Okuma Alışkanlıkları Değişirken (Kenan Yücel)

Üvercinka, Temmuz 2015, S. 9, s. 18

Üvercinka, Temmuz 2015, S. 9, s. 18

Basılı ya da elektronik, yalnızca nitelikli kitapların ve dergilerin peşinden koşmayı sürdürelim…

Yıllar önce Sincan İstasyonu dergisinde, son sayfasındaki magazinel değinmelerden birinde, bir şair, ismi de verilerek, “online arkadaşlık ağı” kurmakla eleştiriliyordu. O zamanlar büyük bir ciddiyet edasıyla yazılan bu satırlar şimdi hepimizi gülümsetiyor. Derginin editörü de online arkadaşlık ağlarından birinde arkadaşım artık. O gün eleştirdiği şeyi bugün kendisi de yapıyor. Dergisini, yayımlanan kitaplarını online ağlarda tanıtıyor. Yenilikler böyledir, önce yadırganır, karşı çıkılır, sonra yavaş yavaş alışılır. Karşı çıkanlar bile bir süre sonra, farkında bile olmadan, kendisini ‘yeni’nin içinde bulur. Okumaya devam et

Şiir Günlüğü (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Ekim 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Ömür, Sakalsız Bir oğlanın Tragedyası, Elli Yıl Sonra ‘Kargı’ ve Oza adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

Ömür

Perşembe. Halit Asım’ım Ömür’ünü daha önce okumuştum (1992) ama bu yeni baskısı (Ve Yayınevi, 2015) daha doyurucu. Başka şiirlerle, mektuplarla, fotoğraflarla, el yazılarıyla, hakkında yazılanlarla, düzyazı şiirlerle, yayına hazırlayanın notlarıyla çok özenli ve titiz bir yayıncılık, editörlük örneği, bu. Tek kitaplık bir Ömür. 23 yıl sürmüş bir yaşamdan geride kalanlar. Kırk Kuşağı şairi mi, Garip’in yolunda giden biri mi Halit Asım? İkisi birden gibi geliyor bana. “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar, / Ve azat edilmiş avuçlarım. / Allahsız hatıralar ararım, / Ki solgun dünyasında günahkâr. // Çırpınan uyku, Arzu uzaktır, / Çocuk alnımda çizgi ve bere. / Yazık, Hülyası mahrem kalplere, / Geceyi adamak kalacaktır.” Hayal olmuş bir şairden ne kaldıysa gerçek, onlar var bu Ömür’de. Okumaya devam et

“Kırmızı Dokuzlu” (Belgin Turgutlu)

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık dergisinin Ekim 2015 sayısında Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu romanı hakkında Belgin Turgutlu’nun yazısı yayımlandı. 

Şimdiye değin daha çok şiir kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Sarsmaz’ın ilk baskısı 1999’da Teos Yayınları’ndan çıkan romanı Kırmızı Dokuzlu’yu yaklaşık on beş yıl aradan sonra Ve Yayınevi imzasıyla okumak edebiyat okuru için farklı bir sürpriz özelliği taşıyor. Şairin özgeçmişi okunduğunda her zaman karşımıza çıkan bu “Kırmızı Dokuzlu”nun ne menem bir şey olduğunu merak edenler için güzel bir sürpriz bu.

Kenan Yücel’in editörlüğünde ve Cansın Bozoğlu’nun kapak tasarımıyla yayımlanan kitabın editörünü Şiirden dergisindeki yazılarıyla tanıyorum daha çok. Şiirini çok yakından tanımadığım, ama daha çok eleştirel yazılarıyla ilgimi çeken Kenan Yücel’in, genç yaşlarında yitirdiğimiz iki ozan Özge Dirik ve Arkadaş Z. Özgerin yapıtlarını okurla farklı bir format ve “saygı” ölçütlerinde buluşturması; Özdemir İnce’nin ilk şiir kitabı Kargı’yı yeniden basımı, Andrey Voznezenskinin Oza’sını Ülker İnce çevirisiyle albenili bir sunumla yeniden yayımlayışı dikkate değer işler olarak görünüyor. Volkan Hacıoğlu çevirisiyle George Santayananın Şiirin Öğeleri ve İşlevi’ni yayımlaması da önemli. Okumaya devam et

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” / Ülkü Başsoy ile söyleşi

Ece Ayhan Sivil Girişimi, Ece Ayhan’la 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de tanışan ve arkadaşlıkları uzun yıllar devam eden Ülkü Başsoy ile Ece Ayhan Kültürevi’nde “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ece Ayhan ile yıllar süren yazışmaları Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar adıyla Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırılan Başsoy, bir Ece Ayhan simgesi olarak değerlendirdiği “Ters Sofora” ağacından yola çıkarak Ece Ayhan’ın izini sürdüğü söyleşi ilgiyle izlendi.

Ece-Ayhan-Ters-Bir-Sofora-1024x435

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora”

Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin  “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora” adını taşıyan Ülkü Başsoy ile söyleşi etkinliği 12 Ekim 2015 tarihinde Ece Ayhan Kültürevi’nde yapıldı. Kolaylaştırıcılığını gazeteci Ragıp Duran’ın yaptığı etkinlik 10 Ekim’de Ankara’da “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”ne yapılan bombalı saldırı sonucu katledilen 100’ü aşkın barış gönüllüsünün anılmasıyla başladı. Okumaya devam et

Martin Espada “Şiir Atlası”nda (Cumhuriyet Kitap)

Martin Espada

Cumhuriyet Kitap, 24.9.2015, S. 1336, s. 22

Seçilmiş şiirlerini yakında Şairin Paltosu adıyla, İlyas Tunç’un değerli çevirisiyle yayımlayacağımız şair Martin Espada, bugünkü (24.9.2015) Cumhuriyet Kitap‘ta, Cevat Çapan’ın hazırladığı Şiir Atlası köşesinin konuğuydu. Okumaya devam et

Üç Öykücü: Bilbaşar, Seyda, Buyrukçu (M. Sadık Aslankara)

Ve Yayınevi Muzaffer Buyrukçu’nun (1930-2006) ilk kez yayımlandığını duyurduğu Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları başlıklı uzun öyküsünü okurların, en azından öykü severlerin ilgisine sundu…

(…)

Muzaffer Buyrukçu öykülerindeki kişiler, “evin yolunu tut(an)” ama asla “hayal kurmayı bırak(mayan)”, “yoksul (ya da orta halli) memur”lar (15, 27) daha çok. Bu tek uzun öyküsünde de yine böyle bir öykü karakteriyle karşılaşıyoruz, her zamanki gibi bir film kahramanını izlercesine de peşine takılıyoruz onun. Okumaya devam et

Mevsimler ve Temmuzlar (Ahmet Ada)

 

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333 

Akın Art’ın lirik dili şairane olana kapalı ve yalın. İmgenin olanaklarını bu ilk şiirlerinde kullanıyor. Bu da belli bir şiir birikimine dayandığını gösteriyor. Gündelik hayata gönderen diri bir şiiri var.

Mevsimler ve Temmuzlar genç bir şair olan Akın Art’ın ilk şiir kitabı. Öyle çok uzun ya da dolambaçlı bir yazınsal yaşamı yok: 29 Aralık 1989’da Antalya’da doğmuş. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İşletme, Nâzım Hikmet Akademisi’nde Edebiyat eğitimi görmüş. Biyografisinde,  Bilgi Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politik bölümünde yüksek lisans eğitimini sürdürdüğü belirtiliyor. Şiirlerini ve eleştiri yazılarını çeşitli dergi ve fanzinlerde yayımlamış Akın Art. Okumaya devam et

“Sözcüklerin kendi sesleri vardır” / Ahmet Ada (Radikal Kitap)

Radikal Kitap, 4.9.2015

Radikal Kitap, 4.9.2015

4.9.2015 tarihli Radikal Kitap’ta yayımlanan söyleşinin tam metnini paylaşıyoruz.

Ahmet Ada’nın yirmi ikinci şiir kitabı ‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Ada ile çoğu düzyazı şiirlerden oluşan kitabını ve şiirlerinin müziğini konuştuk.

Söyleşi: Mitat Çelik

‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ yirmi ikinci şiir kitabınız. Çoğu düzyazı şiirlerden oluşuyor. “Ey, kolları fıskiye şiir! İçten bağlıyım müziğe.” Şiirlerinizin müziğini sorayım.

Düzyazı şiirlerin bir iç müziği var. Bunu şiirleri sesli okursanız işitebilirsiniz. Modern şiirin en zoru düzyazı şiir ses olarak eksi konumdadır. Atonal de diyebiliriz. Ama sözcüklerin kendi sesleri vardır. Sözcüklerden oluşan şiir dili ses ve anlam üretir. Düzyazı şiirler de öyledir. “İçten bağlıyım müziğe” derken kastettiğim budur. Melih Cevdet Anday, “dil söylemek için değil, işitmek içindir. Her şey kulakta oldu bitti. Rimbaud, yıldızların hafiften fru-fru ettiklerini duymuştu. Öyle ise dediklerini de anlamıştır” diyor. İşitilen şey, şiirsel sözün müziğidir ve aynı zamanda anlam da üretir.

Şiir tümceleriniz gramer kurallarını çiğneyen bir konumda değil. Ne dersiniz?

Anlamı cisimleştirmek için sözdiziminde karmaşık bir yolu seçmediğimden. Düşünce ve imgenin iç içe geçtiği yoğun şiir tümceleriyle yalınlıktaki derinliği bulmaya çalıştım.

Varlığın evi” başlıklı şiirinizde ölçülü bir biçimde cinsellik giriyor şiirinize. Şiirlerinizde cinsellik ender işlediğiniz bir konu. Yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. İnsanın bütünlüğünü sağlayan bir olgudur. “Varlığın evi”nde erotik düzlemde yansıtmaya çalıştım.

“İkinci adamın söylediği” şiirinizde Gezi direnişindeki anti-kapitalist gruba, dayanışmaya, kardeşliğe, barışa göndermeler var. Doğru mu kavrıyorum?

Doğru kavrıyorsunuz. Sekiz Gezi şiirinin ilki o. Şair öznenin şiirsel söylemiyle değil, ikinci şahsın şiir söylemiyle olup biteni anlamlandırmaya çalışan bir şiir. Öteki şiirlerde “biber gazı, duman, ağaç, park, polis, kırmızılı kız, tazyikli su, kask, Taksim, Ali” gibi sözcükler direnişe, başkaldırıya gönderen sözcüklerdir. Aynı zamanda dilde bir müziğin kurulması için kullanıldılar.

“Sonrası ağustos” bölümündeki “Opera binasının önünde” şiirinizde “Çiçeğe kesmiş opera binası / İçinde gül sesli dostlarım var / Kuş yolluyorlar lacivert dağlara / Adresimiz belli olsun diye” diyorsunuz. Mersin bir tutku mu şiirlerinizde?

İçinde yaşadığım mekân olarak Mersin, opera binası, deniz, kültürel atmosfer, arkadaşlarım, saatler ölüme doğru ilerlese de, hem gözümün önünde hem de belleğimdedir hep. Şiirlerime bir ucundan girmemesi düşünülemez.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’in kurmaca bir şiiri olan “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiriniz humor barındırıyor. Neden böyle bir anlatımı seçtiniz?

Humor ya da ironi şiiri zenginleştirici öğelerdir. Lirik şiire kattığınızda “aklın inceliği” ile şiiri güçlendirmiş olursunuz. Bu şiirimde şairleri bir orkestranın elemanları gibi göstererek ince bir alaya yol açtım. Ahmet Erhan’ın erken ölümü, ölümle hesaplaşmayı gerektirdi. Bu hesaplaşmayı ince bir alaycılıkla yaptım.

Bu kitabınızla kendinizi hangi şiire akraba hissediyorsunuz?

Kendi şiir deneyimim, başlangıçtan beri, dünya modern şiirine komşudur. Yağmur Başlamadan Eve Dönelim‘de de,  çağdaş lirik şiirin, düzyazı şiirin olanaklarını zenginleştirmeye çalıştım. Dünya şiirinin çoğu şairleri bir ritim estetiği kurarken, diğer yandan insanı, dünyayı, hayatı anlamlandırma çabası içinde oldular. Anlamlandırmayı dolayımlı olarak yapan şairlere komşu oldum. Geniş çağrışım alanları açtıklarını gördüm.

Düzyazı şiirlerinizden gövdenizi doğaya salmışsınız izlenimi edindim. “Olabilirsem dikili bir taş yıldızları görürüm buradan” diyorsunuz. Nasıl bir şey doğa olmak?

Saf olmayan içkin bir şey ve içerdedir. Varlığa uygun bir şey diyebilirim. Toprak, bitkiler, hayvanlar, deniz, Çiftlikköy; özgür ve aydınlık, hatta özerk bir evren sunmaktadır bana.

“Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’e portre çizimiyle Köksal Çiftçi, kapak ve iç desenleriyle Canan Güldal katkıda bulunmuş; bu da zenginleştirmiş kitabınızı.

Kaynak: Radikal Kitap

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, Haziran 2015, 104 sayfa

Buyrukçu ile yeniden! (BirGün)

BirGün, 28.8.2015, s. 15

BirGün, 28.8.2015, s. 15

Söyleşi: Kadir İncesu

Sessiz sedasız aramızdan ayrıldığında tarihler 26 Ağustos 2006’yı gösteriyordu. 21 Öykü, 10 Günlük ve 8 Roman olmak üzere toplam 39 kitaba imza atan Muzaffer Buyrukçu, aradan geçen 9 yıl içerisinde neredeyse unutuldu gitti. Ve Yayınevi tarafından yayımlanan Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları adlı kitabıyla yeniden gündeme geldi. Eğer Buyrukçu’nun diğer kitaplarını da okumak isterseniz sahafların yolunu tutmanız gerekiyor. Muzaffer Buyrukçu’yu oğlu Erdem Buyrukçu anlattı.

Cemal Süreya’nın ‘Edebiyatımızın Mareşali’ diye adlandırdığı Muzaffer Buyrukçu’nun dosyaları arasında bularak yayıma hazırladığınız ‘Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları’ adlı kitaptan söz eder misiniz?

Cemal Süreya yakın arkadaşı babamı hem yaşamı hem de yazın tarzı dolayısıyla 1963’lü yıllarda Maksim Gorki’ye benzetirdi… Babam bu eserinde bireyin yeryüzünde bulunmasının nedeni olan cinselliği, enine boyuna kurcalar, onun üzerinde kılı kırk yaran bir dikkatle durur. Cinselliğin tenlerde ve ruhlarda meydana getirdiği görkemli mucizelerin merkezlerindeki devinimlere ayna tutar ve cinselliğin patladığı noktalardaki kıvılcımları ansızın yangına dönüştüren sevişmeleri, sevişmelerin temelinde yatan olguları… her edime, her davranışa bir anlam katan sevgileri ele alır. Kitap, öykünün kahramanı Haydar’ın ve onun herhangi bir şekilde yaşamına katılan Esma, Ninja, İzmirli ve Meral’in cinsellik dolu serüvenci kimliğiyle birleşerek akıp gider. Okuyucuların her satırında kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri, sevinecekleri, kızacakları, üzülecekleri bu öykü kitabını çok seveceklerine inanıyorum.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Muzaffer Buyrukçu’nun edebiyatımızdaki yeri üzerine neler söylenebilir?

Ben oğluyum, tarafsız olamam. Ancak babam yazmaya başladığı 1950 yıllarından bu yana Korkunun Parmakları’yla öykücülüğümüze yepyeni bir tarz, yepyeni bir ses getirmiştir. Mağara‘yla başlattığı yenilikçiliğin sınırlarını genişleterek, romancılığın içeriğini zenginleştirmiştir. Şarkılar Seni Söyler’le öykücülüğünde bir kez daha kendi devrimini yapan Buyrukçu, Her Yer Karanlık’la yazıncılığını doruğa ulaştırmıştır.

Hikâyelerinde figüran kadrosunu çok geniş tutan ve ayrıntılar etrafında adeta dans eden Buyrukçu’nun hikâye kahramanları, yazın süreci içinde köklü bir değişikliğe uğramıştır. Öykü yazarlığında her ne kadar onu Orhan Kemal ve Sabahattin Ali çizgisinin ardılı gibi değerlendirseler de Buyrukçu, hep kendine özgü kalabilmeyi ve edebiyatta kendi dili ve kurgusunu yaratma hünerini göstermiştir. Yapıtlarına dahil ettiği kişiler sıradan halk tipleridir ve onların yaşam kültürleri ve yaşama biçimleri Buyrukçu`nun roman ve öykülerinin temel direğini oluştururlar.

En önemlisi Türk edebiyatında, dünyada eşi benzeri olmayan bir günlük tarzı yaratmış olması. Hikâyeciliğini, romancılığını görmezlikten gelsek de kesin olan Buyrukçu’nun günlüklerinin Türk edebiyatı tarihine, insanlarına ve edebiyatçılarına tanıklık edeceğidir. Babam Türk edebiyatının belgeselini yazmıştır. Bugün Cemal Süreya, Orhan Kemal ve Türk edebiyatının diğer temel taşlarını okuyucu olarak tanıyorsak bunu Muzaffer Buyrukçu’ya borçluyuz.

Babanızın unutulduğunu düşünüyor musunuz?

Son on üç yıldır Türkiye’nin siyasi tercihi yaşamımızdaki değerli tüm hücreleri zehirlediği gibi Türk edebiyatına da büyük bir darbe vurdu. İnsanları, edebiyatın köşe başları direklerini karakter erozyonuna uğrattı, değiştirdi, egolarını yükseltti. Ben sadece babamın değil babam gibi Türk edebiyatının gelişmesine katkıda bulunan ve bugün aramızda olmayan onlarca yazarın da unutulduğunu düşünüyorum. Ama bir gün bu sanatçılarımızın unutulmuşluğunun biteceğine ve Türk Edebiyatının eski günlerine döneceğine de inanıyorum.

Kaynak: BirGün gazetesi, 28.8.2015

satin-al-buton

Ahmet Ada söyleşisi (Aydınlık Kitap)

Ahmet Ada’dan yeni şiirler: Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

“Tarih de, doğa da, nesneler de şiire dönüşüyor elimde”
“Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için.”

Ahmet Ada

Söyleşi: Mitat ÇELİK  

MİTAT ÇELİK: Yeni kitabınız “Yağmur Başlamadan Eve Dönelim”de bozuk düzen yollarda yürüdüğünüz görülüyor. Ülkemizin sorunları işaretleyen şiirler mi bunlar? 

AHMET ADA: Toplumsal ilgileri olan ve olup bitene duyarlı şiirlerden oluşan bir kitap oldu bu. Tarihe şiirle not düşmüşüm. Örnekse “Kandiller” şiiri. Oral Çalışlar’ın bir yazısında okumuştum. 1915 Ermeni olayları. Diyarbakır’da, Dicle nehriyle Ermeni aileler sürgüne gönderilmiş. Her yıl Dicle üzerindeki köprüde o günleri anımsatan bir ritüel yapılıyor. Karpuzlar kesilip içine yanan kandiller oturtuluyor. Gece, kandiller yanan karpuzlar nehre bırakılıyor. Gidenler anılıyor. “Kandiller” bu bağlamda nesnel bağlılaşığı olan şiir. Halkın belleğinde yaşayan olaylar zinciri şiir diliyle yeniden kuruluyor. Sonra “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiri. Gezi şiirleri. Taksim’deydim. Tanık oldum isyana. Mersin şiirleri doğa tutkumdur.

Okumaya devam et

Sonbahar (Şenay Aydemir)

Sonbahar (KAPAK)

Sonbahar, bir filmin yaratım süreçlerinin en önemli duraklarına dair fikirler verdiği için önemli bir kaynak.”

Özcan Alper’in 2008 yılında gösterime giren ilk filmi Sonbahar, birçok sinema otoritesi tarafından son yılların en iyi ‘ilk filmi’ olarak kabul ediliyor. Hatta bu iddiayı daha da ileriye taşıyanlar var. Evet, Sonbahar, Türkiye sinema tarihinin en iyi ilk filmlerinden birisi olarak kayıtlara geçti.

Bir filmi iyi yapan şeyler yalnızca sinema matematiğinin tutarlı olması değildir. Yani iyi bir senaryoya, sağlam bir ekibine, çarpıcı bir yönetmenlik ufkuna ve yetenekli oyunculara sahipseniz bu parçalar sizin iyi bir film yapmanıza yeterli olabilir. Eğer sinemanın bir matematiği varsa, yukarıdaki bileşenleri formülün doğru yerlerine koyduğunuzda, doğru sonucu da bulursunuz. Ama bir filmin bütün bu hesapları aşan, toplumun, hayatın sinir uçlarına dokunan özellikleri de olmalı. Filmleri iyi yapan şey, sinema bilgisi ve matematiğidir belki ama unutulmaz yapan şey ‘duygusu’dur.  Okumaya devam et

Sanatçı/politikacı uçurumu kapanmaya mı başlıyor? (M. Bülent Kılıç)

Akın-Art-Şiir

(…) Evet, çok uzun bir dönem boyunca, sanatçı ile politikacı arasında bir uçurum oluştu ve derinleşti. Son yıllarda bu uçurumun sağ politikalar lehine kapanmaya başladığını, uçurumun kapanması sürecinde sol-liberal öznelerin özel, özgül ve görkemli bir misyon üstlendiğine tanık olduk. Ancak, sosyalizm özlemi içindeki kesimler açısından baktığımızda sanatçı ile politikacı arasındaki uçurumun kapandığının gerçek emarelerini görebilmekten uzağız. Bunun en önemli gerekçelerinden birinin, sosyalist solun, sanat pratiklerinin özgül bir politika pratiği yani bir “politik sanat” pratiği olduğunu kavrayamamış olmasıdır. Politik politikanın dilinin sanatsal dile olduğu gibi aktarılmasında bir beis görememesinin nedeni de budur; bu olmuştur. Bütünüyle sağın ve sol-liberal kesimlerin insafına bırakılan bu alan yalnızca sanat pratikleri açısından çürümenin, gerilemenin, gericileşmenin gerekçesi olmamış, AKP diktatoryasının oluşturulma sürecinde de gördüğümüz üzere sol açısından büyük bir zaafa neden olmuştur. Okumaya devam et

Özcan Alper ile Söyleşi (Milliyet Kitap)

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Söyleşi: Bülent Usta

Özcan Alper’in “Sonbahar” filmi gösterime girdiğinde, filmdeki dalgaların iskeleyle buluştuğu o unutulmaz sahnede olduğu gibi birden patlamış, yarattığı dalgalar hayatlara çarpıp politik film algısını değiştirmişti. Film çekim planları, senaryosu ve hakkında çıkan yazılarla birlikte kitaplaştı. Türkiye’de bu türden sinema kitaplarının fazla görülmediğini düşününce, biraz geç de olsa “Sonbahar” filminin kitabına kavuşmak güzel oldu. Özcan Alper’le yayımlanan bu kitap vesilesiyle, kitaplarla ve edebiyatla ilişkisini konuşalım istedik. Henüz gösterime girmemiş olan filmi “Rüzgârın Hatıraları”ndaki başkarakterin kafa seslerini yazarken Özcan Alper’le çalışma imkânı bulduğum zaman, filmlerinden ne kadar tahmin etsem de edebiyattan bu kadar çok beslenen ve metinler arası düşünebilen bir yönetmen olduğuna tanık olmak şaşırtıcı gelmişti bana.

Özcan Alper ile filmlerinin ardındaki kitaplar ve çocukluğundan kitapçılık yaptığı üniversite yıllarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Kitabın ortaya çıkış süreci nasıl oldu?

Film gösterime girdikten sonra bir yayınevi, politik filmlerle ilgili bir proje içerisinde “Sonbahar”la ilgili bir çalışma yapmak istemişti, ama gerçekleşememişti o proje. Sonrasında “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”i kapsayan bir kitap fikri düşünülmüş ama araya başka şeyler girince o da olmamıştı. Bir şekilde Ve Yayınevi, bu teklifle gelince, biz de herhalde doğru zaman şimdi, deyip çalışmayı kabul ettik.

Son filminizde sizinle birlikte çalışma imkânı bulduğum için, edebiyatla ilişkinizi, bir film projesine başlamadan evvel nasıl bir ön hazırlık yaptığını az çok biliyorum. Kitaplarla aranızdaki bu güçlü bağ nasıl oluştu?

Doğup büyüdüğüm coğrafyada, yani Hopa’da, geçmişte kitaplarla ilgili yaşanmış pek çok olay var. Kitapların yakıldığı, yasaklandığı zamanlarda kitaplar, toplanıp naylonlara sarılarak toprağa gömülüyordu. Sonrasında da bahçeden annem domates biber ekerken topraktan artık çürümüş kitapların çıktığını görmek benim için sarsıcıydı. Bu çok garip bir ilişki… Bir ülkede düşünün ki, bir çocuk topraktan kitapların çıktığını görüyor. Bir tarafıyla hüzünlü bir şey aslında ve bir yandan da o eski kuşak öğretmenlerin çocuklara okuma kültürünü vermesi de oldukça etkili. Dağ başındaki bir köyde yaşayan çocuk, yoksa nasıl okumaya merak salar?

“Sonbahar” filminin senaryosunu yazarken hangi kitaplardan faydalandınız?

Senaryoyu yazarken aralarında edebiyatçıların da olduğu pek çok insana okutup görüşlerini almıştım. Üçüncü filmim “Rüzgârın Hatıraları”nda da doğrudan edebiyatçılarla çalıştım. Sinema ve edebiyat ilişkisini çok önemsiyorum. Türkiye sinemasına baktığımızda, bunu Atıf Yılmaz’dan da dinlemiştim, sinemacılarla edebiyatçıların dirsek teması hiç eksik olmamıştı. Özellikle ’70’li yıllarda… Örneğin “Hakkari’de Bir Mevsim” filminde, bir tarafta Ferit Edgü, bir tarafta Onat Kutlar var.  Onat Kutlar gibi bir senaristle çalışamadığım için çok kahırlanırım… Bu filmimde Yaşar Kemal’le tanışıp senaryomu okutabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. “Gelecek Uzun Sürer” filmini yaparken Diyarbakır’da Seyithan Kömürcü gibi genç edebiyatçılarla buluşmuş, onlardan görüşler almıştım. “Sonbahar” filmi de bütünüyle edebiyattan besleniyor. Örneğin filme dair fikir, kitapta da yer alan Yesenin’in bir şiirinden ortaya çıkmıştı. Senaryo ve filmin bütün ruh hâli, o şiirdeki atmosfere göre şekillendi. O şiir, filmin bir tür özeti gibidir benim için. Aynı şekilde Lermontov’un “Hançer”i de filmin şekillenmesinde etkili olmuştu. Edebiyat sadece filmin ruh halini etkileyen bir şey değildi. Türkiye’deki edebiyat ve politika ilişkisine dair tartışmalardan da çok faydalanmıştım, “Nasıl bir politik sinema?” sorusunu kendime sorarken. Sevgi Soysal, edebiyat ve politika arasındaki ilişkiye dair çok iyi bir örnekti benim için. Sinemayla ilgili kuram ve eleştirel birikimin dışında, Murat Belge’nin edebiyat üzerine yazılarından Çernişevski’lere ya da Lucas’lara kadar, edebiyat eleştirisinden çok faydalandığımı söyleyebilirim. “Sonbahar” filmi ve kitap listesi deseniz, bu anlamda belki yüze yakın somut olarak kitap adı sıralayabilirim. Serol Teber’in “Melankoli” kitabı, diğer kitaplarıyla birlikte o listede üst sıralarda yer alır örneğin. Sadece edebiyattan değil, diğer tür ve alanlardan da faydalanmıştım filmi yaparken. John Berger de aynı şekilde, kitaplarından çokça beslendiğim, hatta tanışmayı, birlikte bir şeyler yapmayı istediğim yazarlardan birisi. Hayatta en sevdiğim yazarlardan biri Yaşar Kemal’se, diğeri John Berger diyebilirim.

Yeni filminiz “Rüzgârın Hatıraları” için de uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz sanıyorum. Gösterime girmeden filmin detaylarından bahsetmek doğru olmasa da birkaç küçük ipucu alabiliriz belki…

Evet, gösterimine daha var. Ahmet Büke ile senaryosuna çalıştığımız bu filmde de örneğin Marc Nichanian’ın “Edebiyat ve Felaket” kitabı, benim için yol gösterici oldu. Aynı şekilde Aram Pehlivanyan’ın “Özgürlük İki Adım Ötede Değil” kitabı da…  Bir ressam ve çevirmenin ’40’lı yıllardaki hikayesini anlattığı için, doğal olarak çok daha uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz. Bu filmde de bir şiirden yola çıkmıştım, sonra Sabahattin Ali’ler, Nâzım Hikmet’ler, Walter Benjamin’ler gibi pek çok yazar ve şairin eserlerinden ve hayat hikâyelerinden esinlenen bir filme dönüştü. Bu film, öyle adlandırmamış olsam da “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”le birlikte bir üçlemeyi oluşturuyor bir bakıma. Üçünde de bireysel ve toplumsal yönleriyle hafıza, yüzleşme ve bunun anlatılara yansıması var.

Şu sıralar yeni filmini hazırlayan bir yönetmene en son okuduğu kitapları sorsam…

Bu aralar Cemil Kavukçu’nun son kitabı “Üstü Kalsın”ı okumaya başladım. Burhan Sönmez’in “İstanbul İstanbul” ve Selim Temo’nun “Ruhun Bedeni” de okuduklarım arasında. Gazetelerin kitap ekleri aracılığıyla takip ediyorum yeni çıkan kitapları. İnternetten değil de kitapçılardan kitap almayı tercih ediyorum, dokunarak, sayfalarını karıştırarak. Ama bu kentsel rant dönüşümü yüzünden kitapçıların sayısı oldukça azalıyor. Kadıköy’de birkaç kitapçı kaldı ve onlarda da aradığım her kitabı bulmam mümkün olmuyor. Kitapçıların azalmasına, üniversitede öğrenciyken kitapçılarda çalışmış olduğum için ayrıca üzülüyorum. Kadıköy’de öğrenciyken çalıştığım kitapçı, şimdi meyhaneye dönüştü, ne yazık ki… Kadıköy’de her yer bar olmaya başladı, hiçbir sınır yok, en azından sokaklarda bir kota konulabilirdi, böylelikle kitapçıların var olabilmesi için de bir imkân olurdu.

Kaynak: Milliyet Kitap, 20.7.2015

 

Sonbahar: Bir hayalin sessiz çığlığı (Türker Körük)

“Birkaç gün önce Ve Yayınevi’nden çıkan Özcan Alper’in senaryo kitabı ‘Sonbahar’, en az filmi kadar etkileyici ve en az onun kadar epik bir anlatı yapısında. ”

Sonbahar (KAPAK)

Epiğin bir anlamı da, bir toplumun tarihinde yer etmiş olayların, o toplu üzerindeki etkisinin yazılı, sözlü ya da görsel anlatımı…

20. yüzyılın son çeyreği, Türkiye’nin belki de tarihinin en karanlık yıllarını kapsar. Yönetmen Özcan Alper, ilk filmi Sonbahar (ve bir sonraki filmi Gelecek Uzun Sürer’de), seksenli ve doksanlı yılların öğrenci hareketleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşü, açlık grevleri, siyasi ortam, Diyarbakır, faili meçhulller ve ağıtlar üzerinden Türkiye’nin bir 20. yüzyıl son çeyreği epiğini yaratıyor ve yaratmaya da devam ediyor (Rüzgârın Hatıraları).

Sonbahar, Çehovyen bir dramanın ötesinde, içselleştirilmiş bir hayalin sessiz çığlığı. Okumaya devam et

Şiirin şimdiki zamanı (Melih Levi)

“Şu aralar heyecanla takip ettiğim Ve Yayınevi’nin geçtiğimiz aylarda okuyuculara sunduğu şair Akın Art beni bu yenilenme ve kendime muhalefet etme ihtiyacı ile baş başa bıraktı. Mevsimler ve Temmuzlar özünde hüzünlü bir yapıt. Ölüm sık sık bir tema olarak karşımıza çıkıyor fakat Akın Art’ın şiirinde ölüm kelimelerin, algının ve anlık birlikteliklerin geçiciliğini anlatan türden.”

 

Akın-Art-Şiir

Şiirin şimdiki zamanı

“Şiir: Olmadan öncesinde, o bizce: Olduktan sonra biz onca,” demiş Özdemir Asaf. Şiirin “olması” için ne gerekli? Bu konuda tabii ki yemek tarifi sunar gibi şiirsel teknikleri sıralamak mümkün değil. Ama şu da bir gerçek ki başarılı şiir adeta bir meyve gibi ağaçtan düşmeye meyletmiş bir olgunluğa sahip olmalıdır. Meyvenin doğanın bin bir gizemli sürecinden geçtikten sonra bu olgunluğa eriştiğini biliriz. Şiir için de öyledir. Arkasında bir ustanın gizemli hayal gücü, edebi yetişkinliği ve şiirin o noktaya gelebilmek için sürdüğü atölye hayatı hep kendini belli eder. Şiire girişirken, şiiri okurken, şiirin hangi dilden konuştuğunu anlamaya çalışırken bu dokuyu hissederiz, fakat şiir olmaya başladıkça şiirin işleyişi anlaşılmaz bir hal alır, mekanizmaları görünmezliğe karışır. Artık şiir bizi kendi dünyasına çekmiştir ve bu dünyada sürekli kendimizi tanımlama gereksinimi duyarız. Okumaya devam et

“Sonbahar”ın kitabı çıktı (BirGün)

Sonbahar”ın Kitabı Çıktı!

"Sonbahar"ın Kitabı

1.7.2015 tarihinde BirGün gazetesinin kültür sanat sayfasında Sonbahar kitabımızın haberi yer aldı. BirGün gazetesine teşekkür ediyoruz.

Yönetmen Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi “Sonbahar”ın senaryosu kitap olarak yayımlandı. ‘Ve Yayınevi’ tarafından basılan kitapta, Sonbahar filminin senaryosunun yanı sıra yönetmenle yapılmış iki söyleşi ile film üzerine yazılmış yazılar da yer alıyor.

Eserde, politik nedenlerle yaklaşık 10 yıl boyunca hapis yatan ve akciğerleri iflas ettiği için afla serbest bırakılan Yusuf un ölümü beklemek üzere memleketine dönüşü ve orada geçirdiği son günleri anlatılıyor. Alin Taşçıyan, Can Dündar ve Yıldırım Türker’den görüşler içeren tanıtım yazısından bir bölüm şöyle: “Şimdi de Özcan Alper’in Sonbahar‘ında Yusuf susuyor, ölüm orucuna yattığı hücresinden çıktıktan sonra her tarafın hücreye dönmüş olduğunu görmenin mutsuzluğuyla, ‘Sosyalizm uğruna onca yıl hapis mi yattın, yazık sana’ diyen bir Gürcü kızının hayal kırıklığıyla, bir söz orucuna yatıyor bu kez de…

"Sonbahar"ın kitabı

Bir tek ırmaklara haykırıyor isyanını; ki o da yankı vermiyor. 80’lerle başlayan ölümcül sessizliğin, sinemadaki sedası bu suskunluk…” (Can Dündar)

“Özcan Alper’in Sonbahar’ı gerek anlatısal gerek görsel yönden bütün yalınlığına rağmen katman katman açılabilen bir film. O ‘ölüm ve aşka dair bir film’ olarak tanımlıyor Sonbaharı, bütün alçakgönüllülüğüyle. Sonbahar hem Çehovyen bir drama hem doksanlı yılların kayıp kuşağına yakılan bir ağıt…” (Alin Taşçıyan)

Sonbahar, genç bir yönetmenin ilk filmi. Şaşırtıcı yanı, bu kadar pişmiş, bu kadar bütünlüklü bir sinema diline sahip olmasının yanı sıra yaratıcısının imzasını daha şimdiden tanınır kılan şiiri.” (Yıldırım Türker)

Daha önce yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Adadolu’da” filmi ‘Evvel Zaman’ adıyla bir günce niteliğinde Ercan Kesal tarafından kitaplaştırılmıştı. Filmin senaryosunda imzası bulunan yazar Ercan Kesal aynı zamanda filmin oyuncuları arasındaydı. Ancak ‘Evvel Zaman’ adlı kitap da daha çok filminin hikâyesininin konuşulmaya başlandığı günden setin sona erdiği güne kadar yaşananlar etrafında bir çerçeve çiziyor.

Onur Saylak, Megi Kobaladze, Serkan Keskin’in de rol aldığı Sonbahar adlı filmde, politik nedenlerle 10 yıl hapis yatan Yusuf’un ölümü beklemek üzere memlekete dönüşü ve geçirdiği son günleri anlatıyor.

“Sonbahar”ın Kitabı Çıktı, BirGün, 1.7.2015

“Şiirin Öğeleri ve İşlevi” Kitabı Üzerinden Şiire Dair Kişisel Notlar (Ertuğrul Rast)

Mahalle Mektebi, Mayıs-Haziran 2015, Sayı: 23, s. 115-116

Mahalle Mektebi, Mayıs-Haziran 2015, Sayı: 23, s. 115-116

Kitap ve Yazarı Hakkında Kısa Bilgi

İspanyol filozof, şair ve yazar George Santayana yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşamış en önemli düşünürlerden biri olarak anılmaktadır. Santayana’nın öğrencileri arasında T.S. Eliot, Robert Frost, Gertrude Stein, Wallace Stevens gibi şair ve yazarlar bulunmaktadır. “Şiirin Öğeleri ve İşlevi” makalesi 1900 yılında yayımlanan “Şiire ve Dine Dair Yorumlar” kitabının bir bölümüdür. Makale Volkan Hacıoğlu tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve kitap olarak VE Yayınları’ndan çıkmıştır.

1.

Santayana makalesine şiire tanım getirmenin çaresizliği üzerine düşüncesiyle giriş yapar. Şiire dair bir tanımın –yetersiz de olsa- “sayılar” ve “ölçü” üzerinden yapılabileceğini söyler. Çünkü “sayılar” şiire eş anlamlıdır ve “ölçü” güzelliği ve hakikati en iyi anlatan kelimedir. Çünkü Santayana’ya göre “İncil’i okurken anlarız ki Yaratıcı, Doğa’yı boşluktan ağırlıklarla, ölçülerle, sayılarla çıkarmıştır.” Zen Budizmi’nde de dünya “on bin nesne” olarak tanımlanıyor, sanıyorum bu da bize sayılar ve ölçü hakkında bir fikir verecektir. Aklımıza şu soru gelir: Evrenin kökeninde şiir mi bulunmaktadır? Okumaya devam et

“Türkiye’de kitap okuru değil yazar okuru var”

“Cumhuriyet Sokak”, 24.5.2015, s. 12

PARANIN YOLU EDEBİYATTAN GEÇMİYOR

Yayımlanan listelerdeki milyonluk rakamlar aldatmasın. Türkiye’de edebiyatçıların ezici çoğunluğunun kitaplarından kazandığı para, asgari ücret seviyesinde. En çok duyulan tavsiye, yazar olmak istiyorsanız ek iş yapmayı ya da cepten yemeyi göze alın.

Forbes Türkiye dergisinin mayıs sayısında, 2014 yılının en çok kazanan yazarlarının listesi yayımlandı. Buna göre 1 milyon lira telif geliri sınırını sadece dört yazar geçti. Listenin zirvesinde “Allah De ötesini Bırak” kitabının yazarı Uğur Koşar vardı. 1. 7 milyon lira telif geliri kazanan Koşar’ı Ayşe Kulin, Orhan Pamuk, İskender Pala ve Kahraman Tazeoğlu takip etti. Listedeki cirolar ve telif gelirleri dudak uçuklatan cinsten ama bu isimlerin çok ciddi azınlıkta kaldığı da bilinen bir gerçek. Türkiye’de edebiyat yayıncılığında telif oranları yazara ve yayınevine göre değişiklik gösteriyor. Kimi yayınevi yayımlayacağı kitap için yazara yüzde 6, kimi yüzde 12 telif ödüyor. Bunlar sektörün ortalama oranları. Okumaya devam et

Ahmet Ada’dan düzyazı şiirler

Ahmet Ada’dan Düzyazı Şiirler

Ahmet Ada, düzyazı şiirler

“Ahmet Ada’dan Düzyazı Şiirler”, Yurt Gazetesi, 14.6.2015, s. 2

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim / Düzyazı şiirler

14.6.2015 tarihli Yurt gazetesinde yayımlanan Yağmur Başlamadan Eve Dönelim haberi:

“Şair Ahmet Ada’nın yeni kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim Ve Yayınevi’nden çıktı. Bu kitapta düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair ‘Gezi şiirleri’ ile o görkemli isyanı selamlarken, kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan’ın anısını yaşatıyor. Canan Güldal’ın desenlerinin yer aldığı kitapta şairin portre çizimi de Köksal Çiftçi tarafından yapılmış.”

“Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için”

“Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için”

Evrensel, 11.6.2015, s. 12, ey dünya, ahmet ada

Evrensel, 11.6.2015, s. 12

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim: “Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için”

11.6.2015 tarihli Evrensel gazetesinde yer alan Yağmur Başlamadan Eve Dönelim haberi:

“Ahmet Ada’nın yeni şiir kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim raflardaki yerini aldı. Yeni kitabında düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair, ‘Gezi şiirleri’ ile o görkemli isyanı selamlarken kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan’ın anısını yaşatıyor. Canan Güldal’ın desenlerinin yer aldığı kitapta şairin portre çizimini Köksal Çiftçi yapmış. Yeni şiirlerinden ‘Kandiller’de şöyle diyor şair: Ey yeryüzü, de ki ölenlerin çocuklarına, akıp gidiyor insan şimşekler gök gürültüleri arasından…” 

“Sonbahar”, Özcan Alper | Kitap tanıtım filmi

Sonbahar kitabı

Sonbahar kitabı

Sonbahar, genç bir yönetmenin ilk filmi. Şaşırtıcı yanı, bu kadar pişmiş, bu kadar bütünlüklü bir sinema diline sahip olmasının yanı sıra yaratıcısının imzasını daha şimdiden tanınır kılan şiiri.” Yıldırım Türker

Kitapta filmin senaryosunun yanı sıra yönetmenle yapılmış iki söyleşi, film üzerine yazılmış yazılar ve ayrıntılı bir kaynakça da yer alıyor.

Sonbahar, Özcan Alper, Yayına Hazırlayan: Kenan Yücel, Ve Yayınevi, Haziran 2015, 136 sayfa.

sonbahar kitabı

Radikal Kitap ‘yeni çıkanlar’: Ahmet Ada

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

12 Haziran 2015 tarihli Radikal Kitap’ta, Erkan Canan tarafından hazırlanan ‘yeni çıkanlar’ köşesinde Ahmet Ada’nın yeni şiir kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim yer aldı:

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim: Ahmet Ada’dan düzyazı şiirin olanaklarını deneyen yeni şiirler. ‘Ey yeryüzü, de ki ölenlerin çocuklarına, akıp gidiyor insan şimşekler gök gürültüleri arasından…’ diyen şair Gezi Direnişi’ne selam duruyor, aynı zamanda şair Ahmet Erhan’ın anısını yaşatıyor. Şiirlere Canan Güldal’ın desenleri de eşlik etmekte.”

Kenan Yücel ile söyleşi (M.Bülent Kılıç)

Kenan Yücel ile söyleşen: M. Bülent Kılıç

Kenan Yücel, Kuzgun dergisi

Kenan Yücel, Kuzgun Dergisi, Sayı 4 (Fotoğraf: Cantekin Yılmaz)

Yayın yönetmenimiz Kenan Yücel ile yapılan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.


M. Bülent Kılıç: Sevgili Kenan Yücel, Ve Yayınevi yeni bir yayınevi sayılır. Yolun başındasınız; henüz 13 kitap yayınlamış oldunuz. Bunların pek çoğu da şiir kitabı. Şiirin yerlerde süründüğü, şiir kitaplarının kitapçılarda en az itibar gördüğü bir dönemde şiir kitapları yayınlamaya karar vermek cesaret istiyor. Birçok yayınevinin bu işe yanaşmadığını, yanaşanların da “marka isim”leri tercih ettiğini biliyoruz. Müflis bir yayıncı mı olmak istiyorsun; iş bilmez biri misin,  yoksa kahraman mı olmaya çalışıyorsun?

Kenan Yücel: Yeni bir yayıneviyiz gerçekten de, nisan ayında ilk yılımızı dolduruyoruz, daha bir yaşında bile değiliz! Yayımladığımız kitapların sayısı ise on üçe ulaştı şimdiden, ne güzel.

Şiirle yola çıktık, iyi şiir kitaplarını yayımlamayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Okumaya devam et

Ece Ayhan Evi açıldı

e_ayhan_acilis_250515_1

Çanakkale beledisyesi’nin Ece Ayhan Sokağı ve 2010 yılında başlayan kültür politikaları çalışmaları kapsamında “Kültürümüz Budur Abiler” sloganıyla andığı Çanakkaleli şair Ece Ayhan’ın isminin verildiği Kültür Merkezi, 25 Mayıs Pazartesi günü düzenlenen törenle açıldı.

Restorasyon çalışmaları tamamlanan Tıflı Camii yanındaki tescilli iki tarihi bina Ece Ayhan Evi olarak isimlendirilerek kentlilerin hizmetine sunuldu. Açılışa çok sayıda davetli katıldı.

Ülkü Başsoy Ece Ayhan Evi’nin açılışında konuşurken

Ece Ayhan’ın Anısı Burada Yaşayacak

Törende, Şair Ece Ayhan’ın arkadaşı, emekli başkonsolos Ülkü Başsoy da bir konuşma yaptı. Başsoy, Ece Ayhan ile 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de (Şimdiki adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) tanıştıklarını ve arkadaşlıklarını uzun yıllar sürdürdüklerini kaydetti. Kendisinin Dış İşleri Bakanlığı’ndaki görevleri neticesinde yurt içi ve yurtdışındaki görev yerlerinde sürekli olarak Ece Ayhan ile kart ve mektuplar aracılığıyla haberleştiklerini belirten Başsoy, sakladığı mektup ve kartların “Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar” ismiyle Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırıldığını kaydetti. Ece Ayhan’dan “Sıkı bir şair, sivil bir şair ve daimi muhalif” olarak söz eden Başsoy, “Büyük ve güzel bir şairdir Ece Ayhan. Onun şiirlerini taklit etmek mümkün değildir. İkinci Yeni şiirinin baş kurucusu Ece Ayhan’dır. Birinci Yeni dediğimiz Orhan Veli kuşağının karşısında, onlardan tamamen ayrı, tamamen düşsel, kapanık, kilitli bir şiir tarzı… Ancak Ece Ayhan, bugün dünya çapında bir şairimizdir. Şiirleri başka dillere de çevrilmiştir” dedi. Çanakkale Belediyesi girişimleriyle Ece Ayhan Evi olarak düzenlenen mekânın açılışına katılmaktan dolayı memnuniyet duyduğunu belirten Başsoy, “Benim umudum, bu mekân Ece Ayhan’ın yaşam tarzına uygun bir şekilde işlevlendirilmelidir. Entelektüel ve aydın Belediye Başkanı Ülgür Gökhan sayesinde mutlaka da böyle olacaktır” diye konuştu. Başsoy sözlerini, Ece Ayhan’ın ünlü şiirlerinden biri olan “Kudüs Fareleri”ni okuyarak noktaladı.

“Korumacılık Anlayışıyla Hareket Ediyoruz”

Belediye Başkanı Ülgür Gökhan ise, hem kentin tarihi değerlerini korumanın hem de Çanakkaleli şair Ece Ayhan’ın isminin verildiği mekânın açılışını yapmanın mutluluğunu yaşadığını belirterek sözlerine başladı. Gökhan, Ece Ayhan Sivil İnisiyatifi tarafından Kedi Kara Kültür Sanat ve Araştırma Derneği olarak işletilecek Ece Ayhan Evi ve yan tarafında Çanakkale Belediyesi’ne ait Kent Enstitüsü Çalışma Ofisi ile birlikte kentlilerin kültürel ve sanatsal anlamda faydalanabileceği yeni mekânın hayırlı olmasını dileyerek konuşmasını tamamladı.

Konuşmaların ardından açılışı yapılan mekân davetlilerle birlikte gezildi.

Ece Ayhan Evi Hakkında

Toplamda 380 metrekare kapalı alana ve küçük bir iç bahçeye sahip olan tescilli tarihi iki yapı, aslına uygun olarak kentin kültürel ve sosyal hayatına kazandırıldı. Projede, Şiir Kafe ve satış birimi ile kültür-sanat ve organizasyon alanı, üst katlarda ise kütüphane, toplantı salonu, yönetim birimi ve etkinlik alanları yer alıyor.

Kaynak: Çanakkale Belediyesi

Arkadaş Zekâi Özger’in Dergisi: “KENT 16”

Kent 16

Metin Güven için…

“Zekâi kimin Arkadaş’ı idi?”

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nı yayına hazırlarken Arkadaş Z. Özger’e ilişkin çok sayıda kaynağı taramış olmama rağmen “Kent 16″nın sözünün edildiği tek bir yazıya rastlamamıştım. Uzunca bir süredir “Arkadaş Z. Özger’e Armağan” adıyla yayın hazırlıklarını sürdürdüğüm kitap için Arkadaş’a dair ne varsa biriktiriyor, hakkında yazılan ne kadar yazı varsa arşivliyordum. Bu kitap projesini paylaştığım değerli ağabeyim Turgut Çeviker, kendi çalışmaları sırasında taradığı dergilerde Arkadaş’la ilgili bir yazıya rastlarsa benim için fotokopi edip biriktiriyordu, zaman zaman yanına uğrayıp alıyordum kendisinden. Yine bu ziyaretlerimden birinde, ekim sonlarıydı, Turgut Ağabey birkaç yazının fotokopilerini vermiş, ben de çantama atıp eve gelmiştim. Bu yazılardan biri Metin Güven’in Mayıs 2003 tarihli Hürriyet Gösteri dergisinde yer alan “Zekâi kimin Arkadaş’ı idi” başlıklı yazısıydı. Büyük bir merak duygusuyla yazıyı okumaya başladım:

“Nurullah Ataç’a ait güzel bir söz vardır ve doğrudur: ‘Dergiler edebiyatın laboratuarıdır.’ 1960 sonrası Bursa’sında siyasal ve kültürel ortam eskiye oranla çok daha zenginleşmiş ve en önemlisi daha demokratikleşmişti. Bu anlamda; Halkevi-Oda Tiyatrosu oyunlar oynamaya başlamış, Sinematek açılmış ve küçük küçük dergiler çıkmaya başlamıştı. KENT 16 böyle bir dergiydi işte. O yılların ünlü edebiyat öğretmeni Mehmet Gündüz Göktürk’ün; Kuruçeşme Mahallesi, Otel Sokak 2 numaralı evinde (şimdi aynı binada Kelepir var) evin bodrum katını büro haline getiren, büyük oğlu Ömer Zafer Göktürk ve Ömer’in Atatürk Lisesi’nden sınıf arkadaşı Zekâi Özger; bu dergiyi 1965 yılının nisan ayında çıkarmışlardı.

 

Derginin ilk sayısında, birçok yazı ve şiirin yanında ‘Arkadaş’ adlı ve Zekâi Özger imzalı bir de öykü vardı. Bu öykünün ortalarında bir yerlerinde; anlatıcı (muhtemelen bu; Zekâi’nin kendisiydi, zira Zekâi o zaman on yedi yaşındaydı ve kendi yaşamı dışında bir başka hayatı kurgulayacak bilgi ve birikime sahip değildi.) bir düş görüyordu ve düşünde Tanrıyla konuşuyordu. Ve Tanrı ona iki defa: ‘Sen benim arkadaşımsın… Sen benim arkadaşımsın…’ diyordu. KENT 16 şu anda kimsede yok. Yazı öncesi süreçte, Ömer Zafer’le üç defa telefonla konuştum. Yakınlarda Bursa’ya geldiğinde yüz yüze de konuşmuştuk zaten. Onda yok, Bursa Osmangazi Belediyesi’ne ait kütüphanede yok. Arşivci olduğuna inandığım o yılları yaşayan ve anımsayan insanlara sordum, onlar da kendilerinde olmadığını söylediler.”

Arkadaş’ın on yedi yaşının dergisi

Okuduklarım beni müthiş heyecanlandırmıştı. Arkadaş’ın on yedi yaşlarındayken çıkardığı, kimselerde bulunmayan bir dergiden, Arkadaş Z. Özger’in “Arkadaş” adını nasıl ve niçin aldığını açıklayabilecek Zekâi Özger imzalı ve ‘Arkadaş’ adlı bir öyküden söz ediliyordu yazıda… KENT 16‘yı mutlaka bulmalıydım, ama nasıl! Hemen telefona sarılıp Turgut Ağabeyi (Çeviker) aradım, Metin Güven’in yazısında sözü edilen KENT 16 dergisini bulabilir miyiz diye sordum. Milli Kütüphane’de olup olmadığına baktırabileceğini söyledi. Ben de o günlerde Halit Asım’ın “Ömür” kitabı için Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalışıyordum, ertesi günün sabahı soluğu kütüphanede aldım.

Kütüphanenin veri tabanını inceledim, kayıtlı dergiler arasında görünmüyordu. Kütüphane çalışanlarına 1965 yılında Bursa’da yayımlanmış KENT 16 dergisini aradığımı, kayıtlarında göremediğimi, başka kütüphanelerin veri tabanlarına erişme olanakları olup olmadığını sordum. Bilgisayarlarından baktılar, Milli Kütüphane’de 2 adet göründüğünü söylediler. İçlerinden biri “Milli Kütüphane’de varsa bizde de olması gerekir aslında, belki kayıt edilmemiş dergiler arasından çıkabilir, ben bir bakayım” diyerek arşiv bölümüne yöneldi.  Sanırım heyecanım onlara da geçmişti. Orada merakla bekliyordum. Aradan on dakika kadar geçmişti ki kütüphane çalışanı elinde sayfaları yıpranmış bir dergiyle çıkageldi: KENT 16‘ydı işte! Derginin Aralık 1965 tarihli ilk sayısıydı. O anki sevincimi, heyecanımı anlatamam. Yıllardır unutulmuş olan dergi yeniden gün yüzüne çıkmış oluyordu. (Tarih 30 Ekim 2014. Nereden mi biliyorum, o gün çektiğim fotoğrafların dijital tarihinden.)

Derginin sayfalarını büyük bir merakla çevirmeye başladım. Metin Güven’in yazısında sözü edilen öyküsünü bir an önce bulup okumak istiyordum Arkadaş’ın. Öykü yoktu ama başka bir sürpriz bekliyordu beni, Arkadaş’ın (aslında ‘Arkadaş’ adını almadan önceki Zekâi Özger’in) ilk yayımlanan şiiri: “Niye Kapalı Kapılarınız-Bulamıyoruz”. (Evet, bu büyük bir sürprizdi, bir tarih değişiyordu, çünkü bugüne dek Arkadaş Z. Özger’in yayımlanmış ilk şiirinin 1967 yılında Soyut‘ta yayımlanan “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olduğu sanılıyordu.) Şiirin altında Zekâi Özger imzası vardı, gerçek adıyla yayımlanan ilk ve tek şiiriydi! (Bu şiir Arkadaş Z. Özger’in Haziran 1969’da Forum dergisinde “Mumsöndü” başlığıyla yayımladığı şiiridir, iki şiir arasında çok küçük farklılıklar vardır.)

Kent 16, Arkadaş Zekai Özger, Arkadaş Z. Özger, Bursa, şiir dergisi, KENT 16 DERGİSİ,

“Kent 16” dergisi, Aralık 1965, Sayı: 1

Arkadaş, arkadaşımızdır!

Derginin tüm sayfalarının fotoğraflarını çektim, ayrıca fotokopisini çektirip büyük bir mutlulukla kütüphaneden ayrıldım. Dönüş yolunda fotokopileri didik didik ettim. Metin Güven’in sözünü ettiği öykü KENT 16‘nın bu ilk sayısında yoktu. Güven derginin peşine düşmüş fakat bir türlü bulamamıştı, dolayısıyla Arkadaş’ın böyle bir öyküsü olduğunu başkalarının anlatımlarına dayanarak yazmıştı. Aktarılanlar doğru muydu yoksa aradan geçen uzun yılların Arkadaş’ın bazı gençlik arkadaşlarının zihinlerinde oynadığı bir oyunun sonucu muydu? Eminönü-Kadıköy vapurunda bunları düşünerek yol alıyordum.

Derginin bir fotokopisini Kadıköy’e geçtiğimde Turgut Ağabeye bıraktım. Derginin henüz ulaşamadığım bir sayısının daha olabileceği olasılığından söz ettim. Birkaç gün içinde Milli Kütüphane’de bulunan nüshalarına (2 adet) ulaştı Turgut Ağabey, ne yazık ki her iki nüsha da KENT 16‘nın ilk sayısına aitti. (Bu ilk sayının Milli Kütüphane’de bulunan nüshasının taranmış bir örneğini e-posta ekinde gönderdi bana.) Sonraki günlerde Turgut Ağabey ile Bursa Nilüfer Şiir Kütüphanesi’nden ve başka kaynaklardan izini sürdüysek de derginin başka bir sayısına ulaşamadık. Dergi tek sayı yayımlanmış bir dergi olarak mı kalmıştı, ikinci bir sayısı yayımlanmış mıydı, hâlâ bilinmezliğini koruyor. Yayımlanmış bir sayısı daha olsaydı ona dair bir bilgi kırıntısına mutlaka ulaşırdık diye düşünüyorum.

Evet, dergiler önemlidir. Dergilerde yayımlanmış bir yazı sizi kimselerin anımsamadığı, yitik bir dergiye götürebilir… Bu buluntu vesilesiyle değerli şair Metin Güven’i de özlemle anıyorum.

Arkadaş Zekâi Özger’in dergisi KENT 16‘nın yeniden günışığına çıkışının öyküsüdür bu anlattıklarım. VE Arkadaş arkadaşımızdır!

Kenan Yücel

Dergiyi ISSUU’da yüksek çözünürlükte okumak için tıklayın: http://issuu.com/veyayinevi/docs/kent-16

Gündelik hayatın ve hayallerin iç içe geçtiği bir hikâye (Radikal Kitap)

Hikâye… Gündelik hayat ve hayaller iç içe…

hikâye, muzaffer buyrukçu, hayallerin en uzun ve en hızlı atları

Buyrukçu’dan uzun hikâye

3 Nisan 2015 tarihli Radikal Kitap’ın “Yeni Çıkanlar” bölümünde Muzaffer Buyrukçu’nun Hayallerin En uzun ve En Hızlı Atları kitabına da yer verilmiş. Radikal Kitap‘a teşekkür ederiz…

“Buyrukçu’dan hiçbir yerde yayımlanmamış bir öykü. Eşi Esma ile büyük bir geçimsizlik yaşayan Haydar’ın, karısını otobüse bindirmesiyle açılan öykü, Haydar’ın geçmişi ve bugününe dair giriştiği sorgulamalarıyla yol alıyor. Gündelik hayatın ve hayallerin iç içe geçtiği bir hikâye.”

 

Sessiz kalınmayacak bir kitap: ‘Gölgede 100 Derece’ (Gültekin Emre)

“Canlı, diri, ironisine sımsıkı sarılmış bir dili var Oğuzhan Akay’ın. Kendisini “cümle”, gölgesini “sözcükler” görüyor şair. Aslında Oğuzhan Akay, “ergenlik sivilceleri patlayan” toplumun bağrında açılan yaraların şiirini yazıyor.”

Varlık dergisinin Mart 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) hakkında yazdı: “Sessiz kalınmayacak bir kitap.”

Varlık, Mart 2015, s. 108

Varlık, Mart 2015, s. 108

“Çarşamba. Ben de şiirlerdeki fotoğrafların nedenini çözmeye çalışıyordum. Her şiire gizlenmiş pekçok fotoğraf var, bunu sezdim ama nasıl görüntüler olduğunu düşünüp duruyordum. İyi bir fotoğraf makinam olsaydı bir Edip Cansever şiiri nasıl görüntülerdim, bilmiyorum. Bunu hiç düşünmedim. Oysa, şiiri fotoğraflamak da olabiliyormuş, Gölgelerle büyüyen şiirlerin hemen kendini ele vermeyen imgeleri -görebilenler için- fotoğraflar içeriyormuş demek ki. Kitabın sonunda daha da netleşiyor bu gölge meselesi: “Her şiirin içerisinde bir gölge var ya da bir gölge gizli. Bütün gölgeler, kitapta toplanıp, dev bir puzzle gibi büyük bir gölgeyi oluştura”cakmış ilerde. Oğuzhan Akay’ın 8-9 yıla yayılan şiirlerini biraraya getiren Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) (Ve Yayınevi 2014) için şu çağrı yapılıyor kitabın sonunda amatör ve profesyonel tüm fotoğrafçılara: “Fotoğrafçılar, kitaptaki istedikleri şiirleri okuyup, özümseyip fotoğraflasın, fotoğraflar arasından o şiire en çok yakışan fotoğrafı biz seçelim. ” Sonra da, bu özgün çalışma, şiirle fotoğraflar bir sergide buluşturulsun, isteniyor. Şiir ve fotoğrafının kartpostalı da yapılacakmış, Kazananlara çeşitli armağanlar da verilecekmiş. Güzel anlamlı, yeni bir çalışma şiirle fotoğrafı buluşturacak. Oğuzhan Akay, savrulan zamanın içinden “Gerçek masal olmuş, hayal çok olmuş” diyerek yola çıkıyor şiirleriyle başı dik gölgeleriyle birlikte. Canlı, diri, ironisine sımsıkı sarılmış bir dili var Oğuzhan Akay’ın. Kendisini “cümle”, gölgesini “sözcükler” görüyor şair. Aslında Oğuzhan Akay, “ergenlik sivilceleri patlayan” toplumun bağrında açılan yaraların şiirini yazıyor. “Şiirden söz etmek istiyorum size şimdi bu şehirde/ Ne de olsa İngiliz sayılırım Fransız kalırken dizelere”. Şiir dilindeki özgünlük, farklılık sezilmeyecek, görülmeyecek gibi değil. Şiirlerdeki sözcük oyunları, yabancılaştırma unsurları. . . önemli, yepyeni. “Şiir şarkı olmak ister, şairse eski bir şehre kaçma”yı. Bazı şeylere sessiz kalınıyor gibi görünse de bir çığlığın doğum anı şöyle: “kaçak dövüşmelerin ülkesi burası/ alttan vurup gülümseyenlerin/ üstten vurup ağlayanların/ anının rınının ülkesi/ biz de bu ülkeyi çok sevdik/ zaten başka da seçenek yoktu/ birbirimize düştük boğulduk/ suyu çoktu”. Sessiz kalınmayacak bir kitap, Gölgede 100 Derece.”

Gültekin Emre, “Şiir Günlükleri”, Varlık, Mart 2015, s. 108

Ece’ce bir yaşam: “Anacığım, Merhaba!” (Kaan Turhan)

Anacığım Merhaba!

Anacığım Merhaba, Ece Ayhan'ın mektuplarından oluşan kitap.

Anacığım Merhaba!

Üvercinka dergisinin yeni sayısında (Nisan 2015, Sayı: 6) Kaan Turhan “Anacığım, Merhaba!” Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar hakkında yazdı…

 

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları / Muzaffer Buyrukçu

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, öykü, Ve Yayınevi,

Muzaffer Buyrukçu: “Edebiyatımızın Mareşali”

Cemal Süreya onu “Edebiyatımızın Mareşali” olarak nitelemişti. Muzaffer Buyrukçu, öyküleri, romanları ve bir dönemin yazın ortamını anlatan günlükleriyle yazınımızın en önemli yazarlarından biri. Buyrukçu ölümünden uzun yıllar sonra yayımlanmamış bir uzun öyküsüyle geri dönüyor: Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları.

Haydar, akrabalarını görmeye giden karısını otogardan yolcu eder. Rastlantılar, anımsamalar, çağrışımlar ve düşlerle örülü, cinselliğin sarmalı içinde doludizgin yol alan şaşırtıcı öyküsü de burada başlar.

Bir ayağı gündelik hayatın gerçekliğinde, bir ayağı hayallerin sonsuzluğunda, düşlerle yüklü bir anlatım.

Bir solukta okunan bir kitap…

satin-al-buton

 

“Ve Dükkân”da alışveriş çok kolay!

Yeni yıla girerken Ve Dükkân’ımızı da açmıştık dostlar… Ve Dükkân hayalimizi hayata geçirmiş olmanın sevinci içindeyiz. Göstermiş olduğunuz yoğun ilgiye çok teşekkür ederiz.

Ve Dükkân’dan kitap almak çok kolay!

  • Üyelik gerekmiyor. Üye olmadan rahatça alışveriş yapabilirsiniz.
  • Geniş ödeme seçenekleri (Kredi Kartı, Banka havalesi/Eft)
  • Tüm kitaplarda %25 indirim.
  • Ön Sipariş kitaplarımızda %40 indirim.
  • Kredi Kartı ile 12 ay taksit seçeneği.
  • 50 TL ve üzeri siparişlerinizde ücretsiz kargo… (İstediğiniz kitapları sepete atıp kitap seti oluşturabilir, kargo ücreti ödemeden kitap alabilirsiniz.)

Kitaplığınızda ve hayatınızda koleksiyon değerinde kitaplara yer açın…

Ve Dükkân’da kitaplarımızı inceleyin! Buna değdiğini göreceksiniz. Alıp okuyacağınız bir kitap size bambaşka dünyaların kapısını aralayacak. Eğer bir kitap sipariş etmek isterseniz, kolayca sipariş verebilir, hızlı bir biçimde kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.

Sevgilerimizle,

Ve Yayınevi