Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Gültekin Emre 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: 

“Turgut Çeviker’in titiz, kılı kırk yaran araştırmacılığıyla Ve Yayınevi’nin ‘koleksiyon değerinde’ benzersiz kitap yayınlama anlayışı bir araya gelince, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan gibi eksiksiz bir başvuru kitabı çıkmış ortaya.”

Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, başvuru kitabı, Turgut Çeviker, Ve Yayınevi

“Orada bir köy var uzakta” şiirini ezberlediğimde ortaokuldaydım. O gün bu gündür bu şiir bana çaresizliğin pençesinde kıvranan Anadolu’nun içli, kırışıklıklarla, acılarla, ağıtlarla dolu, yoksul yüzünü gözümün önüne getirir hep.

Bu dizenin şairinin, Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967) “Halk edebiyatı, köy tiyatrosu, geleneksel tiyatro, halk dansları ve halk müziği konusunda yapılan derlemelerin ve incelemelerin öncüsü” olduğunu çok sonra öğreniyorum.

Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabı

Elimde tuttuğum Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabı “eski ve yeni dostlarının; yazar, çizer, fotoğraf ve grafik tasarımcılarının birikmiş emeklerinden” sıkı bir derleme. Ayrıca Tecer’in dünyasını çok iyi yansıtan şiirlerinden ve düzyazılarından örneklerle de iyice zenginleşmiş. Kızı Leyla Tecer, bu özenli derleme, bir yerde başvuru kitabı için “Evet hem kalıcı olurdu hem de edebiyat tarihimizin derinliklerine giderek daha çok itilen bazı belgeleri de aydınlatmaya” yardımcı olduğunu anımsatıyor.

başvuru kitabı, turgut çeviker, leyla tecer

Leyla Tecer, Turgut Çeviker, İstanbul, 2017.

Ahmet Kutsi Tecer’in sağlığında Şiirler (1932), Köşebaşı (1947) ve Bir Pazar Günü (1959) kitaplarını yayımlamış. Daha sonra Vecihi Timuroğlu’nun hazırladığı kapsamlı Bütün Şiirler (Kişiliği, sanat anlayışı genişçe ele alınmış, 1980) yayınlanır. Koçyiğit Köroğlu (1969) gibi oyunları da okur karşısına çıkmış. Bütün oyunları bir kitapta toplanmış.

Tecer, ilk şiirlerinde ağırlıklı olarak ölüm, yalnızlık, hüzün, romantik duyguları işler. Daha sonra halk kültürünün zengin kaynaklarıyla tanışınca “ülke ve toplum sorunlarına” da değinmeye başlar şiirlerinde. “Başlangıçta daha çok canlı halk Türkçesine yer verme ve halk motiflerini kullanma biçiminde kendini gösteren bu yöneliş giderek Anadolu insanının toplumsal ve kültürel bütün sorunlarını kapsayacak biçimde” genişler. Ahmet Kutsi Tecer, “İyi ve güzel şiirlerin ancak halk için söylenen şiirler olduğuna” inanır. “Halk şiirine ve kültürüne dayanmayan şiirler kısa zamanda soluk ve cansız hale gelirken, diğerleri hayatla bağını kesmeden dipdiri ve canlı kalmayı başarırlar” diyerek şiir düşüncesini böyle ortaya koyuyor. Kendisi için hazırlanan bu Armağan Kitap‘ta da gördüğümüz gibi Tecer, “halk şiirinin anlatım olanaklarından ve onun biçim özelliklerinden faydalandıkça, estetik ve sanat değerleri daha yüksek şiirler kaleme alır.” Şiirlerinin tema yelpazesi genişlerken, folklorik öğeler de fazlalaşır.

Soyadı yasası çıktığı yıl Sivas’ta görevlidir. Bu yörenin tanınmış halk şairi Deliktaşlı Ruhsati’nin, Sivası kuşatan, Tecer Dağları’nı çok sevmesinden etkilenerek kendisine “Tecer” soyadını alır.

Orada Bir Köy Var Uzakta

Sabahattin Eyüboğlu ile Ahmet Kutsi Tecer, Kastamonu’da, 1940

Sabahattin Eyüboğlu ile Ahmet Kutsi Tecer, Kastamonu’da bir gezi sırasında. 20.7.1940

1941’de yayımlanan ve ömrü boyunca onu hep yücelten şiiri “Orada Bir Köy Var Uzakta” yoksul, yalnız, çaresiz Anadolu köylerine dikkat çeker. Bu şiir üzerine Melih Cevdet Anday ve Ceyhun Atuf Kansu yazar.

“Yaşamak, diyordum, yaşamak ne hoş!” dizesiyle başlayan “Ölü” başlıklı şiirini Necil Kâzım Akses besteler. Kitapta bu şiirin notaları da yer alıyor.

Dönemin acar eleştirmeni Nurullah Ataç, Tecer’in şiirlerini eleştirir: “Şiirleri bir türlü sevemedim; hatta Kutsi’nin şair olduğundan şüpheye başladım,” diyor ve eleştirisini şöyle sürdürüyor: “O, şiiri tabii bir surette söyleyemiyor, bir hissi, bir hayali vezne koyabilmek için sözü eğiyor, büküyor, anlaşılmaz hale koyuyor.”

Şiire takaddüm eden zihni çalışma

Ahmet Hamdi Tanpınar ise, Ataç’ın eleştirisine karşı çıkıyor ve şöyle savunuyor Tecer’in şiirlerini: “Ahmet Kutsi’de benim en çok sevdiğim taraf şiire takaddüm eden zihni çalışmasıdır. Onun şiirlerine o harikulade güzelliği, o esrarlı havayı veren bu keyfiyettir.”

Sonra, Tanpınar’ın bu yazısına Ataç da bir yazı yazar ve Tecer’in şiirlerini eleştirmeyi sürdürür ve onun şiirlerini neden sevemediğini göstermeye çalışır. “Ahmet Kutsi’de mısradan ziyade kıt’a vardır” der. “İyi modele edilmiş bir heykel parçasına benzeyen bu kıtalardan mısra ayırmak oldukça güçtür. Zaten kendisinin şiir anlayışı da böyle bir zevke pek yanaşmaz. O, daha ziyade, şiirin bir ipek kozası gibi tek bir örgüde başlayıp bitmesini ister.”

Cahit Sıtkı Tarancı ise bir başka açıdan bakmaya çalışır Tecer şiirine: “Ahmet Kutsi’nin şiirlerinden herhangi birini okumak onun san’atındaki cazibeye tutulmak için kâfidir; çünkü bütün bu şiirlerde aynı anneden oldukları hissini veren kız çocuklarının boy inceliği, beniz solgunluğu, ses titreyişi ve melankolik güzelliği itibarile birbirlerine hayret edilecek derecede benzeyişler vardır.”

Ahmet Kutsi Tecer, tiyatro ve müzk alanında da çalışmalar yapmış ve sahnelenen oyunlarıyla da büyük başarı kazanmış.

Bir soruşturmaya verdiği yanıt da şöyle diyor Tecer gününün edebiyatı için: “Bugünün edebiyatı bütün türleriyle, dünden daha kuvvetli, görünüyor bana. Çünkü, bugünün edebiyatı: aşağı yukarı, Cumhuriyet tarihi edebiyatı demektir.

Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabında şair, oyun yazarı ve folklor araştırmacısının yazılarına da genişçe yer verilmiş. Örneğin, “Halk Edebiyatı ve Folklor” hâlâ ufuk açıcı. “Türkçenin Pınarı”, “Gerçek Edebiyat”, “Güzel Türkçe”, “Şiir Üzerine”, “Oyun Dili” gibi yazıları (denemeleri) önemini koruyor bugün de.

Turgut Zaim’in Köroğlu çizimleri

“Koçyiğit Köroğlu”ndan esinlenerek Turgut Zaim’in yaptığı çizimler görmeye değer.

Turgut Zaim, Koçyiğit Köroğlu, desen, Ahmet Kutsi Tecer

Turgut Zaim’in kitapta yer alan Köroğlu desenlerinden biri.

Şu dörtlük de Köroğlu’na ilişkin:

Zannetme ağlayan gülmez

Köroğlu bir daha gelmez,

Aslan yatağı boş kalmaz

Gökte Kır At kişnedikçe.

Uzun, destansı “Ağaç” (1959) şiiri üzerine Yıldız Cıbıroğlu “Ağaç Şiirinde Aydınlanma ve Çevrecilik İlişkisi” üzerine okumaya değer önemli bir denemesi de yer alıyor bu kitapta. Günümüzün çevrecilik anlayışına da ışık tutuyor bu deneme.

Haldun Taner için Ahmet Kutsi Tecer, “Halk şiiri sadeliği ile memleket sevgisini birleştiren” şairdir.

Melih Cevdet Anday, Atillâ Sav, Tecer’in oyunları üzerine yazmışlar. Doğan Hızlan çok geniş bir yelpaze çizmiş onun için. Metin Turan, şairin foklorcu yanı üstünde durmuş uzun uzun. M. Sabri Koz, “Âşık Edebiyatı” ve “Halk Türküleri Çalışmaları” üstünde derinlikli bir çalışma yapmış.

Eksiksiz bir başvuru kitabı, koleksiyon değerinde

Konur Ertop, Tecer’in ölümünün ardından şu değerlendirmeyi yapmış: “İnce ruhlu, titiz, çalışkan, hareketli hocamız Ahmet Kutsi Tecer; şiir, öğretim, folklor araştırmalarıyla, uluslararası kurumlarda kültür temsilciliği ile verimli yıllara ait hizmetleri arkada bırakarak aramızdan ayrıldı.”

İmzalı kitaplardan seçme görsel bir şölen

Ahmet Kutsi Tecer’e imzalanan kitaplardan bir seçme görsel bir şölenle yer almış bu özenli kitapta. Ayrıca aile albümü ve kişisel kaynakçanın yanında genel kaynakça da eksiksiz verilmeye çalışılmış.

Kitapta Saip Tuna’nın, Elif Naci’nin, Agop Arad’ın, Tan Oral’ın, Ali İpekoğlu’nun ve Zahir Güvemli’nin çizdiği Tecer’in portre karikatürleri de yer alıyor.

Turgut Çeviker portresi. Kenan Yücel, 2017.

Turgut Çeviker portresi. Kenan Yücel, 2017.

Turgut Çeviker’in titiz, kılı kırk yaran araştırmacılığıyla Ve Yayınevi’nin “koleksiyon değerinde” benzersiz kitap yayınlama anlayışı bir araya gelince, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan gibi eksiksiz bir başvuru kitabı çıkmış ortaya. Ayrıca şiir, oyun, halk şiiri ve müziği ile folklor alanlarında iyi bir öğretmen olan bu değerli edebiyatçının emeğine de özenli bir saygı.

Gültekin Emre, Cumhuriyet Kitap, 9.11.2017, s. 4

Çam Sıkıntısı (C. Hakkı Zariç) | Cumhuriyet Kitap

C. Hakkı Zariç Arkadaşım Zekâi‘yi yazdı

hakkı zariç, cumhuriyet kitap, arkadaşım zekâi, Arkadaş Zekai Özger

C. Hakkı Zariç 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta İsmet Tokgöz’ün Arkadaşım Zekâi adlı kitabı hakkında yazdı:

“Arkadaş Zekâi’nin mektuplarıyla birlikte el yazısı şiirlerine de tanık oluyoruz kitapta. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflar toplumsal hafızamıza yeni ayrıntılar ekliyor.

Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz, Arkadaş Zekâi Özger, Mektupları

Çam Sıkıntısı

Arkadaş Zekâi Özger, 3 Temmuz 1970 tarihinde, Bolu’dan yazdığı mektupta “çam sıkıntısı”ndan bahsediyor arkadaşı İsmet Tokgöz’e.  “-iyi mi, bir de çam sıkıntısı var şimdi bende. çam sıkıntısı: bituhaf bişey, anlatılmaz. önceki gün müydü, çok çıldırdı. (…) şimdi uslu gök. güneşe yol gösteriyor. ben çam kokuyorum. kokladığım çamı güneşe uzatıyorum.”

Gidecek bir yeri olmadığından gidebileceği son ya da ilk yere sığınmış şair Bolu’da. Evine gidemez; Bursa uzak bir olasılık. İstanbul oldum bittim bir rüya zaten. Parasızlık ve şiir yakasını bırakmamış hiç. “Kurdeşen” şiirinden yazmıştı geçmiş zamanın izini: “bitimi tahta bir köprüye ve dereboyuna varan bir sokakta” geçti çocukluğu Zekâi’nin. Ahrazları vardı, Cilimboz deresinin sesini dinleyerek dalmıştı annesinin koynunda uykuya.

Arkadaş Zekâi Özger, İsmet Tokgöz, Arkadaşım Zekâi

İsmet Tokgöz (Fotoğraf: Ömer Tuncer)

Bir şairin hayatına dair anılar ve zamanını bekleyen mektuplar

Birikmiş anıları saklısında bekleyen mektuplarla harmanlayıp, üniversite yıllarından arkadaşı Zekâi Özger için bir kitap hazırlamış İsmet Tokgöz. Arkadaşım Zekâi adını verdiği kitabın neredeyse iki yıl süren yazım aşamasında yayıneviyle birlikte çalışmış yazar. Çoklar Sokağında Bir Yalnız alt başlığındaki kitap Ve Yayınevi imzasıyla çıktı.

Bir şairin hayatına dair anılar ve zamanını bekleyen mektuplar gün yüzüne çıkıp bir kitapta yer aldığında, kişisel ayrıntılar da çalar kapımızı. Çocukluğu, gençliği, aşkları, okul sıraları ve şiir serüveni. Umut ve melankoli.

İlk şiirini liseden arkadaşı Ömer Zafer Göktürk ile birlikte, Aralık 1965’te çıkardığı Kent 16 adlı dergide yayımlar Zekâi Özger. Parasızlıktan dolayı tek sayı çıkabilen bu dergide “Niye Kapalı Kapılarınız- Bulamıyoruz” şiiri yayımlanmıştır. Dergicilik serüveni saklı sanki Arkadaş’ın, oyunculuk serüveni de öyle.

Omuzlanmış tabutların arkasından meydanda şiirlerin haykırıldığı yıllarda, kendini var etmeye çalışan bir şair Arkadaş. “Pencere” ya da “Sevdadır” hadi olmadı “Aşkla Sana” şiirlerinden birini mutlaka okumuş olmalısınız. Yer yer trajedi sarar okurken belleğinizi; ama birden ironiyle kendinize gelirsiniz ansızın. Kendine yetmeye çalışan Zekâi hayatın damarlarına akmayı dener yazdıklarında. Dalgaya alınır. Vazgeçer mi? Üstüne yürür Zeki Müren’i seven kimliği elinde.

Çoklar Sokağında Bir Yalnız

İki bölüme ayrılmış kitap. “Çoklar Sokağında Bir Yalnız” bölümünde İsmet Tokgöz yaşadıkları ve şiir serüveni üzerinden analiz etmiş Arkadaş’ı. Anılar ve tanıklıklar bir döneme ışık tutuyor. İkinci bölümün adı ise “Elyazması Nameler”. Arkadaş Zekâi Özger’in İsmet Tokgöz’e yazdığı mektuplar kuşe kâğıda basılı halde buluşuyor okuyucuyla. Asılları yer almakla birlikte dizilmiş halleri de var mektupların. Arkadaş’ın kaygılarına, yoksulluğuna, yalnızlığına ve ısrarına tanık oluyoruz okurken.

Bir de baş ağrıları tabii. 24 Ocak 1971 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi yurduna polis baskın yaptığında Arkadaş da gözaltına alınanlar arasındaydı. Kız kardeşi Şükran Tekin büyük uğraşlar sonucu abisini gözaltında gördüğünde “vücudunda, boynunda, siyahlaşmamış yer yoktu,” diye anlatacaktı. O günleri “Adak” adlı şiirinde beş bölümde yazdı, Arkadaş. Sonrası ölümü işte Arkadaş’ın.

Arkadaş Z. Özger, Arkadaş Zekâi Özger, Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz

Arkadaş Z. Özger

Arkadaş Zekâi Özger’in el yazısı mektupları, şiirleri

Arkadaş Zekâi’nin mektuplarıyla birlikte el yazısı şiirlerine de tanık oluyoruz kitapta. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflar toplumsal hafızamıza yeni ayrıntılar ekliyor.

Arkadaşımızı yazmış İsmet Tokgöz.

Arkadaşım Zekâi varlığını, farklılığını, dünyaya bakışını, yeni bir dünya düşlerini çoğaltmış Çoklar Sokağında Bir Yalnız gibi.

12 Haziran 1970 tarihli mektubunda aşağıdaki satırları yazmış arkadaşına Arkadaş:

“ama ankara’da özlediğim bişeyler kaldı yine de. Ben heryerde herkeste özlediğim bişeyler bırakırım.”

C. Hakkı Zariç, Cumhuriyet Kitap, 9.11.2017, s. 26

Arkadaşım Zekâi (Bahar Oskay) | Evrensel Kitap

Günlük Evrensel gazetesinin eki olarak yayımlanan Evrensel Kitap, Bahar Oskay’ın Arkadaşım Zekâi hakkındaki yazısını yayımladı (3.11.2017).

Öyküleri ve denemeleriyle tanıdığımız yazar İsmet Tokgöz’ün, üniversite yıllarından yakın arkadaşı Arkadaş Z. Özger’i anlattığı Arkadaşım Zekâi Ve Yayınevi tarafından yayımlandı. Çoklar Sokağında Bir Yalnız alt başlığını taşıyan kitapta Tokgöz, Arkadaş’ı aile sıcaklığı içinden, özlemlerinden, incinmişliklerinden aktarıyor bize. Sıcak, samimi bir dille kurulmuş…

İsmet Tokgöz

Arkadaşım Zekâi hakkındaki yazı… Evrensel Kitap

Öyküleri ve denemeleriyle tanıdığımız yazar İsmet Tokgöz‘ün, üniversite yıllarından yakın arkadaşı Arkadaş Z. Özger’i anlattığı Arkadaşım Zekâi Ve Yayınevi tarafından yayımlandı. Çoklar Sokağında Bir Yalnız alt başlığını taşıyan kitapta Tokgöz, Arkadaş’ı aile sıcaklığı içinden, özlemlerinden, incinmişliklerinden aktarıyor bize. Sıcak, samimi bir dille kurulmuş olan cümleler arasında gezinirken, kendimizi bir anda Arkadaş’la Ankara sokaklarında buluveriyoruz, sanki onun usul usul uzaklaşmasını gözleyen biziz, bakışlarımız onun sokağın köşesinden öylece dönüp kaybolmasını izliyor. Bazen de, Arkadaş ile karşılıklı otururken buluyoruz kendimizi. Kederini, acısını görüyoruz. Ancak dertleşmiyor bizimle; tek bir sözle kırgınlığını, incinmiş yanını gösteriyor. Bu ânın içerisinde, iki kişiye ait olan bu zamanın sonsuzluğunda buluyoruz kendimizi.

Arkadaşım Zekâi, Evrensel Kitap, İsmet Tokgöz, Arkadaş Zekâi Özger

Çoklar Sokağı’nın Yalnızı

Kitap iki bölümden oluşuyor, her iki bölüm de adını Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinden almış: “Çoklar Sokağında Bir Yalnız” adlı ilk bölüm Tokgöz’ün yazılarından oluşurken, “Elyazması Nameler” adlı ikinci bölümde ise Arkadaş Z. Özger‘in Tokgöz’e yazdığı mektuplara yer veriliyor. Kuşe kâğıda renkli olarak basılan mektuplarla Arkadaş’ın iç dünyasına yolculuğa çıkıyoruz: “Elyazması nameler”i, yaşadığı sıkıntılardan, hastalığından, özlem ve isteklerinden izler taşıyor. Kitapta mektupların asıllarıyla birlikte dizilmiş hallerine de yer verilmiş, mektuplarda geçen yer, kişi ve yapıt adları dipnotlarda açıklanmış. Arkadaş Zekâi Özger’in her cümlesine sinmiş olan acısı, hüznü, yalnızlığı, tekliği, örselenmişliği, ‘aşağsanmışlığı’ şiirlerinde olduğu kadar, ilk kez gün ışığına çıkan el yazısı mektuplarında da hissediliyor.

Farklılığını bütün bedelleri göz önüne alarak yaşar ve kendisini dışlayan kalabalıklar içinde tekliğini sürdürür şair, 12 Haziran 1970 tarihli mektubunda, “ben en etkin ve en önemli boyutumu hiçbiyerde bulamıyorum. /senin ankara’da mıydı./ kalabalık­lar içinde tekliğimi sürdürüyorum. hep. herzaman heryerde yalnızız. kendimizi yaşıyoruz. kendi bir­başınalığımızı. /sıkıntının piçi miyim ben./” diye yazar. Boğuntusu, sıkıntısı sürmektedir.

Arkadaş Z. Özger, Zekâi Özger, Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz

Arkadaş Z. Özger

Yeni Bir Dünya Özlemi

Farklılığına tahammülü olmayan bu ortamdan kaçmanın, yeni dünyalara açılmanın düşlerini kurmaktadır şair. 13 Ağustos 1970 tarihli mektubunda İsmet Tokgöz’e şunları yazar: “ankara’dan kaçıcam /kaçsam kaç kişi ağlar geride./ yeni kentlere gidicem, yeni ülkelere belki. ­-yeni dünyalara yani.- başlangıç çok önemli. insanlarla ilişkilere baştan başlıycam, ilk baştan. bu ancak yeni bir kentte ya da yeni bir ülkede olucak. yani yeni doğmuş gibi; insana, dünyaya ilk açılışım olacak bu. anlatamıyorum… işte öyle bir şey.”

Kaçmak istediği Ankara’da, henüz yirmi beş yaşındayken ölür Arkadaş, farklılıklara tahammülü olmayan bir ülkede öldürülür. Yeni kentlere, yeni ülkelere gidemez ama ‘yeni bir dünya’ özlemini bırakır geride, bir de anlaşılmamışlığın hüznünü.

Kitap, Arkadaş’ın mektuplarının yanı sıra el yazısı birkaç şiiri ile daha önce yayımlanmamış fotoğraflarını da okuyucuyla buluşturuyor.

Arkadaş’ı el yazısı mektuplarıyla, şiirleriyle, anılarla, çözümlemelerle, daha önce hiç görülmemiş fotoğraflarıyla belleklerde yaşatan bu kitap, Arkadaş Z. Özger’in şiirlerini ayrı bir yere koyanlar için heyecan verici bir zenginlik sunuyor. Arkadaşım Zekâi, Arkadaş’ı sevenlere bir armağan niteliğinde…

 

Arkadaşım Zekâi – Çoklar sokağında bir yalnız, İsmet Tokgöz, anı/inceleme/mektup, Ekim 2017, 136 sayfa.

Bahar Oskay, Evrensel Kitap, 3.11.2017, s. 12

Ahmet Kutsi Tecer’i analım, okuyalım (Doğan Hızlan)

Ahmet Kutsi Tecer, Cumhuriyet Devriminin Bir yaratıcısı

Doğan Hızlan bugünkü Hürriyet Cumartesi’de Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma.

Cumhuriyet aydınlarının, sanatçılarının, edebiyatçılarının her zaman anımsanması, tanıtılması, öğrenilmesi/öğretilmesini hepimiz, eli kalem tutan herkes gündeme getirmeli.

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma. Okumaya devam et

“Kitaptaki o ‘Mavi Sakal’ benim!”

AHMET ÖNEL’DEN OTO/KOPİ

Ahmet Önel, “Oto/Kopi”de gündelik yaşamın sorunları içinde bunalan insanın iç çatışmalarını, dış dünyayla ilişkisini, yalnızlığını, güvensizliğini ve kendisini gerçekleştirme çabalarını ele alıyor. Önel ile kitabı hakkında konuştuk.

Ahmet Önel ile Oto/kopi adlı anlatı / roman kitabı hakkında söyleşi. Cumhuriyet Kitap 7.7.2017

Ahmet Önel

BERKEN DÖNER: Oto/Kopi‘nin bir”anlatı” olduğu, daha kitabın kapağında belirtiliyor. Gerçekten de kitabı okurken bir öykü okumaya başladığımız izlenimi oluşuyor ama giderek bir iç konuşmaya tanıklık ediyormuşuz gibi. Metnin bir “anlatı” olduğuna nasıl karar verdin? Bir yazınsal tür olarak anlatının sınırlarını nasıl belirlersin? Türlerin birbirinden ayrıldığı özelliklerle değil de birbirleriyle geçişen özellikleri bağlamında neler söylemek istersin?

AHMET ÖNEL: Oto/Kopi‘nin bir anlatı olduğuna, oylumuyla ortaya çıktığında karar verdim. Kafamdaki uzun öykünün sınırlarım aşmıştı ama yine bendeki “roman” tanımının içini dolduracak denli boyutlu ve derinlikli değildi. Novella’nın uzun anlatı olduğunu biliyoruz. Anlatının sınırları ile belirlemenin de ötesinde, metindeki duygu ve arayışlar diye de yanıtlamalıyım bu soruyu. Öykümdeki kadın karakter, “kaybeden biri olmanın sınırlarında” gezinen biri örneğin. Okumaya devam et

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce

Mecit Ünal, 30.6.2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası‘nı yazdı:

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce  

“Kimseye Borcumuz yok var olmak için”

Özdemir İnce, kulenin tepesinden değil, şiirin doruğundan meydan okuyor…

Ahir ömründe şiire el atması bir romancının, çağrısına daha fazla direnememesinden olsa gerek şiirin. Şiir, romancının içindeki bir uktedir aslında. Şairin ise, yaşı ilerledikçe, görmüş geçirmiş olmanın verdiği tecrübenin hazzıyla erotizme yönelmesi bir gelenek olmuştur. Başkaldırı şiirleri gençlikte kalmıştır artık; hatta başkaldıracak bir şey de kalmamıştır bir bakıma. Peki, ama öyle mi gerçekten? Erotizm, küçük bir dokunuşla bir başkaldırıya da evrilebilecekken şairin giderayak geride kalan yaşama –ve her şeye– tenden, tenin sınırlarından bakması bir görü eksikliği olarak değerlendirilemez mi? Okumaya devam et

Şiirsiz zamanlarda şiir (Sabri Kuşkonmaz)

“Geceyle Bir” bize bir güzel şiir kozmosu sunuyor. İncelikle, umutla ve güzellikle dolu bir özel şiir dünyası,  baştan sona aksamadan süren bir ses, ritim ve anlam uyumudur elimizdeki kitap…

Süreyya Aylin Antmen, yaşadığımız onca dil ve gürültü kirliliği arasında bir kristal ses, hakiki şiir kitabı Geceyle Bir ile ses veriyor. Kitap ile günceli böyle bir “kirlilik” üzerine kurulmuş bir cümleyle özetleyebiliriz. Bu kirlilik, açık bir ikiyüzlülük ve riyanın neden olduğu politik bir kirlilik.

Çokça yineleme pahasına bir kez daha yazmalı: Güncelin olanca kötü ve kötücül olmasına karşın, şiirde hâlâ umut var. Şiir hâlâ insanı anlatabiliyorsa, demek ki güncelin içinde insan da var! Bir şeyler hep yanlış giderken, avunumuz, sığınağımız olan şeylerden biri şiirler. İnsanlığımızı, insani duyguları, insani duyumsallığı anımsatan çabalar… Okumaya devam et

Panayırda “Opera Kahkahası” (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Hürriyet Kitap Sanat‘ta  Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası hakkında yazdı.

Çok anlamlı ve çok katmanlı

Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası. Kahkaha gibi renkli. Opera gibi çoksesli, yüksek sesli. Opera kahkahası gibi yineleyici, iğneleyici ve bilici. Böyle çoğul ve çok ‘anlamlı’ bir kitap: Çok anlamlı ve çok katmanlı. Bir tavır olarak şiir. Bu muhalif olmayı aşan bir şeydir. Şiiri bir ‘doğrudan eylem’ olarak görmek ve göstermektir.

‘Opera Kahkahası’ ama mekân opera değil, bir panayır. Karnaval desem şenlik gibi anlaşılır. Galiba panayır kültürel olarak da daha ‘bize ait’ ve kaosu, karmaşayı daha iyi anlatıyor. Temaşa değil, karmaşa. Tıpkı opera kahkahası gibi sinir bozucu. “Opera kahkahası! Bassolar ve baritonlar atar kederli bir aryadan sonra, sopranoya ve koroya sırtını dönerek. Henüz tenor yoktur sahnede…” Okumaya devam et

Efsane şairi: Nima Yuşic (Nazlı Yıldırım)

Modern İran şiirinin kurucusu

Modern İran şiirinin kurucusu Nima Yuşic, 12 Kasım 1896’da Yuş köyünde doğdu. Zatürreeye yakalanan şair 1960’da Tahran’da vefat etti. Ve Yayınevi’nden çıkan Ey İnsanlar adlı özenle seçilmiş şiirlerinden oluşan eser, M. Bülent Kılıç’ın çevirisiyle ilk kez Türkçede yayımlanıyor. Türkçeye kazandırılan Nima Yuşic’in şiirleri yeni bir bakış getiriyor. Yaşamını şiirlerine yerleştiren Ey İnsanlar adlı eserde M. Bülent Kılıç’ın “Çağdaş İran Şiirinin Kurucu Şairi: Nima Yuşic” ve “Nima’nın Şiire Getirdiği Biçimsel ve Özsel Yenilikler Üzerine” adlı iki yazısı da bulunuyor. Diğer bölümlerinde yer alan Ahmet Şamlu, Feridun Moşiri ve Furuğ Ferruhzad’ın şair hakkında yazdıkları yazıları yer alıyor. “Nima Yuşic’ten Mektuplar” ve “Albüm” ise devamında gelen diğer bölümler.

“vay bana!

bu kara gecede nereye asayım yamalı ceketimi

ki açayım bağrımı da

boşansın haddinden fazla derdim

saplanınca zehre bulanmış onca kurşun.

vay bana!”

“Efsane şairi”

“Efsane” adlı şiiriyle modern İran şiirinin başlangıcı oldu. “Efsane Şairi” olarak da anılan Yuşic, çağın ve toplumun zihniyetini yansıtmış zamanın şairidir. Kendisinden sonraki birçok şairi etkileyerek öncü olmuştur. Okumaya devam et

“Yeryüzünü dinliyorum” (Süreyya Aylin Antmen’le söyleşi)

“Yeryüzünü Dinliyorum”

Süreyya Aylin Antmen’le Geceyle Bir adlı şiir kitabı hakkında yapılan ve Diri Ozanlar Derneği‘nin 3. sayısında yayımlanan söyleşi…

“Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.”

DİRİ OZANLAR DERNEĞİ: 5 yıl aradan sonra ikinci kitabın çıktı. Görünüşte basit durabilir ama önemli olduğunu düşünüyorum; ne hissediyorsun?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Elbette, güzele, iyiye ulaşmaya çalışan her çaba çok kıymetlidir. Bir edebî eserin önemiyse yaratma sürecindeki koşullardan, özverili emekten, metnin kendi açtığı o rüzgârlı yoldan geliyor. Yazarından, şairinden çıkıp okura ulaşıyor; insanların kalplerine ve ruhlarına erişiyor. Bunu çok önemsiyorum. İlk kitapta suyun yüzeyinde kalabildiğini görmek vardı, ikincisindeyse akıntıya karşı koyabildiğini görmek… Herhalde üçüncü de dalgayı içmek gibi olacak, öyle bir heyecan… Okumaya devam et

“2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri” (Orhan Kahyaoğlu)

Bir şiiri gecikmeli tanımak

Orhan Kahyaoğlu yazdı: “Halil İbrahim Bahar’ın, şiiri üzerine ömür boyu düşünen bir insan olduğu öne sürülebilir. Ama, bu kitap çıkana kadar, şiirleri konusunda yerleşik bir fikrimiz oluşamamıştı.”

Bize sorarsanız, 2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri, Ve Yayınevi’nden geçen aylarda yayımlanan, Halil İbrahim Bahar’ın “seçilmiş şiirler”inden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabıdır. Özellikle 1960- 80 yılları arasında yazılan Türkçe şiiri yakından izleyen her okur, kaçınılmaz olarak Bahar’ın şiiriyle karşılaşmıştır. İnanılmaz dikkat çeken bir şiirdir bu. Okumaya devam et

Kaan İnce ölmemeliydi (Gültekin Emre)

Kaan İnce

GİZDÜŞÜM (Gizdüşüm / Ka n / Birinci Defter), Kaan İnce

“Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen.”

 

Çarşamba. Kaan İnce (1971-1992) bir efsaneye dönüştü. Ankara’daki İzlek dergisinin yayın yönetmeni Nizamettin Uğur, onu, şiirini ve onun yakın arkadaşlarını en iyi tanıyanlardan. “Kaan İnce, İnce Bir Kalp Ağrısı” yazısını okuyunca, sonra da Kenan Yücel’in titiz çalışmasıyla ortaya çıkan Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, 2016) şiirleri tekrar tekrar gözden geçirince anladım ki, bir şaire intihar yakışır demeyeceğim ama şunu diyeceğim, Kaan İnce ölmemeliydi. O öldü ya da onu öldürdüler. İntihar bir insanlık suçu sayılır mı bilmem ama, kimi suçlayacağımızı bir bilebilsek; ölüm böyle gelmemeli. Ama geliyor ya getiriliyor. Şairin el yazılı şiirlerini okuyup üzülmeyecek, acı çekmeyecek birilerini düşünmek istemiyorum. Fotoğraflarına bakarken de benzer duygular yakama yapışıyor. Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen. “Sepetlenir gecede suretim / Kopan sızımdır yaramdan acıyla” (“Suretim”). “Bu ince sızılı yaşam benim” (“Korku”) diyor ya Kaan İnce, aslında hepimizin, o dinmeyen, giderek büyüyen korkular, yaralar, sızılar.

Gültekin Emre, Varlık,  Eylül 2016, s. 111-112

Önemli bir kitap: Agios Ritsos (Gültekin Emre)

“Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.”

Önemli bir kitap: Agios Ritsos

Perşembe.. Ritsos, yalnızca Yunan şiirinin “aziz”i değil, artık dünya şiirine kazınmış da bir şair. Onun en yakın dostlarından biri de şiirimizin önemli ustalarından, Özdemir İnce’dir.  “agios” Yunanca “aziz” demekmiş.  Agios Ritsos’u (Ve Yayınevi, 2016) yani “Aziz Ritsos”u okurken pek çok yazı bana tanıdık geldi. Özdemir İnce’nin bu “aziz” üzerine daha önce yazdığı yazıların, şiirlerin bir toplamı bu derleme. Kitabı okurken Yunan şiiri bağlamında şiire, şaire bakış da okura eşlik ediyor. Kitabı Kenan Yücel yayına hazırlamış, “sunu”yu yazmış. Ritsos’u “aziz” yapan unsurlara şöyle açıklık getirilmiş: “Şiiriyle ve politik duruşuyla Yunan halkının yanında oluşu, her türden baskıya, zulme, işkenceye, hapisliğe, sürgünlüğe rağmen bu duruşundan ödün vermemesi, boyun eğmemesi, en baskıcı dönemlerde bile –olanakları olduğu halde- yurdunu terk etmemesi, halkıyla kader birliğini sürdürmesi Ritsos’un ‘aziz’ olarak anılmasının, kendisine duyulan derin saygının, sevginin temel nedenleri olarak sıralan”mış.

Ritsos ile Özdemir İnce, Atina, 1978

İlk bölüm “Karanlıkta Gören Adam”da, Özdemir İnce’nin Ritsos üzerine yazdığı yazılar, şiirler (yazılış tarihlerine göre) yer alıyor. İkinci bölüm “Yannis Ritsos İçin Şiirler”de Özdemir İnce’nin “aziz” şair için yazılmış şiirlerine yer verilmiş. Özdemir İnce’yle Ritsos’un fotoğrafları son bölümde. “Gel dönelim artık biz de baba yurduna / izini sürecek çiçektozlarının, açtıkları yoldan, / ama ölmeye değil, yaşamak ve yazmak için, / anlatmak için gülen ayva ile ağlayan narı.” (“Kendime Okuntu”). Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Eylül 2016, s. 111-112

Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde (Gültekin Emre)

“Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde; önsöz, sonsöz, ‘şiir başlıkları dizini’yle, öylesine özenli, titiz. Evet, artık kalmadı o incelikler ‘Ve’ inceliklere dikkat eden bir yayınevi var. Gülten Akın’ın kulakları çınlar mı, bilmem.”

Çok İncelikler Vardı Dünyada

Pazartesi.  Bir zamanlar Çok İncelikler Vardı Dünyada (Ve Yayınevi, 2016), artık yok, hiçbir şey yok demeye dilim varmıyor ama inceliğin olmadığı kesin. Hep “kemer sıkılan” (aslında halkın boğazının sıkıldığı dönemlerden geçilmeye çalışılan) sıkıntılı, bunalımlı, yaralı… günler… Mehter Marşı’nın her fırsatta çalındığı bir ülkede yeni ufuklar keşfetmek olası mı? Bir zamanların gözde edebiyat dergisi Soyut’un sahibi Halil İbrahim Bahar’ın onca şiirinden Kenan Yücel’in yaptığı sıkı bir ayıklamanın, seçmenin ürünü kitabı okurken iyi bir şairi keşfetmenin sevincini yaşıyorken, darbe olmaz mı?

Bu şiirler benim için de bir darbe oldu: Şiirlerin başlıklarının, bir ikisi hariç, hep tek sözcükten oluşuyor, dize başları da hep küçük harfli, farklı olma derdinde değil, ama gerçekten farklı şiirler. Çünkü İkinci Yeni’ye, başka bir eğilime hiç ilgi duymamış bir şairin şiirleri. Şu üç dize içinde bulunduğum ortamı aydınlatmıyor ama yıllar öncesinden bir öngörüyü içerdiği için dikkatimi çekti: “çevresi böylesine kapkara bir karanlıkken / şimdi nasıl yer bulunacak / havası kaçmış düşselliklere” (“Soruşturma”). Bunu bir bilebilsem, bir bilebilsek. “bir kasırga öncesi / olabildiğince // ne olacaksa olsun ortasında durup bekledik / kara bir bakışın / bu göbekbağını koparmasını / bir vuruşta” (“Güneşsiz”). Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde; önsöz, sonsöz, “şiir başlıkları dizini”yle, öylesine özenli, titiz. Evet, artık kalmadı o incelikler “Ve” inceliklere dikkat eden bir yayınevi var. Gülten Akın’ın kulakları çınlar mı, bilmem.

Gültekin Emre, Varlık,  Eylül 2016, s. 111-112

Edebiyat taşrada da yapılır (Doğan Hızlan)

Edebiyat taşrada da yapılır

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları kitabında okuyacağınız mektuplar, edebiyatçılar üzerine bilmediğiniz birçok noktayı içeriyor. Bir dönemin edebiyat dünyasını, kişisel dostlukları, şehirlerarası edebiyat trafiğini bütün ayrıntısıyla öğreneceksiniz.

Mektup yazmanın en aza indirgendiği günümüzde, bu türün belgesel açıdan taşıdığı önemi de üzülerek anımsayacağız. Şair Nedret Gürcan, Dinar’da Şairler Yaprağı adlı bir dergi çıkarıyordu. Anadolu’nun bir ilçesinde çıkan bu dergi, Türkiye’nin başka şehirlerinde yaşayan edebiyatçıların da yoğun ilgisini çekti. Okumaya devam et

“Mektup, önemli bir belgedir.” (Turgut Çeviker ile söyleşi)

Bursa Olay, 17.12.2016, s. 4

Turgut Çeviker ile yayına hazırladığı “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” adlı kitapla ilgili yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde (17.12.2016, s. 4) yayımlandı.

 

Söyleşiyi yapan: Dilek Atlı

Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları Ve Yayınevi’nden çıktı; bu kitabı hazırlama fikri nasıl doğdu?

Mektup edebiyatı ve posta kültürü dergisi Posta Kutusu’nu (Dünya Yayınları, 2003-2004) yayımlarken Tarık Dursun K.’nın önerisiyle –bir mektup kaynağı olarak– Nedret Gürcan’a ulaştığımda önemli bir mektup arşiviyle karşılaşmıştım. 500 civarında mektup vardı; ayrıca mektuplara eşlik eden elyazısı veya daktilo edilmiş yazı ve şiirler vardı. Bu birikimden yaptığım seçmeyi Posta Kutusu’nda iki sayı yayımladım. Seçtiğim kalem sahipleri şunlardı: Cemal Süreya, Ahmed Arif, Fakir Baykurt, Âşık Veysel, Tarık Dursun K. İlgi uyandırmıştı. Okumaya devam et

Adil İzci’den ada öyküleri: “Ada Sularında” (Rüstem Kurtoğlu)

Adil İzci’den Ada Öyküleri

“Adil İzci, on altı öyküden oluşan bu çalışmasında; kabalıkları, hoyratlıkları güzelliklerle karşılıyor. Canını sıkan durumlara kısa kısa değiniyor; ama, ağırlıklı olarak iyi ve güzel olanın ardına düşüyor. Yolu üzerine çıkan güzelliklere değine değine yol alıyor. Cemal Süreya gibi söylemek istersek, “Yerde bir kıymık güzellik bulsa, bütün dünya onu görsün istiyor. Hatta gidip bütün dostlarına telgraf çekiyor.”

Hızla betonlaşan, “yeşili kovan”, gürültüyle ve trafikle didişen, çağdaş bir kentten umulan hizmet akışını düzenli olarak sürdüremeyen İstanbul, sevenlerine durmadan düşkırıklıkları ve acılar yaşatıyor. Yüzyıllardır sanatçıların, edebiyatçıların gözdesi olmayı başaran İstanbul’daki bu olağandışı gidiş, en çok da edebiyatçıları yaralamışa benziyor. Olağanüstü duyarlıklarıyla hep iyinin ve güzelin yanında konumlanan edebiyatçı, o güzelim İstanbul’una hepten darılabilir mi? Adil İzci, Ada Sularında adlı öykü kitabında bu konuda tanıyı koyuveriyor: “Hem benim derdim İstanbul’la değil ki, kaosuyla.” (s. 84) Okumaya devam et

“Şiir: Birlikte doğrulacağımız günler için bir sığınak”

“Şiir, birbirimizin acısını taşıyor olmanın bir nişanesidir; çünkü ‘ben’den başlayıp ‘biz’in alanına varıyor, kalplere ve ruhlara dokunuyor. Bugünün gerçekliğiyle yanıp kavrulan bir dünyada bunu çok önemsiyorum. Benim için şiir gerçeği taşıyabilmek; birbirimizi anlamak ve birbirimize uzaktan da olsa dokunabilmek için gizli bir geçittir. Aynı zamanda, birlikte doğrulacağımız günler için de bir sığınak.”

Süreyya Aylin Antmen ile yapılan ve 4.12.2016 tarihli BirGün gazetesinde yayımlanan söyleşinin tam metni…

Söyleşen: Nazlı Yıldırım

NAZLI YILDIRIM: Beş yıl aradan sonra “Geceyle Bir” ile çıkageldiniz. Birikim ve işçilik gerektirir. Süreci nasıl değerlendirdiniz?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Sonsuzluğa Kiracı‘dan sonra daha bir durulmuş olan ruhun; kendi içerisinde pek çok sıkıntıya karşı duran zorlu bir sürecin şiirleri Geceyle Bir. Dosyanın tamamlanması sürecinde tabiatla çok daha iç içe olduğum ve yeryüzüyle iletişimi sürdürmenin yeni imkânlarını aradığım bir uzun zamanı yaşadım. Esasında zihinde, ruhta ve yürekte çoktan yaşanmış ve bitmiş olanın şiirleriydi bunlar; yeryüzü seslerinde kendi iç seslerimi karşılamaya başladıkça bir dil evi edindiler. Kalbin ve zihnin ortaklaşa verdiği bir savaşın, yakıcı reddedişin; duyulan özlemlerin, acının ve arzunun tortusu vardı, kalbin ateşe verdiği bir ruhta sanırım yalnızca bu tortuyu havalandırmış oldum ve şiirler birbirinin peşi sıra geldiler. Bazen boşlukla biçimlenmiş acı verici bir sessizlik, bazense yükseklerde ve aşağılarda yaşam ateşini arayan bir doluluk eşlik etti şiire. Göklerde, kalpte başlayan bir ateşin yankılarını aradım. Ne olursa olsun, yaşamın, bir kez olsun yitirmişlerin kazandığı bir savaş olduğunu belleğin derinliklerinden bu ateşin yankılarıyla çıkarmaya çalıştım. Okumaya devam et

Arınmanın, yalınlaşmanın inceliği: Toz/Dust

Barış Acar’ın haikularından oluşan Toz / Dust, azalmanın, arınmanın, yalınlaşmanın inceliğini yaşatıyor.

baris-acar

Seyhan Erözçelik, “Uzun betimlemelerden, bir sürü sıfattan ve teknik cambazlıklardan usanmış şiir okuru, sanıyorum okurunun arifaneliğine güvenen Japon şiirine sevgiyle dokunur ve bağlanır.” Yoğun imgelerin dışavurumundan yakınan bir okur için bu sözlerdeki haklılık, payını artırıyor. Sözcüklerin yalınlaştırıldığı, en az’a indirgenen üç dizecik şiirle yüzyıllardır devam eden bir gelenekten bahsediyorum: Haiku.

Haiku

Batı’ya açılan haiku, gittikçe yaygınlaşmış ve popülerleşmiştir. Toplamda 17 heceden oluşan üç dizelik şiir, lirik Japon geleneğidir. 16. yüzyılda ortaya çıkmış, günümüze kadar gelmiş ve yaygınlığını sürdürmektedir. 135 yıl gibi bir zamanın birikimini sığdıran haiku, okunduğu kadar kolay olmamıştır. Olabildiğince sade ve duru olması yazılmayı zorlaştırmaktadır. Japon şiir geleneği olan haiku, Batı’da yazılan haikulardan bir hayli uzaktır. Japon tarzını yitirmiş olsa da kalıplaşmış özelliklerini hâlâ taşırlar. Barış Acar’ın Toz / Dust adlı haikuları da buna örnektir. 5/7/5 hece ölçüsüne dayalı ve üç dizeden oluşan Japon şiir kuralına sadık kalınsa da içerik bakımından şair özgür davranmıştır. En yalın üç dizeyle ânı hissettiren Barış Acar, okurun algısını geliştiriyor. Şiir ve okur arasındaki mesafeyi azaltmakla kalmıyor, özenle kurulmuş dizelerin içine çekiyor.

“ne yana düşer
gülünün savurduğu
ısıran rüzgâr?”

Vereceğim bir başka haiku örneğinde 5/7/5 hece ölçüsünü ters çeviriyor.

“meyvesini arayan
erik çiçeği
uzanıverir dala”

toz-dust-web-kapak

Derin bir bakışı yerleştiren şiirler

Haiku, doğanın imparatoru olsa da zaman zaman içerik olarak yolu farklı zenginliklere uğramıştır. Doğadan beslenir. Tıpkı bir ressamın fırçasından dökülen doğa tablolarına iştirak eder. Kısaca doğanın tohumudur şiir. Anlam bütünü olan haiku, Batı’da farklı bir vücuda bürünmüş, içerik ve biçim olarak değişikliğe uğramış, zenginleşmiş, biricik anlam’da çoğullaşmıştır. Barış Acar’ın Toz / Dust‘ında da bireysel sancıların doğurduğu şiirlerine rastlarız. Derin bir bakışı yerleştiren bu şiirlere, sıkı sarılıyor okur.

“bilse, toz bilir
kör noktaları evde
birikmek için”

Türk şiirinde yeni yeni gelişen haiku, gittikçe önem kazanmıştır. (…) Bu listeye Barış Acar’ı da ekleyebiliriz. Türkçe haikuları İngilizceye çeviren bir çalışma olan Toz / Dust, azalmanın, arınmanın, yalınlaşmanın inceliğini yaşatıyor.

Toz/Dust, Barış Acar, Ve Yayınevi, 2016

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 11.11.2016, s. 19

“Köklerin kanatlanma isteği var şiirde…”

Süreyya Aylin Antmen: “Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.”

Yeni kitabı Geceyle Bir‘le birlikte ilk şiir kitabı Sonsuzluğa Kiracı‘nın ikinci basımını yaptığımız Süreyya Aylin Antmen’le yapılan bir söyleşi Gazete Duvar‘da yayımlandı.

Süreyya Aylin Antmen

GAZETE DUVAR: Her şairin; başlangıç sürecine ait iki aşamalı bir hikâyesi olduğuna inanırım… Birincisi şairin ilk yayımlanan şiirine kadarki döneme aittir; ikincisi de ilk yayımlanan kitabına kadarki sürece… Şair için bu iki dönemin anılarının, deneyimlerinin aynı zamanda kurucu rol oynadığını da düşünürüm. Bu konuda senin anlatacakların neler olabilir?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Yazmaya başlamamla ilk şiirimin yayımlanması arasında on yıllık bir süreç var. Bu yönden katılıyorum size, bu sürecin kurucu etkisi yadsınamaz bir şekilde şiirimdedir. Kitaplarla ve daktilo edilmiş şiir sayfalarıyla dolu, üstelik dergi de hazırlanan bir evde büyüdüm. Evde daktilo sesi kesildiğinde, sanırım daha o günden devam etmeye karar verdim ve o ses hep hayatımda oldu.

Bütün o sarsıcı ve yeniden kurucu deneyimler, bir mucizenin sırrını taşıyan anılar… Bir eşi, dokusu ancak şiirin kubbesi altında bulunabilecek şeylerdi benim için. Zorlayıcı olduğu kadar büyülü de bir alan. Deneyimlerim yolumu şiirle kesiştirdi, ifade alanını şiirle kurdu. Şimdi düşününce başka türlü de olamazdı gibi geliyor.

İlk şiirim 2004 yılında Patika dergisinde yayımlandı. Kitabımın çıktığı 2011 yılına kadarki sürecin biraz daha zorlayıcı geçtiğini söyleyebilirim. Bir yol açmak, o yolda yalnız kendi sesini duyarak ve sadece sezin yoluyla ilerlemek; bir yandan da yolun zorluklarına karşı direnmek, mücadele vermek kolay değildir. Kurucu sayılabilecek, ama daha çok tetikleyici bir etkisi olmuştur bu sürecin de.

Bu ilk dönem bende her şeyin oluştuğu, olan biten şeylerin bir karşılık bulduğu ve bir kimlik edindiği sürece de denk geliyor aynı zamanda. Hem felsefî hem ideolojik bir zeminde ilerleme gayreti içerisindeyken yaşananlar şiirimin de şekillenmesini sağlamıştır.

Geceyle Bir, Süreyya Aylin Antmen'in ikinci şiir kitabı, Ve Yayınevi

Gazete Duvar: Şiir, kadın ve kadın şair denilince ne düşünüyorsun?

Süreyya Aylin Antmen: Bu konu, şiir gündemini ne yazık ki çok meşgul etti, halen de üzerine konuşulmaya devam ediyor. Zaman zaman bizler de fikirlerimizi söyledik. Kadın şair dediğimizde, zaten ortaya büyük bir sorunun varlığını yerleştirmiş oluyoruz: Cinsiyetçilik. Buna karşılık biz de ısrarla vurguluyoruz: Kadın şair değil; şair kadın… Ancak böyle bir vurgu bile külliyen gereksiz bana kalırsa. Şiirin, içten içe erkek egemen dilin kültürel kodlarıyla belirlendiğinin ve kadının da bu sınırların içine çekildiğinin, adeta ikincil özne olarak görüldüğünün pek de gizli olmayan bir göstergesi bu tür ayrımlar. Alt metinde bunu okuyoruz. Şair şairdir, kadının özellikle vurgulanmasını ve bu yönde bir ayrımcılığı zul sayarım.

Buradan baktığımızda kadınların yazdıkları şiir bir hesaplaşma dilini de içerisinde barındırıyor diyebiliriz. Bu hesaplaşma, çok uzun bir zaman boyunca erkek egemen kültür tarafından kuşatılmış, bastırılmış ve yok edilmeye çalışılmış olan kadın sesini şiirde güçlü bir şekilde duyurma, varlığını açık yüreklilikle ortaya koyma şeklinde gerçekleşiyor. Esasında değişen dünya koşullarının da etkisiyle kadının yazmayı seçmesi ve bunda ısrar etmesi bile başlı başına bir hesaplaşmadır günümüzde; çünkü varlığı çok uzun yıllar boyunca erkeklerin yazdığı şiirlerde bir özne, hep bir cinsellik simgesi olarak kalmıştır. Artık eril dili parçalamak, yıkmak ve sesimizi, gücünü kendinden alan bir cüretle yükseltmek gibi bir derdimiz var. Üzerine çok konuşulacak bir konu bu aslında, kadın ve şiir dediğimizde ister istemez söz bu alana çekilmiş oluyor. Kısacası şiir üzerine düşünür ve konuşurken merkeze varlığı koymamız gerektiğini savunuyorum.

Şiir dediğimizde ise sadece yaşamı; binlerce kez ölmeden ölmeyi ve küllerinden yeniden doğrulmayı düşünüyorum. Köklerin kanatlanma isteği var şiirde; tarihin karanlık tortusu ve insan ruhunun karanlığı içinden aydınlığı söyleme ve gösterme çabası. Çok geniş bir ifade alanı bu benim için.

Gazete Duvar: Şairin etkilenmeyeni yoktur. Senin şiirini etkileyen, açıktan ya da örtük olarak besleyen kaynaklar hakkında neler söyleyebilirsin? Şiirin geçmişten günümüze kadarki birikimiyle nasıl bir ilişki içindesin?

Süreyya Aylin Antmen: Bu birikimi sanırım ruhen hissettim hep, içimde çok derinlerde bir yerde bir köz ateşi gibi yanmakta olduğunu çok güçlü şekilde hissettim ve okuma pratiklerimde de kendime eş ruhlarla yakınlık kurdum.

Etki alanı çok geniş aslında, şiirimin etkilenmediği bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim, yazmak çok bireysel bir deneyimdir çünkü. Belli başlı etkiler de var, sınırlandığını, baskı altında olduğunu hissetmek de tetikleyici bir etkidir örneğin… Öncelikle yaşadıklarımızdan, sonrasında toplumsal olaylardan etkileniyoruz; vicdanî olanın alanı bizim de etkilenme alanımız. Şiirimi besleyen kaynaklar özelde deneyimler, rüyalar, varoluş kaygısı; genelde ise sinema, tiyatro, kitap ve müzik gibi insan ruhunu ve algısını yükselten şeyler etrafında odaklanıyor. Fakat bu etkiler şiirimi yazarken başlı başına gözettiğim şeyler değil, daha içerde, oluşumunu benim de asla tam olarak kavrayamayacağım, birbirinden bağımsız farklı dinamiklerden beslenen bir ezgi var bana eşlik eden… Bu ezgi bana “içerdeki insan”, yani o unutulmuş yabancıymış gibi geliyor.

Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.

Sonsuzluğa Kiracı, Süreyya Aylin Antmen'in ilk kitabının 2. baskısı, Ve yayınevi

Gazete Duvar: Şiirlerini okuyanlarla ilgili bir hayalin, öngörün var mı? Örneğin yeni yayımlanan ikinci kitabın Geceyle Bir‘i okuyan birinin duygusuna, düşüncesine şiirlerinin, dizelerinin nasıl yansıyacağına, sesinin onda nasıl yankılanacağına yönelik bir öngörün var mı? Okuruyla şiirinizin nasıl bir etkileşim oluşturacağını düşünüyorsunuz?

Süreyya Aylin Antmen: Hayır, böyle bir öngörüm yok. Bir şiir okuru olarak okuduğum şiirle sarsılmayı, büyülenmeyi, yükselmeyi ve başka dünyalara özgü bir nefes alabilmeyi gözetirim. Şiirimde ancak okur adına benzer bir etkilenmenin gerçekleşmesini diliyorum, yani Geceyle Bir‘in okurda, insan ruhunun güneşi olarak gördüğüm geceyle birleşmesini. Bu, şiirle okur arasındaki en güzel yakınlık.

Geceyle Birdeki şiirler çok sarsıcı bir sürecin şiirleri. En coşkun yerinde bir anda duruyor ve bakışını utanca, acıya, zulme; günümüzün gerçekliğine çeviriyor. Bir sızı gibi. Okurun, bir çatı kurma kaygısından uzak, çok içerden ama kendisine olabildiğince uzaktan yakınlaşmayı seçmiş bir dil bulacağını düşünüyorum.

Gazete Duvar: Bugünün şiirini genel olarak nasıl değerlendiriyorsun?

Süreyya Aylin Antmen: Yazılmakta olan şiiri yakından takip ediyorum, özellikle gençlerin şiirini. On yıl öncesinde şiirde bir durgunluk, tıkanıklık vardı, belki de bir birikmeydi bu. Şimdiyse günümüzde yazılan şiir bir taşkın gibi. Artık genç şiirin önünde daha fazla imkân, çok daha geniş bir ifade alanı var, ilgi de bu alanda bir ivme gösteriyor. Sesi yüksek, derdiyle hemhal, ancak etkisi sönük bir dilin revaçta olduğunu da görüyorum şu sıralar. Bunu da çok olağan karşılıyorum, iyi şiir hep kıyıda köşede kalmak zorunda bırakılmıştır çünkü. Bize de o iyi şiirin izini sürmek, keşfetmek düşüyor.

Şiirde kendini yıkan ve yeniden kuran, yaşayan bir dili önemsemişimdir. Kadınların dili bu yönden daha güçlü, hayal gücünü uyandıran, keskin ve daha engin bir ufka sahip geliyor, bu yüzden bu şiirleri daha yakından takip etmeye çalışıyorum. Dilin sınırsızlığı, yaşamın mucizevi dokunuşu, yaralarımızın direnci bu güçlü dille göneniyor.

Gazete Duvar, 21.10.2016, (Söyleşiyi yapan: Enver Topaloğlu)

Bir ciğer ve kalp dolusu fazla yaşamak: Halit Asım (Nazlı Yıldırım)

Halit Asım’ın Ömür kitabı hakkında, Nazlı Yıldırım’ın Aydınlık Kitap’ta yayımlanan yazısı…

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır. Aklın çizgisini yırtan ve içindekini sansürsüz yansıtan şairin sezgisi, güçlü kılmıştır şiirini.

 

 

 

“Ve hikâyesi erdi sona,
Nefesi kesilen rüyamın.
Uçtu dalların sükûnuna,
Kuşları çürümüş dünyamın.”

Halit Asım’ın şiirleri bir köprü, bir uzlaşı, bir yenilik, bir canlılık, bir açık kapıdır

Halit Asım’ın “Son” şiirinden aldığım dörtlük. Yetmiş beş yıl sonra yeniden şiirleriyle beraber mektupları da yayımlandı. Şiirleri üç bölümden oluşan ve “Kitap Dışı Şiirleri” ile “Düzyazı Şiirleri” adlı bölümlerini de dahil ederek beş bölümden oluşan kırk dört şiiri var Halit Asım’ın. Kitabın devam eden bölümleri ise “Mektupları”, “Albüm” ve “Hakkında Yazılanlar”dır. Kah anımsandı, kah unutuldu. Yaşamını kırk dört şiirine sıkıştıran şair nedense Türk şiirinde özümsenmedi.

Nehri bir yerden bir yere taşıyan yatağıdır. Ne yazık ki, nehrin güzelliğini seyredenler bunun farkına dahi varmazlar. Türk şiirimizi zenginleştiren, geleceğe taşıyıp sürekliliğini kazandıran ise görünmeyen, gizli kalmış bu yatağın şairleridir. Şiirsever ve şiirokurlar bu ayrımdan çok uzak ve popüler isimlerin sırtından hiç inmezler. Bu acı duruma örnek düşürmeseydik şairi keşke.

Türk şiirinin dönemlerine bakıldığında, Halit Asım’ın şiirleri bir köprü, bir uzlaşı, bir yenilik, bir canlılık, bir açık kapıdır. 1930-1940 yıllarında cereyan eden klasik şiir algısında Halit Asım, geleneğini sürdürmüş olsa da, şiirindeki özsuyu duygudur. Hece ölçüsünü kullanan, mana zevkini iliklere kadar yaşatan bir şairdir. Genç ölümüyle bu yeniliğin kısa sürmesi, nehrin akışı kesilmesi elbette bir boşluk yarattı. Günümüze döndüğümüzde kaç tane yirmili yaşlarında bir kapı aralayacak, genç şair vardır Halit Asım gibi? Eğer bir yere varmak istiyorsak, dünya şiirine katılmak istiyorsak, yapı taşlarını oluşturan unutulan, yiten, görmezden gelinen gizli yatakları kazmalı, günışığına taşımalıyız.

Ömür, Halit Asım

“Halit Asım bizim ilk surréalist şairimizdir.”

Arif Damar, Yaşar Nabi, Kemal Durmaz, Seyhan Erözçelik, Yücel Kayıran, Orhan Kahyaoğlu, Murat Batmankaya, Evren Erem, İlyaz Bingül, Hâmit Macit Selekler, Baki Süba, Mehmet Fahri. Yetmiş beş yıl içinde sadece on iki yazı yazılmış şair hakkında. Hüseyin Karakan’ın hazırladığı “Şiirimizin Cumhuriyeti-II / Yeniler” antolojisi dışında hiçbir antolojide yer almamıştır.

Lise yıllarında şiirleri Çağlayan, Hamle, Varlık, Servet-i Fünun’da yayımlanır. Ölümünden bir yıl önce de “Ömür” adıyla kırk sekiz sayfalık şiir kitabını Yılmaz Basımevi’nden çıkarır. Arif Damar’ın, “Halit Asım bizim ilk surréalist şairimizdir.” ifadesinden yola çıkarak Halit Asım’ın şiirlerine döndüğümüzde, dönemin şiir akımlarının dışında kalmış olduğunu görürüz. Ancak kurduğu şiir iskelesinde gelenekçilik, hece ölçüsü, uyak ölçüsü vardır.

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır. Gelenekçi tutumunu, bilinçaltındaki ışığını birleştirerek şiir sanatını yüceltmiştir. Bir rüzgârın esmesindeki billurluktur şiirleri. Temiz, duru, akışkan, sarıp sarmalar. Aklın çizgisini yırtan ve içindekini sansürsüz yansıtan şairin sezgisi, güçlü kılmıştır şiirini.

“Mavi rüyalar kaldı bu akşamdan yarına,
Rüzgârın sesi suların sesi gibi duyulur.”

Dünyayla beraber öteki zamanını da işler. Soyut ve somutu harmanlayan, ahlak tabusunu deviren bu şiirde okur çırılçıplaktır.

“Dünyasız günahlar, tarla ve tohum,
Olgun temaslara kapalı ahret.
Kendi ölümüne ağlıyan uykum,
Bir ölü çiçekler yığını cennet.

Her tahayyül dişi, her heves oyun,
Kalp muti, kayıtsız ve memeler hür.
Parlak kuştüyleri ılık cenubun,
Bir kucak hararet odamda büyür.”

Halit Asım’ın şiirleri dışında mektuplarına da yer verildi kitapta. Sevgili Niyazi Tunga’ya yazdığı mektupların bir demetidir. Mektuplarında, şairin yaşantısından izler bulmakla beraber geniş bir hayalin fotoğrafını seyrederiz. Hastalığının sıkıntılarını anlatan, okuduklarını, yazdıklarını, yaşadıklarını paylaşan, zaman zaman kırgınlıklarını dillendiren ve dostuna olan büyük özlemini yazan şairin iç dökme halidir. 1936-1940 tarihlerini taşır bu mektuplar. 1939 tarihli mektubundan;

Niyazi,

Bezginliğimin ortasında gelişigüzel yaşıyorum. Ne yapılmak lâzımdır, onu tayinden çok uzağım… Yaşamak! Bir ciğer ve kalp dolusu fazla yaşamak arzum, hakikatin zincirlerinde mahkûm!

1940 tarihli mektubundan;

Kalp Allaha kırılmalı Niyazi… Misafirliğimiz kısa, hatıralar nâtamamdır. Sonra insanoğlunun mizacında saklı Odese hüviyetini unutma. Nokta bir şeyini büyütür, büyütür.

Daha nice satırlar eklemeliyim. Ancak baştan sona kadar dikkatle okunmalıyken, kesitler sunmam beyhude. Bilmiyorum, Halit Asım’ı düşünürken; acaba adı anılmayan, ölümü genç olan başka kimler vardır, diye geçirdim içimden. Kim bilir… Ve son olarak, “Beni yalnız bırakmamaya çalış olmaz mı Niyazi?” diyen şairin sesiyle sizi baş başa bırakmalı.

Ömür, Halit Asım, 192 sayfa, Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 4.11.2016, s. 3