Şiirsiz zamanlarda şiir (Sabri Kuşkonmaz)

“Geceyle Bir” bize bir güzel şiir kozmosu sunuyor. İncelikle, umutla ve güzellikle dolu bir özel şiir dünyası,  baştan sona aksamadan süren bir ses, ritim ve anlam uyumudur elimizdeki kitap…

Süreyya Aylin Antmen, yaşadığımız onca dil ve gürültü kirliliği arasında bir kristal ses, hakiki şiir kitabı Geceyle Bir ile ses veriyor. Kitap ile günceli böyle bir “kirlilik” üzerine kurulmuş bir cümleyle özetleyebiliriz. Bu kirlilik, açık bir ikiyüzlülük ve riyanın neden olduğu politik bir kirlilik.

Çokça yineleme pahasına bir kez daha yazmalı: Güncelin olanca kötü ve kötücül olmasına karşın, şiirde hâlâ umut var. Şiir hâlâ insanı anlatabiliyorsa, demek ki güncelin içinde insan da var! Bir şeyler hep yanlış giderken, avunumuz, sığınağımız olan şeylerden biri şiirler. İnsanlığımızı, insani duyguları, insani duyumsallığı anımsatan çabalar…

Yazının şiir dışı çerçevesi!

Gündelik politikadaki dil, bayır aşağı giden bir görünümde. Gürültü kirliliğinin politik çıkar için bile isteye yapıldığı bir sığlıktayız. Yöntem, gücünü göstermek, olası rakiplerini korkutmak için olanca gürültü koparmak olan, maymunların kullandığı yöntemi andırıyor. Ama bu sadece bir andırma. Çünkü bu yöntemin uygulanmasından sonra ortaya çıkan sonuçları “masum” maymun gösterilerinden çok  farklı ve çok fazla. Sürüde kendini kanıtlamak isteyen erkek maymun en fazla göğsünü yumruklayıp uluyarak, çevredeki kuru dalları parçalayarak korku veriyor. İnsanlar dünyasında, sosyal düzlemde yapılan ucuz politik manevralar, halklara, ülkelere ve insanlara kalıcı kötü etkiler bırakıyor. Onca kin ekmeler, onca ucuz tehditler insanların bilinç atına yerleşiyor.

Batı demokrasinin ikiyüzlülüğü ile Doğu faydacılığı amansız bir yarış içinde. Kimi zaman kullanıldığında fazlaca klişe sayılabilecek olan “ikiyüzlülük” nitelemesi bu zamanda en doğru yerine oturmakta. Örneğin, uygar Batı göçmen krizinde amansızca ve imansızca bütün tarihsel kazanım ve değerleri bir yana koyup, sorunu para ödeyerek satma yoluna gitti. Bu satış süreci ve sonrasında, başlangıç noktası olarak Fransız Devrimi’nden alırsak, yaklaşık, iki yüzyılı aşan olağanüstü bir insani kazanım kulesini yıkıverdiler… Satış işleminde en az iki taraf olmakla; yapılan bu insan paralığında temiz taraf da yoktur.

Bu tür sorunlarda, yanlışı tek tarafta aramak da ayrı bir yanlış. Her iki taraf da mutlak bir yanlışın içinde. Bir başla açıdan da, her iki tarafın da kendine göre haklı ve hatta “meşru” nedenleri var. Sonuçta, Mehmet Akif’ten mülhem, bir oy uğruna ne insani birikimler batırılıyor… Hem Batı hem bizim Doğu, kaba bir kriz politikası üzerinden bir seçim stratejisi güdüyor. Yeni dış düşman, mağduriyet, seçmeni avlamak… Kısa vadeli ve peşin yargılı politik kararların orta ve uzun vadede, zararları…

Şiirsiz zamanlarda şiir

Sığ hesapların yarattığı kaotik ortamda şiirin sesini duyabilmek ne zor. Bu yazıda bile şiirden söz etmek için kendimize fırsat vermiyoruz. Böyle ortamda belki günün sorunlarının, kavgalarının yanı sıra, genel bir kötüye gidişin, bozulmanın ötesine geçebilmek için şiirin steril sesini korumak anlamlı çaba oluyor. Sterillik, olumsuz değil, olumlu bir anlama ve içeriğe dönüyor burada.  Bir şiir savunusu ve mücadelesi söz konusu olduğunda, şiirin güncelin kirinden kendini koruması, bu anlamdaki bir sterillik ile olası.

Bütün bu kötücül hallerin üstünde olup, buna karşın bu hallerin bir soyutlaması olan, ya da okumanın mümkün olduğu şiirler, insanın dilini iyiye de döndürebildiğini anımsatıyor bize. Şair “acıya merhamet edin yıldızlar” (s. 16) diyor. Güncel olandan, olumsuz anlamdaki reel politikten insani şiire bir geçit buluyoruz. Burada insani şiir derken aslında iyi / olumlu anlam yüklenebilecek pek çok niteleme sıralayabiliriz. Yani yükü ağırdır şiirin. Ağırlaştırılmış bir müebbettir zaten esasında şiirin çektiği ceza. Geceyle Bir, bütün yükü taşımakla birlikte bunu bize hissettirmeden yapıyor.

Bizi sağaltan şiirler de olmasa, Leyla Erbil’in saptaması ile bu hasta toplumda ‘hepimiz hastayız’ tanısı bizi daha da dibe çekecek; “İnsan yaralıdır. Hasta ve deli dendiğinde içine “demon” olanı da alacaktı. O vakit artık sizin bu yeni insanla ne yapacağınıza sıra gelmiştir. Yeteneğinize göre, parçalanmayı, yabancılaşmayı (cinselliği de içine alarak) kapitalizmin nesnel gerçeğine dayanarak anlatabilmek; asıl temelde hepimizi güden ölüm korkusuyla cebelleşerek kendi dilini yaratabilmek…”

Bizi ürperten kabalıklar, şarlatanca politik kıvırmalar. Bu gösterinin seyircisi olmanın ötesine geçip, oyuna katılan milyonlarca “masum” insan, ekilen geleceksizlik tohumuna tarla olmaya soyunuyorlar.

Antmen kitabını oluşturan tüm şiirlerde, seçtiği yumuşak bir seslem ile incelikli bir ses duygusu yaratıyor. En sert içerikli şiirde bile bu saptama geçerli. Örneğin “Gül bedendedir” (s. 65) derken bile gülün dikenini değil, başka bir yumuşaklığı buluyorsunuz. Seçilen seslem, ses birimleri ile yaratılan bu yumuşaklık ve sükûnet iki emel örnekle açıklanabilir: Birincisi,  güncel için yaptığımız değerlendirmelerin olumsuzluğu açık. Bu olumsuz hallere karşı olası tepkilerimiz için dilimizi ve insanlığımızı yumuşatıyor. Dil bizi sakinliğe, makul olmaya ve ılımlı olmaya çağırıyor. “sınırları kan doldu sözün.” dizesi ile başlayan bölüm “öldürmeyecektin.” ile bitiyor (s. 61). Şiirin yargı dairesine aldığı özne biz olmasak da, dildeki saldırganlığı kabul etmeyen kullanım ve sözcük seçimi bizi de kendimize getirmeyi başarıyor. Yani, insan olarak, olası dışa dönük tepkilerimiz için bir “yumuşatıcı” işlev söz konusu.

İkinci olarak, şairin kullandığı dil, kendimize yönelecek olumsuzluklar için de bir dalgakıran işlevine sahip. Dıştan içe, bize yönelik olanca söz / kirli politika / hücuma karşı da yine dile sığınıp, korunaklı bir sipere sahip oluyoruz. Çünkü “bir gün / elbet uyanacak taşlar” (s. 69) dendiğini okumak, üzerimize gelenlerin heybetini ufalayıveriyor.

Bu değerlendirmelerden anlaşılmasın ki, kitaptaki şiirler çok zorlu bir şiirsel çözümleme süreci gerektiriyor! Hiç öyle değil. Şiiri anlamak, çözmek için çok derin dehlizlere girmek gerekmiyor. Onca derinliği olmasına karşın.  Örneğin  “Binlerce damla akşamı” şiirinde olduğu gibi (s. 42) şiirin içine, derinliklerine girmek için zorlu bir okuma yokuşuna tırmanmaya gerek kalmıyor.

Kısacası Geceyle Bir bize bir güzel şiir kozmosu sunuyor. İncelikle, umutla ve güzellikle dolu bir özel şiir dünyası,  baştan sona aksamadan süren bir ses, ritim ve anlam uyumudur elimizdeki kitap…

Geceyle Bir, Süreyya Aylin Antmen, Ve Yayınevi, Ekim 2016

Sabri Kuşkonmaz, Kitap Eki, 15.3.2017

 

Panayırda “Opera Kahkahası” (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Hürriyet Kitap Sanat‘ta  Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası hakkında yazdı.

 

Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası. Kahkaha gibi renkli. Opera gibi çoksesli, yüksek sesli. Opera kahkahası gibi yineleyici, iğneleyici ve bilici. Böyle çoğul ve çok ‘anlamlı’ bir kitap: Çok anlamlı ve çok katmanlı. Bir tavır olarak şiir. Bu muhalif olmayı aşan bir şeydir. Şiiri bir ‘doğrudan eylem’ olarak görmek ve göstermektir.

‘Opera Kahkahası’ ama mekân opera değil, bir panayır. Karnaval desem şenlik gibi anlaşılır. Galiba panayır kültürel olarak da daha ‘bize ait’ ve kaosu, karmaşayı daha iyi anlatıyor. Temaşa değil, karmaşa. Tıpkı opera kahkahası gibi sinir bozucu. “Opera kahkahası! Bassolar ve baritonlar atar kederli bir aryadan sonra, sopranoya ve koroya sırtını dönerek. Henüz tenor yoktur sahnede…”

Özdemir İnce diğer kitaplarının aksine, yalnızca ‘şair’ olarak bulunmuyor bu kez. ‘Köyün delisi’ de olmayı, kargışlanmayı da göze alan bir ‘haberci’ olarak bulunuyor. ‘Haberci’, hem uyarıyor hem de kaydediyor. Kanıtlar getiriyor. “Büyüdüm, şair oldum, hiçliğe tercüman durdum” diyor.

Opera kahkahasının giderek daha sık atılmaya başlaması da, herkesin bildiği bir fıkrayı hatırlatıyor.

Zulüm yapan padişah her seferinde adamlarına çarşıda pazardaki insanların tepkilerini soruyormuş, “Millet kan ağlıyor padişahım” dedikçe keyiflenip, baskıyı, eziyeti, pahalılığı biraz daha artırıyormuş. Sonunda adamları “Efendim millet gülmeye başladı, kahkahalarla gülüyorlar!” deyince haşmetlide şafak atmış, “Şimdi hapı yuttuk!” demiş. Opera kahkahası, milletin gülmesine benzer bir tepki olabilir mi acaba?

Özdemir İnce, güne ve geleceğe bakmak için en başa gitmiş. Oradan daha iyi görünüyor diye, belki de o zamanın ‘görü’süyle sözünü daha da güçlü ve keskince söylemek için. Şiirin kaynağına inmiş. Şaman olmuş. “Doğduğum dağlara gidiyorum” demesinde “şiirin doğduğu çağlara gidiyorum” isteği ve duygusu da var: “Şaman desinler sıfatsız adına”.

Gele gele geldiğimiz büyük karanlıkta, var olmak için gökteki egemen Tanrı’nın canını sıkmak gerektiğini yazıyor şair, ‘ol’mak için de gerekiyor bu: “Ol! de, hiçliği oldurmak, / tasarlanmış varlığı doldurmak için / tasarlanmış varlığı öldürmek için.”

Göz alıcı bir yapıt Opera Kahkahası. Yapıt sözcüğü yapıdan geliyor ve kitabın yapısında sözel ve eleştirel olarak ‘geometrik bir zenginlik’ var. Bu panayır atmosferinde yaşadıklarımızı, yaşayacaklarımızı, bir karnaval duygusu ve görgüsüyle dile getiriyor, gösteriyor yine de. Operaya benzeterek elbette. Görsellik, müzik, tiyatro ve şiir. Hepsi birden opera. Opera Kahkahası da öyle. ‘32 kısım tekmili birden’ dedikleri gibi. Hem seyirlik hem okumalık, hem ağlamalık hem gülmelik, hem durmalık hem düşünmelik, hem şaşırmalık hem de… Tanrı, Türkiye, tarih, mitoloji, menakıbnâme, kutsal metinler, anılar, haberler, söylenceler, ansiklopedik bilgiler, güncellik, söyleşi, çocukluk, coğrafya, doğa, felsefe, siyaset, eleştiri ve duyusal bir kavrayış: “Sesleri görmek, renkleri duymak- / her şey ve duyular yer değiştiriyor- / taşların diliyle çeviri yapmak, / ormanın yüzüyle gülmek için. / (…) / Yazıyı kendime tanrı yaptım / ama tapmadım / bana zaman zaman günah çıkartır / sırlarını söyler”

 

Opera Kahkahası: Şiirin gereği. Ve gerekli bir yapıt. Bugünün şiirine gereken neyse, hepsi kitapta var: Cesaret, gençlik, eleştiri, ironi, gerçeklik, haklılık, doğruluk, yenilik, sağlamlık, genişlik, ve dikey bir tutum olarak şiir.

Türkçenin büyük şairlerinden Özdemir İnce, kendisini yetiştiren sözcüklere ve Cumhuriyetimize borcunu Opera Kahkahası ile ödüyor.

Opera Kahkahası, Özdemir İnce, Ve Yayınevi, 2017

Haydar Ergülen, Hürriyet Kitap Sanat, 17.3.2017, s. 10

 

Efsane şairi: Nima Yuşic (Nazlı Yıldırım)

Modern İran şiirinin kurucusu Nima Yuşic, 12 Kasım 1896’da Yuş köyünde doğdu. Zatürreeye yakalanan şair 1960’da Tahran’da vefat etti. Ve Yayınevi’nden çıkan Ey İnsanlar adlı özenle seçilmiş şiirlerinden oluşan eser, M. Bülent Kılıç’ın çevirisiyle ilk kez Türkçede yayımlanıyor. Türkçeye kazandırılan Nima Yuşic’in şiirleri yeni bir bakış getiriyor. Yaşamını şiirlerine yerleştiren Ey İnsanlar adlı eserde M. Bülent Kılıç’ın “Çağdaş İran Şiirinin Kurucu Şairi: Nima Yuşic” ve “Nima’nın Şiire Getirdiği Biçimsel ve Özsel Yenilikler Üzerine” adlı iki yazısı da bulunuyor. Diğer bölümlerinde yer alan Ahmet Şamlu, Feridun Moşiri ve Furuğ Ferruhzad’ın şair hakkında yazdıkları yazıları yer alıyor. “Nima Yuşic’ten Mektuplar” ve “Albüm” ise devamında gelen diğer bölümler.

“vay bana!

bu kara gecede nereye asayım yamalı ceketimi

ki açayım bağrımı da

boşansın haddinden fazla derdim

saplanınca zehre bulanmış onca kurşun.

vay bana!”

“Efsane” adlı şiiriyle modern İran şiirinin başlangıcı oldu. “Efsane Şairi” olarak da anılan Yuşic, çağın ve toplumun zihniyetini yansıtmış zamanın şairidir. Kendisinden sonraki birçok şairi etkileyerek öncü olmuştur. Dönem dönem şiirlerinde fark edilen içerik değişiminde; ülkede gerçekleşen siyasi ve sosyal darbeler ile şairin toplumdan uzaklaşması neden olmuştur. İçine çekilen şair, şiirlerinde tabiatı kucağımızda hissettiren duygularını işlemiştir.

“bulutların habercisi ağaç kurbağası, söyle,

ne vakit yağacak yağmur?”

1. Dünya Savaşı şair üzerinde derin etki bırakmıştır. Fransızcayı bilmesi, Fransız şiirinden etkilenmesini ve dünya edebiyatını da yakından takip etmesini sağlamıştır. Avrupa şiiriyle tanışınca İran şiirinde bir yeniliğin olması gerektiğine inanmıştır. Fransız şiirinden etkilenen Nima, aruzu terk ederek serbest ölçüyü benimsemiştir. Geleneksel şiirin etkisinden uzak, gerçekçi bir şiir yaratmıştır. Bu yeniliğiyle iç dünyasına inmiştir şiirin. İran’ın karmaşık bir yapı içerisinde mucize gibi bir çağ yükselmiştir. Şiirde biçimsel devrimi gerçekleştiren Nima, şairin toplumsal görevi olduğunu savunarak fikri ve felsefi konularına da değinen şiirler yazmıştır. Fars şiirinde başlayan “Nima Çağı” kişisel gözlemlerinden oluşan hayal dünyasıyla biriciktir.

İran şiirindeki aşırı klasisizm şiiri boğmuştur. Çorak toprakları tazeleyen bir su serinliğinde şiiri yeniden yüceltmiştir Nima. Şiirdeki otoriteyi deviren şair, İran şiirine yeni anlamlar yüklediği konularıyla şiir anlayışını değiştirmiştir. Ezberlenmiş sözcüklerden, biçim ve biçemden, imgelerden çıkarak kendi çağının yaratıcısı olmuştur. Dünya acılarını işleyen şair İran şiirinin “yeni medeniyet”idir.

Bunların yanında eleştirel bir anlayış da getirdi İran şiirine. Dünyayı bir şair gözüyle kuşatmış ve şiirlerine işlemiştir. İran’da her türlü baskının sürdüğü dönemlerde dahi yazmaktan geri kalmamıştır. Kardeşine gönderdiği mektuplarında sıkıntılarını dile getirmiştir. İçinde bulunduğu zamanı, yaşadığı durumlar ile ilgili görüşlerini dillendirmiştir. Şairin hayatı boyunca tek bir gayesi olmuştur. Doğduğu köyüne dönebilmek. Nima’nın gözü köydedir her an. Köy şair için her şeydir.

Ölümünden sonra müzeye çevrilen evi, yeni kuşaklara öncü olmuş ve olmaya da devam edecektir. “Nima gözümü açtı ve ‘bak’ dedi” der Füruğ bir yazısında. Şiirini bir hayat görüşü olarak benimseyen şairin, görmemizi çevikleştiren birer dürbündür şiirleri.

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 6.1.2017, s. 5

“Yeryüzünü dinliyorum” (Süreyya Aylin Antmen’le söyleşi)

“Yeryüzünü Dinliyorum”

Süreyya Aylin Antmen’le Geceyle Bir adlı şiir kitabı hakkında yapılan ve Diri Ozanlar Derneği‘nin 3. sayısında yayımlanan söyleşi…

“Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.”

5 yıl aradan sonra ikinci kitabın çıktı. Görünüşte basit durabilir ama önemli olduğunu düşünüyorum; ne hissediyorsun?

Elbette, güzele, iyiye ulaşmaya çalışan her çaba çok kıymetlidir. Bir edebî eserin önemiyse yaratma sürecindeki koşullardan, özverili emekten, metnin kendi açtığı o rüzgârlı yoldan geliyor. Yazarından, şairinden çıkıp okura ulaşıyor; insanların kalplerine ve ruhlarına erişiyor. Bunu çok önemsiyorum. İlk kitapta suyun yüzeyinde kalabildiğini görmek vardı, ikincisindeyse akıntıya karşı koyabildiğini görmek… Herhalde üçüncü de dalgayı içmek gibi olacak, öyle bir heyecan…

Sonsuzluk ve an, sessizlik ve ses. Şiirlerin bu uçlarda bir gergef işliyor gibi. Temelde şairlerin kimyasında olan bir harekettir bu evet ama sende bu daimi yolculuk daha baskın. Bu konudan bakınca, şiir sende huzura mı huzursuzluğa mı ait?

Huzurla ve sükûnetle uzlaşmaktan oldukça uzaktadır şiir, bu yüzden huzura ait olduğunu söyleyemem, hatta bir yere ait olduğunu da. Şiirde sürekli bir devinim, yıkım ve yeniden inşa, yaşamın sesiyle kuşatılmış bir kargaşa hâli vardır, çünkü merkezine huzursuzluğu alır; yarayı, derdi, olmayanın kara uğultusunu ve olanın tarihsel yükünü sırtlanır. Açmazlardan, gelgitlerden, bir kısırlıktan beslenir. Şairin, huzuru bozan, taşları yerinden oynatan; durduğu yerde de yapamayan ve bu yüzden hep göçebe yaşayan kişi olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Şair, huzuru, en güzel ezgiyi yaratarak bozuyor. Dilini de ironik bir biçimde geceye ve sessizliğe sığınarak kuruyor.

Yazmak çok kişisel bir deneyim. Şiirimin iki uç arasında gidip geldiğini söyleyemem, çok sınırsız bir alanda, kendi sınırsızlığı içerisinde insan ruhunun görünmez duvarlarına temas ediyor. Orada belki bir kıvılcım, ani bir parlama, bir sancı olarak var oluyor. Taşmayı ve önüne çıkan şeyleri yıkmayı arzulayan bir dille başlıyorum; kendini kurmak deyince dil doğası gereği ilkin berrak bir yıkıntıya doğru yol alıyor sanırım, kanatlanmayı arzulayan köklerle bağ kuruyor. Kanatlanmak, yükselme isteği her an eşlik ediyor bana şiirde. İki zıt kutup arasında gidip gelmeyi değil, bir sınırın olmadığına inanarak bu sınırsızsızlığın içerisinde yol almayı seçiyorum.

Çağrılı Olan şiirin böyle bitiyor; “acıyı unut / acıyı unut / öyle yakıcı ki idrakın yalnızlığı.” Bu yeryüzünde bir şair neyi idrak eder? Ve neyi idrak edemez?

İdrak edemediğini, edemeyeceğini eder sanırım. Ona çok yaklaşmayı dilini çözmek farz eder. Bildiğimizi düşündüğümüz şeylere çok yaklaştığımızda aslında hiçbir şey bilmediğimizi, hiçbir şeyi bütün hatlarıyla kavrayamayacağımızı anlarız. Anlamın labirentlerinden geçerek en sonunda büyük bir anlamsızlığa varırız. Bunun gibi. Her şey avuçlarımızın arasında toz zerreleri gibi dağılmaya mahkûm gibidir. Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.

Şair yeryüzünde yeryüzünü idrak eder, bunu bilgiyi kullanarak değil, sezgi yoluyla yapar. Bu yüzden, dünyanın başka bir yerinde acı çeken bir insanın acısını kalbinde duyar; derdini derdi edinir. Adaleti, barışı, özgürlüğü, düşüncenin ve hislerin sınırsızlığını arar, bu değerleri delice savunur. Bu yüzden bir parçası olduğu doğadan kopmak istemeyen, o son bağı da kesmeyi göze alamayan mutsuz ve huzursuz bir azınlığız. Kendi sesimizi duyabilmek ve ona konuşacağı alanı yaratabilmek için yeryüzünü idrak etmeye ihtiyacımız var. İnsan ruhundaki gizli bir nüveyle düzeni sarsıyoruz, bunun için kendi sınırlarımızı, kötülüğümüzü doğanın yüzümüze çarptığı bir gerçeklik olarak duymalıyız ki içerdeki barbarı susturabilelim.

Geceyle Bir’de yakıcı bir arzunun diliyle geri çekilmiş bir sahiplenişin katılığı var. Bunu kağıda döken sözcükler de medeniyetin simgelerinden çok tabiatın işaretleri…

Bu çok çarpıcı bir bakış. Sanırım Geceyle Bir bundan daha iyi özetlenemezdi. Yakıcı bir arzu var, gücünü doğadan, kendi doğasından alıyor; ancak geri çekilmek zorunda. İşte bu zorundalık da bizi, fark ettiğin bu katılığa çıkarıyor. Kanatların havayla dolu, uçmaktan başka isteğin yok; gökyüzü alabildiğine geniş, uçuşun en haz verici yerinde göklerde görünmez bir duvarla karşılaşıyorsun. Bu hezimetin dili bütün şiirlerin omurgasını oluşturuyor diyebilirim. Yengisiyle birlikte doğaya geri dönüyor, tabiata sığınıyor.

Medeniyetten ve onu çevreleyen kirli dokudan oldukça uzaktayım. Gücümü ve yenilgimin güzelliğini tabiattan alıyorum. Şiirin yaşamla ve tabiatla olan bağına sadık kalmaya çalışırken karşılıklı olarak sürekli bir bakışım halindeyiz. Yeryüzünü dinliyorum. Yeryüzünün içimdeki seslerine kulak kabartıyorum, çünkü içinde yaşadığımız dünyayla sürekli bir sessiz iletişim halindeyiz, bu bir sesi olmayan sözcükleri bastırabilecek şeylerle arama keskin bir mesafe koyuyorum. ‘Geri çekilmiş olan sahipleniş’ başka türlü yoluna devam edemez gibi geliyor.

Hep bir arınma hasreti çekiyor gibi sözcüklerin; sevgiliyle, doğayla ya da geceyle. Birçok yol arıyor gibi bunun için… Bu yolların temelinde de çokça felsefe yatıyor aslında. Şiir-felsefe ilişkisi hakkında ne düşünüyorsun?

“Acımı dindirmek istiyorum”, diyor. Bu bir arınma gibi durabilir, ama aslında değil. Sevgiliyle konuşurken de, geceye ve tabiata sığınırken de aslında kendiyle konuşma halinde. Arınmak istemiyor, çünkü böyle bir şeyin mümkün olamayacağının farkında. O halde bakışını şiirin, yaratının tabiatına çeviriyor, en iyi bildiği yol bu çünkü. Kendiyle ve sayısız pencere vasıtasıyla başkalarıyla konuşma ihtiyacı güdüyor. Acıyı taşıyacak ve onunla birlikte yaşayacaksak; yeryüzünün başka bölgelerinde yaralanmış, incitilmiş, ruhunda bir kesik derinliğiyle yaşamak zorunda bırakılmış insanlarla gönül birliği kuracaksak bunu yalnızca şiirle, sözcüklerle yapmayacağız. Bu yüzden sözcüklerden çok daha fazlasıdır şiir, bize kendi doğamızı usanmadan tekrar tekrar hatırlatır, eyleme gücünü biler. Şiir benim için bu dünyanın gerçekliğiyle yüzleşme ve hesaplaşma biçimi aynı zamanda, şiiri düşünürken yaşamı savunmayı, haklarımız için mücadele geleneğini de şiirin içinde tutuyorum. Şiiri ve felsefeyi bir ilişki içerisinde düşünecek olursak bende uyandırdıkları ilk bunlar oluyor.

Sevdiğim bir söz vardır, yanlış hatırlamıyorsam Jaspers’a aitti, “Sanat gittiği yoldan dönerken yolda bilim ve felsefeyle karşılaşır”. Şiir de felsefe de yolda olmaktır, uzaktaki ufka varabilme isteğidir; bu yüzden varmayı hiç düşünmediğimiz bir yolda, ‘varmanın çılgın düşü’yle bize eşlik ederler. Şiiri ve felsefeyi birbirlerinden ayrı tutmuyorum, ancak şiirin hep bir adım ileride olduğuna inanıyorum, kendine özgü bir yolla, sezgiyle ilerlediğini…

İki kitabının arasında 5 yıl var demiştim. Yazma sıklığını neler etkiliyor? Toplumsal olaylardan ne denli etkileniyor dilin?

Yazmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. Belirlenmiş hiçbir koşul yok. Metin içten içe kendisini sürdürüyor, ağır ağır işliyor zihinde, sonunda kendisini yazdırıyor. Sözcüklerle bağım bu şekilde. Şiir yazılabilen bir şey de değil üstelik benim nezdimde, yazmak bir nevi tercüme işi. Çok uzun bir süre bir şey yazmıyorum genelde, yaşadıklarımız, hissettiklerimiz, tepki verdiğimiz olaylar birikiyor ve dipte bir tortu olarak var olmaya başlıyor; ne zaman ki bu tortu ruhun bir serzenişiyle havalanıyor, bir anda geliyor şiir. İki ay içerisinde sekiz şiir yazdığım oldu, tabii bu şiirler birbirinin devamı niteliğindeydi, halen de belli aralıklarla devam ediyorum. Şiir yazayım diye düşünmedim hiç ya da bu niyetle kalem kâğıt almadım elime, tamamen metne bağlı bir sürece tâbiyim. Bunun dışında bir müdahalede bulunmuyorum şiire.

Yazma eyleminde toplumsal olaylardan keskin bir şekilde etkilenmiyorum, bir olayın hemen ertesinde doğrudan bunu merkeze alan bir şiir yazdığım hiç olmamıştır. Bu tür bir yazma eylemini doğru bulmuyorum. Ancak toplum olarak yaşadığımız istisnasız tüm olayların etkisi şiirimde, dilin içerisinde kendi söylem genişliğinde vardır. Çok içerde kendini gösterir. Mesela şiir en coşkun yerinde bir anda  durur ve bakışını acıya, zulme, utanca, baskıya, adaletsizliğe; günümüzün gerçekliğine çevirir. Tıpkı bir sancı, ani bir sızı gibi saplanır bugün içinde olduğumuz koşullara. Bunu da olabildiğince şiirin içerisine gizleyerek yapar. Bu tamamen dünyayla ve birbirimizle kurduğumuz bağla ilgili bir şey bana kalırsa. En azından benim kurduğum bağın bu şekilde olduğunu söyleyebilirim.

Diri Ozanlar Derneği, Kasım-Aralık 2016, S. 3, s. 42-43

 

“2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri” (Orhan Kahyaoğlu)

Bir şiiri gecikmeli tanımak

Orhan Kahyaoğlu yazdı: “Halil İbrahim Bahar’ın, şiiri üzerine ömür boyu düşünen bir insan olduğu öne sürülebilir. Ama, bu kitap çıkana kadar, şiirleri konusunda yerleşik bir fikrimiz oluşamamıştı.”

Bize sorarsanız, 2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri, Ve Yayınevi’nden geçen aylarda yayımlanan, Halil İbrahim Bahar’ın “seçilmiş şiirler”inden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabıdır. Özellikle 1960- 80 yılları arasında yazılan Türkçe şiiri yakından izleyen her okur, kaçınılmaz olarak Bahar’ın şiiriyle karşılaşmıştır. İnanılmaz dikkat çeken bir şiirdir bu. Okumaya devam et

Kaan İnce ölmemeliydi (Gültekin Emre)

  

GİZDÜŞÜM (Gizdüşüm / Ka n / Birinci Defter)

“Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen.”

Çarşamba. Kaan İnce (1971-1992) bir efsaneye dönüştü. Ankara’daki İzlek dergisinin yayın yönetmeni Nizamettin Uğur, onu, şiirini ve onun yakın arkadaşlarını en iyi tanıyanlardan. “Kaan İnce, İnce Bir Kalp Ağrısı” yazısını okuyunca, sonra da Kenan Yücel’in titiz çalışmasıyla ortaya çıkan Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, 2016) şiirleri tekrar tekrar gözden geçirince anladım ki, bir şaire intihar yakışır demeyeceğim ama şunu diyeceğim, Kaan İnce ölmemeliydi. O öldü ya da onu öldürdüler. İntihar bir insanlık suçu sayılır mı bilmem ama, kimi suçlayacağımızı bir bilebilsek; ölüm böyle gelmemeli. Ama geliyor ya getiriliyor. Şairin el yazılı şiirlerini okuyup üzülmeyecek, acı çekmeyecek birilerini düşünmek istemiyorum. Fotoğraflarına bakarken de benzer duygular yakama yapışıyor. Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen. “Sepetlenir gecede suretim / Kopan sızımdır yaramdan acıyla” (“Suretim”). “Bu ince sızılı yaşam benim” (“Korku”) diyor ya Kaan İnce, aslında hepimizin, o dinmeyen, giderek büyüyen korkular, yaralar, sızılar.

Gültekin Emre, Varlık,  Eylül 2016, s. 111-112

Önemli bir kitap: Agios Ritsos (Gültekin Emre)

“Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.”

Önemli bir kitap: Agios Ritsos

Perşembe.. Ritsos, yalnızca Yunan şiirinin “aziz”i değil, artık dünya şiirine kazınmış da bir şair. Onun en yakın dostlarından biri de şiirimizin önemli ustalarından, Özdemir İnce’dir.  “agios” Yunanca “aziz” demekmiş.  Agios Ritsos’u (Ve Yayınevi, 2016) yani “Aziz Ritsos”u okurken pek çok yazı bana tanıdık geldi. Özdemir İnce’nin bu “aziz” üzerine daha önce yazdığı yazıların, şiirlerin bir toplamı bu derleme. Kitabı okurken Yunan şiiri bağlamında şiire, şaire bakış da okura eşlik ediyor. Kitabı Kenan Yücel yayına hazırlamış, “sunu”yu yazmış. Ritsos’u “aziz” yapan unsurlara şöyle açıklık getirilmiş: “Şiiriyle ve politik duruşuyla Yunan halkının yanında oluşu, her türden baskıya, zulme, işkenceye, hapisliğe, sürgünlüğe rağmen bu duruşundan ödün vermemesi, boyun eğmemesi, en baskıcı dönemlerde bile –olanakları olduğu halde- yurdunu terk etmemesi, halkıyla kader birliğini sürdürmesi Ritsos’un ‘aziz’ olarak anılmasının, kendisine duyulan derin saygının, sevginin temel nedenleri olarak sıralan”mış.  İlk bölüm “Karanlıkta Gören Adam”da, Özdemir İnce’nin Ritsos üzerine yazdığı yazılar, şiirler (yazılış tarihlerine göre) yer alıyor. İkinci bölüm “Yannis Ritsos İçin Şiirler”de Özdemir İnce’nin “aziz” şair için yazılmış şiirlerine yer verilmiş. Özdemir İnce’yle Ritsos’un fotoğrafları son bölümde. “Gel dönelim artık biz de baba yurduna / izini sürecek çiçektozlarının, açtıkları yoldan, / ama ölmeye değil, yaşamak ve yazmak için, / anlatmak için gülen ayva ile ağlayan narı.” (“Kendime Okuntu”). Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Eylül 2016, s. 111-112

Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde (Gültekin Emre)

“Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde; önsöz, sonsöz, ‘şiir başlıkları dizini’yle, öylesine özenli, titiz. Evet, artık kalmadı o incelikler ‘Ve’ inceliklere dikkat eden bir yayınevi var. Gülten Akın’ın kulakları çınlar mı, bilmem.”

Çok İncelikler Vardı Dünyada

Pazartesi.  Bir zamanlar Çok İncelikler Vardı Dünyada (Ve Yayınevi, 2016), artık yok, hiçbir şey yok demeye dilim varmıyor ama inceliğin olmadığı kesin. Hep “kemer sıkılan” (aslında halkın boğazının sıkıldığı dönemlerden geçilmeye çalışılan) sıkıntılı, bunalımlı, yaralı… günler… Mehter Marşı’nın her fırsatta çalındığı bir ülkede yeni ufuklar keşfetmek olası mı? Bir zamanların gözde edebiyat dergisi Soyut’un sahibi Halil İbrahim Bahar’ın onca şiirinden Kenan Yücel’in yaptığı sıkı bir ayıklamanın, seçmenin ürünü kitabı okurken iyi bir şairi keşfetmenin sevincini yaşıyorken, darbe olmaz mı? Bu şiirler benim için de bir darbe oldu: Şiirlerin başlıklarının, bir ikisi hariç, hep tek sözcükten oluşuyor, dize başları da hep küçük harfli, farklı olma derdinde değil, ama gerçekten farklı şiirler. Çünkü İkinci Yeni’ye, başka bir eğilime hiç ilgi duymamış bir şairin şiirleri. Şu üç dize içinde bulunduğum ortamı aydınlatmıyor ama yıllar öncesinden bir öngörüyü içerdiği için dikkatimi çekti: “çevresi böylesine kapkara bir karanlıkken / şimdi nasıl yer bulunacak / havası kaçmış düşselliklere” (“Soruşturma”). Bunu bir bilebilsem, bir bilebilsek. “bir kasırga öncesi / olabildiğince // ne olacaksa olsun ortasında durup bekledik / kara bir bakışın / bu göbekbağını koparmasını / bir vuruşta” (“Güneşsiz”). Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde; önsöz, sonsöz, “şiir başlıkları dizini”yle, öylesine özenli, titiz. Evet, artık kalmadı o incelikler “Ve” inceliklere dikkat eden bir yayınevi var. Gülten Akın’ın kulakları çınlar mı, bilmem.

Gültekin Emre, Varlık,  Eylül 2016, s. 111-112

Edebiyat taşrada da yapılır (Doğan Hızlan)

Edebiyat taşrada da yapılır

Hürriyet Cumartesi, 17.12.2016, s. 13

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları kitabında okuyacağınız mektuplar, edebiyatçılar üzerine bilmediğiniz birçok noktayı içeriyor. Bir dönemin edebiyat dünyasını, kişisel dostlukları, şehirlerarası edebiyat trafiğini bütün ayrıntısıyla öğreneceksiniz.

Mektup yazmanın en aza indirgendiği günümüzde, bu türün belgesel açıdan taşıdığı önemi de üzülerek anımsayacağız. Şair Nedret Gürcan, Dinar’da Şairler Yaprağı adlı bir dergi çıkarıyordu. Anadolu’nun bir ilçesinde çıkan bu dergi, Türkiye’nin başka şehirlerinde yaşayan edebiyatçıların da yoğun ilgisini çekti.

1950’lerde taşrada başlayan bu hareket, bugün edebiyat tarihindeki önemini koruyor. Bir dergi, bir taşra kentini döneminde, bir kültür edebiyat odağı haline getirmişti. Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları bir dönemi ve o dönemin en önde gelen kişilerini belgeliyor. Kitabın ilk yazısına bakalım… ‘Nedret Gürcan’a Yazılan Mektuplar’da Özdemir İnce, Sandıklı Ortaokulu’nda Fransızca öğretmenliği yaparken tanıdığı Gürcan ailesini anlatarak başlıyor. ‘Millî Anadolu burjuvazisi’ olarak tanımladığı aileyi ve Gürcan’ın anılarını yazdığı Hoşçakal Dinar’dan söz ediyor İnce.

Nedret Gürcan’ın ‘Bu Kitap: Mektuplar ve Anılar’ yazısını okuyun, birkaç açıdan tat alacağınız önemli bir yazı. Şairler Yaprağı dergisinin öyküsü, edebiyatçı tanışmaları, tanıklıklar, dostluklar, portreler… Birçok kişinin gündelik yaşamları üzerine de bilgi kırıntıları…

1950’li yıllarda Gürcan, Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet başta olmak üzere pek çok gazetede muhabirlik yapmıştı. Abdi İpekçi’den yerel/ulusal röportajlarıyla övgü alıyor. İlk sayısı 1 Mayıs 1954’te, 36’ncı son sayısı da 1957 Ağustos ayında çıkan Şairler Yaprağı’nı övmeyen tek bir edebiyatçı yoktur…

Kitapta, Tarık Dursun K.’nın Nedret Gürcan ‘Ödemiş Âşıkları’ yazısı ve Cemal Süreya’nın ‘268. Gün’ yazısı hem Gürcan’ı hem yaptıklarını eksiksiz ortaya koyuyor.

‘Şairler Yaprağı’nın Bahçevanı: Nedret Gürcan’ yazısında Turgut Çeviker, dergiyi, Gürcan’ı ve mektupları anlatıyor… Kitapta mektupları bulunan isimlerin bir kısmını burada sıralarsam az çok fikir sahibi olursunuz: Âşık Veysel, Ahmed Arif, Cemal Süreya, Fakir Baykurt, Cengiz Tuncer, Tarık Dursun K., Metin Erksan, Özdemir İnce, İlhan Berk, Adalet Cimcoz, Nihat Ziyalan, Türkân İldeniz, Ülkü Tamer, Ergin Günçe, Aziz Nesin, Âttila İlhan, Feyyaz Kayacan, Bülent Ecevit…  Sonundaki ‘kartvizitler’ bölümü ayrı bir belgesel özelliğe sahip. Şair ve yazarların ithaflı kartvizitleri görülmeye değer. Turgut Çeviker, gerçekten iyi bir editörlük yapmış.

Doğan HızlanHürriyet Cumartesi, 17.12.2016, s. 13

“Mektup, önemli bir belgedir.” (Turgut Çeviker ile söyleşi)

Bursa Olay, 17.12.2016, s. 4

Turgut Çeviker ile yayına hazırladığı “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” adlı kitapla ilgili yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde (17.12.2016, s. 4) yayımlandı.

 

Söyleşiyi yapan: Dilek Atlı

Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları Ve Yayınevi’nden çıktı; bu kitabı hazırlama fikri nasıl doğdu?

Mektup edebiyatı ve posta kültürü dergisi Posta Kutusu’nu (Dünya Yayınları, 2003-2004) yayımlarken Tarık Dursun K.’nın önerisiyle –bir mektup kaynağı olarak– Nedret Gürcan’a ulaştığımda önemli bir mektup arşiviyle karşılaşmıştım. 500 civarında mektup vardı; ayrıca mektuplara eşlik eden elyazısı veya daktilo edilmiş yazı ve şiirler vardı. Bu birikimden yaptığım seçmeyi Posta Kutusu’nda iki sayı yayımladım. Seçtiğim kalem sahipleri şunlardı: Cemal Süreya, Ahmed Arif, Fakir Baykurt, Âşık Veysel, Tarık Dursun K. İlgi uyandırmıştı.

O zamanlar bu mektuplardan bir kitap yapmayı Gürcan da ben de düşünmüş, ancak çeşitli nedenlerle bu gerçekleşememişti.

Yıllar içinde bu kitabı yayımlamak hep gündemimde oldu. Sonunda rahatça çalışabildiğim Ve Yayınevi’yle bu işi gerçekleştirebildik. Sonuçtan büyük ölçüde memnunum.

İçinde bir de fotoğraf albümü olan hacimli bir kitapla karşı karşıyayız; içeriğinden söz açar mısınız?

Nedret Gürcan, sanat ve iş hayatını birlikte sürdürdüğü Dinar’da yaşadı uzun yıllar. Nicedir Ankara’da yaşıyor. Dinar’ın toplumsal ve kültürel yaşamını etkileyen ve besleyen bir kaynak insan olarak yaşadı. Şairliğinin yanı sıra düzyazıda da varlık göstermiş bir kalem sahibi olarak tanınıyordu. Son on beş yıl içinde Dinar’a, ailesine ve kişisel dünyasına ilişkin anlatılar da yayımladı.

Okurun, kitapta yer alan mektupların “alıcı”sını tanıması gerekiyordu. Bu nedenle Gürcan, yaşamını ana çizgileriyle anlatın bir metin kaleme aldı. Kitabın yıllar önce hayalini kurduğumuzda Tarık Dursun K.’nın bir “önsöz” yazmasını düşünmüştük. Ancak, Ve Yayınları’yla karşılaştığım sırada Tarık Dursun K.’nın rahatsızlıkları ileri boyutlara ulaşmıştı. Foça’da yaşıyordu. Komşusu dostum Ahmet Önel’in yardımlarıyla bir “önsöz” yazmayı denedi. Ne ki, yazılar okunamıyordu bile. Ve sonra onu kaybettik…

Ancak, Tarık Dursun K.’nın yıllar önce yayımladığı “Ödemiş âşıkları” adlı anısal yazısına yer vererek varlığını koruduk kitapta… Onun yerini tutacak bir “önsöz” sahibi olarak –Nedret Gürcan’ın macerasına yakından tanıklık etmiş olan– Özdemir İnce vardı. Üstelik, üç mektubu ve iki şiiri yer alıyordu kitapta. İnce, yazmayı kabul etti…

Nedret Gürcan’ın mektup arşivinin kabarıklığı, şair olarak yazışmalarının sonucuydu kuşkusuz; ancak yayımladığı şiir dergisi Şairler Yaprağı’nın bunda önemli bir payı vardı. Yıllar önce Kitap-lık’ın (2001, S. 50, s. 202-204) “dergiler” “dosya”sı için yazdığım “Şairler Yaprağı’nın bahçevanı: Nedret Gürcan”, başlıklı yazıma yer verdim. Bu yazımı, Dinar gibi küçük bir taşra kentinde dergi çıkarmanın, bu dergiyi çıkarabilmek için küçük bir basımevi kurmanın nasıl bir şey olduğunu ve bunun etkileri konusunda bir çerçeve oluşturabildiği için yer verdim.

Ve Cemal Süreya’nın Nedret Gürcan’ın şiirini değerlendirdiği “268. Gün” başlıklı günlüğüne yer verdikten sonra: 71 kalemden 243 mektup ve mektuplara eklenmiş dokuz şiir yer alıyor sayfalarda. Sözlükler, kaynakça ve bir de özel kâğıda basılmış fotoğraf albümü var.

Kitapta yer alan mektuplardan etkilendiniz mi?

“Mektup”, “anı” ve “günlük”le birlikte “hayat”ın, “edebiyat”ın ve “sanat”ın –birinci derecede– çok önemli tanıkları arasında yer alıyor. Ayrıca mektup, en eski ve ilk anlatım biçimlerinden biri. Mektup “okur”luğu, bir bakıma kimsenin görmediği biçimde konuşan iki insanı “dinlemek”ten farksız bir eylem. Eski deyimiyle “mahrem” bir durum var ortada; bunun, “okur”u çeken bir özellik olduğu artık biliniyor.

Mektuplar, kalem sahibinin kişiliği ve gizli dünyası üzerine ip uçları saklar; onları bulduğumda yaratıcılıkları üzerine de bir şeyler öğrendiğimi düşünürüm. Örneğin Behçet Necatigil’in mektuplarını okurken çoğu kez irkilirim; insan olarak bende bıraktığı izlenimlere çatışan sözleri, davranışları onun şiiri konusunda beni eğitir.

Necatigil, tatilden döndükten sonra yazdığı bir mektubunda –aklımda kaldığı kadarıyla– şöyle diyordu: “Eve geldim, ev dinlenmişti”. Bu bir bakıma şairin şiirinden bir dizedir ve hatta onun şiirsel kurgusu hakkında iyi bir fikir de verir. Bunlardan etkilenirim.

Nedret Gürcan’a yollanmış mektuplardan yaptığınız bu seçme, kültürel yaşama açılmış bir arşiv niteliğinde. Daha önce sadece sahibine açık bu arşiv, artık kamusal alanda. Bu ne anlama geliyor?

Mektup, yukarıda da üstünde durduğum gibi önemli bir “belge”. Gürcan’a gelen mektuplar, öncelikle sanat-edebiyat ve yayıncılık alanında “merkez-taşra” ilişkisi üzerine önemli bir belge olarak da değerlendirilebilir. Bunun bir kitap olarak önümüze gelmiş ikinci bir örneği yok… Bu bağlamda bir ilk olma özelliği de taşıyor.

Daha sonra her biri tanınmış yazar, şair ve yayıncı olarak kültür hayatımızı zenginleştirecek, edebiyat dünyamızı parlatacak yaratıcıların erken dönem mektuplarını içermesi ise ikinci önemli bir özelliğini oluşturuyor kitabın. Örneğin Ahmed Arif’in, özellikle Diyarbakır’dan –işkence sonrası rehabilitasyon döneminde– yazdığı mektuplar birçok bakımdan sıradışı.

Mektuplara bakarak, tanımadığımız insanları, tanık olmadığımız zamanları ve yaşam biçimleri hakkında “kişisel”den “toplumsal”a, “içsel”den “dışsal”a; “bilinçaltı”ndan “bilinçüstü”ne uzanan çok geniş bir ilgi alanında geziniriz. Teodor Adorno, sıradan Alman vatandaşlarının mektuplarını inceleyerek “Alman kişiliği” üzerine bir inceleme yazmıştır. Çok katmanlı bir dünyadır “mektup”lar.

Kitapta Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in çok ve uzun uzun mektupları var; demek ki, çok yakın arkadaşmışlar öyle mi?

Cemal Süreya’nın 27, Ahmed Arif’in 12 mektubu yer alıyor kitapta. Yıllar içinde, biraz da yazışa yazışa arkadaş ve dost oluyorlar. Bu iki büyük şairimiz ile Gürcan arasında –mektuplardan anlaşıldığı kadarıyla– büyük bir sevgi var. Ahmed Arif’in mektuplarının tümü 60 kadar. Bir terslik olmaz ise, Ve Yayınları onları da bir kitap olarak yayımlamak istiyor.

Sevgili dostum Ferit Edgü’den dinlediğim bir şey var; 1950’lerde yazarlar, özellikle genç yazarlar veya yazmaya meraklılar, mektuplarla arkadaş olur sonra kentten kenti yolculuk yapıp tanışır arkadaş olurlarmış.

Şeyh Galip, “Mektup yaz, alışkanlıkların tazelensin” diyor.

Acaba bugün bu öğüde kulak veren olur mu?

Bursa Olay, 17.12.2016, s. 4

Adil İzci’den ada öyküleri: “Ada Sularında” (Rüstem Kurtoğlu)

Adil İzci’den Ada Öyküleri

“Adil İzci, on altı öyküden oluşan bu çalışmasında; kabalıkları, hoyratlıkları güzelliklerle karşılıyor. Canını sıkan durumlara kısa kısa değiniyor; ama, ağırlıklı olarak iyi ve güzel olanın ardına düşüyor. Yolu üzerine çıkan güzelliklere değine değine yol alıyor. Cemal Süreya gibi söylemek istersek, “Yerde bir kıymık güzellik bulsa, bütün dünya onu görsün istiyor. Hatta gidip bütün dostlarına telgraf çekiyor.”

Hızla betonlaşan, “yeşili kovan”, gürültüyle ve trafikle didişen, çağdaş bir kentten umulan hizmet akışını düzenli olarak sürdüremeyen İstanbul, sevenlerine durmadan düşkırıklıkları ve acılar yaşatıyor. Yüzyıllardır sanatçıların, edebiyatçıların gözdesi olmayı başaran İstanbul’daki bu olağandışı gidiş, en çok da edebiyatçıları yaralamışa benziyor. Olağanüstü duyarlıklarıyla hep iyinin ve güzelin yanında konumlanan edebiyatçı, o güzelim İstanbul’una hepten darılabilir mi? Adil İzci, Ada Sularında adlı öykü kitabında bu konuda tanıyı koyuveriyor: “Hem benim derdim İstanbul’la değil ki, kaosuyla.” (s. 84)

Duyarlı olup da sorunlar karşısında tepkisiz kalmak olur mu? Adil İzci, on altı öyküden oluşan bu çalışmasında; kabalıkları, hoyratlıkları güzelliklerle karşılıyor. Canını sıkan durumlara kısa kısa değiniyor; ama, ağırlıklı olarak iyi ve güzel olanın ardına düşüyor. Yolu üzerine çıkan güzelliklere değine değine yol alıyor. Cemal Süreya gibi söylemek istersek, “Yerde bir kıymık güzellik bulsa, bütün dünya onu görsün istiyor. Hatta gidip bütün dostlarına telgraf çekiyor.” İzci, bu kitabında, unutulmaz öykücümüz Sait Faik’in şu ünlü sözünü kanıtlamak ister gibidir: “Edebi eserler insanı yeni ve mesut, başka, iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorsa neye yarar?”

Huzursuzluk, mutsuzluk, yalnızlık izleklerinin adeta kutsandığı günümüzde, Adil İzci, on altı öyküsünde de bilerek, isteyerek sevgi izleğinde yoğunlaşmış. “Ada Sularında”da şu izlek adacıkları seçiliyor:

Ada sevgisi: Yazar İzci, “Martılarla – I”, “Ada Hayalleri”, “Deniz Kokusu”, “Her Mevsim”, “Adada İlk Aylar”, “Adamızdan İyi(si) Yoktur”, “Adada Güz” adlı öykülerinde adayı yaşıyor, adayı düşlüyor; gözlem ve düşlemlerinden güzel öyküler kotarıyor: İstavrit, izmarit, iskorpit gibi ada balıklarına güzellemeler yolluyor; sokak adlarına bakarak düşler kuruyor; adaların baharlarını, kışlarını düşlüyor; dinginlik duygusuna demir atıyor.

Ağaç sevgisi: İlk deneme kitabı “Ağaçlar Kitabı” olan Adil İzci, “Mimoza Dalı” ve “Kıyım Üstüne Kıyım” adlı öykülerinde, ağaç sevgisini, ağaç kıyımları üzerinden gösteriyor: Kendisine armağan edilen bir mimoza dalıyla tedirginlikler yaşıyor; kesilen iğdeler, kayısılar, atkestaneleri ve mimozalar için, İstanbul’un kurutulan su kaynakları için içleniyor.

Hayvan sevgisi: Aynı zamanda “Kuşlar Kitabı”nın da yazarı olan Adil İzci, sözgelimi “Martılarla – I”, “Martılarla – II”, “Yeni Tanıdıklar” ve “Karamelli Hayat” adlı öykülerinde, hayvan sevgisi üzerinde yoğunlaşmış. Kuşlara olan düşkünlüğünü, “Kuşlar Kitabı”ndan çok iyi bildiğimiz İzci, bu kitabında martıları öne çıkarıyor ve gerekçesini de doğrudan belli ediyor

Yaşama sevgisi: “Güzelim Haziran”, yazarın yaşama sevgisi izleğini öne çıkardığı öykülere örnek gösterilebilir. İzci; çevresinde mutluluklar yaşayan, çevresine mutluluklar, esenlikler, dinginlikler dağıtan insanlar görmek istiyor. Meraklı, ilgili, istekli, soran, öğrenen, yaşama sevgisi taşıyan insanlardır bunlar.

Anımsama sevgisi: Adil İzci, “Hey Sait Baba” adlı öyküsünde, anımsamadan, iyi ve güzel olanı anımsamadan büyülü mü büyülü bir öykü çıkarıyor. Sait Faik’i, yanı sıra onun unutulmaz öykü kahramanlarını anımsıyor; üreten, iyi kahramanlarını bir bir alkışlıyor, yüceltiyor. Barba Vasili’yi, Barba Apostol’ü, Barba Antimos’u, Mercan Usta’yı sevgi ve emeklerine saygıyla anıyor. Öyküyü, anlamlı anımsamalarla ilerletiyor. Öykü içinde öykü kuruyor ve yeri gelince haklı sorular sormadan edemiyor.

Düş kurma sevgisi: İnsan, katı gerçekliğin hoyratlığından, çekilmezliğinden kurtulmak istedi mi, düş dünyasına atıverir kendini; düşlerin kolları arasında yeni umutlara, yeni arayışlara yelken açar. İnsan, düşsüz ve umutsuz yaşayamaz, yaşamamalıdır. Adil İzci de, “Adanın Bunlar Adanın!” adlı öyküsünde öyle yapıyor, düşlerine yol veriyor; yaratıcılığın sınırlarına güzel düşler kurarak ulaşıyor.

Çevreye ve doğaya yabancılaşmamızın olumsuz sonuçlarıyla karşılaşıyoruz zaman zaman. Öyle ki soluksuz kaldığımız, hoyratlıkta sınır tanımadığımız durumlar, çoğumuzda derin kırılmalar yaratıyor. Değerlerimizin yok edilmeleri karşısında umutsuzluğa kapıldığımız oluyor; acınıyoruz, yakınıyoruz, üzülüyoruz. Adil İzci, yer yer denemesel tatlar da içeren bu güzel öyküleriyle bizleri iyimserliğe, umuda, güzelliğe çağırıyor.

Ada Sularında, Adil İzci, Ve Yayınevi, 2016, 96 s.

Rüstem Kurtoğlu, Varlık, Ağustos 2016, s. 106

“Şiir: Birlikte doğrulacağımız günler için bir sığınak”

“Şiir, birbirimizin acısını taşıyor olmanın bir nişanesidir; çünkü ‘ben’den başlayıp ‘biz’in alanına varıyor, kalplere ve ruhlara dokunuyor. Bugünün gerçekliğiyle yanıp kavrulan bir dünyada bunu çok önemsiyorum. Benim için şiir gerçeği taşıyabilmek; birbirimizi anlamak ve birbirimize uzaktan da olsa dokunabilmek için gizli bir geçittir. Aynı zamanda, birlikte doğrulacağımız günler için de bir sığınak.”

Süreyya Aylin Antmen ile yapılan ve 4.12.2016 tarihli BirGün gazetesinde yayımlanan söyleşinin tam metni…

Söyleşen: Nazlı Yıldırım

Beş yıl aradan sonra “Geceyle Bir” ile çıkageldiniz. Birikim ve işçilik gerektirir. Süreci nasıl değerlendirdiniz?

Sonsuzluğa Kiracı‘dan sonra daha bir durulmuş olan ruhun; kendi içerisinde pek çok sıkıntıya karşı duran zorlu bir sürecin şiirleri Geceyle Bir. Dosyanın tamamlanması sürecinde tabiatla çok daha iç içe olduğum ve yeryüzüyle iletişimi sürdürmenin yeni imkânlarını aradığım bir uzun zamanı yaşadım. Esasında zihinde, ruhta ve yürekte çoktan yaşanmış ve bitmiş olanın şiirleriydi bunlar; yeryüzü seslerinde kendi iç seslerimi karşılamaya başladıkça bir dil evi edindiler. Kalbin ve zihnin ortaklaşa verdiği bir savaşın, yakıcı reddedişin; duyulan özlemlerin, acının ve arzunun tortusu vardı, kalbin ateşe verdiği bir ruhta sanırım yalnızca bu tortuyu havalandırmış oldum ve şiirler birbirinin peşi sıra geldiler. Bazen boşlukla biçimlenmiş acı verici bir sessizlik, bazense yükseklerde ve aşağılarda yaşam ateşini arayan bir doluluk eşlik etti şiire. Göklerde, kalpte başlayan bir ateşin yankılarını aradım. Ne olursa olsun, yaşamın, bir kez olsun yitirmişlerin kazandığı bir savaş olduğunu belleğin derinliklerinden bu ateşin yankılarıyla çıkarmaya çalıştım.

Şartlardan dolayı zor, ama güzelliğini böyle bir zorluğun içerisinden seslenebilmiş olmaktan alan bir süreçti. Şiirlerin bir ruh bütünlüğü varsa, onun da bu gerçeklik olduğuna inanıyorum.

Şiirlerinizin varlığını oluşturan poetikanızdan yola çıkacak olursak, şiire dair ne dersiniz?

Şiirin ruha özgü, ruhun zamanına ait bir dil olduğuna inanıyorum. Yükseklerin ve derinliğin ezgisini aynı anda söylemeyi başarabilen bir dil. İçerde bir dışarılık haliyle dikiyor bakışlarını üzerimize, zamanın içerisinde işlemekte olan bir başka zamanı gösteriyor. Bu zamanın gözleriyle bakıyor dünyanın ve bugünün gerçekliğine. Bu yüzden içinde olduğumuz zamanın tanıklığı olarak görüyorum şiiri; hem kişisel hem de toplumsal tarihimizin gizli acılarıyla ifade alanı bulmuş bir tanıklık bu. Göçebe ruhlara dönmeden önceki son yükselen ses. Hepimiz adına verilmiş bir nefes.

Şiir sırtını yaşama yaslıyor, var olma gücünü yaşamın getirdiği hezimetlerden ve zaferlerden alıyor. Gerçekle yüzleşmek, başkalarının iç sınırlarına temas edebilmek ve bütün sınırları ortadan kaldırabilmek için bildiği en sahici yol bu. Hezimetler ile zaferler arasında bireysel olarak başlayan bir mücadeleyle oklarını ilk önce kendisine yöneltiyor ve içerdeki barbarı bu şekilde susturabilmek istiyor. Sonrasında bu savaş önüne geçilemez bir yangın gibi dolaşıyor aramızda. Her savaşın bir ganimeti vardır; kendiyle savaşmanın ganimeti de şiirdir bana kalırsa. En büyük kayıpların ve en güçlü kazanımların bir arada oluşuyla kurulan bir dil var olma gücünü her zaman kalbin sancılarıyla kazanıyor. Bir yandan kendisiyle diğer yandan da yaşamla hesaplaşıyor ve yüzleşiyor. Önce kendi mezarını kazarak, ölüsünü toprağa koyarak başlıyor hesaplaşma. Ölüler için yaşam, yaşayanlar içinse huzursuzluk vaat ediyor.

Genelde ise şiirin, dünyanın başka bir yerinde acısıyla, kederiyle bir başına bırakılmış, incitilmiş, yaralarla yaşamak zorunda bırakılmış insanlarla bağ kurmanın ve “birbirimizin acısını duyduğumuz kadar varız” demenin bir yolu olduğuna inanıyorum. Şiir, birbirimizin acısını taşıyor olmanın bir nişanesidir; çünkü ‘ben’den başlayıp ‘biz’in alanına varıyor, kalplere ve ruhlara dokunuyor. Bugünün gerçekliğiyle yanıp kavrulan bir dünyada bunu çok önemsiyorum. Benim için şiir gerçeği taşıyabilmek; birbirimizi anlamak ve birbirimize uzaktan da olsa dokunabilmek için gizli bir geçittir. Aynı zamanda, birlikte doğrulacağımız günler için de bir sığınak.

“Sonsuzluğa Kiracı” ve “Geceyle Bir” kitaplarınızı okuduğumuzda, imgelerinizdeki derinliğine nasıl yaklaşmalıyız?

Kendi bakışımızın enginliği ölçüsünde, iç seslerimizin baskın çıktığı zamanlarda kendimize yaklaştığımız gibi yaklaşabiliriz şiire. Ancak o zaman, kendini açığa verecek tanıdık bir sesi buluruz diye düşünüyorum.

Sonsuzluğa Kiracı‘da biraz daha yasına dönmüş bir dil vardı. Oğula, terden yapılmış bir kemiğin kırılışına, kırgınlık olarak var olmaya mahkûm şeylere odaklanıyor; bir şeyi kavramaya en yakın olduğumuz an aslında her şeyin sonsuza dek yitirilmiş olduğunu söylüyordu. Geceyle Bir‘deyse artık yasını toplamış, savaşı kaybettiğine inandığı yerde verdiği bütün savaşları kazanmış insanların ortak sesi var. En azından seslerin ortak bir sese dönüşebilmesini ümit ediyorum. Doğa yeniden canlanıyor, yıkılmış olan yeniden inşa ediliyor, bir büyük kırgınlık yerini aşkın coşkusuna bırakıyor. Tıpkı yaşam gibi, kendi halinde olan bir seslenişin dokusu hissediliyor. Olanın ve söylenmişlerin yanı sıra, olmayanın ve henüz söylenmemişlerin, belki hiçbir zaman da dile getirilmeyeceklerin büyük bir yeri var bu şiirlerde. Söylemenin güzelliğini susmanın enginliğiyle karıyor.

Önceki şiirlerinize nazaran bu yeni şiirlerinizde yabancılaşma, kırgınlık, kendine çekilme halleri yoğun.

Aksine, kendine ve dolayısıyla başkalarına yakınlaşma yolunu uzaklıklarla kurmuş, derinliğin ve yüksekliğin içerisinden aynı anda konuşmayı arzulamış bir şiir diyebilirim kendi şiirime. Daha çok bir kanatlanma, yükselme isteği var, arada yer yer içerideki kırgının sesi de duyulabilir şekilde yükseliyor elbette. “Parçalanmış zincirlerle kapalı kapım”, bu dize çok şey söylüyor gibi aslında. Hatta bunu yüksek sesle haykırıyor. Yükselme isteğiyle birlikte ruhun karanlık ve arzulu bölgelerinden konuşmaya başlıyor artık şiir. Çok kişisel bir alana çekmek istemesem de kişisel olanın dışından konuşmak bazen mümkün olmuyor ne yazık ki. Şiir yaşamla aynı hızda ve aynı derinlikte yol alıyor, tıpkı dip akıntısı gibi. Birbirlerinden bağımsız değiller. Başlı başına bir yabancılaşmadan bahsedemeyiz belki. Ama hayret etmeyi, şaşırmayı seviyorum. Yaşamda çok içselleştirdiğimiz, artık kanıksadığımız şeylere çok öteden farklı bir hissiyatla bakmayı, onları yeniden keşfetmeyi; yaşamın sadeliği ve ritmi karşısında hayret duygusunun yükselişini önemsiyorum. Bu da belki sizin yabancılaşma olarak gördüğünüz noktaya temas ediyordur.

Her şeyin şiire dâhil olduğu bir yeryüzünde şiirinin belirleyicisi nedir? Şiirini yapan, güçlendiren asıl etken?

Bunun cevabını önceki sorularla da vermiş oldum aslında. Şiirin dışında bir ev yok. Orada sadece katı bir gerçeklik yaşıyor ve bizim yalnızca bu gerçeklikle soluk alıp vermemiz, yaşamış sayılmamız mümkün görünmüyor bana. Yeryüzünde ikinci bir yaşam inşa edebilmenin; yaşamış olduğunu, ölümün ötesinde yapılan arzu dolu bir yürüyüşü söylemenin güçlü bir ağzıdır şiir. Dolayısıyla asıl etken yaşamlarımızdır; kayıplar, yitirilenlerdir. İçinde canlı kalabilmek için dahil olduğumuz, ama aslında bizden bağımsız olarak var olan savaşlar; bin bir zorlukla elde edilenler, verilen mücadele, akıtılan ter ve bütün bunların birliğiyle göklere uzatmaya çalıştığımız bir güzel gülün varlığıdır. Şiirle, o güle baktığımızda bütün yaşanmışların varlığını, iyiyle kötünün hassas dengesini duyumsayabilmek istiyoruz. Her birimiz için başka bir hassasiyetle kurulmuş bir birliğin, yaşamımızla birebir örtüşen bir mücadelenin varlığı söz konusu şiirde.

Şiirin belirleyicisi, olan şeylerin ve olmayanların varlığıdır. Ve bilakis olmayan olandan daha çok hissedilir, daha keskin ve yaralayıcıdır. Olmayana karşı var ederiz ruhun kaygısını, kalbin isteğini, vicdan ve bellek de bize her aşamada hakkaniyetli bir dost olarak eşlik eder.

Günümüze baktığımızda popülerlik kaygısı hâkim. Sizin yaklaşımınız bu türden kaygıların uzağında. Dergilerde az görünüyorsunuz, kendi köşenizde sessizce çalışmayı sürdürüyorsunuz. Bir okur olarak gelecek çalışmalarınızı merak ediyoruz, biraz söz eder misiniz?

Yirmi iki yıldır şiirle yol alıyorum, 2004’ten bu yana uzun süre düzenli olarak dergilerde göründüm, geçen ayki istisnayı saymazsak sanırım üç yıla yakın bir süredir de dergilerden çekilmiş durumdayım. Tek şiir yayımladığım Özgür Edebiyat dergisinin tadında bırakmaya karar verişinin de bunda etkisi oldu. Her zaman içimdeki sese kulak vererek hareket ettim. Yol bazen başka bir yola bağlanır; bu yeni yolu da kendi talep ettiği zamanda karşılayabilmek gerekir. Yine içimdeki sesi dinleyerek şiirlerimi yalnızca bir kitapla bir araya getirmeye karar verdim, bundan sonrası için de aynı şekilde yol almayı düşünüyorum.

Öte yandan dergilerin genç şairler için, şiirin üzerinde sabırla ve özenle durmak gerekliliğini söyleyen yol gösterici bir işlevi vardır. Benim açımdan tek bir yol gösterici kaldı, o da şiirin kendisi. Dergilerde daha çok genç isim yer almalı, seslerini daha yoğun bir şekilde duyurmalılar. Buna inandığım için dergilerde görünmeyi pek düşünmüyorum. Okuru çok önemsiyorum elbette, bu yüzden de aslında kendi içinde çok ısrarlı olan bir çaba sarf ettiğimi söyleyebilirim.

Geceyle Bir‘in yayımlanması üç yıla yakın bir zaman aldı, Ve Yayınevi’yle yolumuz kesişene kadar o arada üçüncü kitabımın şiirleri de yarı yarıya tamamlanmıştı. Halen üzerinde çalıştığım bu dosyanın çok kısa bir süre içerisinde, tahminen iki yıl içinde kitaplaşacağını söyleyebilirim. Bununla birlikte yürüyen -şiir dışında- iki ayrı çalışmam daha var. Onları da yakın bir zamanda tamamlayabilmeyi umuyorum.

BirGün, 4.12.2016, s. 2

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı sevgiyle anıyoruz…

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı ölümünün altıncı yıldönümünde sevgiyle anıyoruz…

TANSIK-tw

‘Beni anlayanlar değil ancak sesimi duyanlar çoğaldıkça yalnızlığım, yabancılaşmam da daha hızlı artıyor… Bu ağırlığın taşıyıcısı benim… Kiminle paylaşabilirim? Çevrem uçuşan kınkanatlılarla dolu… Ayakları balçığa batmışken uçtuklarını sanıyorlar…”

Halil İbrahim Bahar7 Kasım 2001, Perşembe

Halil İbrahim Bahar kimdir?

Halil İbrahim Bahar

(25 Ocak 1928, Trabzon – 16 Kasım 2010, İstanbul)

1928’de Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı Kavaklı (Zara) köyünde doğdu. Annesinin adı Zeliha, babasının adı Ali’dir. İlkokulun üç sınıfını Kavaklı’da, iki sınıfını Çarşıbaşı’nda (İskefiye) okudu. Orta öğrenimini Trabzon Lisesi’nde (1940-46) tamamladı. 1946’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1952’de bitirdi. 1954-57 yılları arasında psikiyatri dalında uzmanlık öğrenimi gördü. 1957-58 döneminde askerliğini yedeksubay olarak İzmir ve İstanbul’da yaptı. 1960’ta Sosyal Sigortalar Kurumu İstanbul (Samatya) Hastanesi Nöroloji Kliniği’nde Sinir Hasatlıkları Uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1974’te, çalıştığı kliniğin şefliğine atandı. Bu görevden 1989’da emekli oldu.

Halil İbrahim Bahar’ın ilk şiirleri Beş Sanat (1950-52) dergisinde yayımlandı. Bunları, daha sonra şu dergilerde basılan şiirleri izledi: Doğu-Batı, Esi, Yelken, Evrim, Yeni İnsan, Ataç, Dönem, Soyut, Sanat Olayı, Papirüs, Somut, Gösteri, Yazko Edebiyat, Karşı, Düşün, Varlık, Edebiyat ve Eleştiri, Adam Sanat, Kıyı, Şiir Oku, Mecaz, Kitap-lık, Üç Nokta. 

Soyut dergisini çıkardı (İki ayrı döneminde toplam 144 sayı; Mayıs 1965 – Eylül 1977), pek çok genç şairin yetişmesine katkıda bulundu. Bir süre Yazko Edebiyat dergisinin yönetimini üstlendi (1985).

Şiirleri çeşitli antolojilerde, yıllıklarda yer almıştır. Yaşarken hiç kitap yayımlamadı. Ardında, daktilo edilmiş, adlandırılmış ve ciltlenmiş çok sayıda kitap dosyası bıraktı.
Mezarı Ümraniye’de, Hekimbaşı Mezarlığı’ndadır.

Kitapları

Çok İncelikler Vardı Dünyada (Seçilmiş Şiirler), 2016

Çok İncelikler Vardı Dünyada-Kapak-

Çok İncelikler Vardı Dünyada (Seçilmiş Şiirler), Halil İbrahim Bahar, Yayına Hazırlayan: Kenan Yücel, şiir, 168 sayfa, 1. basım, Şubat 2016 (Önsöz: Özdemir İnce, Kapak resmi: Sait Maden)

“Kırk bir yıllık (1963-2006) bir yazma döneminin ürünü olan seçme şiirlerden oluşan bu kitap Cumhuriyet döneminin en önemlileri olarak kabul edilen şairlerin yapıtlarının hiçbirinin, öz ve biçim olarak, gerisinde değil. Dahası şiirsel söylem bağlamında kimilerinden çok daha yetkin olduğu söylenebilir.”       Özdemir İnce

“Şiir kitabını gün gün beklediğim, yayımlanması için her şeyi yapmaya hazır olduğum, ilginç, benzersiz şair Halil İbrahim Bahar…”     Cemal Süreya

“Bize sorarsanız, 2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri, Ve Yayınevi’nden geçen aylarda yayımlanan, Halil İbrahim Bahar’ın “seçilmiş şiirler”inden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabıdır.”      Orhan Kahyaoğlu 

Arınmanın, yalınlaşmanın inceliği: Toz/Dust

Barış Acar’ın haikularından oluşan Toz / Dust, azalmanın, arınmanın, yalınlaşmanın inceliğini yaşatıyor.

baris-acar

Seyhan Erözçelik, “Uzun betimlemelerden, bir sürü sıfattan ve teknik cambazlıklardan usanmış şiir okuru, sanıyorum okurunun arifaneliğine güvenen Japon şiirine sevgiyle dokunur ve bağlanır.” Yoğun imgelerin dışavurumundan yakınan bir okur için bu sözlerdeki haklılık, payını artırıyor. Sözcüklerin yalınlaştırıldığı, en az’a indirgenen üç dizecik şiirle yüzyıllardır devam eden bir gelenekten bahsediyorum: Haiku.

Batı’ya açılan haiku, gittikçe yaygınlaşmış ve popülerleşmiştir. Toplamda 17 heceden oluşan üç dizelik şiir, lirik Japon geleneğidir. 16. yüzyılda ortaya çıkmış, günümüze kadar gelmiş ve yaygınlığını sürdürmektedir. 135 yıl gibi bir zamanın birikimini sığdıran haiku, okunduğu kadar kolay olmamıştır. Olabildiğince sade ve duru olması yazılmayı zorlaştırmaktadır. Japon şiir geleneği olan haiku, Batı’da yazılan haikulardan bir hayli uzaktır. Japon tarzını yitirmiş olsa da kalıplaşmış özelliklerini hâlâ taşırlar. Barış Acar’ın Toz / Dust adlı haikuları da buna örnektir. 5/7/5 hece ölçüsüne dayalı ve üç dizeden oluşan Japon şiir kuralına sadık kalınsa da içerik bakımından şair özgür davranmıştır. En yalın üç dizeyle ânı hissettiren Barış Acar, okurun algısını geliştiriyor. Şiir ve okur arasındaki mesafeyi azaltmakla kalmıyor, özenle kurulmuş dizelerin içine çekiyor.

“ne yana düşer
gülünün savurduğu
ısıran rüzgâr?”

Vereceğim bir başka haiku örneğinde 5/7/5 hece ölçüsünü ters çeviriyor.

“meyvesini arayan
erik çiçeği
uzanıverir dala”

toz-dust-web-kapak

Haiku, doğanın imparatoru olsa da zaman zaman içerik olarak yolu farklı zenginliklere uğramıştır. Doğadan beslenir. Tıpkı bir ressamın fırçasından dökülen doğa tablolarına iştirak eder. Kısaca doğanın tohumudur şiir. Anlam bütünü olan haiku, Batı’da farklı bir vücuda bürünmüş, içerik ve biçim olarak değişikliğe uğramış, zenginleşmiş, biricik anlam’da çoğullaşmıştır. Barış Acar’ın Toz / Dust‘ında da bireysel sancıların doğurduğu şiirlerine rastlarız. Derin bir bakışı yerleştiren bu şiirlere, sıkı sarılıyor okur.

“bilse, toz bilir
kör noktaları evde
birikmek için”

Türk şiirinde yeni yeni gelişen haiku, gittikçe önem kazanmıştır. (…) Bu listeye Barış Acar’ı da ekleyebiliriz. Türkçe haikuları İngilizceye çeviren bir çalışma olan Toz / Dust, azalmanın, arınmanın, yalınlaşmanın inceliğini yaşatıyor.

Toz/Dust, Barış Acar, Ve Yayınevi, 2016

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 11.11.2016, s. 19

Aydınlık Kitap, 11.11.2016, s. 19

Aydınlık Kitap, 11.11.2016, s. 19

“Köklerin kanatlanma isteği var şiirde…”

“Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.”

Yeni kitabı Geceyle Bir‘le birlikte ilk şiir kitabı Sonsuzluğa Kiracı‘nın ikinci basımını yaptığımız Süreyya Aylin Antmen’le yapılan bir söyleşi Gazete Duvar’da yayımlandı.

sureyya-aylin-antmen-gazete-duvar-soylesi

Süreyya Aylin Antmen

Her şairin; başlangıç sürecine ait iki aşamalı bir hikâyesi olduğuna inanırım… Birincisi şairin ilk yayımlanan şiirine kadarki döneme aittir; ikincisi de ilk yayımlanan kitabına kadarki sürece… Şair için bu iki dönemin anılarının, deneyimlerinin aynı zamanda kurucu rol oynadığını da düşünürüm. Bu konuda senin anlatacakların neler olabilir?

Yazmaya başlamamla ilk şiirimin yayımlanması arasında on yıllık bir süreç var. Bu yönden katılıyorum size, bu sürecin kurucu etkisi yadsınamaz bir şekilde şiirimdedir. Kitaplarla ve daktilo edilmiş şiir sayfalarıyla dolu, üstelik dergi de hazırlanan bir evde büyüdüm. Evde daktilo sesi kesildiğinde, sanırım daha o günden devam etmeye karar verdim ve o ses hep hayatımda oldu.

Bütün o sarsıcı ve yeniden kurucu deneyimler, bir mucizenin sırrını taşıyan anılar… Bir eşi, dokusu ancak şiirin kubbesi altında bulunabilecek şeylerdi benim için. Zorlayıcı olduğu kadar büyülü de bir alan. Deneyimlerim yolumu şiirle kesiştirdi, ifade alanını şiirle kurdu. Şimdi düşününce başka türlü de olamazdı gibi geliyor.

İlk şiirim 2004 yılında Patika dergisinde yayımlandı. Kitabımın çıktığı 2011 yılına kadarki sürecin biraz daha zorlayıcı geçtiğini söyleyebilirim. Bir yol açmak, o yolda yalnız kendi sesini duyarak ve sadece sezin yoluyla ilerlemek; bir yandan da yolun zorluklarına karşı direnmek, mücadele vermek kolay değildir. Kurucu sayılabilecek, ama daha çok tetikleyici bir etkisi olmuştur bu sürecin de.

Bu ilk dönem bende her şeyin oluştuğu, olan biten şeylerin bir karşılık bulduğu ve bir kimlik edindiği sürece de denk geliyor aynı zamanda. Hem felsefî hem ideolojik bir zeminde ilerleme gayreti içerisindeyken yaşananlar şiirimin de şekillenmesini sağlamıştır.

sonsuzluga-kiraci-web-kapak

Şiir, kadın ve kadın şair denilince ne düşünüyorsun?

Bu konu, şiir gündemini ne yazık ki çok meşgul etti, halen de üzerine konuşulmaya devam ediyor. Zaman zaman bizler de fikirlerimizi söyledik. Kadın şair dediğimizde, zaten ortaya büyük bir sorunun varlığını yerleştirmiş oluyoruz: Cinsiyetçilik. Buna karşılık biz de ısrarla vurguluyoruz: Kadın şair değil; şair kadın… Ancak böyle bir vurgu bile külliyen gereksiz bana kalırsa. Şiirin, içten içe erkek egemen dilin kültürel kodlarıyla belirlendiğinin ve kadının da bu sınırların içine çekildiğinin, adeta ikincil özne olarak görüldüğünün pek de gizli olmayan bir göstergesi bu tür ayrımlar. Alt metinde bunu okuyoruz. Şair şairdir, kadının özellikle vurgulanmasını ve bu yönde bir ayrımcılığı zul sayarım.

Buradan baktığımızda kadınların yazdıkları şiir bir hesaplaşma dilini de içerisinde barındırıyor diyebiliriz. Bu hesaplaşma, çok uzun bir zaman boyunca erkek egemen kültür tarafından kuşatılmış, bastırılmış ve yok edilmeye çalışılmış olan kadın sesini şiirde güçlü bir şekilde duyurma, varlığını açık yüreklilikle ortaya koyma şeklinde gerçekleşiyor. Esasında değişen dünya koşullarının da etkisiyle kadının yazmayı seçmesi ve bunda ısrar etmesi bile başlı başına bir hesaplaşmadır günümüzde; çünkü varlığı çok uzun yıllar boyunca erkeklerin yazdığı şiirlerde bir özne, hep bir cinsellik simgesi olarak kalmıştır. Artık eril dili parçalamak, yıkmak ve sesimizi, gücünü kendinden alan bir cüretle yükseltmek gibi bir derdimiz var. Üzerine çok konuşulacak bir konu bu aslında, kadın ve şiir dediğimizde ister istemez söz bu alana çekilmiş oluyor. Kısacası şiir üzerine düşünür ve konuşurken merkeze varlığı koymamız gerektiğini savunuyorum.

Şiir dediğimizde ise sadece yaşamı; binlerce kez ölmeden ölmeyi ve küllerinden yeniden doğrulmayı düşünüyorum. Köklerin kanatlanma isteği var şiirde; tarihin karanlık tortusu ve insan ruhunun karanlığı içinden aydınlığı söyleme ve gösterme çabası. Çok geniş bir ifade alanı bu benim için.

Şairin etkilenmeyeni yoktur. Senin şiirini etkileyen, açıktan ya da örtük olarak besleyen kaynaklar hakkında neler söyleyebilirsin? Şiirin geçmişten günümüze kadarki birikimiyle nasıl bir ilişki içindesin?

Bu birikimi sanırım ruhen hissettim hep, içimde çok derinlerde bir yerde bir köz ateşi gibi yanmakta olduğunu çok güçlü şekilde hissettim ve okuma pratiklerimde de kendime eş ruhlarla yakınlık kurdum.

Etki alanı çok geniş aslında, şiirimin etkilenmediği bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim, yazmak çok bireysel bir deneyimdir çünkü. Belli başlı etkiler de var, sınırlandığını, baskı altında olduğunu hissetmek de tetikleyici bir etkidir örneğin… Öncelikle yaşadıklarımızdan, sonrasında toplumsal olaylardan etkileniyoruz; vicdanî olanın alanı bizim de etkilenme alanımız. Şiirimi besleyen kaynaklar özelde deneyimler, rüyalar, varoluş kaygısı; genelde ise sinema, tiyatro, kitap ve müzik gibi insan ruhunu ve algısını yükselten şeyler etrafında odaklanıyor. Fakat bu etkiler şiirimi yazarken başlı başına gözettiğim şeyler değil, daha içerde, oluşumunu benim de asla tam olarak kavrayamayacağım, birbirinden bağımsız farklı dinamiklerden beslenen bir ezgi var bana eşlik eden… Bu ezgi bana “içerdeki insan”, yani o unutulmuş yabancıymış gibi geliyor.

Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.

sonsuzluga-kiraci-web-kapak

Şiirlerini okuyanlarla ilgili bir hayalin, öngörün var mı? Örneğin yeni yayımlanan ikinci kitabın Geceyle Bir‘i okuyan birinin duygusuna, düşüncesine şiirlerinin, dizelerinin nasıl yansıyacağına, sesinin onda nasıl yankılanacağına yönelik bir öngörün var mı? Okuruyla şiirinizin nasıl bir etkileşim oluşturacağını düşünüyorsunuz?

Hayır, böyle bir öngörüm yok. Bir şiir okuru olarak okuduğum şiirle sarsılmayı, büyülenmeyi, yükselmeyi ve başka dünyalara özgü bir nefes alabilmeyi gözetirim. Şiirimde ancak okur adına benzer bir etkilenmenin gerçekleşmesini diliyorum, yani Geceyle Bir‘in okurda, insan ruhunun güneşi olarak gördüğüm geceyle birleşmesini. Bu, şiirle okur arasındaki en güzel yakınlık.

Geceyle Birdeki şiirler çok sarsıcı bir sürecin şiirleri. En coşkun yerinde bir anda duruyor ve bakışını utanca, acıya, zulme; günümüzün gerçekliğine çeviriyor. Bir sızı gibi. Okurun, bir çatı kurma kaygısından uzak, çok içerden ama kendisine olabildiğince uzaktan yakınlaşmayı seçmiş bir dil bulacağını düşünüyorum.

Bugünün şiirini genel olarak nasıl değerlendiriyorsun?

Yazılmakta olan şiiri yakından takip ediyorum, özellikle gençlerin şiirini. On yıl öncesinde şiirde bir durgunluk, tıkanıklık vardı, belki de bir birikmeydi bu. Şimdiyse günümüzde yazılan şiir bir taşkın gibi. Artık genç şiirin önünde daha fazla imkân, çok daha geniş bir ifade alanı var, ilgi de bu alanda bir ivme gösteriyor. Sesi yüksek, derdiyle hemhal, ancak etkisi sönük bir dilin revaçta olduğunu da görüyorum şu sıralar. Bunu da çok olağan karşılıyorum, iyi şiir hep kıyıda köşede kalmak zorunda bırakılmıştır çünkü. Bize de o iyi şiirin izini sürmek, keşfetmek düşüyor.

Şiirde kendini yıkan ve yeniden kuran, yaşayan bir dili önemsemişimdir. Kadınların dili bu yönden daha güçlü, hayal gücünü uyandıran, keskin ve daha engin bir ufka sahip geliyor, bu yüzden bu şiirleri daha yakından takip etmeye çalışıyorum. Dilin sınırsızlığı, yaşamın mucizevi dokunuşu, yaralarımızın direnci bu güçlü dille göneniyor.

Gazete Duvar, 21.10.2016, (Söyleşiyi yapan: Enver Topaloğlu)

Bir ciğer ve kalp dolusu fazla yaşamak: Halit Asım (Nazlı Yıldırım)

Halit Asım’ın Ömür kitabı hakkında, Nazlı Yıldırım’ın Aydınlık Kitap’ta yayımlanan yazısı…

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır. Aklın çizgisini yırtan ve içindekini sansürsüz yansıtan şairin sezgisi, güçlü kılmıştır şiirini.

 

omur-halit-asim-aydinlik-kitap-nazli-yildirim-4-11-2016-s-3

 

“Ve hikâyesi erdi sona,
Nefesi kesilen rüyamın.
Uçtu dalların sükûnuna,
Kuşları çürümüş dünyamın.”

Halit Asım’ın “Son” şiirinden aldığım dörtlük. Yetmiş beş yıl sonra yeniden şiirleriyle beraber mektupları da yayımlandı. Şiirleri üç bölümden oluşan ve “Kitap Dışı Şiirleri” ile “Düzyazı Şiirleri” adlı bölümlerini de dahil ederek beş bölümden oluşan kırk dört şiiri var Halit Asım’ın. Kitabın devam eden bölümleri ise “Mektupları”, “Albüm” ve “Hakkında Yazılanlar”dır. Kah anımsandı, kah unutuldu. Yaşamını kırk dört şiirine sıkıştıran şairi nedense Türk şiirinde özümsenmedi.

Nehri bir yerden bir yere taşıyan yatağıdır. Ne yazık ki, nehrin güzelliğini seyredenler bunun farkına dahi varmazlar. Türk şiirimizi zenginleştiren, geleceğe taşıyıp sürekliliğini kazandıran ise görünmeyen, gizli kalmış bu yatağın şairleridir. Şiirsever ve şiirokurlar bu ayrımdan çok uzak ve popüler isimlerin sırtından hiç inmezler. Bu acı duruma örnek düşürmeseydik şairi keşke.

Türk şiirinin dönemlerine bakıldığında, Halit Asım’ın şiirleri bir köprü, bir uzlaşı, bir yenilik, bir canlılık, bir açık kapıdır. 1930-1940 yıllarında cereyan eden klasik şiir algısında Halit Asım, geleneğini sürdürmüş olsa da, şiirindeki özsuyu duygudur. Hece ölçüsünü kullanan, mana zevkini iliklere kadar yaşatan bir şairdir. Genç ölümüyle bu yeniliğin kısa sürmesi, nehrin akışı kesilmesi elbette bir boşluk yarattı. Günümüze döndüğümüzde kaç tane yirmili yaşlarında bir kapı aralayacak, genç şair vardır Halit Asım gibi? Eğer bir yere varmak istiyorsak, dünya şiirine katılmak istiyorsak, yapı taşlarını oluşturan unutulan, yiten, görmezden gelinen gizli yatakları kazmalı, günışığına taşımalıyız.

Ömür

Arif Damar, Yaşar Nabi, Kemal Durmaz, Seyhan Erözçelik, Yücel Kayıran, Orhan Kahyaoğlu, Murat Batmankaya, Evren Erem, İlyaz Bingül, Hâmit Macit Selekler, Baki Süba, Mehmet Fahri. Yetmiş beş yıl içinde sadece on iki yazı yazılmış şair hakkında. Hüseyin Karakan’ın hazırladığı “Şiirimizin Cumhuriyeti-II / Yeniler” antolojisi dışında hiçbir antolojide yer almamıştır.

Lise yıllarında şiirleri Çağlayan, Hamle, Varlık, Servet-i Fünun’da yayımlanır. Ölümünden bir yıl önce de “Ömür” adıyla kırk sekiz sayfalık şiir kitabını Yılmaz Basımevi’nden çıkarır. Arif Damar’ın, “Halit Asım bizim ilk surréalist şairimizdir.” ifadesinden yola çıkarak Halit Asım’ın şiirlerine döndüğümüzde, dönemin şiir akımlarının dışında kalmış olduğunu görürüz. Ancak kurduğu şiir iskelesinde gelenekçilik, hece ölçüsü, uyak ölçüsü vardır.

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır. Gelenekçi tutumunu, bilinçaltındaki ışığını birleştirerek şiir sanatını yüceltmiştir. Bir rüzgârın esmesindeki billurluktur şiirleri. Temiz, duru, akışkan, sarıp sarmalar. Aklın çizgisini yırtan ve içindekini sansürsüz yansıtan şairin sezgisi, güçlü kılmıştır şiirini.

“Mavi rüyalar kaldı bu akşamdan yarına,
Rüzgârın sesi suların sesi gibi duyulur.”

Dünyayla beraber öteki zamanını da işler. Soyut ve somutu harmanlayan, ahlak tabusunu deviren bu şiirde okur çırılçıplaktır.

“Dünyasız günahlar, tarla ve tohum,
Olgun temaslara kapalı ahret.
Kendi ölümüne ağlıyan uykum,
Bir ölü çiçekler yığını cennet.

Her tahayyül dişi, her heves oyun,
Kalp muti, kayıtsız ve memeler hür.
Parlak kuştüyleri ılık cenubun,
Bir kucak hararet odamda büyür.”

Halit Asım’ın şiirleri dışında mektuplarına da yer verildi kitapta. Sevgili Niyazi Tunga’ya yazdığı mektupların bir demetidir. Mektuplarında, şairin yaşantısından izler bulmakla beraber geniş bir hayalin fotoğrafını seyrederiz. Hastalığının sıkıntılarını anlatan, okuduklarını, yazdıklarını, yaşadıklarını paylaşan, zaman zaman kırgınlıklarını dillendiren ve dostuna olan büyük özlemini yazan şairin iç dökme halidir. 1936-1940 tarihlerini taşır bu mektuplar. 1939 tarihli mektubundan;

Niyazi,

Bezginliğimin ortasında gelişigüzel yaşıyorum. Ne yapılmak lâzımdır, onu tayinden çok uzağım… Yaşamak! Bir ciğer ve kalp dolusu fazla yaşamak arzum, hakikatin zincirlerinde mahkûm!

1940 tarihli mektubundan;

Kalp Allaha kırılmalı Niyazi… Misafirliğimiz kısa, hatıralar nâtamamdır. Sonra insanoğlunun mizacında saklı Odese hüviyetini unutma. Nokta bir şeyini büyütür, büyütür.

Daha nice satırlar eklemeliyim. Ancak baştan sona kadar dikkatle okunmalıyken, kesitler sunmam beyhude. Bilmiyorum, Halit Asım’ı düşünürken; acaba adı anılmayan, ölümü genç olan başka kimler vardır, diye geçirdim içimden. Kim bilir… Ve son olarak, “Beni yalnız bırakmamaya çalış olmaz mı Niyazi?” diyen şairin sesiyle sizi baş başa bırakmalı.

Ömür, Halit Asım, 192 sayfa, Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 4.11.2016, s. 3

Diasporik Kuartet: “dışarda ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”

Diasporik Kuartet’te Ahmet Ataş (Ve Yayınevi, Aralık 2015) İngiltere’deki göçmenlik yaşamını geçmişle bugünü bağlayarak oluşturmuş, ‘diller, kültürler, anılar mekânlar arasında’ dokumuş şiirlerini.”

Pazartesi.  “Henüz ezilmemiş otların öyküsü”nden  açılıyor Ahmet Ataş “göçün ham zarafetine”. Başka topraklarda “ılık bir kış gömleğinden soyunmuş gibi”dir. Ve “dışarda / ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”dur.  “dalgın bir kule gibi kala kaldım yağmurda”. Ah,“yurtsuzum,” der. Yıllar “kolsuz bir heykel gibi devrilirken üstüne” Batman, Ankara, Londra ondan uzaklaşıp durur. Diasporik Kuartet’te Ahmet Ataş (Ve Yayınevi, Aralık 2015) İngiltere’deki göçmenlik yaşamını geçmişle bugünü bağlayarak oluşturmuş, “diller, kültürler, anılar mekânlar arasında” dokumuş şiirlerini. “Diaspora”, göç ve göçmenlik olgularını” içeriyor. Ayrıca “Yurdundan kopmuş, uzak ülkelerde yaşayan toplulukları imliyor.”

“de ki her oğul reva bir yolculuğa küs.”

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Ekim 2016, s. 111-112

Bobby Sands: Okuyanı sarsan şiirler…

“Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!”

Perşembe. Hapishanede yazılan şiirler beni etkilemeden öte, hep sarsmıştır. Ülkemiz hapishanelerinde yazılan şiirlerin etkileyici örnekleri pek çoktur.  Şair Bobby Sands, İrlandalı bir direnişçi, Cumhuriyetçi. İngiltere’nin İrlanda’yı işgaline karşı çıkan bir devrimci. İRA gönüllüsü. Britanya Parlamentosu’nun genç üyesi. Açlık grevine ancak elli altı gün dayanabilen bir şair. Yakın tarihin önemli trajedilerinden Bobby Sands’in yaşam öyküsü. Onun Hapishane Şiirleri (Ve Yayınevi, Nisan 2016) “ağır tecrit koşullarında, devlet malı tuvalet kâğıtlarına ya da içeri kaçak sokulan sigaralık kâğıtlara, vücudunun içinde sakladığı tükenmez kalem içi ile” yazılmış. Okuyanı sarsan şiirler bunlar. Bu şiirler (daha doğrusu ağıtlar) belki hamdır, işlenmemiştir ama özgürlük mücadelesinde hapistekilere, acı çekenlere umut olmuştur, olmaktadır. “Ah! Sevimli ahalinin yanında olmayı isterdim. / Görünmez perilerin dans ettiği  bir ateşin önünde / Kara şeytanlarından uzakta H Tipi cehenneminin, / Rüyalarına musallat olan, kalbine işkence eden.” (“İstirahatgâh”).  Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Ekim 2016, s. 111-112

Muzaffer Buyrukçu’nun iki kitabı üzerine (Nazlı Yıldırım)

buyrukcu-aydinlik-kitap-14-10-2016-nazli-yildirim

Muzaffer Buyrukçu, sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan “Arkadaş Anılarında Orhan Kemal” yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor.

Yaşadığımız çağın sıkıntılarından kurtulmanın birçok yolunu aradığımız şu günlerde hafızamıza iyi gelen isimlerden bir tanesi de Muzaffer Buyrukçu’dur. Dönemi değerlendirmenin, olayları yorumlamanın bir diğer seçeneğidir çağın zihniyetini yansıtan eserler okumak. Buna örnek verebileceğimiz birçok isimlerin başında gelir Muzaffer Buyrukçu.

1950 ve sonrası dönemlerde sık sık adı geçen, üstelik hiçbir kuşağa, yazın anlayışına ve edebi akım kategorisine sığdırılmadan özgün bir ses olarak tek başına anıldı. Ben de Muzaffer Buyrukçu Edebiyatı olarak başlıca anıyorum. Ayrıca günlük yazının ustalarındandır. On yıla yakın bir zaman sonra Ve yayınevi, Muzaffer Buyrukçu’nun hiçbir yerde yayımlanmamış uzun öyküsünü okuruna kavuşturdu. Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları‘nı okuduğumda daha erken bir kavuşma olmalıymış, dedim.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?

İlk başta Haydar’ın öyküsünü okuyor sanısına kapılsak da alt metni fark ettiğimiz an içinde bulunduğumuz dönemin benzerliğiyle şaşırtıyor bizi. Karısı Esma’yı yolcu etmesinden sonra Haydar’ın otogarı gözlemlemesiyle başlıyor her şey. Ayrıntıların yoğunlaştığı bu kalabalıklarda Haydar’ın penceresi pasif bir tepki olarak belirginleşse de asıl şey toplumun iktidarsızlık belirtisidir.

Bir taraftan olay örgüsü ilerlerken diğer taraftan mitingler, karakolda yaşanılan şiddet, sağ-sol çatışması, bomba ihbarları, düşüncelerin yırtıldığı yerde birbirine patlayan küçük kesimler, dindarlaştırılma baskısı gibi daha nice keskin sorunların ortaya çıkardığı korku ve tedirginliğin psikolojik şiddetine maruz bırakılan toplumun bireyi olarak güvensizlik içinde kıvranır. Tüm bunları ayrıntılara yerleştirmek, dönemi ilişkilendirmek her yönüyle titizlikle çalışılmış verimli bir yapıttır. Haydar’ın da yaşadığı budur. Ve bunu cinselliğin bastırılamaz güdüsüyle aşmaya yahut da yaşanılanları yok etmeye çalışır. Artık kontrol edilemez içgüdülerin hâkimiyeti altına girer. Haydar, karısı Esma dışında da kadınlarıyla ilişki yaşasa dahi şu sözleri sarf etmekten kendini alamaz. “Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?”

Dönemin edebiyat gündemine ışık tutmakla beraber, ışığı biraz daha ileriye tutarak görülmesini istediği şeylerin günümüz çağın zihniyetiyle ilişkileniyor. Peki, bundan bir sonrası adım ne olacaktır, ne yaşanacaktır bilinmez ama bunu görmenin tek yolu ışığı birazcık daha doğrultmak. Böylelikle Muzaffer Buyrukçu’nun öykülerini anlar ve yarattığı dünyanın hissiyatına sinmiş oluruz. Bu benzersiz  Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı uzun öyküsü ile ilk Muzaffer Buyrukçu yolculuğuna başlayabilirsiniz.

Arkadaş-Anılarında-ORHAN-KEMAL-kapak-WEB

Orhan Kemal ile dostluk

Sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan Arkadaş Anılarında Orhan Kemal yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor. En yakın dostu olan Orhan Kemal’den de izler taşıyan, edebiyat camiasından isimlerin geçtiği bir eserdir. Günay Güner yazar hakkında şöyle yorumlamış, “onun günlüklerinde pırıltılı görkemli bir dönemin yazar ilişkileriyle, dostluklarıyla, çatışmalarıyla, yaşantılarıyla ilk elden içeriden tanıklığıdır.”

Oğlu Erdem Buyrukçu’nun hazırladığı Muzaffer Buyrukçu Arşivi’nden Türkiye Yazıları’nda, Soyut dergisinde ve gazetelerde çıkan günlüklerine ulaşılabilir. Sadece bununla sınırlı değil. Günlük yazınında yazdığı birçok eseri var Muzaffer Buyrukçu’nun. Edebiyat tarihine, döneme, gelecek edebiyatçılarına da tanıklık edeceği ve sürekliliğini kazanan yapıtlardır bunlar. Mustafa Şerif Onaran, Muzaffer Buyrukçu’nun ölümünden sonra kaleme aldığı bir anma yazısında (Muzaffer Buyrukçu’nun Günlüklerinde Edebiyatın Gizli Tarihi) şöyle der; “Bir de Muzaffer Buyrukçu’nun günlüklerinden bakmalı o dünyaya. Gerçekleri aramak gibi bir yanlışa düşmeden, Buyrukçu’nun yorumunda, edebiyatımızın gizli tarihini sezmekle yetinmeli. Muzaffer Buyrukçu, tanımadığımız, önemsemediğimiz nice edebiyatçıda değişik bir kişilik olduğunu gösterdi bize. Sayısı yirmiye yaklaşan o günlükleri yeniden yayımlamalı. Edebiyatın içindeki çalkantıları yakından görmeli. Belki o günlüklerde kendimizi bile tanımakta zorlanacağız. Olsun. Mevlana o gerçeği yakından kavramış: Olduğumuz gibi görünmüyoruz ki! Göründüğümüz gibi olmuyoruz ki!“

Orhan Kemal’le beraber, Arap Talat, İhsan Hasırcı, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı gibi isimlere de sık sık rastlıyoruz. Öncü Kitapevi, Karaköy, Cibali’den Nuruosmaniye’ye, İkbal Kıraathanesi, İstasyon Meyhanesi ve en çok toplanıldığı mekan olan Adana Kebabevi’nde geçen muhabbetlerin doyulmaz tadına iştirak ediyoruz. Yedi başlık altında toplanılan Orhan Kemal anıları, 1953-1970 yılları arasında yaşanılanların biriktirildiği bir sarnıçtır.

Dostlarla muhabbet

Orhan Kemal’in ölümüyle yıkılan, Gençlik parkındaki aile çay bahçesinde otururken Muzaffer Buyrukçu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan vesikalık fotoğrafını gördüğünde kökleşmiş belleğinde birikmiş anılarını yeniden canlandırır.Gazeteyi katlayıp Orhan Kemal’ini bizlere anlatmak için yeniden yola çıkar. On yedi yıl süren dostluğunu anlattığı Arkadaş Anılarında Orhan Kemal birikimin görgü tanığıdır. Orhan Kemal’i, Muzaffer Buyukçu’yu ve diğer isimleri bir kez daha yaşadığımız bir eserdir. Hiçbir edebiyatçının teselli edemediği bir yıkımla baş başa kalır ve yalnızlaşır Muzaffer Buyrukçu.

Romanlarıyla, öyküleriyle günlükleriyle sessizliği yırtan Muzaffer Buyrukçu, şu zamanlarda seda oluyor dilimize. Toplumda yargılanmış, yaşamdan sürülmüş, görülmeyen, soluğu hissedilmeyen kahramanların sesi oldu. Gerçek bir İstanbul’u anlattı. Edebiyatta ise kuvvetli bir hafıza oldu.

Bahsettiğim bu iki eser dışında yeniden güncellenerek toplu eserleri de yayımlandı yakın zamanda. Hem ruhumuzu hem bedenimizi gevşeten Muzaffer Buyrukçu’nun yazdıklarına daha çok ihtiyaç duyacağız.

 

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, 62 s., Ve Yayınevi

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, Muzaffer Buyrukçu, 80 s., Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 14.10.2016, s. 10

Tek ölçütümüz yazınsal değer

Ve Yayınevi genel yayın yönetmeni Kenan Yücel ile yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde yayımlandı:

“Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz.”

Söyleşen: Dilek Atlı

Ve Yayınevi ne zaman kuruldu? Edebiyat dünyamıza hangi kazanımları sağlamayı hedefliyor?

Ve Yayınevi, yaklaşık bir yıllık bir hazırlık süreci sonrasında, Nisan 2014’te ilk kitaplarını yayımladı.

“Yazın, sanat ve düşün dünyasının eşsiz değerlerini, özelliklerini artıran, zenginleştiren, özenli, nitelikli yayınlarıyla kültürel gelişime ve Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısına yön verebilecek, geleceğe uzanan kaynak yayınlarıyla toplumun bilgi birikimine büyük oranda katkı sağlayan, seçkin bir yayınevi olmak hedefiyle yola çıkıyoruz.” demiştik yolun başında. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Yayımladığımız kitapların edebiyat ortamında ve okurlar nezdinde gördüğü ilgi, doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyor; bundan büyük sevinç duyuyorum.

Andrey Voznesenski’nin Oza‘sı ya da Kaan İnce’nin Gizdüşüm‘ü gibi uzun yıllar önce basımı yapılmış ve okurun ulaşma şansı olmayan kitapları da yeniden yayımlıyorsunuz? Hedef okurlar kimler?

Oza‘nın Ülker İnce tarafından yapılan çevirisine, yayına hazırladığımız bir kitapla ilgili arşiv taraması yaparken, Dost dergisinin eski sayılarından birinde rastladık, bu keşif heyecanlandırdı bizi, çünkü Oza‘nın Türkçeye ilk çevirisiydi ve kitaplaşmamıştı. Ülker İnce’yle görüştüğümde bir derginin solgun sayfalarında unutulup kalmış bir çevirisinin uzun yıllar sonra yeniden karşısına çıkmasının onu da heyecanlandırdığını fark ettim. Aradan çok uzun yıllar geçtiği için, Ülker İnce çeviriyi yeniden gözden geçirdi, Canan Güldal’ın desenleriyle birlikte, hard cover (sert kapaklı) olarak kitabı yayımladık. Bu nedenle, Oza‘nın bizdeki baskısını yeniden basım diye nitelemek yanlış olur. Oza, Ülker İnce’nin çevirisiyle ilk kez kitaplaşmış oldu Türkçede. Yakında ikinci baskısını yapacağız.

Gizdüşüm‘e gelince… Kaan İnce’nin şiir kitaplarının nerdeyse yirmi yıldır baskısı yapılmıyordu, birçok okur kitaplara ulaşamıyor, fotokopileriyle, internette bulabildiği şiirleriyle yetinmek durumunda kalıyordu. Kaan İnce’nin bütün şiirlerini Gizdüşüm (Gizdüşüm/Ka n/Birinci Defter) adıyla yayımladık. Nizamettin Uğur’la birlikte yayına hazırladığımız bu kitapta Kaan İnce’nin daha önce yayımlanmamış el yazısı şiirleri, fotoğraf albümü ve ayrıntılı bir kaynakça da yer alıyor.

Ve Yayınevi’nden çıkan yeni kitaplar hangileri?

Çağdaş Amerikan şiirinin en önemli ve en çok okunan şairlerinden Martin Espada’nın Şairin Paltosu adlı seçilmiş şiirleri ile Özdemir İnce’nin büyük Yunan şairi Yannis Ritsos’u anlatan yazıları ve ona adadığı şiirlerden oluşan Agios Ritsos‘u yayımlamıştık en son.

Yönetmen Özcan Alper’in başyapıtı kabul edilen Sonbahar filminin senaryosu kitaplaştırılarak Ve Yayınevi’nden çıktı. Sinema alanında kitap yayımlamaya devam edecek misiniz? Sırada hangileri var?

Özcan Alper önemsediğim bir yönetmen, ikinci uzun metrajlı filmi Gelecek Uzun Sürer‘in senaryosunu da yayına hazırlıyoruz. Sinema dizimiz için başka projelerimiz de var, yakında onları da hayata geçireceğiz.

Özellikle şiir türünden söz edecek olursak, kitap basımı tercihinizi neye göre yapıyorsunuz? Örneğin, yeni şairleri okurlarıyla tanıştıracak mısınız?

Tek bir ölçütümüz var, yazınsal değer. İyi ve has şiiri öne çıkarmaya devam edeceğiz. Elbette -değerli bulduğumuz- yeni şairlerin şiirlerini de okura ulaştırmayı sürdüreceğiz. Geçtiğimiz yıl genç şair Akın Art’ın ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar‘ı yayımlamıştık, kitap önemli bir ilgi görmüştü. Bunlar bizi gönendiren şeyler.

Roman ve öykü türlerinde hangi kitapları okuyabiliriz Ve Yayınevi’nden?

Roman türünde, Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu‘sunu, Leyla Saral’ın Kısa Bir İç Çekişle‘sini, Ahmet Önel’in Oto/kopi‘sini yayımladık.

Büyük yazar Muzaffer Buyrukçu’yu, ölümünden uzun yıllar sonra, Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı yayımlanmamış bir öyküsüyle yeniden edebiyatın gündemine taşıdık. Oğuzhan Akay’ın Touchdown‘u, Deniz Günal’ın İstasyon Öyküleri, Adil İzci’nin Ada Sularında‘sı, yayımladığımız diğer öykü kitapları.

Hangi türdeki kitapları okurlara kazandırıyorsunuz?

Edebiyat ağırlıklı bir yayın çizgisi izliyoruz. Geniş bir yayın yelpazemiz var. Şiir, şiir sanatı, öykü, roman, anı, mektup, sinema dizilerinden iki buçuk yıllık süre içinde yirmi yedi kitap yayımladık.

Koleksiyon değerinde kitaplar yayımlamayı sürdüreceğiz…

Bursa Olay, 27.9.2016, s. 4

 

Bobby Sands’ten “Hapishane Şiirleri”

bobby_sands_belfast

Bobby Sands: Yanlış yerde doğru adam 

Bobby Sands, politik bir davanın, aslında ölümcül özgürlük arzusunun savaşçısı olmanın yanı sıra, şair, şarkı sözü yazarı ve güçlü bir aktivist.

Bazı insanların hayatları mahvolmayacak kadar değersizdir. Kimilerinin ki de uzun sürmeyecek kadar kutsanmış. Ve ikinci grupta yer alanlar, kendilerini usul usul mahvedip yok ederken, yeni dünyalar, yeni değerler yaratırlar ya da yeni dünya ve değerler için ilham verirler. Nasıl erdemli, olunması gerektiği yerde nasıl fedakâr, ketum ve güçlü olunması gerektiği hakkında kılavuzluk eder, gönüllü rehber olurlar.

Bir zamanlar IRA (Irish Republican Army-İrlanda Cumhuriyet Ordusu) mensubu Bobby Sands, kanımca bu tür insanlardan biri. Kendisi politik bir davanın, aslında ölümcül özgürlük arzusunun savaşçısı olmanın yanı sıra, şair ve şarkı sözü yazarı ve güçlü bir aktivist. Kendi yok olurken, etrafında ışıl ışıl parıldayan varlık alanları oluşturmuş bir genç adam. Okumaya devam et