Merve Çanak’la ‘Hiçölüm’ üzerine söyleşi

Hiçölüm‘ün şairi Merve Çanak’la Egemen Tuğluay’ın yaptığı, Lirik Edebiyat dergisinin Ocak-Şubat 2019 sayısında yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Söyleşen: Egemen Tuğluay

Merve Çanak, 2018

Merve Çanak kimdir?

Her şey gün gün değişiyor, şeyleri kendim için yumuşatmaya çalışıyorum. Tek bir yere varma isteğinde değilim. İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyorum, son düzlükteyim.

Şiiriniz kadın, ölüm, hiç, bir yerlere yakışamayış ve hiç gibi çağrışımlar uyandırıyor. Bu çağrışımlar her okurda elbet başka kapılar aralıyor. Merve Çanak için onların araladığı kapılar nelerdir?

Gitmekte olduğumu hatırlatıyor. Olduğum için hep gitmek zorunda olduğumu. Kendimi tasarladığımı. Bedenli ya da bedensiz. 

İlhan Berk “İstiyordum ki konuşmacının ağzından balyoz gibi bir şey inmeli, bomba patlatmalı ve kesmeliydi.” diyor. Ben, Hiçölüm’de “birtakım yanlışlıklar sustuk seninle”, “bütün suları ağlıyorum.”, “ben şimdi ellerimden ibaretim”, “ardıç kuşu, sen bilirsin öldürürken büyütmek mümkün müdür bir şeyi?” gibi bombalar gördüm ve onların benim nezdimdeki patlayışlarına da şahitim. Günlük dilin akıcılığından, şiirlerin kendi hikâyelerinden, belki de şiirin doğumuna sebep olan o imge doğumunu yani bombaların doğumunu Hiçölüm yahut Merve Çanak nasıl ve hangi niyetle gerçekleştiriyor?

Bunu İlhan Berk’ten daha iyi anlatabileceğimi sanmıyorum: “Şiirle buluşmamız (ki tansıkla buluşmadır bu) neredeyse dünyaya yeniden gelmektir. Bu da her şeyi yeni görüyor, dokunuyor, öğreniyoruz demektir. Bu tavrı da koymaktır. Bu gene şimdiye değin dünya, insanlar, nesneler üstüne bütün bildiklerimizi bir yana atarak, ordan bakmaktır. Öte yandan, bunun aynı zamanda büyük bir boşluğa düşmek; orda emeklemek, bocalamak olduğu da açıktır. (Değil mi ki dünyaya yeni geliniyordur.)”

Cézanne’a belki de resme olan bir duyarlılık bir şiirde göze çarpıyor. Şiir ile resmin diyaloğunu nasıl yorumluyorsunuz?

Resim de şiir de bir öz ve biçimden olma. İkisi de rastlantısal ve göçebe. Ben buna bütünü bulma diyorum, silinene ya da kaybolana yeni bir beden kazandırma. Elbette burada maddi olan hiçbir şeyden söz etmiyorum.

Lirik’te de bastığımız “hiçolum” şiirinde “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm” ifadesinde ölümün kendi içinde yeni çağrışımlar doğurduğunu, bu doğumun, imgeyi fark edecek olan gözlerde çeşitlilik göstereceğini tahmin edebiliyoruz. Kelimelerin bu hususta kendi hakiki manalarına gebe olduklarını, şiir dilinizin bu fırsatlardan istifade ettiğini söyleyebilir miyiz?

Şiirin değişmez bir anlamı olduğunu düşünmek çok sığ bir düşünce olur. Derrida’nın dediği gibi, anlam sürekli ertelenir, hem mekânsal hem de zamansal olarak uzağa taşınır. Hem farklılaşır, hem de farklılaştırır. Bir şiiri tekrar okuduğumuzda anlam artık orada değildir, çoktan değişmiştir. O geçen süre içinde biz de değişmişizdir. Anlam hep geç gelir. Şiir de anlam gibi akışkandır, biz farkında olmasak da her zaman değişir. Bu yüzden şiiri donmuş bir imgeden yana düşünmek, bana göre şiiri küçümsemektir. Şiir durduğu yerde bile yeni imgelere, anlamlara ve çağrışımlara açıktır. Ölüm de ölmediğimiz sürece aynı değildir. Onu bilmediğimiz sürece ölüm de hep değişir.  

Merve Çanak'ın ilk şiir kitabı Hiçölüm.

Percy Bysshe Shelley’nin şiirinden bir sekansta, Hiçölüm’ün okura bir görünmez su gibi sızdırdığı boşluk hissini, kendinizle denk gösterip, başsız heykelin siz olduğunu söylüyorsunuz. Daima yenilen, zafer ânlarında dahi aslında bir mağlubiyetin karşı konulmaz hissini deneyimleyen, durmadan bir olguya, bir duruma yakışmaya çalışan ve korkmaktan müteşekkil olan insanın, sanat hususunda derin bir bakışa sahip olabilmesi için kendini yere vurmasını hatırlatıyor bu durum bana. Çünkü sanat ile iç dökmek arasındaki çizgi, kendini yere vurma safhalarında gözlemlenebiliyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazmakla yaşamak aynı şey değil. Aslında benim için şiir yaşamdan uzak da değil. Ama hangi yaşamdan? Bunun, tek bir çizgiyi sürdüren, dahası bana karşı süren bir yaşam olmadığı kesin.

Şiirinizi okuduğum vakit etrafla uyuşamama ve bir umutsuzluk hissediyorum. Lâkin bu umutsuzluğu; ondan şikayet  edilen, isyan edilen bir hâl olmaktan çok, bazı durum ve diyalogları gerçek anlamlarıyla idrak etme gayretinin sonucu, bu gayreti gösteren kişinin omuzlarına çöken, onu gittiği her yerde takip eden duyguların karşılığı olarak tanımlıyorum. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Daha çok bir deliliğin içine düşmek gibi. Şeylerin bir işe yaramak zorunda olmadığını kabul ederek.

Şiiriniz bir bilinç akışı pasajı gibi karşımıza çıkıyor. Sualler, yanıtlar, konudan sapış ve bu sapışı getiren cümleler ardı sıra dizilmiş bir şerit gibi göze çarpıyor. Mensur şiirin olanaklarından da faydalanıyorsunuz. Bu durum biçimsel ve içerik zenginliğini çeşitlendirme isteğinden mi kaynaklanıyor?

Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarlık olduğunu söylemiş. Benim de bugün, post post-modern dünyada geleneksel şiir yazmam barbarlık olurdu. Kendime ve şiire haksızlık olurdu.

Çiçek adlarının şiirsel tesirinin sizde de vücut bulduğunu görüyorum. Bu konuda, şiir dilinize bir destek olarak doğayı örnekleyebilir miyiz?

Şiirin bir doğum, ölüm ve yeniden doğum olduğuna işaret ediyorsak, yani bir döngüden söz ediyorsak, doğayı elbette görmezden gelmemiz mümkün değil.

Günümüz edebiyat yayıncılığı konusuna gelindiğinde, takip ettiğiniz yayınevi ve dergileri merak ediyorum. Takip ettiğiniz şair ve yazarları da? Okumaktan zevk aldığınız türleri ve tavsiyelerinizi de?

Ben yayınevlerinden çok, kitapları takip etmeye çalışıyorum. Dergilere gelince Sözcükler’i, Kitap-lık’ı, Çevrimdışı İstanbul’u her sayıda okumaya çalışıyorum. Marşandiz’in yeni sayısını dört gözle bekliyorum. Tür seçmeden okuyorum. Şiirin yanında anlatı, roman, mektup ve günlük okumayı çok seviyorum. Felsefi metinler beni çok heyecanlandırıyor, felsefeyi hiçbir zaman es geçmemeye çalışıyorum. Bir arkadaş olarak edebiyatı folklordan uzaklaştırmayı önerebilirim. Mrs. Dalloway böyle zamansız sorularda en büyük kurtarıcım.  

Lirik Edebiyat, Ocak-Şubat 2019, Sayı: 25

Unutma Kanında Bir Balık Gibi Sıçrayan Acıyı | Mustafa Köz ile Söyleşi

Mustafa Köz ile söyleşi…

Mustafa Köz, İki Yüzlü Zar'ın şairi, Usta şair.

Mustafa Köz

“Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.”

Mustafa Köz ile yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar üzerine yapılan bu söyleşi Günlük Evrensel gazetesinde, 23 Haziran 2018 tarihinde yayımlanmıştı. (Söyleşen: İsmail Afacan)

 

Sözcüklerle kurulan dünya

İsmail Afacan: Kitabın ismiyle başlayalım mı söyleşiye? Neden İki Yüzlü Zar?

Mustafa Köz: Diyalektik, “Her şey karşıtını içinde taşır; zıtların içinde birlik vardır.” diyor. Bu ilişkide iyilik kötülüğe, doğru yanlışa, erdem ikiyüzlülüğe,varlık yokluğa ya da hiçliğe dönüşebilir. Yaşam da ölüme… Gerçek varlık tektir ve  tek gerçek de ölüm galiba. Yaşamın ürettiği ölüm. Yaşam da ölümün içinde. Bu gerçekliğin çelişmesinde de iki yüz saklı.  Doğduğumuz an ölmeye başlıyoruz ya da yeryüzüne ölmeye geliyoruz. Sartre’ın deyişiyle, “Ölümden başka her şeyi biz var ediyoruz ve ölüm, yaşamı anlamsız kılıyor.” Öldüğümüzde ölümü bilmeyeceğiz ama yaşarken yaşamı biliyoruz. Bütün savaşımımız da yaşamı daha anlaşılır, belasız, eşit ve özgür kılmak için.

Şair de bu savaşımı anlamak ve kendinden öteye taşımak için sözcüklerle bir dünya kuruyor. Bu kitapta bunu yeniden denedim. Yeniden, diyorum çünkü önceki kitaplarda tek tek de olsa varlık, varoluş, yokluk, hiçlik, ölüm, ölümsüzlük gibi tek kavramdan karşıtlıkla türeyen kavramları kurcalamıştım. İki Yüzlü Zar, kitabın bir bölümünde bu ikili çatışmaya yeniden baktı.

Kitabın adındaki kinayeyi de görmüşsünüzdür. Hem diyalektik bakış hem de ironik gönderme var bu adda. İki yüzlü, erdemsiz, adaletsiz bir dünyada şair yani bu kitabın şairi kirlenmeden kalmak istiyor. Bunun için kendini bu dünyaya ait duyumsamıyor. Bir sonsuzluk arayışı denebilir şiirlerin peşinde olduğu. Gılgamış’tan bu yana şairlerin aradığı da bu değil mi? Şair belki de ölümsüzlüğü arayan Uruk Kralı Gılgamış ve onun dostu vahşi Enkidu’dur. Enkidu ölümü tanıdı, Gılgamış ise onu kabullendi. Şair mi? O, Gılgamış’ın bilge Utnapiştim’den aldığı ve bir yılana kaptırdığı ölümsüzlük otunu o yılanın ağzından almaya çalışıyor. Yoksa niye yazılsın ki şiir?

Mustafa Köz'ün Ve Yayınevi'nden 2018'de çıkan yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar.Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim

 İ.A.: İki Yüzlü Zar’da ölüm ve ölümsüzlük teması dikkat çekiyor. Her şair, dönem dönem ölüm teması işler kitaplarında. Sizin bu temayı işlemenizin nedeni ne?

M.K.: Ölüm ve ölümsüzlük de şairin karşıtlıkla kurduğu temalar değil mi? Şairler, yazarak sözcükleri anlamaya, daha da ötede onlardan öç almaya çalışırlar. Belki de sözcükler öç alır şairlerden. İki Yüzlü Zar’da da ölümün sözcüklerini kullanarak ölümü anlamaya, ona yabancılaşmaya, ondan öç almaya giriştim. Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim. Ölümsüzlüğün görülür bir şey olmasını isterim. Ölümsüzlüğü görseydim, şiirlerim İki Yüzlü Zar’daki kadar acı ve keder dolu olmazdı. Tema getirdi biraz da bu acıyı. Şairleri acıyla yazdıran, şu kısacık ömürlerinin şiirlerle daha da kısalacağını bilmeleri. Oysa yazarak bu dünyada kalmak istiyor şairler. Kitapta ölümün ve ölümsüzlüğün bu denli didiklenmesinin nedeni de bu sanırım.

Lirik öfke

İ.A.: Hırçın Yara, Kör Soru, Büyük Av, Karanlık Oda, Özkıyım, Kara Fırtına… Kitaptaki şiir başlıklarından bazıları… Kitaba dair bir görüntü çiziyor. Toplumsal atmosferi imleyen şiirler… Öfke ve kızgınlık var ama lirik bir öfke…  İnceden de bir umutsuzluk var sanki. Ama diğer yandan umutsuzluğa teslim olmayan bir yaklaşım da söz konusu.

M.K.: “Lirik öfke” sözünü sevdim. Kitabın özü de bu lirik öfke üzerine oturdu. Birinci bölümdeki şiirler ve algı bu görüntüyü çiziyor. Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.

Bu kitap, bunu için de yazıldı. Şiirle bu yeryüzünü anlamaya çabaladım. Şiirin işlevlerinden biri de budur. “Sır” şiirimde “Unutma kanında bir balık gibi sıçrayan acıyı.” demiştim. O acıyı unutmamalıyız. Toplumsal öfkemizi diri tutacak da acıdır, şairi şiirle bileyecek de… Acı bizi umutsuz kılmaz, öfkemizi daha da görünür kılar. Bu bilinç de bizi umutsuzluğa karşı dirençli tutar.

İ.A.: Kitapta, poetik yaklaşımınızı aktardığınız şiirler var? Özellikle “Şairin Esini” bölümünde…  Şiire dair güzel şiirler okuyoruz bu bölümde…

M.K.: Batı şiirinde çok yapılan poetik deneydir şiiri şiirle anlatmak. “Şiir Sanatı” adıyla yayımlanan bütün şiirlerde şair; şiir görgüsünü, bilgisini, anlayışını göstermek ister. İkinci bölümdeki şiirleri böyle okuyabilirsiniz. Şiir üzerine çok yazı yazdım. Bu yazılar bana ve kimseye şiiri öğretmez. Olsa olsa şairin şiir yazma sürecini yansıtır okura. “Şairin Esini” bölümünde bunu şiirle denedim.

Şiirdeki genç şair benim

İ.A.: “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” şiiri gençlere ne diyor? Ya da siz genç şairlere neler söylemek istersiniz? 

M.K. Bu şiiri kendim için yazdım. Şiirdeki genç şair benim. Başka genç şairler de bu şiirde kendilerini görmek isterlerse görebilirler. Sözünü ettiğim “poetik deney”i en iyi söyleyen şiirin “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” olduğunu düşünüyorum. Şiirin bir gençlik duygusu olduğunu biliyoruz. Genç şairlerin bu şiirdeki düşünceleri tartışmalarını isterim. Şiir, şiirden öğrenilir kuşkusuz ama şiir için yazılan yazılar ve şiir için yazılan şiirler de şiir kadar önemlidir.

Gençlerin şiir geleneğini Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya iyi süzmelerini isterim. Her şey oradadır. Şiir üzerine ne yazıldıysa okumalılar. İyi şiirler, onların ustalarıdır. Sabır ve zaman yazar şiiri, şairler değil.

Bu şiirden bir iki bölüm, sözlerimi daha iyi toparlayacak sanırım. Sözü “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi”ne bırakalım mı?

Zamanın Gölgesi

 

“Şiirim yaşayacak mı?” diye sormuştum 

yaşlı, nemrut bir şaire bir gün, sözcüklerden çok.

Biliyordum ki her sözü, kör bir yarada gezinen bir neşterdi o                  dilgerin.

Sadece gülümsedi, konuşsa yara açılabilirdi. Anladım ki                          taşın

içinde gezinen rüzgârı görmeliydi şair,

rüzgârın gölgesinde çırpınan zamanı.

 

Ölü Şairler 

 

Çığlık çığlığa uyanıyorum gece yarıları,

sözcükler dökülüyor her yerimden, diri, lime lime

pörsümüş, gözü kara, ürkek, çılgın

kimilerine geçiyor sözüm, kimileriyse buyruksuz

ölü şairler koşuyor kimilerinin ardından

kimileriyse koşuyor ölü şairlerin peşi sıra

siste, tipide annesini yitirmiş çıplak taylar gibi.

 

Sorular

 

Tutsam, diyorum, dizginlesem onları, bukağılasam

o sözcüklerle çivilesem nallarını

kimindir o soyut koşu, taylara rüzgâr veren o derin boşluk?

 

Kuyu

 

Ey şair, gördün koşu bitecek, büyüyecek tay

boşluksa o eski boşluk, kaz dur onu

çünkü ruhundur ne kadar kazsan da görülmez sonu.

İki Yüzü Zar da ruhumda yeni bir kazıydı. Kazı sürüyor.

 

ÖLÜMSÜZLÜK

 

Eski sessizlikleri dinliyorduk,

bir kuş uzun uzun, bir çekirge kesik kesik

sözcüklerin toprak rengi sevinci

ağzı var, dili yok ölümsüzlüğün

uzar giderdi otlar, bulutlar üstünde.

 

Kış güneşi gibi ürkek, soğuk

atlarımız yorgun yaralı, menzil uzak

av hayvanları gibi kuşkuda, tez ayak

eski sessizlikleri dinliyorduk.

 

Mustafa Köz ile söyleşi, Günlük Evrensel, 23.6.2018, s. 12

Panayırda “Opera Kahkahası” (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Hürriyet Kitap Sanat‘ta  Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası hakkında yazdı.

Çok anlamlı ve çok katmanlı

Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası. Kahkaha gibi renkli. Opera gibi çoksesli, yüksek sesli. Opera kahkahası gibi yineleyici, iğneleyici ve bilici. Böyle çoğul ve çok ‘anlamlı’ bir kitap: Çok anlamlı ve çok katmanlı. Bir tavır olarak şiir. Bu muhalif olmayı aşan bir şeydir. Şiiri bir ‘doğrudan eylem’ olarak görmek ve göstermektir.

‘Opera Kahkahası’ ama mekân opera değil, bir panayır. Karnaval desem şenlik gibi anlaşılır. Galiba panayır kültürel olarak da daha ‘bize ait’ ve kaosu, karmaşayı daha iyi anlatıyor. Temaşa değil, karmaşa. Tıpkı opera kahkahası gibi sinir bozucu. “Opera kahkahası! Bassolar ve baritonlar atar kederli bir aryadan sonra, sopranoya ve koroya sırtını dönerek. Henüz tenor yoktur sahnede…” Okumaya devam et

Önemli bir kitap: Agios Ritsos (Gültekin Emre)

“Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.”

Önemli bir kitap: Agios Ritsos

Perşembe.. Ritsos, yalnızca Yunan şiirinin “aziz”i değil, artık dünya şiirine kazınmış da bir şair. Onun en yakın dostlarından biri de şiirimizin önemli ustalarından, Özdemir İnce’dir.  “agios” Yunanca “aziz” demekmiş.  Agios Ritsos’u (Ve Yayınevi, 2016) yani “Aziz Ritsos”u okurken pek çok yazı bana tanıdık geldi. Özdemir İnce’nin bu “aziz” üzerine daha önce yazdığı yazıların, şiirlerin bir toplamı bu derleme. Kitabı okurken Yunan şiiri bağlamında şiire, şaire bakış da okura eşlik ediyor. Kitabı Kenan Yücel yayına hazırlamış, “sunu”yu yazmış. Ritsos’u “aziz” yapan unsurlara şöyle açıklık getirilmiş: “Şiiriyle ve politik duruşuyla Yunan halkının yanında oluşu, her türden baskıya, zulme, işkenceye, hapisliğe, sürgünlüğe rağmen bu duruşundan ödün vermemesi, boyun eğmemesi, en baskıcı dönemlerde bile –olanakları olduğu halde- yurdunu terk etmemesi, halkıyla kader birliğini sürdürmesi Ritsos’un ‘aziz’ olarak anılmasının, kendisine duyulan derin saygının, sevginin temel nedenleri olarak sıralan”mış.

Ritsos ile Özdemir İnce, Atina, 1978

İlk bölüm “Karanlıkta Gören Adam”da, Özdemir İnce’nin Ritsos üzerine yazdığı yazılar, şiirler (yazılış tarihlerine göre) yer alıyor. İkinci bölüm “Yannis Ritsos İçin Şiirler”de Özdemir İnce’nin “aziz” şair için yazılmış şiirlerine yer verilmiş. Özdemir İnce’yle Ritsos’un fotoğrafları son bölümde. “Gel dönelim artık biz de baba yurduna / izini sürecek çiçektozlarının, açtıkları yoldan, / ama ölmeye değil, yaşamak ve yazmak için, / anlatmak için gülen ayva ile ağlayan narı.” (“Kendime Okuntu”). Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Eylül 2016, s. 111-112

Şiirin Öğeleri ve İşlevi / George Santayana

Şiirin Öğeleri ve İşlevi, George Santayana (Türkçesi: Volkan Hacıoğlu)

Kapak Tasarımı: Cansın Bozoğlu

Kitle kültürü üzerinden topluma dayatılan sahte sanat anlayışını reddetmek için, bugünün poetik tahakkümünün önce farkına varmak ve sonra bu tahakkümü kırmak için geleceğin göğüne atılmış bir işaret fişeği…

Estetik teorisine, spekülâtif felsefeye ve edebiyat eleştirisine önemli katkıları olmuş, yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşamış en önemli düşünürlerden biri olan İspanyol asıllı ABD’li filozof, şair ve yazar Santayana’nın Şiirin Öğeleri ve İşlevi başlıklı makalesi, şiirin, kadim tarihinden modern zamanlara kadar geçirdiği evreleri, toplumla ve insanla olan ilişkisini felsefi boyutuyla sorgulayarak inceliyor, metafordan metamorfoza kadar uzanan deneysel bir dünyada şiirin toplumdaki ve insan ruhundaki rolünü metanoia [ruhsal dönüşüm] kavramı üzerinden tartışıyor.

Lautréamont yüzyıldan fazla bir zaman önce, şiirin klasik çağda önemli bir kırılma yaşadığından söz etmişti. Bu kırılma şiirin günümüze gelene kadar yanlış bir yol izlediğini gösteriyordu. Peki yüzyıllar önce terk edilmiş diğer yolda neler vardı? Edebiyat eleştirmeni Harold Bloom’un da üzerinde çok kafa yorduğu bir konudur bu. Bu soru gerçek şiire ulaşmak isteyen her şairi ister istemez arkeolojik bir çalışma yapmaya zorlayacaktır. Verili olanla yetinmeyen, dönemin genel geçer sığ estetik algılarını kabul etmeyen her hümanist böyle bir arayışa girmek durumundadır. Elbette ki böylesi bir araştırmanın ilk durağı da dünya şiirinin temel metinleri olacaktır. Bu makale bu türden bir eserdir. Kitle kültürü üzerinden topluma dayatılan sahte sanat anlayışını reddetmek için, bugünün poetik tahakkümünün önce farkına varmak ve sonra bu tahakkümü kırmak için geleceğin göğüne atılmış bir işaret fişeği…

Şiirin Öğeleri ve İşlevi George Santayana’nın ülkemizde yayımlanan ilk kitabı! Volkan Hacıoğlu’nun çevirisiyle…

ÇIKTI!