluyoruz kendimizi. Okumaya devam et

Ahmet Kutsi Tecer’i analım, okuyalım (Doğan Hızlan)

Ahmet Kutsi Tecer, Cumhuriyet Devriminin Bir yaratıcısı

Doğan Hızlan bugünkü Hürriyet Cumartesi’de Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma.

Cumhuriyet aydınlarının, sanatçılarının, edebiyatçılarının her zaman anımsanması, tanıtılması, öğrenilmesi/öğretilmesini hepimiz, eli kalem tutan herkes gündeme getirmeli.

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma. Okumaya devam et

Âşık Veysel’in Yayımlanmamış 61 Yıllık Röportajı

Âşık Veysel’in 1956 yılında Dinar’a yaptığı bir gezi sırasında şair Nedret Gürcan tarafından yapılan ses kaydının tam metnini yayımlıyoruz. Bazı kısımları Özdemir İnce’nin “Âşık Veysel’le ilgili bir yalan üzerine” başlıklı köşe yazısında yayımlanan röportajın tam metni ilk defa Ve Yayınevi sayfasında yayımlanıyor. Röportaj metnini bize ulaştıran Özdemir İnce’ye teşekkür ederiz.

Âşık Veysel’i Sivas’ta keşfeden ve destekleyerek önünü açan Ahmet Kutsi Tecer‘i de saygı ve sevgi ile anıyoruz.

Bugün Âşık Veysel’in doğumunun 123. yılı… İyi ki doğdun Âşık Veysel!

Âşık Veysel, Nedret Gürcan ile Dinarda. Yıl 1956.

Âşık Veysel ile Nedret Gürcan. Dinar, 1956. (Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları, s. 241)

Ses kaydını yazıya geçiren muhabirin notu: Âşık Veysel’in 1956 yılında Dinar’a yaptığı gezi sırasında alınan yeni bir ses kaydı ortaya çıktı. Saz çalıp para kazanmak için gittiği Dinar’da 4 günde 4 konser veriyor, bu konserlerden birinde yaptığı sohbet zamanın ses kayıt cihazı telli diktafona aktarılıyor. Konuşmanın önemli bir kısmı gayet net anlaşılır durumda. Bir kısmı şair Nedret Gürcan tarafından Şairler Yaprağı dergisinde de kaleme alınan o sohbette Âşık Veysel ilk şiirini Atatürk için yazdığını söylüyor. Konuşmayı hiç müdahale etmeden, mümkün mertebe Aşık Veysel’in kendi telaffuzuyla aktarmaya çalıştık. Türkçenin bu büyük üstadını redakte edecek yeteneği kendimde göremedim.

Kayıt, Âşık Veysel’in saz çalışıyla başlıyor. Müzik bitince bir erkek sesi: “Çok çok teşekkür ederiz üstad. Eksik olmayın. Gerek ben Nedret Gürcan, gerek ortaokul müdür muavini Reşat Ünsal size çok çok teşekkür ediyoruz ziyaretiniz için. Şimdi Dinar Belediye Reisi’nin yanına kadar gidelim. Kendisi bekliyor.”

– Sağolun. (Aşık Veysel’in sesi) Okumaya devam et