Gelenek Değil Denemek (Çetin Balanuye)

Çetin Balanuye, 30.11.2018 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Önel’in yeni kitabı Konumlandırmalar hakkında yazdı: Konumlandırmalar ‘yazın uğraşını’ tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir.”

Yazının tam metnini yayımlıyoruz.

 

GELENEK DEĞİL DENEMEK: FARKLA TEKRAR FRAGMANLARI

Yeni bir okur tipi

David Shields, yaklaşık yirmi yıldır yazın dünyasını ilgilendiren ilginç bir tezi gündemde tutuyor: Alışıldık tarzda roman,  sessiz bir çekiliş deneyimliyor; yerini gerçeklikle ilişkisini gözden geçiren, araştıran ve ağır ağır yeniden kurmaya çalışan yeni bir türe bırakıyor. Türdeki bu yeni filizlenmenin iki temel nedeni var: Biri, yeni okur tipinin ortaya çıkışıyla, diğeri de olgu ile kurgu arasında klasik romanın varsaydığı uzaklığın giderek iç içe geçmesiyle ilgili. Kısaca söylenirse, yeni okur tipi -gerekçeleri epeyce açık olmak üzere- seri tüketim çağının hiç de sürpriz olmayan bir ürünü: Acelesi olan bir okur, dilde zarafeti önemsiyor ama bunu süsleme sanatıyla ilişkili görmüyor, hacimli metinlerle ilişkisi de epeyce mesafeli.

Okur tarzındaki bu değişimle eş zamanlı ama bambaşka nedenlerle hacimli romanların salt kurguya dayalı karakter, olay ve anlatı organizasyonu da önemli ölçüde aşınmış gibi; Shields’in “örnek vaka” olarak bir keresinde dilledindirdiği üzere, sözgelimi Franzen’ın her biri tuğla gibi devasa hacimli romanlarındaki karakter enflasyonu, bunların birbirleriyle ilişkileri, anlatıda geliştirilmek istenen örgünün anlaşılması için gerekli uzun ve dikkatli okuma seansları -deyim yerindeyse- elli gram şeker için on kilo keçi boynuzu kemirmeye dönüşmüş gibi görünüyor. Kurgudan sağlanacak dolaylı ve elbette iyi bir romanda asla azımsanamaz olan o “kavrayış genişletme” edinimi de çoğu hacimli romanda ya hiç gerçekleşmeyebiliyor, ya da pek az gerçekleşiyor.

“Yeni bir tür” arayışı

Bu ve benzeri gerekçelerle olmalı,  yazın dünyasında “yeni bir tür” arayışı belli belirsiz kendini duyuruyor: Kitabevlerinin tasnif etmekte güçlük çekeceği kitapların sayısı giderek artadursun “deneme” adının aşırı genelleyiciliğiyle ifade edilemez bir çeşitlenme var ve bu çeşitlenmenin hakkını verecek “genre” adından da henüz mahrumuz. Bu yeni “türleşme”nin ortak nitelikleri arasında şunlar var: Parçalı (fragmented) pasajlar; kısa ve süssüz, ama çarpıcı bir ifade gücüne sahip söyleyişler; olgulardan kendisini ve okuyucuyu da haberdar eden metin türleri.

Ahmet Önel

“Yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi

Ahmet Önel’in son kitabı Konumlandırmalar böyle bir dönemde okuyucuyla buluşuyor. Toplam 207 fragman-pasajdan oluşan kitabın türü için -üstteki bağlamı akılda tutarak- ne denebilir, karar vermek sahiden güç. Ancak şu kadarı açık bir kesinlikle ileri sürülebilir: Ahmet Önel, yukarıda özetlenen dönüşüme adeta eşlik edercesine “çağcıl” kalmayı başarıyor; Konumlandırmalar bu anlamda “yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir. Roman, öykü, oyun, çocuk edebiyatı ve deneme gibi edebiyatın hemen her kovuğunda yeterince ikamet etmiş bir yazarın sözcüklerle yeni bir sığınak inşa etmekte olduğu anlaşılıyor… dünya manzaralı, tedirgin edici, ironik ve gerçekçi bir sığınaktan söz ediyoruz bu noktada.

Konumlandırmalar‘da Önel bizi “konuşma” kavramına çağırıyor; her biri yazarın kendisiyle, yazarın ya da metnin konuklarıyla, okurun kendisiyle ya da okurlar arası gerçekleşen olası bir konuşmada çağın saati yavaşlatılıyor, yerine bir salyangoz saati konuyor  ve böylece “sahiden konuşma” vücut buluyor. Bu, özensizliğiyle dikkat çeken tüketim toplumunun tüketici gevezeliği değil artık, kendisi de aynı koşulların esiri olan okura -onun bile vakit ayırabileceği ölçüde- kısacık parçalarda sahici bir konuşmaya eşlik etme şansı veriliyor. Her konuşma yeni bir kavramsal/yaşantısal/deneyimsel gözden kaçanı fark etmeye çağırıyor. Alışıldık perspektifler sağa sola kaçışıyor ve yeni perspektiflere yer açılıyor. Önel, konuşmalar yazıyor ve bununla yeni anlam olanaklarını konumlandırıyor:

Yalnız olmayı çok mu seviyorsun?

Bilmem,  dedi adam. Kitabı ters çevirdi, sonra da koltukta geriye doğru kaykıldı. Bir sohbet öncesi. Yapacağı  her  davranış acemice olabilir şu an.

Yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu anlatmanı isterdim, dedi birincisi.

Anlatabilirim, dedi adam. Ama bilmem hiç konuşmayan birinin karşısında saatlerce bekleyebilir misin?

Hakkında sahici bir konuşmanın olmadığı yerde konuşulan tüketilir en fazla. Önel, bu tüketimin farkında ve insanın trajedisinin yakınındakiyle uzaklaşmakta yattığını sezdiriyor:

Bir yazarı tanımak, ona dokunmak, onunla konuşmak ve insan yanıyla yüz yüze gelmek onu tüketmektir, dedin. Düşündüm. Neden olmasın! Dört yıldır birlikteydik ve  artık hiçbir kitabımın kapağını aralamıyordun.

Romandan ayrı bir deneyimi zorlayan -bu anlamda adeta hem okur hem de yazarı konfor alanından çıkmaya zorlayan- bu yeni türde en zoru iklim ya da bağlam yaratmanın en azından bir öykülük hacim gerektirdiğini bilmek, ama bu hacimden de mahrum bir halde parça pasajlarla bir iklim yaratmak. Konumlandırmalar bunu ustalıkla başarıyor:

Evimin eksikleri var, diyor kadın. Damlayan musluklar, çalışmayan prizler, işlemeyen çekmeceler. Hep bildiğin şeyler işte. Bu pazar uğrarım, diyor adam telefonun öbür ucundan. Hepsinin hakkından gelirim,  merak etme. Gülümsüyor kadın. Sevinirim, diyor. Zaman ayırıyorsun bana. Fena mı işte, diyor adam, hem seni görmüş olurum böylelikle. Yüzüne al basıyor kadının. Neyse ki telefonda. Sahi, çağırmışken şu telefonun da çaresine baktırmalı. İnsanın aklından geçen, ancak söylemeye çekindiği şeyleri bir güzel söyletiyor, gördün mü!

Ah.. Bir iki arıza olmalı insanın evinde. Mutlaka olmalı!

Düşte ısrar

Konumlandırmalar, klasikleşmiş kimi yazın temalarını da yeniden ziyaret etmekten geri durmuyor. “Düşte ısrar” teması bunlardan biri. Belki de edebiyatın bu  en eski  teması -Deleuze’ü anımsatırcasına- farkla tekrar ediyor; bu düpedüz değirmenlere saldıran çılgın düşseverin bir tekrarı, ama aynının geri gelişi değil de yeninin farkla tekrarına dönüşüyor:

– Kardan adamım asla yaşamıyor.  Tamamlıyorum ve sıra havuç burnu yerleştirmeye geliyor ki bir bakıyorum erimiş!

-Yanlış zamandasın evlat. Aylardan temmuz ve sen düşlerden beyazda ısrar ediyorsun..

Konumlandırmalar, yeni bir tür arayışının olmazsa olmazı disiplinler arası kolajı da gözetiyor. Nietzsche’nin “tehlikede yaşayın” önerisi beklenmedik bir anda buyur ediliyor: “Akıl almaz olan hayatın kendisi değil, ona katılma biçimimizdir. En mantıklı, en seçilmiş davranışın uçurum kenarından iki bilet olmadığını kim söyleyebilir!”

Aynı disiplinler arası kolaj arayışının bir başka örneği de politikadan; Önel, tüm metnin örtük bir politik hiciv barındırmasına dikkat ediyor. Bunlar daha çok politik eleştiri çekirdekleri, okurun zihninde serpilip gelişmek üzere can suyu verilip bırakılıyor:

“Eğer bir ulusu yok etmek istesem, ona her şeyi bol bol verip mutsuz, açgözlü ve hasta yapardım.” Bir yazardan aldım bunu. Belki kocaman harflerle yazıp kentin girişine asmak isterdim.

Evinin kapısına as, diyorum. Belki de söz konusu hastalık orada başlıyor.

Politik hiciv, okuru kendisiyle hesaplaşmaya çağırırken de doğrudan, açık, sert ve çarpıcı olmayı başarıyor:

Anne, sonunda acı haberi veriyor.

Meyve suyu kalmamış. Meyve verebilirim!

Çocukların yüzü gölgeleniyor. Akıllarından geçen şunlar olmalı: Dünya giderek çekilmez oluyor. Üstelik güvenilmez! İyi şeyler vaat etmişlerdi. Şimdi taklitleriyle kandırıyorlar!

 

Konumlandırmalar, Ahmet Önel'in Kasım 2018'de Ve Yayınevi'nden çıkan kitabı.

Yeniden başlamak

Ahmet Önel, yazında ustalaşmanın ödülünü koltuğuna gömülüp dinleneceği bir emeklilikte beklemiyor. Güç olanı seçiyor: Yeniden başlamak…! Edebiyatın muazzam birikiminden yararlanarak ve ancak geçmişle sahici bir muhabbetle olanaklı bu “yeni başlangıç” bizim yakada özellikle çok değerli.

Konumlandırmalar bu güçlükle yüzleşmenin son derece başarılı bir ifadesi.

Çetin Balanuye, Cumhuriyet Kitap, 30.11.2018, s. 13

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı ölümünün sekizinci yıldönümünde sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar, Tansık şiiri,

‘Beni anlayanlar değil ancak sesimi duyanlar çoğaldıkça yalnızlığım, yabancılaşmam da daha hızlı artıyor… Bu ağırlığın taşıyıcısı benim… Kiminle paylaşabilirim? Çevrem uçuşan kınkanatlılarla dolu… Ayakları balçığa batmışken uçtuklarını sanıyorlar…”

Halil İbrahim Bahar7 Kasım 2001, Perşembe

Halil İbrahim Bahar kimdir?

Halil İbrahim Bahar

(25 Ocak 1928, Trabzon – 16 Kasım 2010, İstanbul)

1928’de Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı Kavaklı (Zara) köyünde doğdu. Annesinin adı Zeliha, babasının adı Ali’dir. İlkokulun üç sınıfını Kavaklı’da, iki sınıfını Çarşıbaşı’nda (İskefiye) okudu. Orta öğrenimini Trabzon Lisesi’nde (1940-46) tamamladı. 1946’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1952’de bitirdi. 1954-57 yılları arasında psikiyatri dalında uzmanlık öğrenimi gördü. Okumaya devam et

Tevfik Fikret yüz elli yaşında!

Tevfik Fikret, “çağına kadar süregelmiş şiir anlayışını değiştiren” büyük şair…

Tevfik Fikret’i doğumunun yüz ellinci yılında saygı ve sevgi ile anıyoruz. Onu, Abdülhamit’in istibdat döneminde yazdığı, bütün zamanlara seslenen “Sis” şiiriyle selamlıyoruz, A. Kadir’in yenileştirmesiyle… Arşiv desteği için Turgut Çeviker’e teşekkür ediyoruz. Okumaya devam et

Cumhuriyet’e kimlik veren aydına ‘Armağan’ / Nadir Temeloğlu

Cumhuriyet Aydını Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Nadir Temeloğlu, 24.11,2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı.

“Tecer’in yazıları buram buram halk sevgisi tütüyor. Ona göre Türkçenin gelişmesi, kültür hayatının yaratılması için halkın yaşantısına tanık olmak ve ondan öğrenmek gerekir. Milli hayatı bir bütün ele alabilmek için, halk fikrini işlemek kaçınılmazdı. Fakat halk fikrinin oluşturulması için de bir devrime ihtiyaç vardı. Halk fikri, halkın hakimliği ile sağlanabilirdi.”

Cumhuriyet, Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, Ahmet Kutsi Tecer

Cumhuriyet kurmak, yeni bir kültür yaratmak

Fransız düşünür Montesquieu, “Kanunların Ruhu” kitabında “Cumhuriyet, erdemli insanların yönetimidir” der. Senaca ise Cumhuriyet’i, “İlim ve ahlakın, adalet ve faziletin iktidarı” olarak niteler. Okumaya devam et

Okur Söyleşileri / Hülya Yalçın

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri Okur Söyleşileri başlığı altında web sayfamızda paylaşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin bugünkü konuğu Hülya Yalçın. İyi okumalar dileriz…

Okur Söyleşileri. Ve Yayınevi'nin kitap takip sistemine kayıt olan okurlarıyla yaptığı okur söyleşileri Hülya Yalçın ile sürüyor.

Hülya Yalçın

“Yüzlerce kitap okudum, hiç böyle bir uygulama görmedim.”

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

İstanbul’da yani ruhumun ait olmadığı bu şehirde yaşamaya çalışıyorum. Adım Hülya. Kitap ve kedi severim çokça. Kitap okunmayan gün benim için yaşanmamış demektir. Ortalama iki günde bir kitap bitiren bir okuyucuyum. Bu sıralar Arkadaş Z. Özger ve Didem Madak okuyorum.

GÜZEL İŞLER YAPIYORSUNUZ

Yayınevimizden nasıl haberdar oldunuz? İlk izlenimleriniz nelerdi?

Yayınevinizden çok aradığım bir kitabı bulamazken haberdar oldum. Memnun da oldum doğrusu. Güzel işler yapıyorsunuz. Okumaya devam et

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce

Mecit Ünal, 30.6.2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası‘nı yazdı:

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce  

“Kimseye Borcumuz yok var olmak için”

Özdemir İnce, kulenin tepesinden değil, şiirin doruğundan meydan okuyor…

Ahir ömründe şiire el atması bir romancının, çağrısına daha fazla direnememesinden olsa gerek şiirin. Şiir, romancının içindeki bir uktedir aslında. Şairin ise, yaşı ilerledikçe, görmüş geçirmiş olmanın verdiği tecrübenin hazzıyla erotizme yönelmesi bir gelenek olmuştur. Başkaldırı şiirleri gençlikte kalmıştır artık; hatta başkaldıracak bir şey de kalmamıştır bir bakıma. Peki, ama öyle mi gerçekten? Erotizm, küçük bir dokunuşla bir başkaldırıya da evrilebilecekken şairin giderayak geride kalan yaşama –ve her şeye– tenden, tenin sınırlarından bakması bir görü eksikliği olarak değerlendirilemez mi? Okumaya devam et

Muzaffer Buyrukçu’nun iki kitabı üzerine (Nazlı Yıldırım)

Muzaffer Buyrukçu, sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan “Arkadaş Anılarında Orhan Kemal” yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor.

Yaşadığımız çağın sıkıntılarından kurtulmanın birçok yolunu aradığımız şu günlerde hafızamıza iyi gelen isimlerden bir tanesi de Muzaffer Buyrukçu’dur. Dönemi değerlendirmenin, olayları yorumlamanın bir diğer seçeneğidir çağın zihniyetini yansıtan eserler okumak. Buna örnek verebileceğimiz birçok isimlerin başında gelir Muzaffer Buyrukçu.

1950 ve sonrası dönemlerde sık sık adı geçen, üstelik hiçbir kuşağa, yazın anlayışına ve edebi akım kategorisine sığdırılmadan özgün bir ses olarak tek başına anıldı. Ben de Muzaffer Buyrukçu Edebiyatı olarak başlıca anıyorum. Ayrıca günlük yazının ustalarındandır. On yıla yakın bir zaman sonra Ve yayınevi, Muzaffer Buyrukçu’nun hiçbir yerde yayımlanmamış uzun öyküsünü okuruna kavuşturdu. Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları‘nı okuduğumda daha erken bir kavuşma olmalıymış, dedim.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?

İlk başta Haydar’ın öyküsünü okuyor sanısına kapılsak da alt metni fark ettiğimiz an içinde bulunduğumuz dönemin benzerliğiyle şaşırtıyor bizi. Karısı Esma’yı yolcu etmesinden sonra Haydar’ın otogarı gözlemlemesiyle başlıyor her şey. Ayrıntıların yoğunlaştığı bu kalabalıklarda Haydar’ın penceresi pasif bir tepki olarak belirginleşse de asıl şey toplumun iktidarsızlık belirtisidir.

Bir taraftan olay örgüsü ilerlerken diğer taraftan mitingler, karakolda yaşanılan şiddet, sağ-sol çatışması, bomba ihbarları, düşüncelerin yırtıldığı yerde birbirine patlayan küçük kesimler, dindarlaştırılma baskısı gibi daha nice keskin sorunların ortaya çıkardığı korku ve tedirginliğin psikolojik şiddetine maruz bırakılan toplumun bireyi olarak güvensizlik içinde kıvranır. Tüm bunları ayrıntılara yerleştirmek, dönemi ilişkilendirmek her yönüyle titizlikle çalışılmış verimli bir yapıttır. Haydar’ın da yaşadığı budur. Ve bunu cinselliğin bastırılamaz güdüsüyle aşmaya yahut da yaşanılanları yok etmeye çalışır. Artık kontrol edilemez içgüdülerin hâkimiyeti altına girer. Haydar, karısı Esma dışında da kadınlarıyla ilişki yaşasa dahi şu sözleri sarf etmekten kendini alamaz. “Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?”

Dönemin edebiyat gündemine ışık tutmakla beraber, ışığı biraz daha ileriye tutarak görülmesini istediği şeylerin günümüz çağın zihniyetiyle ilişkileniyor. Peki, bundan bir sonrası adım ne olacaktır, ne yaşanacaktır bilinmez ama bunu görmenin tek yolu ışığı birazcık daha doğrultmak. Böylelikle Muzaffer Buyrukçu’nun öykülerini anlar ve yarattığı dünyanın hissiyatına sinmiş oluruz. Bu benzersiz  Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı uzun öyküsü ile ilk Muzaffer Buyrukçu yolculuğuna başlayabilirsiniz.

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, kitap, Muzaffer Buyrukçu

Orhan Kemal ile dostluk

Sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan Arkadaş Anılarında Orhan Kemal yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor. En yakın dostu olan Orhan Kemal’den de izler taşıyan, edebiyat camiasından isimlerin geçtiği bir eserdir. Günay Güner yazar hakkında şöyle yorumlamış, “onun günlüklerinde pırıltılı görkemli bir dönemin yazar ilişkileriyle, dostluklarıyla, çatışmalarıyla, yaşantılarıyla ilk elden içeriden tanıklığıdır.”

Buyrukçu’nun günlüklerinden dünyaya bakmak

Oğlu Erdem Buyrukçu’nun hazırladığı Muzaffer Buyrukçu Arşivi’nden Türkiye Yazıları’nda, Soyut dergisinde ve gazetelerde çıkan günlüklerine ulaşılabilir. Sadece bununla sınırlı değil. Günlük yazınında yazdığı birçok eseri var Muzaffer Buyrukçu’nun. Edebiyat tarihine, döneme, gelecek edebiyatçılarına da tanıklık edeceği ve sürekliliğini kazanan yapıtlardır bunlar. Mustafa Şerif Onaran, Muzaffer Buyrukçu’nun ölümünden sonra kaleme aldığı bir anma yazısında (Muzaffer Buyrukçu’nun Günlüklerinde Edebiyatın Gizli Tarihi) şöyle der; “Bir de Muzaffer Buyrukçu’nun günlüklerinden bakmalı o dünyaya. Gerçekleri aramak gibi bir yanlışa düşmeden, Buyrukçu’nun yorumunda, edebiyatımızın gizli tarihini sezmekle yetinmeli. Muzaffer Buyrukçu, tanımadığımız, önemsemediğimiz nice edebiyatçıda değişik bir kişilik olduğunu gösterdi bize. Sayısı yirmiye yaklaşan o günlükleri yeniden yayımlamalı. Edebiyatın içindeki çalkantıları yakından görmeli. Belki o günlüklerde kendimizi bile tanımakta zorlanacağız. Olsun. Mevlana o gerçeği yakından kavramış: Olduğumuz gibi görünmüyoruz ki! Göründüğümüz gibi olmuyoruz ki!“

Orhan Kemal’le beraber, Arap Talat, İhsan Hasırcı, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı gibi isimlere de sık sık rastlıyoruz. Öncü Kitapevi, Karaköy, Cibali’den Nuruosmaniye’ye, İkbal Kıraathanesi, İstasyon Meyhanesi ve en çok toplanıldığı mekan olan Adana Kebabevi’nde geçen muhabbetlerin doyulmaz tadına iştirak ediyoruz. Yedi başlık altında toplanılan Orhan Kemal anıları, 1953-1970 yılları arasında yaşanılanların biriktirildiği bir sarnıçtır.

Dostlarla muhabbet

Orhan Kemal’in ölümüyle yıkılan, Gençlik parkındaki aile çay bahçesinde otururken Muzaffer Buyrukçu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan vesikalık fotoğrafını gördüğünde kökleşmiş belleğinde birikmiş anılarını yeniden canlandırır.Gazeteyi katlayıp Orhan Kemal’ini bizlere anlatmak için yeniden yola çıkar. On yedi yıl süren dostluğunu anlattığı Arkadaş Anılarında Orhan Kemal birikimin görgü tanığıdır. Orhan Kemal’i, Muzaffer Buyukçu’yu ve diğer isimleri bir kez daha yaşadığımız bir eserdir. Hiçbir edebiyatçının teselli edemediği bir yıkımla baş başa kalır ve yalnızlaşır Muzaffer Buyrukçu.

Romanlarıyla, öyküleriyle günlükleriyle sessizliği yırtan Muzaffer Buyrukçu, şu zamanlarda seda oluyor dilimize. Toplumda yargılanmış, yaşamdan sürülmüş, görülmeyen, soluğu hissedilmeyen kahramanların sesi oldu. Gerçek bir İstanbul’u anlattı. Edebiyatta ise kuvvetli bir hafıza oldu.

Bahsettiğim bu iki eser dışında yeniden güncellenerek toplu eserleri de yayımlandı yakın zamanda. Hem ruhumuzu hem bedenimizi gevşeten Muzaffer Buyrukçu’nun yazdıklarına daha çok ihtiyaç duyacağız.

 

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, 62 s., Ve Yayınevi

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, Muzaffer Buyrukçu, 80 s., Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 14.10.2016, s. 10

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” / Ülkü Başsoy ile söyleşi

Ece Ayhan Sivil Girişimi, Ece Ayhan’la 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de tanışan ve arkadaşlıkları uzun yıllar devam eden Ülkü Başsoy ile Ece Ayhan Kültürevi’nde “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ece Ayhan ile yıllar süren yazışmaları Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar adıyla Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırılan Başsoy, bir Ece Ayhan simgesi olarak değerlendirdiği “Ters Sofora” ağacından yola çıkarak Ece Ayhan’ın izini sürdüğü söyleşi ilgiyle izlendi.

Ece-Ayhan-Ters-Bir-Sofora-1024x435

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora”

Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin  “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora” adını taşıyan Ülkü Başsoy ile söyleşi etkinliği 12 Ekim 2015 tarihinde Ece Ayhan Kültürevi’nde yapıldı. Kolaylaştırıcılığını gazeteci Ragıp Duran’ın yaptığı etkinlik 10 Ekim’de Ankara’da “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”ne yapılan bombalı saldırı sonucu katledilen 100’ü aşkın barış gönüllüsünün anılmasıyla başladı. Okumaya devam et

Ece Ayhan Evi açıldı

e_ayhan_acilis_250515_1

Çanakkale beledisyesi’nin Ece Ayhan Sokağı ve 2010 yılında başlayan kültür politikaları çalışmaları kapsamında “Kültürümüz Budur Abiler” sloganıyla andığı Çanakkaleli şair Ece Ayhan’ın isminin verildiği Kültür Merkezi, 25 Mayıs Pazartesi günü düzenlenen törenle açıldı.

Restorasyon çalışmaları tamamlanan Tıflı Camii yanındaki tescilli iki tarihi bina Ece Ayhan Evi olarak isimlendirilerek kentlilerin hizmetine sunuldu. Açılışa çok sayıda davetli katıldı.

Ülkü Başsoy Ece Ayhan Evi’nin açılışında konuşurken

Ece Ayhan’ın Anısı Burada Yaşayacak

Törende, Şair Ece Ayhan’ın arkadaşı, emekli başkonsolos Ülkü Başsoy da bir konuşma yaptı. Başsoy, Ece Ayhan ile 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de (Şimdiki adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) tanıştıklarını ve arkadaşlıklarını uzun yıllar sürdürdüklerini kaydetti. Kendisinin Dış İşleri Bakanlığı’ndaki görevleri neticesinde yurt içi ve yurtdışındaki görev yerlerinde sürekli olarak Ece Ayhan ile kart ve mektuplar aracılığıyla haberleştiklerini belirten Başsoy, sakladığı mektup ve kartların “Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar” ismiyle Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırıldığını kaydetti. Ece Ayhan’dan “Sıkı bir şair, sivil bir şair ve daimi muhalif” olarak söz eden Başsoy, “Büyük ve güzel bir şairdir Ece Ayhan. Onun şiirlerini taklit etmek mümkün değildir. İkinci Yeni şiirinin baş kurucusu Ece Ayhan’dır. Birinci Yeni dediğimiz Orhan Veli kuşağının karşısında, onlardan tamamen ayrı, tamamen düşsel, kapanık, kilitli bir şiir tarzı… Ancak Ece Ayhan, bugün dünya çapında bir şairimizdir. Şiirleri başka dillere de çevrilmiştir” dedi. Çanakkale Belediyesi girişimleriyle Ece Ayhan Evi olarak düzenlenen mekânın açılışına katılmaktan dolayı memnuniyet duyduğunu belirten Başsoy, “Benim umudum, bu mekân Ece Ayhan’ın yaşam tarzına uygun bir şekilde işlevlendirilmelidir. Entelektüel ve aydın Belediye Başkanı Ülgür Gökhan sayesinde mutlaka da böyle olacaktır” diye konuştu. Başsoy sözlerini, Ece Ayhan’ın ünlü şiirlerinden biri olan “Kudüs Fareleri”ni okuyarak noktaladı.

“Korumacılık Anlayışıyla Hareket Ediyoruz”

Belediye Başkanı Ülgür Gökhan ise, hem kentin tarihi değerlerini korumanın hem de Çanakkaleli şair Ece Ayhan’ın isminin verildiği mekânın açılışını yapmanın mutluluğunu yaşadığını belirterek sözlerine başladı. Gökhan, Ece Ayhan Sivil İnisiyatifi tarafından Kedi Kara Kültür Sanat ve Araştırma Derneği olarak işletilecek Ece Ayhan Evi ve yan tarafında Çanakkale Belediyesi’ne ait Kent Enstitüsü Çalışma Ofisi ile birlikte kentlilerin kültürel ve sanatsal anlamda faydalanabileceği yeni mekânın hayırlı olmasını dileyerek konuşmasını tamamladı.

Konuşmaların ardından açılışı yapılan mekân davetlilerle birlikte gezildi.

Ece Ayhan Evi Hakkında

Toplamda 380 metrekare kapalı alana ve küçük bir iç bahçeye sahip olan tescilli tarihi iki yapı, aslına uygun olarak kentin kültürel ve sosyal hayatına kazandırıldı. Projede, Şiir Kafe ve satış birimi ile kültür-sanat ve organizasyon alanı, üst katlarda ise kütüphane, toplantı salonu, yönetim birimi ve etkinlik alanları yer alıyor.

Kaynak: Çanakkale Belediyesi

Arkadaş Zekâi Özger’in Dergisi: “KENT 16”

Kent 16

Metin Güven için…

“Zekâi kimin Arkadaş’ı idi?”

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nı yayına hazırlarken Arkadaş Z. Özger’e ilişkin çok sayıda kaynağı taramış olmama rağmen “Kent 16″nın sözünün edildiği tek bir yazıya rastlamamıştım. Uzunca bir süredir “Arkadaş Z. Özger’e Armağan” adıyla yayın hazırlıklarını sürdürdüğüm kitap için Arkadaş’a dair ne varsa biriktiriyor, hakkında yazılan ne kadar yazı varsa arşivliyordum. Bu kitap projesini paylaştığım değerli ağabeyim Turgut Çeviker, kendi çalışmaları sırasında taradığı dergilerde Arkadaş’la ilgili bir yazıya rastlarsa benim için fotokopi edip biriktiriyordu, zaman zaman yanına uğrayıp alıyordum kendisinden. Yine bu ziyaretlerimden birinde, ekim sonlarıydı, Turgut Ağabey birkaç yazının fotokopilerini vermiş, ben de çantama atıp eve gelmiştim. Bu yazılardan biri Metin Güven’in Mayıs 2003 tarihli Hürriyet Gösteri dergisinde yer alan “Zekâi kimin Arkadaş’ı idi” başlıklı yazısıydı. Büyük bir merak duygusuyla yazıyı okumaya başladım:

“Nurullah Ataç’a ait güzel bir söz vardır ve doğrudur: ‘Dergiler edebiyatın laboratuarıdır.’ 1960 sonrası Bursa’sında siyasal ve kültürel ortam eskiye oranla çok daha zenginleşmiş ve en önemlisi daha demokratikleşmişti. Bu anlamda; Halkevi-Oda Tiyatrosu oyunlar oynamaya başlamış, Sinematek açılmış ve küçük küçük dergiler çıkmaya başlamıştı. KENT 16 böyle bir dergiydi işte. O yılların ünlü edebiyat öğretmeni Mehmet Gündüz Göktürk’ün; Kuruçeşme Mahallesi, Otel Sokak 2 numaralı evinde (şimdi aynı binada Kelepir var) evin bodrum katını büro haline getiren, büyük oğlu Ömer Zafer Göktürk ve Ömer’in Atatürk Lisesi’nden sınıf arkadaşı Zekâi Özger; bu dergiyi 1965 yılının nisan ayında çıkarmışlardı.

 

Derginin ilk sayısında, birçok yazı ve şiirin yanında ‘Arkadaş’ adlı ve Zekâi Özger imzalı bir de öykü vardı. Bu öykünün ortalarında bir yerlerinde; anlatıcı (muhtemelen bu; Zekâi’nin kendisiydi, zira Zekâi o zaman on yedi yaşındaydı ve kendi yaşamı dışında bir başka hayatı kurgulayacak bilgi ve birikime sahip değildi.) bir düş görüyordu ve düşünde Tanrıyla konuşuyordu. Ve Tanrı ona iki defa: ‘Sen benim arkadaşımsın… Sen benim arkadaşımsın…’ diyordu. KENT 16 şu anda kimsede yok. Yazı öncesi süreçte, Ömer Zafer’le üç defa telefonla konuştum. Yakınlarda Bursa’ya geldiğinde yüz yüze de konuşmuştuk zaten. Onda yok, Bursa Osmangazi Belediyesi’ne ait kütüphanede yok. Arşivci olduğuna inandığım o yılları yaşayan ve anımsayan insanlara sordum, onlar da kendilerinde olmadığını söylediler.”

Arkadaş’ın on yedi yaşının dergisi

Okuduklarım beni müthiş heyecanlandırmıştı. Arkadaş’ın on yedi yaşlarındayken çıkardığı, kimselerde bulunmayan bir dergiden, Arkadaş Z. Özger’in “Arkadaş” adını nasıl ve niçin aldığını açıklayabilecek Zekâi Özger imzalı ve ‘Arkadaş’ adlı bir öyküden söz ediliyordu yazıda… KENT 16‘yı mutlaka bulmalıydım, ama nasıl! Hemen telefona sarılıp Turgut Ağabeyi (Çeviker) aradım, Metin Güven’in yazısında sözü edilen KENT 16 dergisini bulabilir miyiz diye sordum. Milli Kütüphane’de olup olmadığına baktırabileceğini söyledi. Ben de o günlerde Halit Asım’ın “Ömür” kitabı için Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalışıyordum, ertesi günün sabahı soluğu kütüphanede aldım.

Kütüphanenin veri tabanını inceledim, kayıtlı dergiler arasında görünmüyordu. Kütüphane çalışanlarına 1965 yılında Bursa’da yayımlanmış KENT 16 dergisini aradığımı, kayıtlarında göremediğimi, başka kütüphanelerin veri tabanlarına erişme olanakları olup olmadığını sordum. Bilgisayarlarından baktılar, Milli Kütüphane’de 2 adet göründüğünü söylediler. İçlerinden biri “Milli Kütüphane’de varsa bizde de olması gerekir aslında, belki kayıt edilmemiş dergiler arasından çıkabilir, ben bir bakayım” diyerek arşiv bölümüne yöneldi.  Sanırım heyecanım onlara da geçmişti. Orada merakla bekliyordum. Aradan on dakika kadar geçmişti ki kütüphane çalışanı elinde sayfaları yıpranmış bir dergiyle çıkageldi: KENT 16‘ydı işte! Derginin Aralık 1965 tarihli ilk sayısıydı. O anki sevincimi, heyecanımı anlatamam. Yıllardır unutulmuş olan dergi yeniden gün yüzüne çıkmış oluyordu. (Tarih 30 Ekim 2014. Nereden mi biliyorum, o gün çektiğim fotoğrafların dijital tarihinden.)

Derginin sayfalarını büyük bir merakla çevirmeye başladım. Metin Güven’in yazısında sözü edilen öyküsünü bir an önce bulup okumak istiyordum Arkadaş’ın. Öykü yoktu ama başka bir sürpriz bekliyordu beni, Arkadaş’ın (aslında ‘Arkadaş’ adını almadan önceki Zekâi Özger’in) ilk yayımlanan şiiri: “Niye Kapalı Kapılarınız-Bulamıyoruz”. (Evet, bu büyük bir sürprizdi, bir tarih değişiyordu, çünkü bugüne dek Arkadaş Z. Özger’in yayımlanmış ilk şiirinin 1967 yılında Soyut‘ta yayımlanan “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olduğu sanılıyordu.) Şiirin altında Zekâi Özger imzası vardı, gerçek adıyla yayımlanan ilk ve tek şiiriydi! (Bu şiir Arkadaş Z. Özger’in Haziran 1969’da Forum dergisinde “Mumsöndü” başlığıyla yayımladığı şiiridir, iki şiir arasında çok küçük farklılıklar vardır.)

Kent 16, Arkadaş Zekai Özger, Arkadaş Z. Özger, Bursa, şiir dergisi, KENT 16 DERGİSİ,

“Kent 16” dergisi, Aralık 1965, Sayı: 1

Arkadaş, arkadaşımızdır!

Derginin tüm sayfalarının fotoğraflarını çektim, ayrıca fotokopisini çektirip büyük bir mutlulukla kütüphaneden ayrıldım. Dönüş yolunda fotokopileri didik didik ettim. Metin Güven’in sözünü ettiği öykü KENT 16‘nın bu ilk sayısında yoktu. Güven derginin peşine düşmüş fakat bir türlü bulamamıştı, dolayısıyla Arkadaş’ın böyle bir öyküsü olduğunu başkalarının anlatımlarına dayanarak yazmıştı. Aktarılanlar doğru muydu yoksa aradan geçen uzun yılların Arkadaş’ın bazı gençlik arkadaşlarının zihinlerinde oynadığı bir oyunun sonucu muydu? Eminönü-Kadıköy vapurunda bunları düşünerek yol alıyordum.

Derginin bir fotokopisini Kadıköy’e geçtiğimde Turgut Ağabeye bıraktım. Derginin henüz ulaşamadığım bir sayısının daha olabileceği olasılığından söz ettim. Birkaç gün içinde Milli Kütüphane’de bulunan nüshalarına (2 adet) ulaştı Turgut Ağabey, ne yazık ki her iki nüsha da KENT 16‘nın ilk sayısına aitti. (Bu ilk sayının Milli Kütüphane’de bulunan nüshasının taranmış bir örneğini e-posta ekinde gönderdi bana.) Sonraki günlerde Turgut Ağabey ile Bursa Nilüfer Şiir Kütüphanesi’nden ve başka kaynaklardan izini sürdüysek de derginin başka bir sayısına ulaşamadık. Dergi tek sayı yayımlanmış bir dergi olarak mı kalmıştı, ikinci bir sayısı yayımlanmış mıydı, hâlâ bilinmezliğini koruyor. Yayımlanmış bir sayısı daha olsaydı ona dair bir bilgi kırıntısına mutlaka ulaşırdık diye düşünüyorum.

Evet, dergiler önemlidir. Dergilerde yayımlanmış bir yazı sizi kimselerin anımsamadığı, yitik bir dergiye götürebilir… Bu buluntu vesilesiyle değerli şair Metin Güven’i de özlemle anıyorum.

Arkadaş Zekâi Özger’in dergisi KENT 16‘nın yeniden günışığına çıkışının öyküsüdür bu anlattıklarım. VE Arkadaş arkadaşımızdır!

Kenan Yücel

Dergiyi ISSUU’da yüksek çözünürlükte okumak için tıklayın: http://issuu.com/veyayinevi/docs/kent-16

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları / Muzaffer Buyrukçu

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, öykü, Ve Yayınevi,

Muzaffer Buyrukçu: “Edebiyatımızın Mareşali”

Cemal Süreya onu “Edebiyatımızın Mareşali” olarak nitelemişti. Muzaffer Buyrukçu, öyküleri, romanları ve bir dönemin yazın ortamını anlatan günlükleriyle yazınımızın en önemli yazarlarından biri. Buyrukçu ölümünden uzun yıllar sonra yayımlanmamış bir uzun öyküsüyle geri dönüyor: Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları.

Haydar, akrabalarını görmeye giden karısını otogardan yolcu eder. Rastlantılar, anımsamalar, çağrışımlar ve düşlerle örülü, cinselliğin sarmalı içinde doludizgin yol alan şaşırtıcı öyküsü de burada başlar.

Bir ayağı gündelik hayatın gerçekliğinde, bir ayağı hayallerin sonsuzluğunda, düşlerle yüklü bir anlatım.

Bir solukta okunan bir kitap…

satin-al-buton

 

“Ve Dükkân”da alışveriş çok kolay!

Yeni yıla girerken Ve Dükkân’ımızı da açmıştık dostlar… Ve Dükkân hayalimizi hayata geçirmiş olmanın sevinci içindeyiz. Göstermiş olduğunuz yoğun ilgiye çok teşekkür ederiz.

Ve Dükkân’dan kitap almak çok kolay!

  • Üyelik gerekmiyor. Üye olmadan rahatça alışveriş yapabilirsiniz.
  • Geniş ödeme seçenekleri (Kredi Kartı, Banka havalesi/Eft)
  • Tüm kitaplarda %25 indirim.
  • Ön Sipariş kitaplarımızda %40 indirim.
  • Kredi Kartı ile 12 ay taksit seçeneği.
  • 50 TL ve üzeri siparişlerinizde ücretsiz kargo… (İstediğiniz kitapları sepete atıp kitap seti oluşturabilir, kargo ücreti ödemeden kitap alabilirsiniz.)

Kitaplığınızda ve hayatınızda koleksiyon değerinde kitaplara yer açın…

Ve Dükkân’da kitaplarımızı inceleyin! Buna değdiğini göreceksiniz. Alıp okuyacağınız bir kitap size bambaşka dünyaların kapısını aralayacak. Eğer bir kitap sipariş etmek isterseniz, kolayca sipariş verebilir, hızlı bir biçimde kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.

Sevgilerimizle,

Ve Yayınevi

“Arkadaş Z. Özger Anısına” İnsan Hakları Kongresi

Kongre

Birinci İnsan Hakları Öğrenci Kongresi afişi

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde şair Arkadaş Z. Özger anısına, 22-23 Mayıs 2015’te insan hakları öğrenci kongresi düzenleniyor. Bu yıl ilki düzenlenen kongrenin teması “Üniversite ve İnsan Hakları” olarak belirlendi. Üniversiteyi hep birlikte bir mücadele alanı olarak baştan inşa etmenin yollarını aramayı amaçlayan kongreyle ilgili, “Üniversite ve İnsan Hakları” başlığı altında toplanabilecek her konuda bildiri özetleri ile başvurular bekleniyor.

Kongrenin temel amacının, insan hakları alanında çalışan lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin içinde bulunduğu bir ağ oluşturmak ve bu ağ içerisinde öğrenci ve akademisyenlerin birbirlerinin çalışmalarından haberdar olmasını sağlamak olduğu belirtilen çağrı metninde, bu ağ sayesinde gelecek yıllarda öğrenci kongresinin yeni temalarla devam ettirilmesinin düşünüldüğü belirtiliyor.

Kongreye bildiri için son başvuru tarihi 1 Mart 2015.

500 sözcükten oluşan özetlerin başvuru formuyla beraber insanhaklarikongresi@gmail.com mail adresine yollanması gerekiyor. Kabul edilen bildiriler ise 1 Nisan 2015 tarihinde duyurulacak.

 

Yazarın devletle imtihanı (Celal Üster)

Celal Üster 15 Ocak 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazarın bağımsızlığını ve edebiyat ödüllerini ele alan bir yazı yayımladı. Yazısından kısa bir alıntıya yer veriyoruz…
Celal Üster. Simon de Beauvoir, Sartre ve Che... Küba, 1960. Cuhuriyet gazetesi.

Simon de Beauvoir, Sartre ve Che… Küba, 1960.

Jean-Paul Sartre devletin ve kurumların her türlü ödülünü reddetmeyi seçmişti

Her türlü ödülü reddetmeyi seçmişti

Jean-Paul Sartre (…) 1964’te, hiçbir kurum, dahası devletle özdeşleşmek istemediği için reddedecekti Nobel’i.

Şu dünyada onca şey olurken bu da nereden geldi aklına, demeyin. İsveç Akademisi, Nobel ödülüyle ilgili belgeleri üstünden elli yıl geçtikten sonra açıklar. O yüzden, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü’ne ilişkin belgeler geçenlerde “resmen”kamuoyuna açıklandı.

(…)

Peki, tam olarak neden geri çevirmişti Sartre pek çok yazarın aklını başından alan bu ödülü?

Her şeyden önce, Nobel’i geri çevirirken anlık bir tepki göstermediğini, resmi ödülleri kabul etmekten her zaman kaçındığını vurguluyordu Sartre.

1945’te, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra, Fransız Cumhuriyeti’nin en yüksek onur nişanı Légion d’honneur’ü de reddetmişti. Üstelik o günlerin hükümetine yakınlık duymasına karşın.

Sonra, pek çok dostunun ısrarına karşın, devletçe desteklenen yükseköğrenim kurumu Collège de France’ta hocalık yapmaya da yanaşmamıştı.

Yazarın alacağı ödüller, okurlarını baskı altına sokacaktır

“Bu tutumum, benim yazarlık anlayışımdan kaynaklanıyor” diyordu. “Sözcükler”in yazarına göre siyasal, toplumsal ya da edebi bir tutum benimseyen bir yazar, gücünü yalnızca kendi araçlarından, yazılı sözcüklerden almalıydı.

“Yazarın alacağı bütün ödüller, okurlarını, hiç de uygun görmediğim bir baskı altına sokacaktır” diye eklemeden de edemiyordu.

“Jean-Paul Sartre” imzasını atması ile “Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Jean- Paul Sartre” imzasını atması aynı şey olmayacaktı…

İsveç Akademisi’nden birilerinin yapıtlarını ödüle değer görmesi Sartre’ı pek ilgilendirmiyordu. O çoktan ödülünü almıştı bile.

Onun ödülü, bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan varoluşçuluğun sözcülüğünü yapmış olmanın zevki, romanları ve oyunlarıyla da dünya görüşünü çok geniş bir okur kitlesine aktardığını görmenin keyfiydi.

Gerçek olan bunlardı. Resmi ödüller, hep “Özgürlük Yolları”nı arayan Sartre’ın gözünde gerçek değildi; “onurlandırıcı” ödüllere inanmıyordu. Önemli olan, sistemden özgür, bağımsız kalmaktı.

Sartre’a göre bir yazar, bir kuruma dönüştürülmesine izin vermemeliydi. Böylesi ödüller, yazarın bağımsızlığını kısıtlar, onu kurumsallaştırırdı.

(…)
Toplumsal ve bireysel özgürlükleri sonuna kadar savunabilmek için, insan ruhunun en derinlerde yatan gizlerini özgürce düşleyebilmek için, yazarın da, düşünürün de, aydının da gerçek anlamda bağımsız olması gerekmez mi!

Yoksa ne yazar, ne düşünür!..

Celal Üster

Celal Üster’in yazısının tamamını okumak için: Yazarın devletle imtihanı

Dikkaat… Çekiyoruz!

Bu etkinlik şiirden fotoğrafa sürprizlerle dolu bir yolculuğa davet ediyor sizleri…

Etkinlik-Şiir-Foto

FOTOĞRAFLARINI BEKLEYEN ŞİİRLER… ŞİİRİNİ BEKLEYEN FOTOĞRAFÇILAR!

Şiir ile fotoğrafı buluşturan etkinliğimiz sürüyor. Sürprizlerle dolu bu yaratıcı ve keyifli etkinliğe hepinizi bekliyoruz…

KATILIM KOŞULLARI

1) Oğuzhan Akay’ın Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) adlı son kitabını edinin, okuyun.

2) Kitaptaki şiirlerden dilediğiniz şiirle / şiirlerle ilgili fotoğraflar çekin, şiiri fotoğrafa tercüme edin

3) Kitabınızı Kitap Takip Sistemi‘mize kaydettirin.

4) Fotoğrafınızı e-posta ekinde ve yüksek çözünürlükte info@veyayinevi.com adresimize, “konu” satırına “Fotoğrafını bekleyen şiirler” yazarak gönderin. (İletinizde çektiğiniz fotoğrafın hangi şiir için olduğunu belirtmeyi unutmayın.)

NOTLAR

*Etkinliğimiz herkese açıktır.
*Fotoğraflar her türlü fotoğraf makinesi ve cep telefonuyla çekilebilir.
*Gönderilen fotoğrafların baskıya uygun olması gerekmektedir.
*Bir kişi birden fazla fotoğrafla etkinliğe katılabilir.
*Son katılım tarihi 31.05.2015’tir.

Etkinlik sayfamızdan şair Oğuzhan Akay’ın bu etkinliğe ilişkin yazısını okuyabilirsiniz…

Şiir ve fotoğrafla ilgilenen dostlarınızı haberdar edebilir, Facebook’taki etkinlik sayfamızı ziyaret edip katılabilir, etkinliği paylaşabilirsiniz. Tabii, okumakta olduğunuz bu sayfayı da

“Kent 16” dergisi

Kent 16, Arkadaş Zekai Özger, Arkadaş Z. Özger, Bursa, şiir dergisi, KENT 16 DERGİSİ,

“Kent 16”, Aralık 1965, Sayı:1

Aralık 1965’te Bursa’da yayımlanmış aylık dergi. Alt başlığı “Düşün ve Sanat dergisi” olan dergi yalnızca bir sayı yayımlanabilmiştir. Dergi, Zekâi Özger (şair Arkadaş Z. Özger) ile liseden arkadaşı Ömer Zafer Göktürk tarafından çıkarılmıştır, bu iki isim derginin künyesinde “kurucular” olarak belirtilmektedir. Sorumlu Yönetmen’i Mehmet Durul’dur. Sekiz sayfalık bu dergide Arkadaş Z. Özger’in yayımlanmış ilk şiiri olan “Niye Kapalı Kapılarınız – Bulamıyoruz” da yer almaktadır ve dergi bu açıdan edebiyat tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Uzunca bir süre varlığı unutulan dergiyi yeniden gündeme getiren Bursalı şair Metin Güven’dir, Hürriyet Gösteri dergisinin Mayıs 2003 tarihli sayısında Kent 16‘dan söz etmiş, dergiyi bütün aramalarına karşın bulamadığını belirtmiştir. Kent 16 dergisi Arkadaş Z. Özger’in şiiirlerini Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası adıyla yayına hazırlayan Kenan Yücel tarafından 2014 yılı sonlarında yeniden günışığına çıkarılmıştır.

Dergiyi yüksek çözünürlükte okumak için tıklayın: Kent 16

 

“Anacığım, Merhaba!” / Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar

Kapak Tasarımı: Cansın Bozoğlu

“aldırma. yaşam bu. çıkar yol başlangıçta da yoktu ki.”

Ece Ayhan

Ece Ayhan’ın yaşamının çeşitli dönemlerinde Mülkiye’den arkadaşı Ülkü Başsoy’a gönderdiği mektuplar, kartlar, Ülkü Başsoy’un 50’li yılların Ankarası’nın kültürel, siyasal ortamını, edebiyat, müzik, resim gibi çeşitli sanat dallarında dönemin önemli kişilerini Ece Ayhan’la olan kişisel anıları bağlamında ele aldığı kapsamlı bir yazısıyla birlikte günışığına çıkıyor.

Ece Ayhan’ın askerden, kaymakamlık yaptığı Çardak’tan, hapisten, İstanbul’da bir süre çalıştığı De Yayınevi’nden, beyin ameliyatı için 1974’te gittiği Zürich’ten ve o yıllarda gezdiği çeşitli Avrupa kentlerinden gönderdiği mektuplar, kartlar şairin yaşantısının bilinmeyen yönlerine ışık tutuyor. Bir kısmı daktiloda, bir kısmı elyazısıyla yazılmış mektupların ve kartların görselleri, şairin kimi fotoğrafları ile elyazısı birkaç şiiri kitabı arşivlik bir öneme taşıyor.

SBF’de okurken intihar girişiminde bulunan, kaymakamlık yaparken başından “adam yaralama, mahkeme, durumu kurtarmak için psikiyatri kliniği, dövüşler vs. tam bir gizli serserilik hikâyeleri” geçen, “çarpık bir ağız ve yarı dikili bir gözkapağıyla” Avrupa’da kent kent dolaşan, birbirinden ilginç Ece Ayhan portreleri… Bir portreler galerisi…

satin-al-buton     Tüm Kitaplar - Buton

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar…

Okur Söyleşileri / Nergiz Garibli ile söyleşi

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri “Okur Söyleşileri” başlığı altında web sayfamızda paylaşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin bugünkü konuğu Nergiz Garibli. İyi okumalar dileriz…

nergiz garibli

Nergiz Garibli

 

Yaklaşık iki buçuk senedir Andrey Voznesenski’nin ‘OZA’ kitabının peşindeydim. Nereye gittiysem hep olumsuz cevaplar aldım. Bu arayış bir nevi tatlı bir oyuna dönüşmüştü benim için. Anlayacağınız bu kitap bende bir tutku haline geldi zamanla. Ve bu tutkum sayesinde tanıştım yayınevinizle. Ve Yayınevi’nin kitabın harikulade bir basımını yaptığını gördüm ve ilk işim kitapçımdan bu kitabı istemek oldu…

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

Aslından kendimi tanıtmaktan pek hoşlanmasam da biraz deneyeyim. İsmim Nergiz Garibli, dört yaşından beri okur ve yazarım. Okumaya devam et

Ve Yayınevi artık instagram’da ;)

INSTAGRAM copy

Ve Yayınevi artık instagram’da!

İnstagram’da şu iki etiketi kullanıyoruz: #veyayinevi #veyayınevi

Bizi instagram’da takip edin, kadraja Ve Yayınevi’mizi ve kitaplarımızı alın, koleksiyon değerinde kitapları ıskalamayın!

Paylaşalım ki güzellikler her yere ulaşsın…

 

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası / 2. Basım!

İlk Basımı Nisan 2014’te yapılan, büyük ilgi gören,  “En Çok Satanlar” listelerinden uzun süre inmeyen ve kısa sürede tükenen Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nın 2. basımını Haziran 2014’te yapmıştık. Gözden geçirilmiş, hard-cover (sert kapaklı) üretilen, tüm nüshaları numaralandırılmış bu özel basım kitabımıza gösterilen ilgi artarak sürüyor. Tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz.

Kitabın telif gelirlerini “Arkadaş Z. Özger Kitaplığı”nın kurulması için bağışlamıştık. Çalışmalarımızın sürdüğünü ve “Arkadaş Z. Özger Kitaplığı”nın açılışını önümüzdeki yıllarda yapacağımızı da buradan duyurmuş olalım.

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar…