Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı saygı ve sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar, Tansık şiiri,

‘Beni anlayanlar değil ancak sesimi duyanlar çoğaldıkça yalnızlığım, yabancılaşmam da daha hızlı artıyor… Bu ağırlığın taşıyıcısı benim… Kiminle paylaşabilirim? Çevrem uçuşan kınkanatlılarla dolu… Ayakları balçığa batmışken uçtuklarını sanıyorlar…”

Halil İbrahim Bahar7 Kasım 2001, Perşembe

Halil İbrahim Bahar kimdir?

Halil İbrahim Bahar

(25 Ocak 1928, Trabzon – 16 Kasım 2010, İstanbul)

1928’de Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı Kavaklı (Zara) köyünde doğdu. Annesinin adı Zeliha, babasının adı Ali’dir. İlkokulun üç sınıfını Kavaklı’da, iki sınıfını Çarşıbaşı’nda (İskefiye) okudu. Orta öğrenimini Trabzon Lisesi’nde (1940-46) tamamladı. 1946’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1952’de bitirdi. 1954-57 yılları arasında psikiyatri dalında uzmanlık öğrenimi gördü.

1957-58 döneminde askerliğini yedeksubay olarak İzmir ve İstanbul’da yaptı. 1960’ta Sosyal Sigortalar Kurumu İstanbul (Samatya) Hastanesi Nöroloji Kliniği’nde Sinir Hasatlıkları Uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1974’te, çalıştığı kliniğin şefliğine atandı. Bu görevden 1989’da emekli oldu.

Halil İbrahim Bahar’ın ilk şiirleri Beş Sanat (1950-52) dergisinde yayımlandı. Bunları, daha sonra şu dergilerde basılan şiirleri izledi: Doğu-Batı, Esi, Yelken, Evrim, Yeni İnsan, Ataç, Dönem, Soyut, Sanat Olayı, Papirüs, Somut, Gösteri, Yazko Edebiyat, Karşı, Düşün, Varlık, Edebiyat ve Eleştiri, Adam Sanat, Kıyı, Şiir Oku, Mecaz, Kitap-lık, Üç Nokta. 

Soyut dergisini çıkardı (İki ayrı döneminde toplam 144 sayı; Mayıs 1965 – Eylül 1977), pek çok genç şairin yetişmesine katkıda bulundu. Bir süre Yazko Edebiyat dergisinin yönetimini üstlendi (1985).

Şiirleri çeşitli antolojilerde, yıllıklarda yer almıştır. Yaşarken hiç kitap yayımlamadı. Ardında, daktilo edilmiş, adlandırılmış ve ciltlenmiş çok sayıda kitap dosyası bıraktı.
Mezarı Ümraniye’de, Hekimbaşı Mezarlığı’ndadır.

Kitapları

Çok İncelikler Vardı Dünyada (Seçilmiş Şiirler), 2016

Halil İbrahim Bahar. Doktor Bahar, Soyut Dergisi editörü, Çok İncelikler Vardı Dünyada, şiir kitabı.

Çok İncelikler Vardı Dünyada (Seçilmiş Şiirler), Halil İbrahim Bahar, Yayına Hazırlayan: Kenan Yücel, şiir, 168 sayfa, 1. basım, Şubat 2016 (Önsöz: Özdemir İnce, Kapak resmi: Sait Maden)

“Kırk bir yıllık (1963-2006) bir yazma döneminin ürünü olan seçme şiirlerden oluşan bu kitap Cumhuriyet döneminin en önemlileri olarak kabul edilen şairlerin yapıtlarının hiçbirinin, öz ve biçim olarak, gerisinde değil. Dahası şiirsel söylem bağlamında kimilerinden çok daha yetkin olduğu söylenebilir.”       Özdemir İnce

“Şiir kitabını gün gün beklediğim, yayımlanması için her şeyi yapmaya hazır olduğum, ilginç, benzersiz şair Halil İbrahim Bahar…”     Cemal Süreya

“Bize sorarsanız, 2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri, Ve Yayınevi’nden geçen aylarda yayımlanan, Halil İbrahim Bahar’ın “seçilmiş şiirler”inden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabıdır.”      Orhan Kahyaoğlu 

Ölüme Rağmen Yaşam Şarkısı

Nurgül Özlü

Nurgül Özlü, Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri hakkında yazdı:

“Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır ‘bana cüret ver, bana sıcağını!’ derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; ‘soğuyor kan bile, aşksız’.”

Ölmek için gelmiyoruz dünyaya, bizi nelerin beklediğinden biraz da habersiz yaşıyoruz. Bu tatsız sürprizle baş etmenin çeşitli yolları vardır ve bu yol zorlu bir yoldur.  Buna rağmen yazma ve yaratma derdi olan her şair gibi Süreyya Aylin Antmen de ölümsüz kalabilmenin ve varoluşun etkisini şiir aracılığıyla dile getirir. ‘Anlat bana, nasıl dayanacağız dünyaya’ (s. 61) diyen persona için verilecek yanıtımız şu soru olabilir; şiir de dünyaya katlanma yöntemlerimizden biri değil midir?

Zygmunt Bauman “Ne ‘baki olduğu için değerli’ ile ‘geçici olduğu için faydasız’ olan arasındaki ayrım, ne de ikisini ayıran kapatılamaz boşluk, insan mutluluğu üzerine düşüncelerden şimdiye kadar bir an olsun çıkmıştır.” (s. 48) [1] der. Var olmak ve yok olmak şair ve şiirinin can alıcı çıkmazıdır. Okurun payına düşen mutluluk ise bir şiirin dizelerinde ya da okuyup bitirdiği bir romanın satır aralarında gezinirken aldığı hazdır. Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ndeki şiirlerin çoğu ağıt diyemesek de, şiir öznesinin derin acılarını yansıtan, kapalı ve imge ağırlıklı anlatımın yoğun olduğu şiirlerdir.

Süreyya Aylin Antmen

Ateş, Güneş ve fırtına Gök Tanrı inancında temel unsurlardır. Güneş’in yeryüzündeki temsilcisi ateştir. Ateş kötülükleri kovar, ruhları temizler. Süreyya Aylin Antmen de şiiri ve hayatı ateşten bir denize benzetiyor. Şairin izlediği şiir yolunu bireysel veya toplumsal fırtınaların dili oluşturur. “sonsuzun kalbi başlıyor atmaya, onu al” (s. 49) [2]derken şiirin yaşama dayanma formlarından biri olduğunu vurguluyordur kim bilir. Şair “tutsağım dilimdeki kanat sesine / tutsağıyım göklere inanmanın ben” (s. 16) der. Sözcükler mağarasında sonsuzluğu bekleyen öznesi dilsizdir veya dili yetmeyen bir tutsaktır.

 Şiirlerde sadece üç renk vardır; beyaz, kırmızı ve kara. Kırmızı ateşin temizleme özelliğini, canlılığı temsil eder. Şamanizm’de aydınlığın, saflığın ve gücün temsilcisi olan beyaz renk Ateş Sözcükleri’nde sıklıkla ‘ak kanatlar’ imgesiyle vurgulanır. ‘kara yağmurlar hep besleyecek bizi’ (s. 19) dedirten dünya, kara yolculukların mekânıdır. Kara, eski Türklerde karanlığın, ölümün ve yasın rengidir. “yara almadan geçip giden gölgeler gördüm” (s. 22) diyerek, dünyadan yara almayanları kalbi olmayan gölgesizlere benzetir. Toplumsal sorunları dert edinmeyenlerin bakışlarını birer gölgeye benzeterek, insanın suret haline gelmesine duyduğu tepkiyi dile getirir.

I

Şiirlerin bütününü düşündüğümüzde Arkaik döneme ait bir sahne var gibidir. Kan, kül, çamur, kara dikenler, bulanık sular ve kuytular her şey sanki bu sahnenin şiir dekorudur. Ateş Sözcükleri’nde ölürken bile güçlü olup gülümseme disiplini hâkimdir. Unutmayalım ki sadece ölüler gülümseyemezler. Acıya dayanıklılık fikri Nietzsche’nin acıya yaklaşımını ve şu sözünü akıllara getirebilir “Hayat yalnız acıdır.” [3] Şiir öznesi yakararak, içini dökerek, dertleşerek, sırlarıyla ve sorularıyla hesap sorarak Ariel’e seslenir “Ben acıydım Ariel” diyerek. Ariel ismi İbranicedir ve “tanrının aslanı” anlamına gelmektedir. Sümerlerde Ariel, aslan başlı bir erkek olarak resmedilmiştir. Bazı kaynaklardaki gibi persona için de Ariel, ‘dünyanın efendisi ve koruyucusu’dur.

 Şiir kişisi, yeryüzünden uzakta, suya yansıyan seslerin eşliğinde açık denizlerde yatan Atlantis’e benzetilebilir. “ekinleri incitmeyen / kuşların kalbi kadar tutuşur kalbim” (s. 16) diyen öznenin sevgi dolu yüreği, affediciliği ve hoşgörüsü ‘İncinsen de incitme’ felsefesini akla getirir. Daha gerisinde de tarihler boyu sayısız katliamlar gören bir toplumun yerleşik ve büyük hoşgörüsü karşılar bizi.

II

Arketip, herhangi bir imgenin, karakterin, durumun vb. önemini tartışmakta kullanılan bir terimdir. Analitik psikoloji okulunun kurucusu, İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung, “İnsan kavrasın veya kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır, zira o dünyada henüz doğanın bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. İnsan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da ahır halini alır. İlk imgelerin şu ya da bu biçimde bilincinde olunduğunda bunlardaki enerji insana akabilir.” [4] diyor. Arketipler, sanatta ve edebiyatta olduğu kadar, düşte ve rüyalarda da ortaya çıkan biçimlerdir. Jung, onları, ‘ortak bilinçdışı’ olarak adlandırdığı şeyin belirtileri olarak kabul eder. Örneğin, şiirlerde ve kısa hikâyelerde, ölüm ve yeniden doğuş arketipleri, anne ve baba arayışı olarak söylenebilir.

 Ateş Sözcükleri’ndeki temel arketiplerden biri ateştir. Şair, kapalı imgelerle şiirin sağaltıcı özelliğini anlatmak için bu arketipe başvurulmuş olabilir. Karanlık-güneş, ateş-su, kara-ak, kan-gül, ölüm-sonsuzluk çelişkileri de eşlik hâlindedir. Ağaç temel figürlerden biridir, dolayısıyla yaprak da. Persona, dünyada çektiği yabancılığı ve güçlükleri bir ağaç gibi köklü, dayanıklı ve ayakta karşılar. “dokunsam bir dal yapraklanıyor” (s. 50) dizesinde de söylediği gibi ağaç sonsuza, göğe uzanmanın ve çoğalmanın imgeleşmiş nesnesidir. Ağaç,  Türk mitolojisinde de çoğalmayı temsil eder.

Şair,  yeniden doğuş arketipini,  kanatlanıp uçmayı Simurg çağrışımıyla imgeleştirir. Belki de zamanla öznel dönüşümler ve kişisel devrimler toplumsal bir harekete dönüşecektir. “ama düşünürüm belki kükreyen bahar dalını / her şeye meydan okurken, razı ve metanetli” (s. 42) diyen öznemize göre çoğalmak, birlikte olmaktan geçiyor. Şairimiz toplumu göz önüne aldığına göre, persona ile özdeşim kurmuştur, diyebiliriz. Kendi ruhuna dost olan persona, iç sesine de sadıktır “kimse sevmedi mi yeryüzünü / senin beni benim seni sevdiğim kadar” (s. 76) derken.

Geçmişi ortadan kaldırıp yeni bir hayat kurmak kolay değildir. Yeni başlangıçlar yapabiliriz ancak acılardan tamamen sıyrılamayız, zaman gereklidir. İnsanlığın ayağa kalkması için yaşamak zorunda olduğunun bilinci yeterlidir. Zygmunt Bauman, “Farkında olalım veya olmayalım, hoşumuza gitsin veya gitmesin, yaşamlarımız sanat yapıtıdır” [5] der. Bilerek veya bilmeyerek hayatta var olmaya biçim arar her insan. Yaşam sanatının içeriğini bireyin tercihleri ve yaşama coşkusu belirler.

III

Personanın acısı, acıdan daha öte, aşkın bir acıdır. Canlıların hemen hepsi acıdan ibarettir nerdeyse. Örselenmiş olmasına rağmen yine de umut doludur. Hayatımızdaki boşlukları doldurursak bile sevdiklerimizin acılarının üstesinden gelmemiz zordur. Şiir öznemiz, “ömrüm bir ateş fırtınası” (s. 21) diyerek ömür fırtınasını şiirle ve dirençle dindirmeye çabalıyor. Ne kadar çok sevdiysek ve paylaştıysak kayıplarımızın acısı da o kadar büyük, derin ve katlanılmaz olur.

Zamanın yaralar açabileceği, kişiyi nelerin beklediğinin bilinmeyişine “bir yara açarak kendimizde / vakitlerin işçiliğiyle” (s. 19) dizesinde vurgu yapar. Yas tutan özne gecelerin ağırlığını, zamanın durduğunu iyi bilir. “yaslı ekmeği dişleyenler bilir geceyi” (s. 20)dizesi yas hâlinin dayanılmaz ağırlığının ifadesidir. Ölümler karşısındaki tutumumuzu Levinas şöyle özetler: “Başkası benim yakınım olarak ilgilendirmektedir. Her ölümde yakın olanın yakınlığı; ölümden artakalanın sorumluluğu kendini iyiden iyiye belirtir, yakın olana yaklaşmak bu durumu canlandırır ya da heyecanlandırır.” [6] Ölümün her anlamıyla olumsuz olması insanın en büyük sorunudur. Ölüp gidenin nereye gittiğinin belirsizliği ve sonrasını bilmeyişimiz, çaresizliğimizdir. “Ölüm yanıt yokluğudur.” [7] diyor E. Levinas. Ölüm önlenemez ancak doğalında gelişmemesi daha can yakıcıdır.

 Travmatik kayıplarda kişinin veya toplumun şaşkınlığı ve hayret duygusunun geçmesi zaman alır. “sense sabırla bekliyorsun zamanını silinip gitmenin” (s. 27) derken personanın sabrı zamanın geçip gittiğini anlaması ve zamanın duygularındaki karşılığını dile getirir. Tekrar Levinas’a kulak verelim: “Zaman süresinde ölüm öyle bir noktadır ki zaman bütün sabrını ondan alır; bu öyle bir bekleyiştir ki beklemeyi kendi yönemselliğinden ayırır,-‘sabır ve zamanın uzunluğu’ der bu anlamda atasözü de- sabır burada edilgenliğin altını çizer.” [8] diyor. Sabır zamana rağmen bireyin bekleyebilmesidir, acıya direnmesidir.

 Bir dönem arka arkaya gelen toplu katliamlarla sarsıldık. Yara bile almadan kurtulanlar hayatta kalmalarına sevinemediler ve bu neredeyse kişisel bir suçluluğa dönüşmüştür. İyilik ve güzellik adına ne varsa unutturulmaya çalışıldığı,  yaşama sevincimize göz dikildiği o günleri anımsatır bazı dizeler. “neydi ateşten dikenlerle can veren” (s. 30), “yol içine uzayan bir girdap / unuttum bildiğim ne varsa” (s. 29),  “parçalanmış kanatlara can üflemek / göklere bir güvercin soluğu salmak için yeniden / var olmanın pıhtısı kimde Ariel” (s. 30). Üzülmeyi unutup hayatımıza neşemize kaldığımız yerden elbette ki hemen devam edemeyiz. Hayatın normal seyrine dönebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. “oradayım ben kalbim orada” (s. 32) diyen öznemizin kalbi acının orta yerindedir.

Acı paylaşılırsa, ağızdan dökülürse azalır, etkisi hafifler. Şair bu yangıyla kurduğu şiir dilini şöyle vurgular; “içerdeki sesin yaraları öyle birleşti / başka bir dil kurdu benden içeri, baktım” (s. 36). Bu dize aynı zamanda Yunus Emre’nin ‘bir ben var benden içeri’ deyişini çağrıştırır. Ölümsüzlük insana yasaklananlar arasındadır. Bu bilinci yitirmeden ölümün gölgesine rağmen kadere teslim olanla olmayanlar bir olmazlar. İstemek, ummak, beklemek ve eylemek yaşam enerjisiyle ilgilidir. “birleşen iki nehir dünya / kara yağmurlar hep besleyecek bizi” (s. 19) dizesi Uygurların türeyiş mitini akla getiriyor.

Süreyya Aylin Antmen erotizmi de kapalı bir kutu gibi, olanca gizemiyle anlatıyor. “senin etinden kopup gelen fırtına / şimdi derimin altında anımsıyor / o kökensiz, yurtsuz, solgun fundalığı” (s. 50), ‘beni tekrar oku, bir daha oku’ der gibidir dizeler. Okuyucuya teslim edilmiş bu dizelerde aşk acısı çeken de ölüm ayrılığının acısını çeken de kendisini bulur. “yücelt dinmez yaşam şarkını” (s.50) diyen şair sadece aşk acısına seslenmez.

Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır “bana cüret ver, bana sıcağını!” (s. 55) derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; “soğuyor kan bile, aşksız” (s. 55). Deniz yaşanacakların, ayrı kalmanın ve uzaklık ölçüsünün nesnesidir. Şiir kişisi dünyaya sevgi ve aşk sayesinde katlanılacağına inanıyor. Persona kanatları kırık kara bir kadındır.“bense karnımda büyüttüm açık denizleri / sevmeyi beslemeyi güç yüreklileri” (s. 25) diyen öznedüş doğurur, çoğalır aşkıyla. “ellerini göklere açanlarla bir oldum / tohumlar saçtım güneşe ve ağladım / ellerim kan dolmuştu belki de” (s. 26). Elleri göklere açık dualarla gün sayan anaların coğrafyasını akla getiren dizelerdir. Recm edilen kadınları da unutmaz şairimiz. “şimdi aramızda yaşlı incir yaprakları / yüzlerce yıl sürecek taş yağmurları aramızda” (s. 37).

IV

Ateş Sözcükleri’nde şiirsel mekân sadece doğadır, herhangi bir yapı veya somut bir inşa yoktur. Rüzgâr, deniz, toprak, kuşlar, gül, su vb. doğa figürlerinden en sık karşımıza çıkanlardandır. Mekân içinde mekân sanal dünyalar günümüz insanının en temel sorunudur. Yoksunluklarımız, yalnızlıklarımız girdap gibi çeker bizi içine. Günümüz insanı için doğaya kavuşmak ve toprak anayla kucak kucağa yaşamak en derin özlemdir. Belki de Süreyya Aylin Antmen bu nedenle şiirine hiçbir yapıyı ve kapalı ortamı almamıştır. Bu anlamda eyleme geçmek için, çok çılgınca geliyor fakat köy ortamına dönüş mutluluk için bir adım olabilir. Yüksek binalardaki durağan hayatlarımızda yeterince sıkılmıyor muyuz? Böylesi bir hızla değişen dünyada şiir bir sığınak ve aykırı bir dildir. Bu dilden uzak kalmamak dileğiyle…


[1] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 48

[2] Bu yazıda Süreyya Aylin Antmen şiirinden yapılan alıntıların tamamı, sayfa numaraları belirtilerek, Ateş Sözcükleri (Ve Yayınevi, Eylül, 2018, İstanbul) adlı kitabından alınmıştır.

[3] F.Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, İskele Yayıncılık, 2005, s. 42

[4] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Metis Yay., Ötekini Dinlemek, 5. Bas., Aralık 2017, s. 32

[5] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 33

[6] Emmanuel Levinas, Ölüm Ve Zaman, Ayrıntı Yay., 2004, s.23

[7] A.g.e. s.12

[8] A.g.e. s.10

Merve Çanak’la ‘Hiçölüm’ üzerine söyleşi

Hiçölüm‘ün şairi Merve Çanak’la Egemen Tuğluay’ın yaptığı, Lirik Edebiyat dergisinin Ocak-Şubat 2019 sayısında yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Söyleşen: Egemen Tuğluay

Merve Çanak, 2018

Merve Çanak kimdir?

Her şey gün gün değişiyor, şeyleri kendim için yumuşatmaya çalışıyorum. Tek bir yere varma isteğinde değilim. İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyorum, son düzlükteyim.

Şiiriniz kadın, ölüm, hiç, bir yerlere yakışamayış ve hiç gibi çağrışımlar uyandırıyor. Bu çağrışımlar her okurda elbet başka kapılar aralıyor. Merve Çanak için onların araladığı kapılar nelerdir?

Gitmekte olduğumu hatırlatıyor. Olduğum için hep gitmek zorunda olduğumu. Kendimi tasarladığımı. Bedenli ya da bedensiz. 

İlhan Berk “İstiyordum ki konuşmacının ağzından balyoz gibi bir şey inmeli, bomba patlatmalı ve kesmeliydi.” diyor. Ben, Hiçölüm’de “birtakım yanlışlıklar sustuk seninle”, “bütün suları ağlıyorum.”, “ben şimdi ellerimden ibaretim”, “ardıç kuşu, sen bilirsin öldürürken büyütmek mümkün müdür bir şeyi?” gibi bombalar gördüm ve onların benim nezdimdeki patlayışlarına da şahitim. Günlük dilin akıcılığından, şiirlerin kendi hikâyelerinden, belki de şiirin doğumuna sebep olan o imge doğumunu yani bombaların doğumunu Hiçölüm yahut Merve Çanak nasıl ve hangi niyetle gerçekleştiriyor?

Bunu İlhan Berk’ten daha iyi anlatabileceğimi sanmıyorum: “Şiirle buluşmamız (ki tansıkla buluşmadır bu) neredeyse dünyaya yeniden gelmektir. Bu da her şeyi yeni görüyor, dokunuyor, öğreniyoruz demektir. Bu tavrı da koymaktır. Bu gene şimdiye değin dünya, insanlar, nesneler üstüne bütün bildiklerimizi bir yana atarak, ordan bakmaktır. Öte yandan, bunun aynı zamanda büyük bir boşluğa düşmek; orda emeklemek, bocalamak olduğu da açıktır. (Değil mi ki dünyaya yeni geliniyordur.)”

Cézanne’a belki de resme olan bir duyarlılık bir şiirde göze çarpıyor. Şiir ile resmin diyaloğunu nasıl yorumluyorsunuz?

Resim de şiir de bir öz ve biçimden olma. İkisi de rastlantısal ve göçebe. Ben buna bütünü bulma diyorum, silinene ya da kaybolana yeni bir beden kazandırma. Elbette burada maddi olan hiçbir şeyden söz etmiyorum.

Lirik’te de bastığımız “hiçolum” şiirinde “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm” ifadesinde ölümün kendi içinde yeni çağrışımlar doğurduğunu, bu doğumun, imgeyi fark edecek olan gözlerde çeşitlilik göstereceğini tahmin edebiliyoruz. Kelimelerin bu hususta kendi hakiki manalarına gebe olduklarını, şiir dilinizin bu fırsatlardan istifade ettiğini söyleyebilir miyiz?

Şiirin değişmez bir anlamı olduğunu düşünmek çok sığ bir düşünce olur. Derrida’nın dediği gibi, anlam sürekli ertelenir, hem mekânsal hem de zamansal olarak uzağa taşınır. Hem farklılaşır, hem de farklılaştırır. Bir şiiri tekrar okuduğumuzda anlam artık orada değildir, çoktan değişmiştir. O geçen süre içinde biz de değişmişizdir. Anlam hep geç gelir. Şiir de anlam gibi akışkandır, biz farkında olmasak da her zaman değişir. Bu yüzden şiiri donmuş bir imgeden yana düşünmek, bana göre şiiri küçümsemektir. Şiir durduğu yerde bile yeni imgelere, anlamlara ve çağrışımlara açıktır. Ölüm de ölmediğimiz sürece aynı değildir. Onu bilmediğimiz sürece ölüm de hep değişir.  

Merve Çanak'ın ilk şiir kitabı Hiçölüm.

Percy Bysshe Shelley’nin şiirinden bir sekansta, Hiçölüm’ün okura bir görünmez su gibi sızdırdığı boşluk hissini, kendinizle denk gösterip, başsız heykelin siz olduğunu söylüyorsunuz. Daima yenilen, zafer ânlarında dahi aslında bir mağlubiyetin karşı konulmaz hissini deneyimleyen, durmadan bir olguya, bir duruma yakışmaya çalışan ve korkmaktan müteşekkil olan insanın, sanat hususunda derin bir bakışa sahip olabilmesi için kendini yere vurmasını hatırlatıyor bu durum bana. Çünkü sanat ile iç dökmek arasındaki çizgi, kendini yere vurma safhalarında gözlemlenebiliyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazmakla yaşamak aynı şey değil. Aslında benim için şiir yaşamdan uzak da değil. Ama hangi yaşamdan? Bunun, tek bir çizgiyi sürdüren, dahası bana karşı süren bir yaşam olmadığı kesin.

Şiirinizi okuduğum vakit etrafla uyuşamama ve bir umutsuzluk hissediyorum. Lâkin bu umutsuzluğu; ondan şikayet  edilen, isyan edilen bir hâl olmaktan çok, bazı durum ve diyalogları gerçek anlamlarıyla idrak etme gayretinin sonucu, bu gayreti gösteren kişinin omuzlarına çöken, onu gittiği her yerde takip eden duyguların karşılığı olarak tanımlıyorum. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Daha çok bir deliliğin içine düşmek gibi. Şeylerin bir işe yaramak zorunda olmadığını kabul ederek.

Şiiriniz bir bilinç akışı pasajı gibi karşımıza çıkıyor. Sualler, yanıtlar, konudan sapış ve bu sapışı getiren cümleler ardı sıra dizilmiş bir şerit gibi göze çarpıyor. Mensur şiirin olanaklarından da faydalanıyorsunuz. Bu durum biçimsel ve içerik zenginliğini çeşitlendirme isteğinden mi kaynaklanıyor?

Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarlık olduğunu söylemiş. Benim de bugün, post post-modern dünyada geleneksel şiir yazmam barbarlık olurdu. Kendime ve şiire haksızlık olurdu.

Çiçek adlarının şiirsel tesirinin sizde de vücut bulduğunu görüyorum. Bu konuda, şiir dilinize bir destek olarak doğayı örnekleyebilir miyiz?

Şiirin bir doğum, ölüm ve yeniden doğum olduğuna işaret ediyorsak, yani bir döngüden söz ediyorsak, doğayı elbette görmezden gelmemiz mümkün değil.

Günümüz edebiyat yayıncılığı konusuna gelindiğinde, takip ettiğiniz yayınevi ve dergileri merak ediyorum. Takip ettiğiniz şair ve yazarları da? Okumaktan zevk aldığınız türleri ve tavsiyelerinizi de?

Ben yayınevlerinden çok, kitapları takip etmeye çalışıyorum. Dergilere gelince Sözcükler’i, Kitap-lık’ı, Çevrimdışı İstanbul’u her sayıda okumaya çalışıyorum. Marşandiz’in yeni sayısını dört gözle bekliyorum. Tür seçmeden okuyorum. Şiirin yanında anlatı, roman, mektup ve günlük okumayı çok seviyorum. Felsefi metinler beni çok heyecanlandırıyor, felsefeyi hiçbir zaman es geçmemeye çalışıyorum. Bir arkadaş olarak edebiyatı folklordan uzaklaştırmayı önerebilirim. Mrs. Dalloway böyle zamansız sorularda en büyük kurtarıcım.  

Lirik Edebiyat, Ocak-Şubat 2019, Sayı: 25

Şair mahir Özdemir İnce’den şiir miir! (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Cumhuriyet Kitap’ta Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Gençler İçin 50 Turfanda Miir hakkında yazdı.

“Balta ormana girdi diye ağaç olduğuna pişmanlık duyanlardan değiliz biz.”
Özdemir İnce taştan büyük, taştan ağır miirler atıyor.

Şimdiye kadar şiir yazmış, yani aslen şair, tabii başka kitapları da var. Hem dostum, eski Türkiye’den ve eski Ankara’dan, hem komşum, Cihangir’den. Hem de Öz Dede, Öz Şair. Geçen hafta yeni kitabnı imzaladı bana, kızım Nar’la, evlerine gittik, bana miirlerini verdi, Nar’a Fransızca kitap, Ülker abla da şahane çevirilerinden bir paket, Nar’a. Komşu gezmesi güzeldir, hele şair, yazar, çevirmen gezmesi daha da güzel, çünkü elin boş dönmüyorsun hiç!

Fakat ben boş bulundum, “20 oldu değil mi şiir kitabın Özdemir Abi?” diye sordum. “30!” dedi. Dedim ya, şimdiye kadar şiir yazmış, yani birbirinden şahane, özgün, farklı ve hep yeni şiir kitapları var. Fakat son zamanlarda şiirden çok “miir” yazıyor! Özellikle 2014’ten 2019’a, son 3 şiir kitabını “miir kitabı” olarak da adlandırabiliriz. Üstelik bunların en yenisinin adı da Gençler İçin 50 Turfanda Miir (Ve Yayınevi, Şubat 2019)!

Demek ki şiir bazen de miir olarak yazılabiliyormuş. Bunu yapan da Türkçenin, bu şiir cumhuriyetinin en büyük şairlerinden biriyken üstelik! Fakat, “kardeşin duymaz, eloğlu duyar!” dizesindekine benzer bir durum da var ortada. Kıymeti başta Fransa olmak üzere, çevrildiği dillerde daha çok bilinirken, anadiliyle ya da “Öz” diliyle yazdığı ülkesinde gereğince bilinmez, bilinmemiştir. Oysa tam da şunu söylemenin zamanı ve yeridir: Soyu tükenen şairlerden ve soyu tükenen aydınlardandır. Çünkü eylemlidir, çünkü eylemcidir. Edward Said, koskoca profesör, simgesel bile olsa nasıl Filistin için taş atıyorsa ve bu fotoğraf unutulmuyorsa, Özdemir İnce de eline taş alıp kalkıp atmıyor, hem nereye atsın, ama taştan büyük, taştan ağır laflar atıyor, şiir, pardon, miirler atıyor! Eline sağlık! Taş gibi miirler atan eline!

Hiç kuşkusuz, ilk şiir kitabı tam 60 yıl önce yayımlanan, Kargı (1963) ve şiir üzerine kuramsal kitapları üniversitelerde ders kitabı olarak okutulması gereken bu özel ve özgün şair için pek çok inceleme kitabı yayımlanması gerekirdi, gerekir. Şiir serüveninden şiir ve edebiyat çevirilerine, şiir üstüne kuramsal kitaplardan Cumhuriyetçi bir aydının Türkiye’ye ve demokrasiye ilişkin sürekli ve yürekli kitaplarına, geniş bir alanda çok verimli biçimde yazıyor, çeviriyor, üretiyor, tartışıyor…

ASTARSIZ, BOTOKSSUZ

Niye mi bunları yazıyorum? Çünkü 15 yaşımdan beri, neredeyse 50 yıldır, şiirlerinden başlayarak okuduğum Özdemir İnce’nin tüm şiirleri, fakat özellikle son üç “miir” kitabı, onun Türkçenin hem öncü hem de cesur şairlerinden biri olduğunu bir kez daha gösteriyor. ‘Turfanda’ olan ‘Miir’in anlamı şaire göre şu: “Astarsız, botokssuz, rastıksız, rimelsiz, brüt, yeni bir çalgı tarzı. ” Hepsi tamam, kitabı okuyunca şiirlerin de bu anlamı fazlasıyla doğruladığını da görüyorsunuz. Benim bu tanımda tek anlamadığım “brüt” sözcüğü. Acaba “içinde her şey var” anlamında bir uyarı mı yoksa bir ironi mi? Çünkü ‘miir’ler bu ‘brüt halleriyle bile gayet net! Hem de öyle net ki bir an gözünüze ışık tutulmuş gibi oluyorsunuz ve görme yetinizi yitirdiğinizi bile düşünüyorsunuz! Gerçeğin fazla gözalıcı, yalın, çıplak, aydınlık hali diyelim.

Özdemir İnce, kuramsal bilgisiyle, Türk şiiri kadar Fransız şiiri ve dünya şiirini yakından tanımış ve çevirmiş olmasıyla da, şiirin ne’liğine, değişimine, yeniliğine ilişkin pek çok şeyi, Cumhuriyet dönemi şairlerinin çoğundan önce görmüş ve deneyimlemiş bir büyük şairdir. Şiirin bir deney, bir deneme olduğunu iyi bildiğini de pek çok kitabında göstermiştir: Kargı‘dan (1963) Siyasetname‘ye (1984), Can Yelekleri Tavandadır‘dan (1989) Mani-Hayy‘a (1998), Ot Hızı‘ndan (2002) Opera Kahkahasına (2017) ve şimdi de Gençler İçin 50 Turfanda Miir‘e.

Her kitabında şiiri yeniden deneyen ve deneyimleyen İnce’nin kuramsal kitapları yanında, şiir kitapları da şiir dersinin temel kaynaklarıdır. Hiç kuşkusuz sosyalist ve Cumhuriyetçi olmasının, laikliği sonuna dek savunmasının, şiirin evrenle, yaşamla ve şairin şiiriyle diyalektik ilişkisinin de bunda büyük payı vardır. Bu organik şiir, her dönemde dilin, sözün, imgenin, yaşamın, aşkın, cinselliğin, doğanın, çocukluğun, itirazın, reddin, otorite karşıtlığının ve elbette şiirin hakkını verir. Geri çekilmez ama bazı dönemlerde gevezelik de etmek istemez. İnsanı yaratıldığı andan başlayarak izler, sınıflaşmasını, kadın erkek ilişkilerini, kadının yüceliğini, iktidarın cüceliğini, “Başyüce’liğin niteliğini, hepsini “Ben de halimce Bedreddin’im” dercesine bir hal içinde yol eder. Toplumcu-bireyci gibi genellemeleri ortadan kaldıran bu özel şiirle, yalnızca insanın, dünyanın, memleketin, toplumun hallerini görmekle kalmaz, bazı geleneklerin, klasiğin de modernin de ötesinde ve üstünde “insan nasıl insan olur?” sorusuna verilecek en yetkin yanıt olduğunu anlarız. Bu direniş geleneğidir, en laik gelenektir, insana ve şiire en çok yakışan, belki de şiirin insanın ve insanın şiirin doğal bir parçası olduğunu bazen sessizlikle, bazen fısıltıyla bazen ayarsız bazen de gür bir sesle duyuran kadim gelenek. Çünkü doğa gibi insan da, insan gibi şiir de laiktir!

Bu “50 Miir”, evet, tam da günümüz içindir, tam da gençler içindir ve evet tam da “tamtam”dır, yani kalk borusu, uyan borusudur, geç kalmayın! diye uyarmaktadır. Kitabın 32. sayfasındaki ‘Hikmet’te alıntıladığı, Hasan Âli Yücel’in cümlesindeki diklenmedir: “Balta ormana girdi diye ağaç olduğuna pişmanlık duyanlardan değiliz biz.” Tam da bunun şiiridir işte bu “miir” kitabındakiler.

Yıllar önce, “şiirimin kimseye borcu yok, kimsenin de bana borcu olmasın!” demişti. O zaman çok dikkatimi çekmişti bu söz. Çok uzun yıllardır inatla yalnızlığı göze alan bu adam, diline ve Cumhuriyete borçluydu yalnızca. Bugüne kadar yazdığı tüm kitaplar demokrasi ve cumhuriyet üstüne uyarılarla bu borcu çoktan ödemişken, “asıl şimdi” diyerek söz alıyor, konuşuyor, sesini yükseltiyor ve “miir” yazıyor! İster 50 şiir deyin, ister 50 bölümlük tek şiir ama “50 kısım tekmili birden”: Geçmiş, bugün, kapıkulları, talancılar, vurguncular, Man Adası, Kollontai, Kari Marx yoldaş, tarikatlar, Menderes, Bağdat Paktı, KHK, Vaiz, “Faşizmdir ortak akıl, Başyücelik’in amentüsüdür”, TİP, Milliyetçi Cephe, dinbazlar, Suriye, Telekom, Dolar, Allah, Padişah… Gerisini siz anlayın artık! Ben kitabın sonundan bir ‘tadımlık’ alayım buraya, tadımlık dediğime bakmayın, ‘acımlık’: “Memleket nerede, nerede Cumhuriyet? / Özelleştirildi! / / Yandı gülüm keten helva! / / Ferman da dağlar da padişahındır! Haydi rasgele!”

Özdemir İnce bu kez “miir” yazmış, “şiir”i Ekrem Kahraman’ın siyah beyaz nefes kesen çizgilerine, desenlerine bırakmış, okuyun derim ikisini de!..      

Haydar Ergülen,Cumhuriyet Kitap, 21.3.2019, s. 4   

‘Atıyla koştuğudur bir kadının’ | Zarife Biliz’le söyleşi (Nurgül Özlü)

Nurgül Özlü, Zarife Biliz ile Yeryüzüne Dönerken kitabı üzerine söyleşti. 26.8.2018’de Evrensel’de yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Editör, şair ve çevirmen Zarife Biliz.
Zarife Biliz

Nurgül Özlü: Annemizin bedeninden kopuşumuzla birlikte yeryüzüne dönüyoruz. Güven dolu bir ortamdan kendimizi yabancı hissettiğimiz soğuk ve eksikliklerimizle dolu bir ortama. Yeryüzüne gelince ölümün başlamış olmasının çaresizliği karşılıyor insanı. Benliğimize kavuştuktan sonra nesneler dünyasına adım atıyoruz. Şiirlerinizde kendinden emin, olayları nesnel görebilen bir yetişkin ve onun içinde dünyayı gizemli gören, hayret duygusu içinde olan bir çocuk kalbi vardır. Neden ‘Yeryüzüne Dönerken’ diye başlayalım mı söze?

Zarife Biliz: Aslında siz sorunun içinde ismi gayet güzel yorumladınız. Hem yorumunuz hem de sorunuzla şiir sözünün ayırıcı yönünü de ortaya serdiniz aslında. Okuyanın benliğinde yeniden, belki de bambaşka anlamlarla doğmaya muktedir olan sözse şiir, yazana ait olduğu kadar okuyana da aitse doğru yerden başlıyoruz demektir röportaja.

 “Yeryüzüne Dönerken” ismi içime ilk doğduğunda bunun doğru isim olduğunu biliyor ama mana bahçesinin sınırlarını bir türlü çizemiyordum. Zihnimde iki anlam öne çıkıyordu: “yeryüzüne dönmek” benim için çok uzun yıllardır bir madenci gibi karanlıkta işlediğim, yerin altında tuttuğum –en basit tabirle– sözcükleri gün ışığına, yerin yüzüne çıkarmak demekti. Kendimi dünyaya koşmak, insana soyunmaktı. Ama aynı zamanda, yeryüzüne dönmek insandan soyunmaktı da. İnsan kılıfıyla koptuğum evrene, hayvan, bitki ya da taş, varlıklardan bir varlık olarak geri dönme, evrenle göbek bağımı tekrar kurma çabasıydı. İsimde benim bilebildiklerim bunlardı fakat bunlarla kalmadı.

Bir anlamı hayat işaret etti, birini de burada siz işaret ettiniz. Kitap yayına hazırlanırken elim bir olay yaşadık, 19 yaşındaki yeğenimi bir kazada kaybettik. Erkenden yeryüzüne dönen güzel yeğenimin oldu kitap. Anlam kendini kıyıya vurdu. Yaşam dediğimiz süre tabii ki ölüme doğru yürüyüşümüz bir anlamda ve erken olanları bizi tarifsiz bir acıya boğsa da hepimiz eninde sonunda yeryüzüyle kucaklaşıyoruz. Bilirsiniz, Türkçede sonsuzluk için iki ayrı kelime vardır: ezel ve ebet. Nitekim ölüm, sonsuzluk maceramızın ebet tarafı. Fakat sizin soruyu sorarken belirttiğiniz üzere evrenin sonsuzluğundaki maceramızın ezel tarafı da var. Yeryüzüne gelebilmek için annemizin karnından kopuyoruz. Ezelden ebede, doğumdan ölüme çember tamamlanıyor, başladığımız yere dönüyoruz bir anlamda.

N.Ö.: Çeşitli dergilerde yazı işleri müdürlüğü, editörlük ve çevirmenlik yaptınız. Çeviri ve editörlük çalışmalarınız hâlâ devam etmekte. Yazdıklarınızı çıktığınız içsel yolculuklarda gördükçe doğaçlama mı yazıyorsunuz yoksa öncesinde tasarlayıp temayı belirleyerek mi?

Z.B.: Ben şiiri bulmuyorum, aramıyorum da, o gelip beni buluyor. Otuz yıldır çok çok az yayımlayarak yazmayı sürdürmemin başka bir açıklaması olamaz zaten. Bazen bir şiirin kendini tamamlaması çok uzun zaman alabiliyor. Hiç bitmeyen, yarım kalmaya yazgılı görünenler de yok değil. Bazen hangi dizenin hangi dizeyle hasbıhal edeceğini önceden ben de bilmiyorum. Uzun süre tek başına avare dolanan dizeler, ikilik, üçlük, dörtlükler oluyor. Karşılıklı bir keşif bu, hiç şüphesiz ki şiir benden fazlasını biliyor. Bunu asla inkâr etmem.

N.Ö.: Şiirinizde zaman, mekân ve eylemler zinciri göze çarpıyor. Zaman var olan değil insan tarafından nicel olarak var edilendir. Zaman ile hayatın verebileceği acıları kastediyorsunuz bazı dizelerinizde. Zaman, şiirinizde acı getirileri olan soyut bir mekânınız. Zamanı bir kediye benzetiyorsunuz. “Zamanla dost öylece durmak”(s.13) dizesindeki dostluk kadim bir dostluk. Acılarımız ve yaşlanmak olmasaydı dost olmak kolaydı zamanla. Şiirinizde temsili olan acılar var, olmuş bitmiş, yaşanmış ve acısı geriye kalan. Olacakların tasarımını yapmayan bir şiir, Zarife Biliz’in şiiri. “Tek bir derdim var benim/ Yeryüzünün kabuğu üzerinde koşturan cümle mahlukât/ Altında soluklanan hayat/ Devridaim içindeki zaman” (s.25) diyen bir öznenin şairi acı, insan ve zamanla ilgili neler söylemek ister bizlere?

Z.B.: Zaman çok uğraştığım bir konu, gerek şiirde gerek hayatta. Keza an ve zaman ilişkisi de öyle. Aslına bakarsanız anlarla hep başım dertte oldu. Anlar insana büyük işkenceler edebilir. Anları topladığınızda bir zaman birimi etmez mesela ama zaman      birimleri anlardan oluşur gene de. Bir saat kaç an’dan oluşur örneğin? Bir an kaç saniye, kaç saat sürer? Yanıt elbette “hiçbiri”! “An ki fıskiyesi sonsuzluğun” diyor ya Cemal Süreya, biraz buna yakın düşen ama çok çok ötesine de geçen bir şey kastettiğim. Bir tür ağrı denebilir belki de.

Ama insanın aptallığı işte; zaman denilen yapay bir şey icat ediyor, sonra bu şeyin hükmü altında yaşamaya başlıyor, bir de üstüne ondan delicesine korkuyor. Sanmam ki insan dışında başka bir varlığın (iç) saati işkence etsin ona. Bu zaman meselesinin yukarıda bahsettiğim, bir varlık olarak evrene dönmek konusuyla da ilgisi var. Hepsi birlikte… Ne kadar imkânlı bilmiyorum ama evrenin saatine ve zamanına kavuşmak istiyorum tekrar. O doğal ve kendinde iç saate. Nesne değil de tekrar varlık olabilmek için bu insan zamanından kurtulmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Yeryüzüne Dönerken, Zarife Biliz'in ilk şiir kitabı. Ve Yayınevi, 2018.

N.Ö.: Görmek ve bakmak şiirinizde başat temalardan diyebiliriz. “Kördüm/ Olmuştum”. Öznenizin ışıkla ve karanlıkla sorunu yok, geldiği ve gideceği yeri merak etmiyor. “Baktıkça/ Çıplaklığımı da unutuyordum” (s.41) Çıplaklık insanın kendisi olabilme ve en doğal hali. “Oysa beklemek yok evrenin dilinde/ Durmak var”(s.59) durup öylece bakmak ve görmek…

Z.B.: Işıkla ve karanlıkla derdimin olmaması bir açıdan hayvan yanımla ilgili sanırım, tekrar olmayı arzuladığım varlık yanımla. Bir taş ya da tilki karanlıktan korkar mı mesela? Gözlerimiz bu kadar körleşmeseydi biz de korkmazdık herhalde. Ve Exupéry’nin Küçük Prens’ini anarak söylersem, insanın gözleriyle bir şey görebileceğine inanmıyorum. Benim şiirimdeki görmek de genelde gözle yapılan bir eylem değildir. Bazı acılar insanın gözünü kör edip anların sonsuzluğuna mahkûm bırakabilir. Bu körlüğü, kör bir insanın aynı zamanda karşıdaki kişi tarafından görülmüyor olduğu sanısıyla beraber düşünmek gerekir. Göz kör olursa gönül gözü mecburen hakiki olanı görmeyi öğrenir; görünenin, nesnenin, insanların sakladıklarını sandıkları şeylerin ötesini görmeyi.

Çıplaklığa gelince, çıplaklık eksiklikle tanımlanan bir şey şiirde, o yüzden de utanç eşlik ediyor ama haklısınız, çıplaklık insanın en doğal hali ve şiirdeki öznenin bu durumuna karşı, terazinin diğer kefesinde, maruz kaldığı kabulsüzlük ve otantik varlığı içinde kendi olamama sorunu duruyor diyebiliriz. Bunu yer yer fark ediyor, bazen edemiyor ama anlamaya, bakmaya çalışıyor. Bu şiirdeki öznenin şahsi bir sorunu gibi duruyor belki ama toplumsallıktan gücünü almadığını kim söyleyebilir? Bugün kim kimi olduğu gibi kabul etmeye gönüllü! Herkes maskeleri seviyor, maskenizi çıkarıp gerçek –yani çıplak– halinizi gösterin “dost” sayınızdaki çarpıcı azalmadan gözleriniz yaşarır. Oscar Wilde Mutlu Prens’te, “İnsanın dostlarını tanıması tehlikeli bir şeydir!” der. Kimsenin çıplaklığa dayanacak kadar midesi de yüreği de sağlam değil bu zamanda.

N.Ö.: Doğadan güç alıyorsunuz. Rüzgârın uğultusu, hava, su, ağaçlar, kargalar, dağ kuytuları… Doğadaki dengelerin bozulmasına başkaldıran,“ İnsan denen tamahkâr hayvan hariç” diyerek insanın kötülüğünden korkup, hayvanlara ve doğaya sığınıyor şiir özneniz.

Z.B.: Başka türlüsü nasıl mümkün olur bu zamanda hiç bilemiyorum, hayal bile edemiyorum. İnsana muhtaçlığım ölçüsünde nefretim de var sanırım. Doğaya ise hayvan varlığımla geri dönebilme yönünde derin bir özlemim. Başka türlü bir “olmayı” hiç tecrübe etmedim ama en temelde insanı da, insan olmayı da sevmiyorum. Doğada ise yukarıda saydığınız üzere sesini duyduğum, varlığıyla huzur bulduğum canlı cansız o kadar kardeşim var ki! Doğanın kendiliğini, doğallığını seviyorum, insanın yapaylığı ise en basit tabiriyle yavan ve sıkıcı.

N.Ö.: Bedensel unsur olarak eller öne çıkıyor. Karanlığa ve kendimize uzanan, kitabın üstünde uzayan, kendi gövdesini okşayamayan ve gözlerin yerini alan eller…

Z.B.: Elleri severim, hep sevmişimdir. “Ellerinden yaşlanır insan önce” diye avare dolaşan bir dizem var. Daha gövdesini bulup yuvalanamadı. Üniversitede fotoğraf çektiğim yıllarda sırf el fotoğraflarından bir sergi açmayı isterdim. Yaratan, yapan, yıkan, seven ve öldüren eller nasıl önemsenmez? Karanlıkta gözlerimizin yerini alan, yalan söylemeyi hiç beceremeyen eller nasıl sevilmez?

N.Ö.: Soyut bir mekân algısı oluşuyor zihnimizde. Mekânsızlık; dünyada zaten misafir olmakla mı ilgili? Öznenin içindeki canlılara, orada kurulan saraylara, kurtlara, atlara ve ormana rastlıyoruz. “ Çocuk olmak da var şu dünyada/ Çocuk kalmak da/ Sence niye iyileşmiyor avcumdaki yara”(s.21). Şiirinizde çocukluk günlerinden hafızanızda kalan izler esas mekân denebilir mi? Nesneler dünyası üzerine kurulu değil şiir atmosferiniz. Çocukluk günlerimizin hazları birer sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Tekerlemeler, masalımsı hatırlatmalar fantastik ve gizemli bir hava katmaktadır şiirinize. Bu kurgusal bir tercihiniz midir yoksa yazarak rahatlamanın olmazsa olmazı bir eğilim midir?

Z.B.: Yukarıdaki bir soruda “zaman soyut bir mekânınız” dediniz, çok doğru bir tanımlama. Kaynağını artık olmayan bir zamandan alan, varla yok arası bir bellek zamanının içine oturup yazıyorum şiirleri, var olduğu kesin bir hiç-zaman, zamanı aşkınlaştırarak, ileri geri giderek ve ân’a dönerek dokuyorum. Bana bu kaçınılmaz geliyor, çünkü hepsi içimde aynı anda yaşıyor, karmakarışık bir örümcek ağı gibi, ben aradan birkaç deseni alıp bu kargacık burgacık, bu zavallı dile tercüme etmeye çalışıyorum ancak. Nesneler varsa eğer şiirde, o hiç-zamanın belleğinden çıkıp geliyordur kesin, orada bir yerleri olduğu için buradalar.

Bu dünyada olmadığım zaman çok, fakat her an şiirin sarayında değilim elbet, uzun zaman hiç uğrayamadığım da olur oraya. Dönüp durursunuz; hayvanlar, ağaçlar, kurtlar, atlar, taşlar sonra şiire tercüme olur, karanlıkta gölgeler kıpırdar sadece ve gözler işe yaramaz… Kurgusal tercih ve haz dediniz. Hazla aram pek hoş değildir. Tercih ve irade konusunda da biraz karışık düşüncelerim var. Sahici olan hiçbir şey tercih değildir belki de, zorunluluktur aslında ama biz onu tercih sanırız.

Söyleşen: Nurgül Özlü

Evrensel, 26.6.2018, s. 13

Ateş Sözcükleri (Melih Levi)


Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

            Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri Eylül ayında Ve Yayınevi’nden yayımlanan Süreyya Aylin Antmen hakkında nicedir bir yazı kaleme almayı istiyordum. Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

Bugünlerde okuduğunuz birçok şiirde bu temsil etme dürtüsünün ön planda olduğunu görebiliriz. Bir tür senkronizasyon, eş zamanlama söz konusu: imgeler, şiirde dikkatin veya duygulanımın yoğunlaştığı anlarda ortaya çıkıveriyor. Bu deneyim bize sembolist şiirden kalan bir miras. Romantik şiir düşüncesinden ayrılmak adına doğasal ve şiirsel süreçler arasında keskin ayrımlar yapmaya gitmiş Sembolist şiirin imge kavramı şunu hedefliyor: Şairin yaşadığı duygusal karmaşayı barındırabilecek bir imge oluşturmak. Şiire fiziki bir harita gibi baktığımızı hayal edersek, bu anları şiirin en engebeli bölgeleri olarak düşünebiliriz. Soyut ve somut olanın en ısrarlı devinimlerle bir araya geldiği anlar. Şiirin sinir hücrelerinin en yoğunlaştığı bölgeler. Türkçe şiirde ses, ölçü ve ahenk gibi ögelerin gittikçe önemini kaybetmesi de bu tür imgeci şiire duyulan ilgiyi artırdı. Şiirde işitselin yerine yalnızca görsel düzen egemen olmaya başladı ve bu görsel egemenliğin rahatını kaçıracak ögeler gittikçe azaldı.

Sembolist düşüncenin etkisinde kalan şiirde imgeler bir duygulanımı sadece barındırmak veya temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu duygulanımları zapt ediyor ve hapsediyor. İnsan deneyimini, algıyı ve duyguları sözlerden oluşan denklemlere çeviriyor. Postmodern şiirin bu temsil etme dürtüsünün önüne geçtiğini iddia etmek bir yanılsama olacaktır çünkü postmodern düşüncenin hakikat konusundaki şüpheci yaklaşımı ve tekilin egemenliğini reddedişi varoluşsal deneyimlerin putlaştırılmasına ve insan deneyiminin sabit ögeleri olarak varsayılmasına sebep oluyor. Sabit ya da yorumlanabilir bir hakikat fikrine olan inancın peşinen reddedilmesi ile ortaya çıkan endişe, kaygı, melankoli, arzu gibi soyut kavramlar adeta somut, objektif ve evrensel olgularmış gibi işleniyor.

            İmgenin bu diyalektiği –yani şiire dağılımı ve belli bölgelerde yoğunlaşması arasındaki gerilimi– kuşkusuz ki söylem sanatı için önem taşıyor. Fakat bütün bunların yanında şiirde daha az temsil edilen bir damar var. Paul Celan ve Füruğ Ferruhzad gibi şairlerde karşılaştığımız bir şiirsellik. İmgeleri dilde türeyen imtiyazlı ögeler haline getirmek yerine onları insan algısının en temel eğilimlerinde keşfeden bir damar. Ingeborg Bachmann, Frankfurt Dersleri’nde, Celan’ın şiiri hakkında şöyle diyordu: “Eğretilemeler tümüyle yok olmuş, sözcükler bütün maskelerini indirmiş, bütün sırlarını söylemişler, hiçbir sözcük diğerini kovalamıyor, etkilemiyor.” Antmen’in şiirini belli bir şiir türüne veya söylem tarzına hapsetmek istemem ama bu şairlere yakın gördüğüm taraflarını vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

            Bu şiirin en çarpıcı özelliklerinden biri her dize yenilenen –ısrarlı hale gelen değil fakat derinleşen– bir duyumsama arzusu. Doğanın dilini değil, doğayı duymak. Doğanın şekillerini, dokusunu, değişimlerini ve titreyişlerini hissetmek. Doğanın dili dediğimiz vakit etrafımızdaki her şeyin sanki dile meylettiğini veya dünyanın tümce bilimle anlaşılabileceğini varsayıyoruz. Fakat Antmen’in şiiri doğaya böylesine bir dayatma yapmaktan kaçınıyor. Kitapta çok az sayıda noktalama işaretinin yer alması bunun ilk belirtilerinden. Noktasız biten şiirlerin neredeyse hepsinde bir döngü söz konusu. Doğayı yataklarından söküp şiirin ve dilin yapay ortamlarında, seralarında yaşatmak yerine bu tehdidin belirdiği anlarda geri çekilmek, hâkimiyet kurma dürtüsünü bastırmak ve dilin insan bilincinde oluşturduğu leke ve yaraları anlatmak… İşte bunlar Antmen’in şiirlerinde karşılaşabileceğimiz dürtülerden bazıları. Örneğin, “Oradayım ben, kalbim orada” şiirinde şu dizelerle karşılaşıyoruz:

az kalmıştı varmaya, kurtulmaya
çıkardım üzerimden ten giysisini
bir dil lekesi kaldım senden içeri
beni söyleyen karanlık nerede başlar arzusuna
nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri
oradayım ben, kalbim orada

Şair varmaya ve kurtulmaya az kaldığını iddia ediyor. Bir keşfin eşiğinde sanki. Bu eşikte olma durumu lirik şiir tarihinde en sık karşılaştığımız alametlerden biridir çünkü şairin, dünyada duyumsadıklarına veya duygularına bir isim verirken hep eli titrer. Dili söylemeye varamaz. İsim vermek yalnızca anlaşılır kılmak değil aynı zamanda karmaşık hadiseleri bir kelimeye hapsetmek demektir. Şair bu bölümde benzer bir sorunsalla yüzleşiyor. Varmaya az kalmıştı. Nereye varmaya? Şiirin başlığındaki “oraya” mı? Orası neresi?

            Paul Celan’ın şiirinde de sıklıkla karşılaştığımız yer-yön belirteçleri Antmen’in şiirinde önemli bir rol oynuyor. “Burası” ve “orası” gibi belirteçler okuyucuya bir çırpıda dilin egemenliğini hatırlatıyor. Özellikle şiirde yön göstermek için kullanıldıklarında bu belirteçler, dilin merhametine sığınmamıza neden oluyor. Nereyi işaret ediyor şair? Antmen bir yön ve mekân beklentisi yarattıktan sonra bu zarfları işlevselliklerinden arındırıyor. Öyle ki, okudukça, belirgin bir yön beklentisi kayboluyor. Bu kayboluş bir “dil lekesi” gibi şiire işleniyor. Yukarıdaki beyit bu gerilimin belki de en güçlü tanığı. “Beni söyleyen karanlık.” Şairin benliğinden izler, fısıltılar taşıyan bu karanlık “nerede başlar arzusuna”? Ben’e ait olan arzu birden karanlığın, bütün bir ortamın arzusu oluyor. Fakat bu genişleme yaşanır yaşanmaz, bu arzu gün yüzüne çıkar çıkmaz sözdiziminde kopukluk tehlikesi beliriyor. Dilin tökezlemesine şahit oluyoruz: Şiir, “nerede başlar arzusuna / nerede yitirir onu” gibi devam edebilecekken, “nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri” ile devam ediyor. Yine bir aktarım söz konusu. Karanlığın nesnesi arzudan sese dönüşüyor. Arzunun yitmesiyle bir arada tuttuğu dünya görüşü ve dilsel düzen de kayboluyor. Bu çözülme noktasında “nerede” sorusuna nihayetinde bir yanıt geliyor: “oradayım ben, kalbim orada.”

            “Adımı unutmaktan” şiirinin sonunda şu dizeler yer alıyor:

ışıl ışıl, ölü bir bakış dağların iç denizinde
peşine katıp sürüklüyor şimdi beni
dilin köklerinden geriye
ne kaldıysa

Şiirin genelinde iç ve dış kavramları arasında süregelen gerilim bu son bölümde doruk noktasına ulaşıyor. Doğa tek bir imgesel işlev üstlenmekten sürekli kaçınıyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış”: bu tasvir Antmen’in sözcüklerden bahsederken kullandığı dili hatırlatıyor. Sözcükler bir yandan ışıldıyor ve aydınlatıyorlar. Bir yandan da aydınlattıkları yere karanlığı getiriyorlar. Sözcükler yeni anlamlar üretirken yeni yas objeleri ilan ediyorlar. Yukarıdaki dörtlüğün ilk bölümünde “sürükleme” eylemini yapan şairin kurguladığı bu tezatlı imge: “ışıl ışıl, ölü bir bakış… sürüklüyor şimdi beni.” Fakat Antmen bu imgenin öncelik kazanmasına izin vermiyor. İlk iki dize ve son iki dize arasındaki uyumsuzluk yine dilin tökezlediği, birleşmeyi ve birleştirmeyi reddettiği bir âna dikkat çekiyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış” imgesi kıtanın asıl vasıtası olmaktan çıkıyor ve yerini yas ilan eden başka bir söz grubuna bırakıyor: “dilin köklerinden geriye ne kaldıysa.” Şairi sürükleyenler artık bu arda kalanlar.

            Dilin adlandırma ve yok etme ikilemi etrafındaki bu git geli şairin dilsizliği arzuladığı gibi bir izlenim uyandırabilir. Fakat “dilsizlik değil yolun sonundaki arzu.” Teslimiyet de değil:

bırak acısın
saklıdır ağzı zihni kuşatan yüreğin
onca yaprak serpilir gül açılır diken sivrilir
duyulmaz yine de kanatsı hafifliği
kor suskunluğu taşıyan dirimi acısın bırak
dilsizlik değil kuğuların geçişi birbiri ardında
ve sözcüksüz değildir sevgi, yönü yoktur
akkor oklarının

Antmen’in daha önceki kitaplarında da karşılaşabileceğimiz bir uzlaşma söz konusu. Acı, leke, yara gibi imgeler burada önemli bir rol oynuyor. Dilin yetersiz geldiği veya gerisinde acı bıraktığı yerleri kabul etmek, onlarla yaşamayı öğrenmek şiirsel sürecin bir parçası. Nitekim bu yaraları taşımayı reddetmek, şiirin mükemmel bir dile veya imgelerin kusursuz bir tasvir gücüne ulaşabileceği konusunda ısrarcı olmak, egemenlik kurma dürtüsünü her seferinde yeniden kışkırtacak. Şair yeri geldiğinde sözcüklere şüpheyle yaklaşıyor, kitabın adından belli olacağı gibi, onları “ateş” imgesi ile ilişkilendiriyor. Güneşe çok yakın uçup kanatları yanan İkarus gibi, kör cesaretle isimlere yakın uçmanın da bir düşüşü, yitirişi getireceğini biliyor. Buna rağmen “sözcüksüz değildir sevgi” diyor. İki olumsuzun bir arada kullanılması da şairin sözcükler konusundaki temkinine işaret ediyor. “Sevginin sözcükleri vardır” demekten sakınıyor.

            Her toplumun köşesinde, marjinlerinde kalmış, marjinal olandan öğreneceği çok şey olduğu gibi, şiirin de köşelerine itilenlerden öğrenecek çok şey vardır. Antmen’in şiirinin köşelerinde sıklıkla ünlü harflerle karşılaşıyoruz. Ünlü harfle biten dizeler, özellikle de uyakla buluştuklarında, sesin uzamasına ve şiire bir yönelme hâlinin nüfuz etmesine yol açıyor. “Parçalanmış zaman” şiiri şöyle başlıyor: “gecenin ağlarından çıkarıyordum seni / o kanla dolmuş kalbini.” “Giz saatleri” ise şöyle:

giz saatlerinde daha bir pembeleşir
gülde gizli bir gül kolonisi
daha bir soluklanır
ertelenmiş zamanların güneşi

Şiirleri okurken dilin yapısal özelliklerini duyumsamamak mümkün değil. Tamlama ekleri, yönelme ve belirtme hallerinin şiirin bünyesine işlediğini bilhassa sesli okurken fark edebiliriz. Fakat yer-yön belirteçlerinin sık kullanımında olduğu gibi, yapısallık hissinin nasıl ötesine geçildiğini düşünmek gerekiyor. Şiirin köşelerine yerleşmiş, bu marjinal sesleri daha iyi dinlememiz gerekiyor. Bu sesler Antmen’in şiirinde elzem bir rol oynayan inilti, uğultu ve uluma eylemlerini çağrıştırıyor. Modern şiirin ölçü ve ritim duygusundan yoksun kalarak kaybettiği işitsel düzenin son kalıntıları gibi… görsel düzenin egemenliğini sarsabilecek bir işitsel düzenin son çırpınışları. “böyledir kırık kanatların doğurgan sesi.” İşte Antmen’in şiirinin damarına işlemiş bir yas duygusu, bir acı, bir haykırış hissiyatını bu köşede kalmış seslerden anlamak mümkün. “Uluyorsun dünyaya” şiiri hem bu sesleri duyabileceğimiz hem de ulumanın şiirdeki etkisini daha iyi anlayabileceğimiz bir örnek sunuyor:

uluyorsun dünyaya
daha önce kavranmamış bir acılıkla
söndürüyor ay ışığını nicedir aç kurtların sesi
işte orada, karanlığında, kırılıyor gövdenin kanlı buzulu
ve sürüklüyor peşinden, bilinmez, hatta ürkünç
bir o kadar görkemli hızıyla seni
doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek
uzakların

Uluma ile başlayan bu şiir bir “orada”ya işaret ederek devam ediyor. Şairin kurguladığı mekânın, “oranın” görsel karşılığını saptayabilmek çok zor. Kitap boyunca karşılaştığımız çeşitli imgeler ve eylemler var: karanlık, kan, ay ışığı, sürükleme. Bütün bu kavramlar, nesneler “sözcüksüz değildir” elbet, hepsi bir isme kavuşmuş, dünyaya “kımıldama!” diye emrediyor gibiler. Kımıldamamalı dünya çünkü bu âna “daha önce kavranmamış bir acı” hâkim. Lakin, dikkat edin, dünyanın bir ânını kavrama arzusu nasıl da hızlı, tüketici ve vahşi bir arzuya dönüşüveriyor: “doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek / uzakların.” İmgenin bu evrimine şahit olan birtakım sesler var. “dünyaya”, “acılıkla”, “sesi”, “buzulu”, “seni.” “Orada” konusunda ısrar eden, sürekli uzağı, uzaklarda bir yeri göstermek ve tasvir etmek isteyen görsel düzene karşı, bizi sesin en derinlerine çeken, acının kulakları tırmalayan ulumalarını taşıyan işitsel bir düzen de var. Nitekim Antmen, “sesin içinde / köklerine sızıyorum şimdi burada olmanın,” diyor kitabın son şiirinde. Kitaba adını veren şiir, “Ateş sözcükleri”nden bir alıntı ile bitireceğim yazımı.

dikenler az sonra çekerler ufku üzerimize
bu nerden gelir bilinmez ağırlıkla soluruz
toprağın çığırtkan sorgusunu
iniltisini sıradağların

“Toprağın çığırtkan sorgusu” ve “iniltisi” sıradağların. Antmen doğanın hayıflanışını ve şikâyetlerini bir dile çevirmekten sakınıyor. Bu dizelerin arkasında yine bir “orada” belirteci saklanmış. Şairin sözcükleri bir coğrafyaya işaret etmekte. Fakat sözcükler doğaya erişim sağlamak veya doğanın dilini duyurmak için değil, bir eşik yaratmak için varlar. İsim vermek ve yok etmek arasındaki ince çizgiyi korumak için. Aydınlatıcı ateşe yaklaşmak ile onda kavrulup kül olmak arasındaki hassas dengeyi yaşatmak için. Ateş-ten değil, ateş sözcükleri. İmgeci değil, imgeye direnen şiir.

Melih Levi, Varlık, Ocak 2019, S. 1336, s. 106-108

Gelenek Değil Denemek (Çetin Balanuye)

Çetin Balanuye, 30.11.2018 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Önel’in yeni kitabı Konumlandırmalar hakkında yazdı: Konumlandırmalar ‘yazın uğraşını’ tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir.”

Yazının tam metnini yayımlıyoruz.

 

GELENEK DEĞİL DENEMEK: FARKLA TEKRAR FRAGMANLARI

Yeni bir okur tipi

David Shields, yaklaşık yirmi yıldır yazın dünyasını ilgilendiren ilginç bir tezi gündemde tutuyor: Alışıldık tarzda roman,  sessiz bir çekiliş deneyimliyor; yerini gerçeklikle ilişkisini gözden geçiren, araştıran ve ağır ağır yeniden kurmaya çalışan yeni bir türe bırakıyor. Türdeki bu yeni filizlenmenin iki temel nedeni var: Biri, yeni okur tipinin ortaya çıkışıyla, diğeri de olgu ile kurgu arasında klasik romanın varsaydığı uzaklığın giderek iç içe geçmesiyle ilgili. Kısaca söylenirse, yeni okur tipi -gerekçeleri epeyce açık olmak üzere- seri tüketim çağının hiç de sürpriz olmayan bir ürünü: Acelesi olan bir okur, dilde zarafeti önemsiyor ama bunu süsleme sanatıyla ilişkili görmüyor, hacimli metinlerle ilişkisi de epeyce mesafeli.

Okur tarzındaki bu değişimle eş zamanlı ama bambaşka nedenlerle hacimli romanların salt kurguya dayalı karakter, olay ve anlatı organizasyonu da önemli ölçüde aşınmış gibi; Shields’in “örnek vaka” olarak bir keresinde dilledindirdiği üzere, sözgelimi Franzen’ın her biri tuğla gibi devasa hacimli romanlarındaki karakter enflasyonu, bunların birbirleriyle ilişkileri, anlatıda geliştirilmek istenen örgünün anlaşılması için gerekli uzun ve dikkatli okuma seansları -deyim yerindeyse- elli gram şeker için on kilo keçi boynuzu kemirmeye dönüşmüş gibi görünüyor. Kurgudan sağlanacak dolaylı ve elbette iyi bir romanda asla azımsanamaz olan o “kavrayış genişletme” edinimi de çoğu hacimli romanda ya hiç gerçekleşmeyebiliyor, ya da pek az gerçekleşiyor.

“Yeni bir tür” arayışı

Bu ve benzeri gerekçelerle olmalı,  yazın dünyasında “yeni bir tür” arayışı belli belirsiz kendini duyuruyor: Kitabevlerinin tasnif etmekte güçlük çekeceği kitapların sayısı giderek artadursun “deneme” adının aşırı genelleyiciliğiyle ifade edilemez bir çeşitlenme var ve bu çeşitlenmenin hakkını verecek “genre” adından da henüz mahrumuz. Bu yeni “türleşme”nin ortak nitelikleri arasında şunlar var: Parçalı (fragmented) pasajlar; kısa ve süssüz, ama çarpıcı bir ifade gücüne sahip söyleyişler; olgulardan kendisini ve okuyucuyu da haberdar eden metin türleri.

Ahmet Önel

“Yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi

Ahmet Önel’in son kitabı Konumlandırmalar böyle bir dönemde okuyucuyla buluşuyor. Toplam 207 fragman-pasajdan oluşan kitabın türü için -üstteki bağlamı akılda tutarak- ne denebilir, karar vermek sahiden güç. Ancak şu kadarı açık bir kesinlikle ileri sürülebilir: Ahmet Önel, yukarıda özetlenen dönüşüme adeta eşlik edercesine “çağcıl” kalmayı başarıyor; Konumlandırmalar bu anlamda “yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir. Roman, öykü, oyun, çocuk edebiyatı ve deneme gibi edebiyatın hemen her kovuğunda yeterince ikamet etmiş bir yazarın sözcüklerle yeni bir sığınak inşa etmekte olduğu anlaşılıyor… dünya manzaralı, tedirgin edici, ironik ve gerçekçi bir sığınaktan söz ediyoruz bu noktada.

Konumlandırmalar‘da Önel bizi “konuşma” kavramına çağırıyor; her biri yazarın kendisiyle, yazarın ya da metnin konuklarıyla, okurun kendisiyle ya da okurlar arası gerçekleşen olası bir konuşmada çağın saati yavaşlatılıyor, yerine bir salyangoz saati konuyor  ve böylece “sahiden konuşma” vücut buluyor. Bu, özensizliğiyle dikkat çeken tüketim toplumunun tüketici gevezeliği değil artık, kendisi de aynı koşulların esiri olan okura -onun bile vakit ayırabileceği ölçüde- kısacık parçalarda sahici bir konuşmaya eşlik etme şansı veriliyor. Her konuşma yeni bir kavramsal/yaşantısal/deneyimsel gözden kaçanı fark etmeye çağırıyor. Alışıldık perspektifler sağa sola kaçışıyor ve yeni perspektiflere yer açılıyor. Önel, konuşmalar yazıyor ve bununla yeni anlam olanaklarını konumlandırıyor:

Yalnız olmayı çok mu seviyorsun?

Bilmem,  dedi adam. Kitabı ters çevirdi, sonra da koltukta geriye doğru kaykıldı. Bir sohbet öncesi. Yapacağı  her  davranış acemice olabilir şu an.

Yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu anlatmanı isterdim, dedi birincisi.

Anlatabilirim, dedi adam. Ama bilmem hiç konuşmayan birinin karşısında saatlerce bekleyebilir misin?

Hakkında sahici bir konuşmanın olmadığı yerde konuşulan tüketilir en fazla. Önel, bu tüketimin farkında ve insanın trajedisinin yakınındakiyle uzaklaşmakta yattığını sezdiriyor:

Bir yazarı tanımak, ona dokunmak, onunla konuşmak ve insan yanıyla yüz yüze gelmek onu tüketmektir, dedin. Düşündüm. Neden olmasın! Dört yıldır birlikteydik ve  artık hiçbir kitabımın kapağını aralamıyordun.

Romandan ayrı bir deneyimi zorlayan -bu anlamda adeta hem okur hem de yazarı konfor alanından çıkmaya zorlayan- bu yeni türde en zoru iklim ya da bağlam yaratmanın en azından bir öykülük hacim gerektirdiğini bilmek, ama bu hacimden de mahrum bir halde parça pasajlarla bir iklim yaratmak. Konumlandırmalar bunu ustalıkla başarıyor:

Evimin eksikleri var, diyor kadın. Damlayan musluklar, çalışmayan prizler, işlemeyen çekmeceler. Hep bildiğin şeyler işte. Bu pazar uğrarım, diyor adam telefonun öbür ucundan. Hepsinin hakkından gelirim,  merak etme. Gülümsüyor kadın. Sevinirim, diyor. Zaman ayırıyorsun bana. Fena mı işte, diyor adam, hem seni görmüş olurum böylelikle. Yüzüne al basıyor kadının. Neyse ki telefonda. Sahi, çağırmışken şu telefonun da çaresine baktırmalı. İnsanın aklından geçen, ancak söylemeye çekindiği şeyleri bir güzel söyletiyor, gördün mü!

Ah.. Bir iki arıza olmalı insanın evinde. Mutlaka olmalı!

Düşte ısrar

Konumlandırmalar, klasikleşmiş kimi yazın temalarını da yeniden ziyaret etmekten geri durmuyor. “Düşte ısrar” teması bunlardan biri. Belki de edebiyatın bu  en eski  teması -Deleuze’ü anımsatırcasına- farkla tekrar ediyor; bu düpedüz değirmenlere saldıran çılgın düşseverin bir tekrarı, ama aynının geri gelişi değil de yeninin farkla tekrarına dönüşüyor:

– Kardan adamım asla yaşamıyor.  Tamamlıyorum ve sıra havuç burnu yerleştirmeye geliyor ki bir bakıyorum erimiş!

-Yanlış zamandasın evlat. Aylardan temmuz ve sen düşlerden beyazda ısrar ediyorsun..

Konumlandırmalar, yeni bir tür arayışının olmazsa olmazı disiplinler arası kolajı da gözetiyor. Nietzsche’nin “tehlikede yaşayın” önerisi beklenmedik bir anda buyur ediliyor: “Akıl almaz olan hayatın kendisi değil, ona katılma biçimimizdir. En mantıklı, en seçilmiş davranışın uçurum kenarından iki bilet olmadığını kim söyleyebilir!”

Aynı disiplinler arası kolaj arayışının bir başka örneği de politikadan; Önel, tüm metnin örtük bir politik hiciv barındırmasına dikkat ediyor. Bunlar daha çok politik eleştiri çekirdekleri, okurun zihninde serpilip gelişmek üzere can suyu verilip bırakılıyor:

“Eğer bir ulusu yok etmek istesem, ona her şeyi bol bol verip mutsuz, açgözlü ve hasta yapardım.” Bir yazardan aldım bunu. Belki kocaman harflerle yazıp kentin girişine asmak isterdim.

Evinin kapısına as, diyorum. Belki de söz konusu hastalık orada başlıyor.

Politik hiciv, okuru kendisiyle hesaplaşmaya çağırırken de doğrudan, açık, sert ve çarpıcı olmayı başarıyor:

Anne, sonunda acı haberi veriyor.

Meyve suyu kalmamış. Meyve verebilirim!

Çocukların yüzü gölgeleniyor. Akıllarından geçen şunlar olmalı: Dünya giderek çekilmez oluyor. Üstelik güvenilmez! İyi şeyler vaat etmişlerdi. Şimdi taklitleriyle kandırıyorlar!

 

Konumlandırmalar, Ahmet Önel'in Kasım 2018'de Ve Yayınevi'nden çıkan kitabı.

Yeniden başlamak

Ahmet Önel, yazında ustalaşmanın ödülünü koltuğuna gömülüp dinleneceği bir emeklilikte beklemiyor. Güç olanı seçiyor: Yeniden başlamak…! Edebiyatın muazzam birikiminden yararlanarak ve ancak geçmişle sahici bir muhabbetle olanaklı bu “yeni başlangıç” bizim yakada özellikle çok değerli.

Konumlandırmalar bu güçlükle yüzleşmenin son derece başarılı bir ifadesi.

Çetin Balanuye, Cumhuriyet Kitap, 30.11.2018, s. 13

Tevfik Fikret yüz elli yaşında!

Tevfik Fikret, “çağına kadar süregelmiş şiir anlayışını değiştiren” büyük şair…

Tevfik Fikret’i doğumunun yüz ellinci yılında saygı ve sevgi ile anıyoruz. Onu, Abdülhamit’in istibdat döneminde yazdığı, bütün zamanlara seslenen “Sis” şiiriyle selamlıyoruz, A. Kadir’in yenileştirmesiyle… Arşiv desteği için Turgut Çeviker’e teşekkür ediyoruz. Okumaya devam et

Cumhuriyet’e kimlik veren aydına ‘Armağan’ / Nadir Temeloğlu

Cumhuriyet Aydını Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Nadir Temeloğlu, 24.11,2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı.

“Tecer’in yazıları buram buram halk sevgisi tütüyor. Ona göre Türkçenin gelişmesi, kültür hayatının yaratılması için halkın yaşantısına tanık olmak ve ondan öğrenmek gerekir. Milli hayatı bir bütün ele alabilmek için, halk fikrini işlemek kaçınılmazdı. Fakat halk fikrinin oluşturulması için de bir devrime ihtiyaç vardı. Halk fikri, halkın hakimliği ile sağlanabilirdi.”

Cumhuriyet, Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, Ahmet Kutsi Tecer

Cumhuriyet kurmak, yeni bir kültür yaratmak

Fransız düşünür Montesquieu, “Kanunların Ruhu” kitabında “Cumhuriyet, erdemli insanların yönetimidir” der. Senaca ise Cumhuriyet’i, “İlim ve ahlakın, adalet ve faziletin iktidarı” olarak niteler. Okumaya devam et

Okur Söyleşileri / Hülya Yalçın

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri Okur Söyleşileri başlığı altında web sayfamızda paylaşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin bugünkü konuğu Hülya Yalçın. İyi okumalar dileriz…

Okur Söyleşileri. Ve Yayınevi'nin kitap takip sistemine kayıt olan okurlarıyla yaptığı okur söyleşileri Hülya Yalçın ile sürüyor.

Hülya Yalçın

“Yüzlerce kitap okudum, hiç böyle bir uygulama görmedim.”

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

İstanbul’da yani ruhumun ait olmadığı bu şehirde yaşamaya çalışıyorum. Adım Hülya. Kitap ve kedi severim çokça. Kitap okunmayan gün benim için yaşanmamış demektir. Ortalama iki günde bir kitap bitiren bir okuyucuyum. Bu sıralar Arkadaş Z. Özger ve Didem Madak okuyorum.

GÜZEL İŞLER YAPIYORSUNUZ

Yayınevimizden nasıl haberdar oldunuz? İlk izlenimleriniz nelerdi?

Yayınevinizden çok aradığım bir kitabı bulamazken haberdar oldum. Memnun da oldum doğrusu. Güzel işler yapıyorsunuz. Okumaya devam et

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce

Mecit Ünal, 30.6.2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası‘nı yazdı:

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce  

“Kimseye Borcumuz yok var olmak için”

Özdemir İnce, kulenin tepesinden değil, şiirin doruğundan meydan okuyor…

Ahir ömründe şiire el atması bir romancının, çağrısına daha fazla direnememesinden olsa gerek şiirin. Şiir, romancının içindeki bir uktedir aslında. Şairin ise, yaşı ilerledikçe, görmüş geçirmiş olmanın verdiği tecrübenin hazzıyla erotizme yönelmesi bir gelenek olmuştur. Başkaldırı şiirleri gençlikte kalmıştır artık; hatta başkaldıracak bir şey de kalmamıştır bir bakıma. Peki, ama öyle mi gerçekten? Erotizm, küçük bir dokunuşla bir başkaldırıya da evrilebilecekken şairin giderayak geride kalan yaşama –ve her şeye– tenden, tenin sınırlarından bakması bir görü eksikliği olarak değerlendirilemez mi? Okumaya devam et

Muzaffer Buyrukçu’nun iki kitabı üzerine (Nazlı Yıldırım)

Muzaffer Buyrukçu, sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan “Arkadaş Anılarında Orhan Kemal” yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor.

Yaşadığımız çağın sıkıntılarından kurtulmanın birçok yolunu aradığımız şu günlerde hafızamıza iyi gelen isimlerden bir tanesi de Muzaffer Buyrukçu’dur. Dönemi değerlendirmenin, olayları yorumlamanın bir diğer seçeneğidir çağın zihniyetini yansıtan eserler okumak. Buna örnek verebileceğimiz birçok isimlerin başında gelir Muzaffer Buyrukçu.

1950 ve sonrası dönemlerde sık sık adı geçen, üstelik hiçbir kuşağa, yazın anlayışına ve edebi akım kategorisine sığdırılmadan özgün bir ses olarak tek başına anıldı. Ben de Muzaffer Buyrukçu Edebiyatı olarak başlıca anıyorum. Ayrıca günlük yazının ustalarındandır. On yıla yakın bir zaman sonra Ve yayınevi, Muzaffer Buyrukçu’nun hiçbir yerde yayımlanmamış uzun öyküsünü okuruna kavuşturdu. Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları‘nı okuduğumda daha erken bir kavuşma olmalıymış, dedim.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?

İlk başta Haydar’ın öyküsünü okuyor sanısına kapılsak da alt metni fark ettiğimiz an içinde bulunduğumuz dönemin benzerliğiyle şaşırtıyor bizi. Karısı Esma’yı yolcu etmesinden sonra Haydar’ın otogarı gözlemlemesiyle başlıyor her şey. Ayrıntıların yoğunlaştığı bu kalabalıklarda Haydar’ın penceresi pasif bir tepki olarak belirginleşse de asıl şey toplumun iktidarsızlık belirtisidir.

Bir taraftan olay örgüsü ilerlerken diğer taraftan mitingler, karakolda yaşanılan şiddet, sağ-sol çatışması, bomba ihbarları, düşüncelerin yırtıldığı yerde birbirine patlayan küçük kesimler, dindarlaştırılma baskısı gibi daha nice keskin sorunların ortaya çıkardığı korku ve tedirginliğin psikolojik şiddetine maruz bırakılan toplumun bireyi olarak güvensizlik içinde kıvranır. Tüm bunları ayrıntılara yerleştirmek, dönemi ilişkilendirmek her yönüyle titizlikle çalışılmış verimli bir yapıttır. Haydar’ın da yaşadığı budur. Ve bunu cinselliğin bastırılamaz güdüsüyle aşmaya yahut da yaşanılanları yok etmeye çalışır. Artık kontrol edilemez içgüdülerin hâkimiyeti altına girer. Haydar, karısı Esma dışında da kadınlarıyla ilişki yaşasa dahi şu sözleri sarf etmekten kendini alamaz. “Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?”

Dönemin edebiyat gündemine ışık tutmakla beraber, ışığı biraz daha ileriye tutarak görülmesini istediği şeylerin günümüz çağın zihniyetiyle ilişkileniyor. Peki, bundan bir sonrası adım ne olacaktır, ne yaşanacaktır bilinmez ama bunu görmenin tek yolu ışığı birazcık daha doğrultmak. Böylelikle Muzaffer Buyrukçu’nun öykülerini anlar ve yarattığı dünyanın hissiyatına sinmiş oluruz. Bu benzersiz  Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı uzun öyküsü ile ilk Muzaffer Buyrukçu yolculuğuna başlayabilirsiniz.

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, kitap, Muzaffer Buyrukçu

Orhan Kemal ile dostluk

Sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan Arkadaş Anılarında Orhan Kemal yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor. En yakın dostu olan Orhan Kemal’den de izler taşıyan, edebiyat camiasından isimlerin geçtiği bir eserdir. Günay Güner yazar hakkında şöyle yorumlamış, “onun günlüklerinde pırıltılı görkemli bir dönemin yazar ilişkileriyle, dostluklarıyla, çatışmalarıyla, yaşantılarıyla ilk elden içeriden tanıklığıdır.”

Buyrukçu’nun günlüklerinden dünyaya bakmak

Oğlu Erdem Buyrukçu’nun hazırladığı Muzaffer Buyrukçu Arşivi’nden Türkiye Yazıları’nda, Soyut dergisinde ve gazetelerde çıkan günlüklerine ulaşılabilir. Sadece bununla sınırlı değil. Günlük yazınında yazdığı birçok eseri var Muzaffer Buyrukçu’nun. Edebiyat tarihine, döneme, gelecek edebiyatçılarına da tanıklık edeceği ve sürekliliğini kazanan yapıtlardır bunlar. Mustafa Şerif Onaran, Muzaffer Buyrukçu’nun ölümünden sonra kaleme aldığı bir anma yazısında (Muzaffer Buyrukçu’nun Günlüklerinde Edebiyatın Gizli Tarihi) şöyle der; “Bir de Muzaffer Buyrukçu’nun günlüklerinden bakmalı o dünyaya. Gerçekleri aramak gibi bir yanlışa düşmeden, Buyrukçu’nun yorumunda, edebiyatımızın gizli tarihini sezmekle yetinmeli. Muzaffer Buyrukçu, tanımadığımız, önemsemediğimiz nice edebiyatçıda değişik bir kişilik olduğunu gösterdi bize. Sayısı yirmiye yaklaşan o günlükleri yeniden yayımlamalı. Edebiyatın içindeki çalkantıları yakından görmeli. Belki o günlüklerde kendimizi bile tanımakta zorlanacağız. Olsun. Mevlana o gerçeği yakından kavramış: Olduğumuz gibi görünmüyoruz ki! Göründüğümüz gibi olmuyoruz ki!“

Orhan Kemal’le beraber, Arap Talat, İhsan Hasırcı, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı gibi isimlere de sık sık rastlıyoruz. Öncü Kitapevi, Karaköy, Cibali’den Nuruosmaniye’ye, İkbal Kıraathanesi, İstasyon Meyhanesi ve en çok toplanıldığı mekan olan Adana Kebabevi’nde geçen muhabbetlerin doyulmaz tadına iştirak ediyoruz. Yedi başlık altında toplanılan Orhan Kemal anıları, 1953-1970 yılları arasında yaşanılanların biriktirildiği bir sarnıçtır.

Dostlarla muhabbet

Orhan Kemal’in ölümüyle yıkılan, Gençlik parkındaki aile çay bahçesinde otururken Muzaffer Buyrukçu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan vesikalık fotoğrafını gördüğünde kökleşmiş belleğinde birikmiş anılarını yeniden canlandırır.Gazeteyi katlayıp Orhan Kemal’ini bizlere anlatmak için yeniden yola çıkar. On yedi yıl süren dostluğunu anlattığı Arkadaş Anılarında Orhan Kemal birikimin görgü tanığıdır. Orhan Kemal’i, Muzaffer Buyukçu’yu ve diğer isimleri bir kez daha yaşadığımız bir eserdir. Hiçbir edebiyatçının teselli edemediği bir yıkımla baş başa kalır ve yalnızlaşır Muzaffer Buyrukçu.

Romanlarıyla, öyküleriyle günlükleriyle sessizliği yırtan Muzaffer Buyrukçu, şu zamanlarda seda oluyor dilimize. Toplumda yargılanmış, yaşamdan sürülmüş, görülmeyen, soluğu hissedilmeyen kahramanların sesi oldu. Gerçek bir İstanbul’u anlattı. Edebiyatta ise kuvvetli bir hafıza oldu.

Bahsettiğim bu iki eser dışında yeniden güncellenerek toplu eserleri de yayımlandı yakın zamanda. Hem ruhumuzu hem bedenimizi gevşeten Muzaffer Buyrukçu’nun yazdıklarına daha çok ihtiyaç duyacağız.

 

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, 62 s., Ve Yayınevi

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, Muzaffer Buyrukçu, 80 s., Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 14.10.2016, s. 10

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” / Ülkü Başsoy ile söyleşi

Ece Ayhan Sivil Girişimi, Ece Ayhan’la 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de tanışan ve arkadaşlıkları uzun yıllar devam eden Ülkü Başsoy ile Ece Ayhan Kültürevi’nde “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ece Ayhan ile yıllar süren yazışmaları Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar adıyla Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırılan Başsoy, bir Ece Ayhan simgesi olarak değerlendirdiği “Ters Sofora” ağacından yola çıkarak Ece Ayhan’ın izini sürdüğü söyleşi ilgiyle izlendi.

Ece-Ayhan-Ters-Bir-Sofora-1024x435

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora”

Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin  “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora” adını taşıyan Ülkü Başsoy ile söyleşi etkinliği 12 Ekim 2015 tarihinde Ece Ayhan Kültürevi’nde yapıldı. Kolaylaştırıcılığını gazeteci Ragıp Duran’ın yaptığı etkinlik 10 Ekim’de Ankara’da “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”ne yapılan bombalı saldırı sonucu katledilen 100’ü aşkın barış gönüllüsünün anılmasıyla başladı. Okumaya devam et

Ece Ayhan Evi açıldı

e_ayhan_acilis_250515_1

Çanakkale beledisyesi’nin Ece Ayhan Sokağı ve 2010 yılında başlayan kültür politikaları çalışmaları kapsamında “Kültürümüz Budur Abiler” sloganıyla andığı Çanakkaleli şair Ece Ayhan’ın isminin verildiği Kültür Merkezi, 25 Mayıs Pazartesi günü düzenlenen törenle açıldı.

Restorasyon çalışmaları tamamlanan Tıflı Camii yanındaki tescilli iki tarihi bina Ece Ayhan Evi olarak isimlendirilerek kentlilerin hizmetine sunuldu. Açılışa çok sayıda davetli katıldı.

Ülkü Başsoy Ece Ayhan Evi’nin açılışında konuşurken

Ece Ayhan’ın Anısı Burada Yaşayacak

Törende, Şair Ece Ayhan’ın arkadaşı, emekli başkonsolos Ülkü Başsoy da bir konuşma yaptı. Başsoy, Ece Ayhan ile 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de (Şimdiki adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) tanıştıklarını ve arkadaşlıklarını uzun yıllar sürdürdüklerini kaydetti. Kendisinin Dış İşleri Bakanlığı’ndaki görevleri neticesinde yurt içi ve yurtdışındaki görev yerlerinde sürekli olarak Ece Ayhan ile kart ve mektuplar aracılığıyla haberleştiklerini belirten Başsoy, sakladığı mektup ve kartların “Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar” ismiyle Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırıldığını kaydetti. Ece Ayhan’dan “Sıkı bir şair, sivil bir şair ve daimi muhalif” olarak söz eden Başsoy, “Büyük ve güzel bir şairdir Ece Ayhan. Onun şiirlerini taklit etmek mümkün değildir. İkinci Yeni şiirinin baş kurucusu Ece Ayhan’dır. Birinci Yeni dediğimiz Orhan Veli kuşağının karşısında, onlardan tamamen ayrı, tamamen düşsel, kapanık, kilitli bir şiir tarzı… Ancak Ece Ayhan, bugün dünya çapında bir şairimizdir. Şiirleri başka dillere de çevrilmiştir” dedi. Çanakkale Belediyesi girişimleriyle Ece Ayhan Evi olarak düzenlenen mekânın açılışına katılmaktan dolayı memnuniyet duyduğunu belirten Başsoy, “Benim umudum, bu mekân Ece Ayhan’ın yaşam tarzına uygun bir şekilde işlevlendirilmelidir. Entelektüel ve aydın Belediye Başkanı Ülgür Gökhan sayesinde mutlaka da böyle olacaktır” diye konuştu. Başsoy sözlerini, Ece Ayhan’ın ünlü şiirlerinden biri olan “Kudüs Fareleri”ni okuyarak noktaladı.

“Korumacılık Anlayışıyla Hareket Ediyoruz”

Belediye Başkanı Ülgür Gökhan ise, hem kentin tarihi değerlerini korumanın hem de Çanakkaleli şair Ece Ayhan’ın isminin verildiği mekânın açılışını yapmanın mutluluğunu yaşadığını belirterek sözlerine başladı. Gökhan, Ece Ayhan Sivil İnisiyatifi tarafından Kedi Kara Kültür Sanat ve Araştırma Derneği olarak işletilecek Ece Ayhan Evi ve yan tarafında Çanakkale Belediyesi’ne ait Kent Enstitüsü Çalışma Ofisi ile birlikte kentlilerin kültürel ve sanatsal anlamda faydalanabileceği yeni mekânın hayırlı olmasını dileyerek konuşmasını tamamladı.

Konuşmaların ardından açılışı yapılan mekân davetlilerle birlikte gezildi.

Ece Ayhan Evi Hakkında

Toplamda 380 metrekare kapalı alana ve küçük bir iç bahçeye sahip olan tescilli tarihi iki yapı, aslına uygun olarak kentin kültürel ve sosyal hayatına kazandırıldı. Projede, Şiir Kafe ve satış birimi ile kültür-sanat ve organizasyon alanı, üst katlarda ise kütüphane, toplantı salonu, yönetim birimi ve etkinlik alanları yer alıyor.

Kaynak: Çanakkale Belediyesi

Arkadaş Zekâi Özger’in Dergisi: “KENT 16”

Kent 16

Metin Güven için…

“Zekâi kimin Arkadaş’ı idi?”

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nı yayına hazırlarken Arkadaş Z. Özger’e ilişkin çok sayıda kaynağı taramış olmama rağmen “Kent 16″nın sözünün edildiği tek bir yazıya rastlamamıştım. Uzunca bir süredir “Arkadaş Z. Özger’e Armağan” adıyla yayın hazırlıklarını sürdürdüğüm kitap için Arkadaş’a dair ne varsa biriktiriyor, hakkında yazılan ne kadar yazı varsa arşivliyordum. Bu kitap projesini paylaştığım değerli ağabeyim Turgut Çeviker, kendi çalışmaları sırasında taradığı dergilerde Arkadaş’la ilgili bir yazıya rastlarsa benim için fotokopi edip biriktiriyordu, zaman zaman yanına uğrayıp alıyordum kendisinden. Yine bu ziyaretlerimden birinde, ekim sonlarıydı, Turgut Ağabey birkaç yazının fotokopilerini vermiş, ben de çantama atıp eve gelmiştim. Bu yazılardan biri Metin Güven’in Mayıs 2003 tarihli Hürriyet Gösteri dergisinde yer alan “Zekâi kimin Arkadaş’ı idi” başlıklı yazısıydı. Büyük bir merak duygusuyla yazıyı okumaya başladım:

“Nurullah Ataç’a ait güzel bir söz vardır ve doğrudur: ‘Dergiler edebiyatın laboratuarıdır.’ 1960 sonrası Bursa’sında siyasal ve kültürel ortam eskiye oranla çok daha zenginleşmiş ve en önemlisi daha demokratikleşmişti. Bu anlamda; Halkevi-Oda Tiyatrosu oyunlar oynamaya başlamış, Sinematek açılmış ve küçük küçük dergiler çıkmaya başlamıştı. KENT 16 böyle bir dergiydi işte. O yılların ünlü edebiyat öğretmeni Mehmet Gündüz Göktürk’ün; Kuruçeşme Mahallesi, Otel Sokak 2 numaralı evinde (şimdi aynı binada Kelepir var) evin bodrum katını büro haline getiren, büyük oğlu Ömer Zafer Göktürk ve Ömer’in Atatürk Lisesi’nden sınıf arkadaşı Zekâi Özger; bu dergiyi 1965 yılının nisan ayında çıkarmışlardı.

 

Derginin ilk sayısında, birçok yazı ve şiirin yanında ‘Arkadaş’ adlı ve Zekâi Özger imzalı bir de öykü vardı. Bu öykünün ortalarında bir yerlerinde; anlatıcı (muhtemelen bu; Zekâi’nin kendisiydi, zira Zekâi o zaman on yedi yaşındaydı ve kendi yaşamı dışında bir başka hayatı kurgulayacak bilgi ve birikime sahip değildi.) bir düş görüyordu ve düşünde Tanrıyla konuşuyordu. Ve Tanrı ona iki defa: ‘Sen benim arkadaşımsın… Sen benim arkadaşımsın…’ diyordu. KENT 16 şu anda kimsede yok. Yazı öncesi süreçte, Ömer Zafer’le üç defa telefonla konuştum. Yakınlarda Bursa’ya geldiğinde yüz yüze de konuşmuştuk zaten. Onda yok, Bursa Osmangazi Belediyesi’ne ait kütüphanede yok. Arşivci olduğuna inandığım o yılları yaşayan ve anımsayan insanlara sordum, onlar da kendilerinde olmadığını söylediler.”

Arkadaş’ın on yedi yaşının dergisi

Okuduklarım beni müthiş heyecanlandırmıştı. Arkadaş’ın on yedi yaşlarındayken çıkardığı, kimselerde bulunmayan bir dergiden, Arkadaş Z. Özger’in “Arkadaş” adını nasıl ve niçin aldığını açıklayabilecek Zekâi Özger imzalı ve ‘Arkadaş’ adlı bir öyküden söz ediliyordu yazıda… KENT 16‘yı mutlaka bulmalıydım, ama nasıl! Hemen telefona sarılıp Turgut Ağabeyi (Çeviker) aradım, Metin Güven’in yazısında sözü edilen KENT 16 dergisini bulabilir miyiz diye sordum. Milli Kütüphane’de olup olmadığına baktırabileceğini söyledi. Ben de o günlerde Halit Asım’ın “Ömür” kitabı için Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalışıyordum, ertesi günün sabahı soluğu kütüphanede aldım.

Kütüphanenin veri tabanını inceledim, kayıtlı dergiler arasında görünmüyordu. Kütüphane çalışanlarına 1965 yılında Bursa’da yayımlanmış KENT 16 dergisini aradığımı, kayıtlarında göremediğimi, başka kütüphanelerin veri tabanlarına erişme olanakları olup olmadığını sordum. Bilgisayarlarından baktılar, Milli Kütüphane’de 2 adet göründüğünü söylediler. İçlerinden biri “Milli Kütüphane’de varsa bizde de olması gerekir aslında, belki kayıt edilmemiş dergiler arasından çıkabilir, ben bir bakayım” diyerek arşiv bölümüne yöneldi.  Sanırım heyecanım onlara da geçmişti. Orada merakla bekliyordum. Aradan on dakika kadar geçmişti ki kütüphane çalışanı elinde sayfaları yıpranmış bir dergiyle çıkageldi: KENT 16‘ydı işte! Derginin Aralık 1965 tarihli ilk sayısıydı. O anki sevincimi, heyecanımı anlatamam. Yıllardır unutulmuş olan dergi yeniden gün yüzüne çıkmış oluyordu. (Tarih 30 Ekim 2014. Nereden mi biliyorum, o gün çektiğim fotoğrafların dijital tarihinden.)

Derginin sayfalarını büyük bir merakla çevirmeye başladım. Metin Güven’in yazısında sözü edilen öyküsünü bir an önce bulup okumak istiyordum Arkadaş’ın. Öykü yoktu ama başka bir sürpriz bekliyordu beni, Arkadaş’ın (aslında ‘Arkadaş’ adını almadan önceki Zekâi Özger’in) ilk yayımlanan şiiri: “Niye Kapalı Kapılarınız-Bulamıyoruz”. (Evet, bu büyük bir sürprizdi, bir tarih değişiyordu, çünkü bugüne dek Arkadaş Z. Özger’in yayımlanmış ilk şiirinin 1967 yılında Soyut‘ta yayımlanan “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olduğu sanılıyordu.) Şiirin altında Zekâi Özger imzası vardı, gerçek adıyla yayımlanan ilk ve tek şiiriydi! (Bu şiir Arkadaş Z. Özger’in Haziran 1969’da Forum dergisinde “Mumsöndü” başlığıyla yayımladığı şiiridir, iki şiir arasında çok küçük farklılıklar vardır.)

Kent 16, Arkadaş Zekai Özger, Arkadaş Z. Özger, Bursa, şiir dergisi, KENT 16 DERGİSİ,

“Kent 16” dergisi, Aralık 1965, Sayı: 1

Arkadaş, arkadaşımızdır!

Derginin tüm sayfalarının fotoğraflarını çektim, ayrıca fotokopisini çektirip büyük bir mutlulukla kütüphaneden ayrıldım. Dönüş yolunda fotokopileri didik didik ettim. Metin Güven’in sözünü ettiği öykü KENT 16‘nın bu ilk sayısında yoktu. Güven derginin peşine düşmüş fakat bir türlü bulamamıştı, dolayısıyla Arkadaş’ın böyle bir öyküsü olduğunu başkalarının anlatımlarına dayanarak yazmıştı. Aktarılanlar doğru muydu yoksa aradan geçen uzun yılların Arkadaş’ın bazı gençlik arkadaşlarının zihinlerinde oynadığı bir oyunun sonucu muydu? Eminönü-Kadıköy vapurunda bunları düşünerek yol alıyordum.

Derginin bir fotokopisini Kadıköy’e geçtiğimde Turgut Ağabeye bıraktım. Derginin henüz ulaşamadığım bir sayısının daha olabileceği olasılığından söz ettim. Birkaç gün içinde Milli Kütüphane’de bulunan nüshalarına (2 adet) ulaştı Turgut Ağabey, ne yazık ki her iki nüsha da KENT 16‘nın ilk sayısına aitti. (Bu ilk sayının Milli Kütüphane’de bulunan nüshasının taranmış bir örneğini e-posta ekinde gönderdi bana.) Sonraki günlerde Turgut Ağabey ile Bursa Nilüfer Şiir Kütüphanesi’nden ve başka kaynaklardan izini sürdüysek de derginin başka bir sayısına ulaşamadık. Dergi tek sayı yayımlanmış bir dergi olarak mı kalmıştı, ikinci bir sayısı yayımlanmış mıydı, hâlâ bilinmezliğini koruyor. Yayımlanmış bir sayısı daha olsaydı ona dair bir bilgi kırıntısına mutlaka ulaşırdık diye düşünüyorum.

Evet, dergiler önemlidir. Dergilerde yayımlanmış bir yazı sizi kimselerin anımsamadığı, yitik bir dergiye götürebilir… Bu buluntu vesilesiyle değerli şair Metin Güven’i de özlemle anıyorum.

Arkadaş Zekâi Özger’in dergisi KENT 16‘nın yeniden günışığına çıkışının öyküsüdür bu anlattıklarım. VE Arkadaş arkadaşımızdır!

Kenan Yücel

Dergiyi ISSUU’da yüksek çözünürlükte okumak için tıklayın: http://issuu.com/veyayinevi/docs/kent-16

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları / Muzaffer Buyrukçu

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, öykü, Ve Yayınevi,

Muzaffer Buyrukçu: “Edebiyatımızın Mareşali”

Cemal Süreya onu “Edebiyatımızın Mareşali” olarak nitelemişti. Muzaffer Buyrukçu, öyküleri, romanları ve bir dönemin yazın ortamını anlatan günlükleriyle yazınımızın en önemli yazarlarından biri. Buyrukçu ölümünden uzun yıllar sonra yayımlanmamış bir uzun öyküsüyle geri dönüyor: Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları.

Haydar, akrabalarını görmeye giden karısını otogardan yolcu eder. Rastlantılar, anımsamalar, çağrışımlar ve düşlerle örülü, cinselliğin sarmalı içinde doludizgin yol alan şaşırtıcı öyküsü de burada başlar.

Bir ayağı gündelik hayatın gerçekliğinde, bir ayağı hayallerin sonsuzluğunda, düşlerle yüklü bir anlatım.

Bir solukta okunan bir kitap…

satin-al-buton

 

“Ve Dükkân”da alışveriş çok kolay!

Yeni yıla girerken Ve Dükkân’ımızı da açmıştık dostlar… Ve Dükkân hayalimizi hayata geçirmiş olmanın sevinci içindeyiz. Göstermiş olduğunuz yoğun ilgiye çok teşekkür ederiz.

Ve Dükkân’dan kitap almak çok kolay!

  • Üyelik gerekmiyor. Üye olmadan rahatça alışveriş yapabilirsiniz.
  • Geniş ödeme seçenekleri (Kredi Kartı, Banka havalesi/Eft)
  • Tüm kitaplarda %25 indirim.
  • Ön Sipariş kitaplarımızda %40 indirim.
  • Kredi Kartı ile 12 ay taksit seçeneği.
  • 50 TL ve üzeri siparişlerinizde ücretsiz kargo… (İstediğiniz kitapları sepete atıp kitap seti oluşturabilir, kargo ücreti ödemeden kitap alabilirsiniz.)

Kitaplığınızda ve hayatınızda koleksiyon değerinde kitaplara yer açın…

Ve Dükkân’da kitaplarımızı inceleyin! Buna değdiğini göreceksiniz. Alıp okuyacağınız bir kitap size bambaşka dünyaların kapısını aralayacak. Eğer bir kitap sipariş etmek isterseniz, kolayca sipariş verebilir, hızlı bir biçimde kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.

Sevgilerimizle,

Ve Yayınevi

“Arkadaş Z. Özger Anısına” İnsan Hakları Kongresi

Kongre

Birinci İnsan Hakları Öğrenci Kongresi afişi

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde şair Arkadaş Z. Özger anısına, 22-23 Mayıs 2015’te insan hakları öğrenci kongresi düzenleniyor. Bu yıl ilki düzenlenen kongrenin teması “Üniversite ve İnsan Hakları” olarak belirlendi. Üniversiteyi hep birlikte bir mücadele alanı olarak baştan inşa etmenin yollarını aramayı amaçlayan kongreyle ilgili, “Üniversite ve İnsan Hakları” başlığı altında toplanabilecek her konuda bildiri özetleri ile başvurular bekleniyor.

Kongrenin temel amacının, insan hakları alanında çalışan lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin içinde bulunduğu bir ağ oluşturmak ve bu ağ içerisinde öğrenci ve akademisyenlerin birbirlerinin çalışmalarından haberdar olmasını sağlamak olduğu belirtilen çağrı metninde, bu ağ sayesinde gelecek yıllarda öğrenci kongresinin yeni temalarla devam ettirilmesinin düşünüldüğü belirtiliyor.

Kongreye bildiri için son başvuru tarihi 1 Mart 2015.

500 sözcükten oluşan özetlerin başvuru formuyla beraber insanhaklarikongresi@gmail.com mail adresine yollanması gerekiyor. Kabul edilen bildiriler ise 1 Nisan 2015 tarihinde duyurulacak.

 

Yazarın devletle imtihanı (Celal Üster)

Celal Üster 15 Ocak 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazarın bağımsızlığını ve edebiyat ödüllerini ele alan bir yazı yayımladı. Yazısından kısa bir alıntıya yer veriyoruz…

Celal Üster. Simon de Beauvoir, Sartre ve Che... Küba, 1960. Cuhuriyet gazetesi.

Simon de Beauvoir, Sartre ve Che… Küba, 1960.

Jean-Paul Sartre devletin ve kurumların her türlü ödülünü reddetmeyi seçmişti

Her türlü ödülü reddetmeyi seçmişti

Jean-Paul Sartre (…) 1964’te, hiçbir kurum, dahası devletle özdeşleşmek istemediği için reddedecekti Nobel’i.

Şu dünyada onca şey olurken bu da nereden geldi aklına, demeyin. İsveç Akademisi, Nobel ödülüyle ilgili belgeleri üstünden elli yıl geçtikten sonra açıklar. O yüzden, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü’ne ilişkin belgeler geçenlerde “resmen”kamuoyuna açıklandı.

(…)

Peki, tam olarak neden geri çevirmişti Sartre pek çok yazarın aklını başından alan bu ödülü?

Her şeyden önce, Nobel’i geri çevirirken anlık bir tepki göstermediğini, resmi ödülleri kabul etmekten her zaman kaçındığını vurguluyordu Sartre.

1945’te, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra, Fransız Cumhuriyeti’nin en yüksek onur nişanı Légion d’honneur’ü de reddetmişti. Üstelik o günlerin hükümetine yakınlık duymasına karşın.

Sonra, pek çok dostunun ısrarına karşın, devletçe desteklenen yükseköğrenim kurumu Collège de France’ta hocalık yapmaya da yanaşmamıştı.

Yazarın alacağı ödüller, okurlarını baskı altına sokacaktır

“Bu tutumum, benim yazarlık anlayışımdan kaynaklanıyor” diyordu. “Sözcükler”in yazarına göre siyasal, toplumsal ya da edebi bir tutum benimseyen bir yazar, gücünü yalnızca kendi araçlarından, yazılı sözcüklerden almalıydı.

“Yazarın alacağı bütün ödüller, okurlarını, hiç de uygun görmediğim bir baskı altına sokacaktır” diye eklemeden de edemiyordu.

“Jean-Paul Sartre” imzasını atması ile “Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Jean- Paul Sartre” imzasını atması aynı şey olmayacaktı…

İsveç Akademisi’nden birilerinin yapıtlarını ödüle değer görmesi Sartre’ı pek ilgilendirmiyordu. O çoktan ödülünü almıştı bile.

Onun ödülü, bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan varoluşçuluğun sözcülüğünü yapmış olmanın zevki, romanları ve oyunlarıyla da dünya görüşünü çok geniş bir okur kitlesine aktardığını görmenin keyfiydi.

Gerçek olan bunlardı. Resmi ödüller, hep “Özgürlük Yolları”nı arayan Sartre’ın gözünde gerçek değildi; “onurlandırıcı” ödüllere inanmıyordu. Önemli olan, sistemden özgür, bağımsız kalmaktı.

Sartre’a göre bir yazar, bir kuruma dönüştürülmesine izin vermemeliydi. Böylesi ödüller, yazarın bağımsızlığını kısıtlar, onu kurumsallaştırırdı.

(…)
Toplumsal ve bireysel özgürlükleri sonuna kadar savunabilmek için, insan ruhunun en derinlerde yatan gizlerini özgürce düşleyebilmek için, yazarın da, düşünürün de, aydının da gerçek anlamda bağımsız olması gerekmez mi!

Yoksa ne yazar, ne düşünür!..

Celal Üster

Celal Üster’in yazısının tamamını okumak için: Yazarın devletle imtihanı

Dikkaat… Çekiyoruz!

Bu etkinlik şiirden fotoğrafa sürprizlerle dolu bir yolculuğa davet ediyor sizleri…

Etkinlik-Şiir-Foto

FOTOĞRAFLARINI BEKLEYEN ŞİİRLER… ŞİİRİNİ BEKLEYEN FOTOĞRAFÇILAR!

Şiir ile fotoğrafı buluşturan etkinliğimiz sürüyor. Sürprizlerle dolu bu yaratıcı ve keyifli etkinliğe hepinizi bekliyoruz…

KATILIM KOŞULLARI

1) Oğuzhan Akay’ın Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) adlı son kitabını edinin, okuyun.

2) Kitaptaki şiirlerden dilediğiniz şiirle / şiirlerle ilgili fotoğraflar çekin, şiiri fotoğrafa tercüme edin

3) Kitabınızı Kitap Takip Sistemi‘mize kaydettirin.

4) Fotoğrafınızı e-posta ekinde ve yüksek çözünürlükte info@veyayinevi.com adresimize, “konu” satırına “Fotoğrafını bekleyen şiirler” yazarak gönderin. (İletinizde çektiğiniz fotoğrafın hangi şiir için olduğunu belirtmeyi unutmayın.)

NOTLAR

*Etkinliğimiz herkese açıktır.
*Fotoğraflar her türlü fotoğraf makinesi ve cep telefonuyla çekilebilir.
*Gönderilen fotoğrafların baskıya uygun olması gerekmektedir.
*Bir kişi birden fazla fotoğrafla etkinliğe katılabilir.
*Son katılım tarihi 31.05.2015’tir.

Etkinlik sayfamızdan şair Oğuzhan Akay’ın bu etkinliğe ilişkin yazısını okuyabilirsiniz…

Şiir ve fotoğrafla ilgilenen dostlarınızı haberdar edebilir, Facebook’taki etkinlik sayfamızı ziyaret edip katılabilir, etkinliği paylaşabilirsiniz. Tabii, okumakta olduğunuz bu sayfayı da

“Kent 16” dergisi

Kent 16, Arkadaş Zekai Özger, Arkadaş Z. Özger, Bursa, şiir dergisi, KENT 16 DERGİSİ,

“Kent 16”, Aralık 1965, Sayı:1

Aralık 1965’te Bursa’da yayımlanmış aylık dergi. Alt başlığı “Düşün ve Sanat dergisi” olan dergi yalnızca bir sayı yayımlanabilmiştir. Dergi, Zekâi Özger (şair Arkadaş Z. Özger) ile liseden arkadaşı Ömer Zafer Göktürk tarafından çıkarılmıştır, bu iki isim derginin künyesinde “kurucular” olarak belirtilmektedir. Sorumlu Yönetmen’i Mehmet Durul’dur. Sekiz sayfalık bu dergide Arkadaş Z. Özger’in yayımlanmış ilk şiiri olan “Niye Kapalı Kapılarınız – Bulamıyoruz” da yer almaktadır ve dergi bu açıdan edebiyat tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Uzunca bir süre varlığı unutulan dergiyi yeniden gündeme getiren Bursalı şair Metin Güven’dir, Hürriyet Gösteri dergisinin Mayıs 2003 tarihli sayısında Kent 16‘dan söz etmiş, dergiyi bütün aramalarına karşın bulamadığını belirtmiştir. Kent 16 dergisi Arkadaş Z. Özger’in şiiirlerini Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası adıyla yayına hazırlayan Kenan Yücel tarafından 2014 yılı sonlarında yeniden günışığına çıkarılmıştır.

Dergiyi yüksek çözünürlükte okumak için tıklayın: Kent 16

 

“Anacığım, Merhaba!” / Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar

Kapak Tasarımı: Cansın Bozoğlu

“aldırma. yaşam bu. çıkar yol başlangıçta da yoktu ki.”

Ece Ayhan

Ece Ayhan’ın yaşamının çeşitli dönemlerinde Mülkiye’den arkadaşı Ülkü Başsoy’a gönderdiği mektuplar, kartlar, Ülkü Başsoy’un 50’li yılların Ankarası’nın kültürel, siyasal ortamını, edebiyat, müzik, resim gibi çeşitli sanat dallarında dönemin önemli kişilerini Ece Ayhan’la olan kişisel anıları bağlamında ele aldığı kapsamlı bir yazısıyla birlikte günışığına çıkıyor.

Ece Ayhan’ın askerden, kaymakamlık yaptığı Çardak’tan, hapisten, İstanbul’da bir süre çalıştığı De Yayınevi’nden, beyin ameliyatı için 1974’te gittiği Zürich’ten ve o yıllarda gezdiği çeşitli Avrupa kentlerinden gönderdiği mektuplar, kartlar şairin yaşantısının bilinmeyen yönlerine ışık tutuyor. Bir kısmı daktiloda, bir kısmı elyazısıyla yazılmış mektupların ve kartların görselleri, şairin kimi fotoğrafları ile elyazısı birkaç şiiri kitabı arşivlik bir öneme taşıyor.

SBF’de okurken intihar girişiminde bulunan, kaymakamlık yaparken başından “adam yaralama, mahkeme, durumu kurtarmak için psikiyatri kliniği, dövüşler vs. tam bir gizli serserilik hikâyeleri” geçen, “çarpık bir ağız ve yarı dikili bir gözkapağıyla” Avrupa’da kent kent dolaşan, birbirinden ilginç Ece Ayhan portreleri… Bir portreler galerisi…

satin-al-buton     Tüm Kitaplar - Buton

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar…

Okur Söyleşileri / Nergiz Garibli ile söyleşi

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri “Okur Söyleşileri” başlığı altında web sayfamızda paylaşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin bugünkü konuğu Nergiz Garibli. İyi okumalar dileriz…

nergiz garibli

Nergiz Garibli

 

Yaklaşık iki buçuk senedir Andrey Voznesenski’nin ‘OZA’ kitabının peşindeydim. Nereye gittiysem hep olumsuz cevaplar aldım. Bu arayış bir nevi tatlı bir oyuna dönüşmüştü benim için. Anlayacağınız bu kitap bende bir tutku haline geldi zamanla. Ve bu tutkum sayesinde tanıştım yayınevinizle. Ve Yayınevi’nin kitabın harikulade bir basımını yaptığını gördüm ve ilk işim kitapçımdan bu kitabı istemek oldu…

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

Aslından kendimi tanıtmaktan pek hoşlanmasam da biraz deneyeyim. İsmim Nergiz Garibli, dört yaşından beri okur ve yazarım. Okumaya devam et

Ve Yayınevi artık instagram’da ;)

INSTAGRAM copy

Ve Yayınevi artık instagram’da!

İnstagram’da şu iki etiketi kullanıyoruz: #veyayinevi #veyayınevi

Bizi instagram’da takip edin, kadraja Ve Yayınevi’mizi ve kitaplarımızı alın, koleksiyon değerinde kitapları ıskalamayın!

Paylaşalım ki güzellikler her yere ulaşsın…

 

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası / 2. Basım!

İlk Basımı Nisan 2014’te yapılan, büyük ilgi gören,  “En Çok Satanlar” listelerinden uzun süre inmeyen ve kısa sürede tükenen Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nın 2. basımını Haziran 2014’te yapmıştık. Gözden geçirilmiş, hard-cover (sert kapaklı) üretilen, tüm nüshaları numaralandırılmış bu özel basım kitabımıza gösterilen ilgi artarak sürüyor. Tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz.

Kitabın telif gelirlerini “Arkadaş Z. Özger Kitaplığı”nın kurulması için bağışlamıştık. Çalışmalarımızın sürdüğünü ve “Arkadaş Z. Özger Kitaplığı”nın açılışını önümüzdeki yıllarda yapacağımızı da buradan duyurmuş olalım.

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar…

 

Kitaplarımız İmge Kitabevi’nin “En Çok Satanlar” Listesinde!

İmge-En Çok satanlar-İlk 10, 25.06.2014

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası ve Oza adlı kitaplarımız günlerdir İmge Kitabevi’nin “En çok satanlar” listesinde… Mutluyuz, gururluyuz! Bize bu gururu yaşatan tüm okurlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz…

“En çok satanlar” listesi, İmge Kitabevi şubelerinin son 7 günlük satış verilerine göre her gün güncelleniyor.  Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası ve Oza adlı kitaplarımız günlerdir bu listede yer alıyor.

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar…

                fotoğraf 3

Koleksiyon değerinde kitaplar…

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar!

Koleksiyon değerinde kitaplar

Tümü numaralandırılmış, özel basım kitaplarımız D&R, İmge, Remzi, İnkılap dâhil tüm seçkin kitabevlerinde ve yurdun her tarafındaki satış noktalarımızda.

Web sayfamızdan geniş ödeme seçenekleriyle (Kredi Kartı, Banka Havalesi/EFT) kolaylıkla kitap alabilirsiniz.

Edindiğiniz kitaplarımızı Kitap Takip Sistemi‘mize kaydettirmeyi unutmayın 😉

Butik bir kitabevi olsa, kitaplarınızı oradan alsam diyenler varsa, olmaz olur mu, satış noktalarımızda nice iyi kitabevi sizleri bekliyor.

Kadıköy taraflarına yolunuz düşerse Akademi 1971 Kitabevi&Cafe‘den kitaplarımızı temin edebilirsiniz. Bu keyifli mekânda vakit geçirmenizi özellikle öneriyoruz… Kütüphanesini de mutlaka görmelisiniz.

Mephisto’ya, İmge Kitabevi’ne, 6.45 Moda Dükkân’a da uğrayabilirsiniz.

Ve Yayınevi’ne uğramak isterseniz, hafta içi her gün 11.00-18.00 saatleri arasında uğrayıp kitaplarımızdan edinebilirsiniz. Gelmeden önce, yayınevinde olup olmadığımızı öğrenmek için bizi telefonla arayabilirsiniz.

Facebook: facebook.com/VeYayinevi

Twitter     : twitter.com/VeYayinevi

 

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, 1. Basım – Düzeltme Notları

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası / Arkadaş Z. Özger

Yayına Hazırlayan: Kenan Yücel, 1. Basım, Nisan 2014, Ve Yayınevi

 

DÜZELTME NOTLARI

s. 17 – Şiirin ikinci dizesi “benim ellerim toplar hüzünleri bir yerlerde” biçimindedir. Dizenin başında yer alan “benim” sözcüğü yanlışlık sonucu şiirde yer almamıştır.

s. 23 – “dayayıp sırtımı gecenin duvarına” dizesindeki “sırtımı” sözcüğü “sırtını” biçiminde yanlış yayımlanmıştır. Doğrusu “sırtımı”dır. Okumaya devam et

Sahi, sizdeki kaç nolu nüsha?

Yayınevimizin yayımladığı kitaplar tek tek numaralandırılmıştır. Numara, kitapların en son sayfasındadır. Sahi, sizdeki kaç nolu nüsha? Bir form doldurarak kitabınızı kendi adınıza kaydettirebilirsiniz. Bunu yapmak kimi sürprizlere yol açabilir, bizden söylemesi.

İsterseniz hemen kayıt olun: www.veyayinevi.com/kitap-takip-sistemi