Süreyya Aylin Antmen ile söyleşi | Edebiyattan Sayfalar

Sonsuzluğa Kiracı, Geceyle Bir ve Ateş Sözcükleri adlı şiir kitaplarını yayımladığımız şair Süreyya Aylin Antmen, Cenk Kolçak’ın Edebiyattan Sayfalar programına konuk oldu. 11 Kasım 2018’de Artı TV’de yayımlanan programı Youtube bağlantısından izleyebilirsiniz.

Süreyya Aylin Antmen ile “Ateş Sözcükleri” üzerine söyleşi

“Gizem, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir”

Söyleşen: Onur Akbaş

Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ni geçtiğimiz ay yayımladığımız Süreyya Aylin Antmen ile yeni kitabı ve şiire bakışı üzerine yapılan söyleşi Duvar Kitap‘ta yayımlandı.

 Onur Akbaş'ın, şair Süreyya Aylin Antmen ile yaptığı söyleşi Duvar Kitap'ta yayımlandı. 17.10.2018 

 

 

 

 

Daha önce şiirlerinizle yolu kesişmemiş olanlar için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Şiir yazmaya 1994 yılında başladım, evde bir şairin daha olması, sürekli şiirle, daktilo sesiyle iç içe olmanın bunda etkisi vardır mutlaka. Zamanla şiiri bir yaşama, direnme ve mücadele biçimi olarak gördüğüm için yazmayı sürdürdüm, bizi biz yapan şeyi, birbirini tanımayan insanların bir diğerine kalbiyle dokunmasını şiirin hakkaniyetli toprağında buldum. Şiirim ilk olarak 2004 yılında yayımlandı, sonrasında pek çok dergide yer almaya devam etti. İlk kitabım Sonsuzluğa Kiracı 2011’de, ikinci şiir kitabım Geceyle Bir ise 2016 yılında yayımlandı. Bu Eylül ayında ise Ateş Sözcükleri Ve Yayınevi’nden çıktı.

Süreyya Aylin Antmen (Fotoğraf: Muzaffer Özgen)

Siz eserlerinizi biçimsel ve tematik açıdan nasıl değerlendirirsiniz?

Biçim ve tema olarak bir kaygı gütmüyorum, şiirin doğasına aykırı herhangi bir çabaya da girmek istemem, çünkü şiir her şeyden önce yaşanan, duyumsanan bir şey, sonra sözcüklere bürünür, ancak orada bile bizden bağımsız bir soluk alıp verme vardır. Yapmaya çalıştığım şey yalnızca o soluk alan şeyi büyük bir belirsizliğin ortasından çekip almak, bunu bazen bir yaşam ezgisiyle, bazen fısıltılarla, ulumalarla, bazen de yakıcı bir acıyla yapıyorum. Aynı zamanda başkalarının acılarını, direncini, yaşama kaygısını duymaya çalışıyorum. Hâl böyle olunca tema kaygısından uzaklaşıp bir yaşam çabasına bakıyor insan. Çünkü şiir de yaşam gibi, zıt kutuplar arasında gergin bir hat kuruyor, ama bu hat aynı zamanda piyanonun tuşları gibi, en güzel ezgileri bize duyuruyor. Herhangi bir şey ne eksik ne fazla, bu yüzden biçilecek kesin sınırlar yok, aksine yıkılacak sınırlar, gidilecek yollar, uğruna dip kökleri gibi sessiz bir dil kurulacak mücadele var. Aşk, acı, ezgiler, direniş, mücadele, ortak acılar, yas, yıkım ve yeniden inşa daima şiirin merkezinde…

Okur için eserlerinizin nasıl bir işlevi olmasını istersiniz? 

Belki ilk kez hissedecekleri, duyumsayacakları şeylerle başka dünyalara özgü bir nefes alabilmelerini, dünyaya, varlığa, yaşamın mucizevi dokusuna gözlerini her zamankinden daha dikkatli açarak sözcükler aracılığıyla yeni bir bakışın tüm olanaklarını denemelerini dileyebilirim ancak. Tabii bir de dizelerin aramızdaki o aşılmaz mesafeleri yıkarak yeni köprüler kurabilmesini…

Süreyya Aylin Antmen'in üçüncü şiir kitabı, Ateş Sözcükleri. Ve Yayınevi, Eylül 2018.

Biraz da yeni şiir kitabınız Ateş Sözcükleri üzerine konuşalım isterseniz.

Ateş Sözcükleri, birlikte direnmenin, koyu günleri söylerken yarın açacak olan güneşe doğru yürümenin bir yoluydu benim için. Evet her şey geçecek, her şey geride kalacak, büyük acılar, elbette büyük sevinçler de, ama ortak acılarımızın peşinden çok daha büyük sevinçler gelecek. Bunu görmek, söylemek gerek. Direnmenin sayısız yollarını bulmalı. Bunu şiirden daha doğru aktarabilecek bir şey yok bana kalırsa. Bir önceki kitabım Geceyle Bir‘de “elbet uyanacak taşlar” diyordum, çünkü onların da zamanı var, tıpkı yaşamda her şeyin doğru bir zamanı olduğu gibi… Aynı zamanda yaşamımla örtüşen şiirler bunlar. Hepimiz aynı coğrafyada bir büyük yanığı, yangını soluyoruz, bu da bizi yazarken ve okurken bir arada tutuyor.

Şiir gizemin peşinden koştuğu gibi bazen de gizemi peşinden sürükler. Ancak son kitabınızda yer alan şiirlerde, gece, giz, gizem, karanlık ve siyah sözcükleri  dikkat çekiyor. Bize bu manada açık gibi gelen bu kelimeler şiirinizin hangi tarafını tanımlıyor?

Gizem, şiirin doğasında, bir iksir gibi içeriği saklı ezgisinden kaynaklanan ikinci bir dilde, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir. Belki bir yankı, doluluk, tılsım olarak hissederiz onu ve tam da bu nedenle hiç kavrayamayız. Bu saydığınız sözcüklerin taşıdığı yükler şiirin uğultulu toprağını imliyor, oradan sesleniyor bize, orayla temas hâlinde kalmamıza olanak tanıyor. İnsan ruhunun karanlığından, son bir nefes veren şeylerin dönüşerek yeniden doğduğu o yaratım alanından söz ediyorum elbette. Bu sözcüklere fısıltılar, haykırışlar, düşler ve uğultular eşlik edebilir. Şiiri düşünür ve yaşarken, sancıyan yanımızın soluk alıp verdiğini bize anlatan sözcüklerdir bunlar. Bunun, yalnızca benim şiirimde değil, genel olarak şiirin doğasında olan sessiz bir iletişim hâli olduğunu düşünüyorum.

“Direnişi en iyi şiir anlatır”, Duvar Kitap, 17.10.2018, S. 27, s. 30

Süreyya Aylin Antmen, Söyleşen: Onur Akbaş

Memed Osman ile söyleşi | “Düşlerimize katlanamayanlar ile bir mücadele”

memed osman, düş yiyiciler sirki, roman, bursa olay gazetesi, dilek atlı, söyleşi

Memed Osman ile Bursa Olay’dan Dilek Atlı söyleşti. 19.9.2018 tarihli Bursa Olay gazetesinde yayımlanan söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz:

Belgesel, kurmaca, reklam projelerinde yönetmen ve yönetmen yardımcılığı, metin yazarlığı çalışmalarıyla dikkat çeken Mehmet Hacıosmanoğlu, “Memed Osman” mahlasıyla ilk romanını kaleme aldı. Ve Yayınevi’nden çıkan Düş Yiyiciler Sirki‘nde mitolojik karakter Narkissos’un “kendine doğru bakma” eyleminden yola çıkan yazar, kitabıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Dilek Atlı: İlk roman, eminiz ki, heyecan vericidir bir yazar için.

Memed Osman: Heyecan verici olduğu doğru. Aynı zamanda insanlara ulaşacak bir kanal bulmak, sonraki üretimler için yeni bir motivasyon kaynağı da oluyor. Yedi sanatın tümü için de böyle sanırım. Yaratma güdünüze eklemlenen yeni bir kaynak.

D. A.: Siz, yazan birisiniz. Yazanlıktan yazarlığa sizi taşıyarak Düş Yiyiciler Sirki‘ni kaleme almanızı tetikleyen nelerdi, böyle bir süreç var mıydı?

Memed Osman: Aslında bu sorunun cevabını yazma sürecimi hatırlayarak verebilirim. Yazarlık yerine yazmayı önde tutmak, yazarken edebi faaliyeti hakkıyla yerine getirmeye çalışmak gibi öncelikleri -sorumlulukları- olan bir disiplin içinde Düş Yiyiciler Sirki’ni yazdım. Sanat, bu tarz özel bir üretim talep ediyor. Kafamdakileri kaleme almamı tetikleyen neden, video çekmemi, kolaj yapmamı veya şiir yazmamı tetikleyen nedenlerle aynıydı. Üretmek/yaratmak ve sonuçları paylaşmak, hayatımı kurgulayan bir eylem oldu her zaman.

memed osman

D. A.: Romanın baş karakteri “Na!”, imgelem açısından kimdir? Ya da kimler? Ek olarak, Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki ‘macerası’nı siz özetlerseniz nasıl ifade edersiniz?

Memed Osman: Na!, mitolojik Narkissos’un kendisidir. Hikâyemde ilaç mümessilliğinden emeklidir. Mitolojik kıssada susamış Narkissos, susuzluğunu gidermek için kıyıdan suya eğilir. Kendisini ilk defa sudaki yansımasında görür, kendisi hakkında farkındalığı artar –ya da söylendiği gibi kendisine aşık olur- ve bu onun ölümüne yol açar. Bu arkaik anlatı, insanın kendini tanımak için gösterdiği dirence, dolayısıyla başkalarının ona gösterdiği sınırları aşmaya çalışan bireye bir tehdit midir? Burada “kendine doğru bakma” fiili benim ilgilendiğim nokta oldu. Ve modern anlamda sorumu tekrarladım; psikoloji ve psikiyatri söyleminde narsisizmin etimolojik referansı olarak ele alınan bu eski hikâyenin karakteri, gündelik yaşamdaki izdüşümüyle yaftalanmayı hak eden bir karakter midir?

Bu bağlamda karakter olarak Na!, kendimize doğru yarıda kalmış (baltalanmış) bir bakışı ve Narkissos’un hikâyesini yeniden yorumlamayı da içeriyor. Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki macerası böyle bir tema üzerinden şekillendi; kendimizi tanımaktan alıkoyanlara, düşlerimize bile katlanamayanlara karşı bir mücadele.

D. A.: Na!, aslında roman boyunca bir arayışın kucağında. Siz, bu arayışı nasıl adlandırıyor ve/veya tarif ediyorsunuz?  

Memed Osman: Kendi hikâyemize yeniden bir dönüş gerçekleştirmek. Hiç olmazsa seçimlerimizle ve toplumla yeniden yüzleşmek.

D. A.: Bir kısa roman ile okuyucuların karşısındasınız. Düş Yiyiciler Sirki, içinde barındırdığı “gerçeküstücülük” baharatıyla kıvamında bir lezzet olsun diye mi bir kısa roman? Ya da sizce, roman mı kendi ölçütlerini belirler?

M. O.: Aslında kesin ayrımlar yapmak zor ama gerçeküstücülüğün bilinçaltı, otomatizm ve bağlantısızlık yöntemlerinden biraz uzaktayım açıkçası. Düş Yiyiciler Sirki’nin de kısa roman veya uzun hikâye olması tamamen hikâyeyi duyumsamamla ilgili oldu. Önceden karar verebileceğim bir şey değildi. Yazarken olayı ve karakterleri ele alışınıza göre değişen bir uzam oluşuyor ve kendi sonunu getiriyor.

D. A.: Son olarak, edebiyatın G.G. Marquez ile yaşamımıza katılan “büyülü gerçeklik” kavramı ile ilgili kısaca ne düşünüyorsunuz?

M. O.: Sanat tarihi, algılama biçimlerimizin koca bir haritası. Bir sanat akımı üzerine konuşurken diğerleri de işin içine giriyor. Rene Clair’nin Dadaist filmi Entr’Acte’deki (1924) cenaze alayının zıvanadan çıktığı sahneyle, Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabındaki papazın yaptığı otopsideki kutsallık (iç organları kutsayıp çöp tenekesine atması) arasında bir bağlantı ortaya çıkıyor; gerçekliğimizin içinde müthiş bir olağandışılık var ve bu olağandışılık yine bizim gerçeğimizi anlatıyor.

Bursa Olay, 19.9.2018, s. 4