Merve Çanak’la ‘Hiçölüm’ üzerine söyleşi

Hiçölüm‘ün şairi Merve Çanak’la Egemen Tuğluay’ın yaptığı, Lirik Edebiyat dergisinin Ocak-Şubat 2019 sayısında yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Söyleşen: Egemen Tuğluay

Merve Çanak, 2018

Merve Çanak kimdir?

Her şey gün gün değişiyor, şeyleri kendim için yumuşatmaya çalışıyorum. Tek bir yere varma isteğinde değilim. İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyorum, son düzlükteyim.

Şiiriniz kadın, ölüm, hiç, bir yerlere yakışamayış ve hiç gibi çağrışımlar uyandırıyor. Bu çağrışımlar her okurda elbet başka kapılar aralıyor. Merve Çanak için onların araladığı kapılar nelerdir?

Gitmekte olduğumu hatırlatıyor. Olduğum için hep gitmek zorunda olduğumu. Kendimi tasarladığımı. Bedenli ya da bedensiz. 

İlhan Berk “İstiyordum ki konuşmacının ağzından balyoz gibi bir şey inmeli, bomba patlatmalı ve kesmeliydi.” diyor. Ben, Hiçölüm’de “birtakım yanlışlıklar sustuk seninle”, “bütün suları ağlıyorum.”, “ben şimdi ellerimden ibaretim”, “ardıç kuşu, sen bilirsin öldürürken büyütmek mümkün müdür bir şeyi?” gibi bombalar gördüm ve onların benim nezdimdeki patlayışlarına da şahitim. Günlük dilin akıcılığından, şiirlerin kendi hikâyelerinden, belki de şiirin doğumuna sebep olan o imge doğumunu yani bombaların doğumunu Hiçölüm yahut Merve Çanak nasıl ve hangi niyetle gerçekleştiriyor?

Bunu İlhan Berk’ten daha iyi anlatabileceğimi sanmıyorum: “Şiirle buluşmamız (ki tansıkla buluşmadır bu) neredeyse dünyaya yeniden gelmektir. Bu da her şeyi yeni görüyor, dokunuyor, öğreniyoruz demektir. Bu tavrı da koymaktır. Bu gene şimdiye değin dünya, insanlar, nesneler üstüne bütün bildiklerimizi bir yana atarak, ordan bakmaktır. Öte yandan, bunun aynı zamanda büyük bir boşluğa düşmek; orda emeklemek, bocalamak olduğu da açıktır. (Değil mi ki dünyaya yeni geliniyordur.)”

Cézanne’a belki de resme olan bir duyarlılık bir şiirde göze çarpıyor. Şiir ile resmin diyaloğunu nasıl yorumluyorsunuz?

Resim de şiir de bir öz ve biçimden olma. İkisi de rastlantısal ve göçebe. Ben buna bütünü bulma diyorum, silinene ya da kaybolana yeni bir beden kazandırma. Elbette burada maddi olan hiçbir şeyden söz etmiyorum.

Lirik’te de bastığımız “hiçolum” şiirinde “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm” ifadesinde ölümün kendi içinde yeni çağrışımlar doğurduğunu, bu doğumun, imgeyi fark edecek olan gözlerde çeşitlilik göstereceğini tahmin edebiliyoruz. Kelimelerin bu hususta kendi hakiki manalarına gebe olduklarını, şiir dilinizin bu fırsatlardan istifade ettiğini söyleyebilir miyiz?

Şiirin değişmez bir anlamı olduğunu düşünmek çok sığ bir düşünce olur. Derrida’nın dediği gibi, anlam sürekli ertelenir, hem mekânsal hem de zamansal olarak uzağa taşınır. Hem farklılaşır, hem de farklılaştırır. Bir şiiri tekrar okuduğumuzda anlam artık orada değildir, çoktan değişmiştir. O geçen süre içinde biz de değişmişizdir. Anlam hep geç gelir. Şiir de anlam gibi akışkandır, biz farkında olmasak da her zaman değişir. Bu yüzden şiiri donmuş bir imgeden yana düşünmek, bana göre şiiri küçümsemektir. Şiir durduğu yerde bile yeni imgelere, anlamlara ve çağrışımlara açıktır. Ölüm de ölmediğimiz sürece aynı değildir. Onu bilmediğimiz sürece ölüm de hep değişir.  

Merve Çanak'ın ilk şiir kitabı Hiçölüm.

Percy Bysshe Shelley’nin şiirinden bir sekansta, Hiçölüm’ün okura bir görünmez su gibi sızdırdığı boşluk hissini, kendinizle denk gösterip, başsız heykelin siz olduğunu söylüyorsunuz. Daima yenilen, zafer ânlarında dahi aslında bir mağlubiyetin karşı konulmaz hissini deneyimleyen, durmadan bir olguya, bir duruma yakışmaya çalışan ve korkmaktan müteşekkil olan insanın, sanat hususunda derin bir bakışa sahip olabilmesi için kendini yere vurmasını hatırlatıyor bu durum bana. Çünkü sanat ile iç dökmek arasındaki çizgi, kendini yere vurma safhalarında gözlemlenebiliyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazmakla yaşamak aynı şey değil. Aslında benim için şiir yaşamdan uzak da değil. Ama hangi yaşamdan? Bunun, tek bir çizgiyi sürdüren, dahası bana karşı süren bir yaşam olmadığı kesin.

Şiirinizi okuduğum vakit etrafla uyuşamama ve bir umutsuzluk hissediyorum. Lâkin bu umutsuzluğu; ondan şikayet  edilen, isyan edilen bir hâl olmaktan çok, bazı durum ve diyalogları gerçek anlamlarıyla idrak etme gayretinin sonucu, bu gayreti gösteren kişinin omuzlarına çöken, onu gittiği her yerde takip eden duyguların karşılığı olarak tanımlıyorum. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Daha çok bir deliliğin içine düşmek gibi. Şeylerin bir işe yaramak zorunda olmadığını kabul ederek.

Şiiriniz bir bilinç akışı pasajı gibi karşımıza çıkıyor. Sualler, yanıtlar, konudan sapış ve bu sapışı getiren cümleler ardı sıra dizilmiş bir şerit gibi göze çarpıyor. Mensur şiirin olanaklarından da faydalanıyorsunuz. Bu durum biçimsel ve içerik zenginliğini çeşitlendirme isteğinden mi kaynaklanıyor?

Adorno, Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarlık olduğunu söylemiş. Benim de bugün, post post-modern dünyada geleneksel şiir yazmam barbarlık olurdu. Kendime ve şiire haksızlık olurdu.

Çiçek adlarının şiirsel tesirinin sizde de vücut bulduğunu görüyorum. Bu konuda, şiir dilinize bir destek olarak doğayı örnekleyebilir miyiz?

Şiirin bir doğum, ölüm ve yeniden doğum olduğuna işaret ediyorsak, yani bir döngüden söz ediyorsak, doğayı elbette görmezden gelmemiz mümkün değil.

Günümüz edebiyat yayıncılığı konusuna gelindiğinde, takip ettiğiniz yayınevi ve dergileri merak ediyorum. Takip ettiğiniz şair ve yazarları da? Okumaktan zevk aldığınız türleri ve tavsiyelerinizi de?

Ben yayınevlerinden çok, kitapları takip etmeye çalışıyorum. Dergilere gelince Sözcükler’i, Kitap-lık’ı, Çevrimdışı İstanbul’u her sayıda okumaya çalışıyorum. Marşandiz’in yeni sayısını dört gözle bekliyorum. Tür seçmeden okuyorum. Şiirin yanında anlatı, roman, mektup ve günlük okumayı çok seviyorum. Felsefi metinler beni çok heyecanlandırıyor, felsefeyi hiçbir zaman es geçmemeye çalışıyorum. Bir arkadaş olarak edebiyatı folklordan uzaklaştırmayı önerebilirim. Mrs. Dalloway böyle zamansız sorularda en büyük kurtarıcım.  

Lirik Edebiyat, Ocak-Şubat 2019, Sayı: 25

Süreyya Aylin Antmen ile söyleşi | Edebiyattan Sayfalar

Sonsuzluğa Kiracı, Geceyle Bir ve Ateş Sözcükleri adlı şiir kitaplarını yayımladığımız şair Süreyya Aylin Antmen, Cenk Kolçak’ın Edebiyattan Sayfalar programına konuk oldu. 11 Kasım 2018’de Artı TV’de yayımlanan programı Youtube bağlantısından izleyebilirsiniz.

Yaşama sancısından şiire

Merve Çanak ile Söyleşi

Devrim Horlu, Merve Çanak, 2018.

Şiir okurlarının yakından takip ettiği dergilerde ismini gördüğümüz, 2018 yılının Eylül ayında Ve Yayınevi etiketiyle Hiçölüm isimli kitabı çıkan Merve Çanak ile verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. Merve Çanak bize; şiir yazma serüveninden kitabının ismine, kadın olmanın yarattığı toplumsal baskılardan ölüme dair bakış açısına, kitap yazım sürecinde nasıl bir yol izlediğinden hangi şairlerden beslendiğine, bugünün şiir algısına dair fikirlerinden ileride ne yazmak istediğine değin çeşitli konularda bilgi vererek “Merhaba” diyor.

Yeni E, Ekim 2018.

Söyleşen: Devrim Horlu

Yaşama sancısı

  • Merve, ilk kitabın Hiçölüm, Ve Yayınevi etiketi ile çıktı. Öncelikle tebrik ederim. 1994 yılında Niğde’de doğmuşsun ve şu an Yeditepe Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyorsun. Şiirinin dergilerde ilk görüldüğü tarih bir hayli yeni. 2017 yılında çeşitli dergilerde ben de rast geldim yazdıklarına. Kitabını okuduğumda ilk dikkatimi çeken, dilinin anlatıya ya da öyküye yakınlığı oldu. Form olarak da düz yazı formunu kullanmışsın. Eğitim aldığın bölüm ya da okuduğun metinler bunda etkili oldu mu? 

Öncelikle çok teşekkür ederim Devrim. Dilerim hepimizin yolu aydınlık ve düzlük olsun. Evet, yazdıklarım ilk kez Temmuz 2017’de Çevrimdışı İstanbul’da yayımlandı. Ancak sanırım burada bir şey es geçiliyor. Ben çok uzun zamandır yemek yemek, su içmek gibi yazıyorum. Bir sancıyı anlatmaya çalışıyorum. Yaşama sancısını. Kendi yaşamımda olduğu gibi şiirlerimde de uzun uzun iç çekiyorum. Bazen hızlı hızlı soluk alıyorum, bazen nefessiz koşuyorum. Bütün bunlar elimde olarak ya da olmayarak nasıl benim bir parçamsa şiirimin de bir parçası hâline geliyor.

Geniş bir alana ihtiyacım olduğunu sanıyorum. Rahat rahat konuşabileceğim, dilediğimi dilediğim gibi anlatabileceğim bir alana. Bütün bu anlatımın içinde şiirden, şiirsellikten kopmamak en büyük çabam. “bahçende bir su kuyusu bulunmasa iyi olur” adlı şiirimde “gökyüzüne yükseleceğim günü bekliyorum” diyorum ya, o gün gelene kadar şiirin içinde kendi oluşumu olmaya çalışıyorum, çünkü şiirden başka hiçbir şey buna izin vermiyor. Bu süreçte kendi sesimi aradığım için, bölümde okuduğum metinleri düşününce, elbette kendimi şanslı sayıyorum.

  • Kitabının ismi Hiçölüm. Bunun bir hikâyesi var mı? Bize biraz hangi bağlamda kullandığından bahseder misin bu ismi?

Hiçölüm’le ölmeyi, “hiçolum” şiiriyle olmayı “hiçleştirmek” istedim.

Toplumun derdi var bizim ‘kadın’lığımızla

  • Merve, kitabının girişinde kendi kadınlığına dair kısa bir değiniden sonra ithaf olarak yine kadınları seçmişsin. Sence kitabın genelinde ülkemizde ya da dünyada yaşanan kadın sorununa dair bir değini var mı? İlerleyen süreçte toplumsal sıkıntılara da değinen bir şiir okuyacak mıyız acaba senden?

Bazı gerçeklerden kaçamıyoruz Devrim. Maalesef ben “kadın” kadar değersizleştirilen başka bir canlı daha görmedim. Yirmi dört yaşında olmama rağmen henüz barışıyorum kadınlığımla. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun, doğduğumuz günden beri bir derdi var “bizim” kadınlığımızla. Bunu aşmak, bir kadın olarak var olmaya çalışmak hiç kolay değil. Kadınlık hep bir mücadele gerektiriyor. Sırf hayatta kalabilmek için bile. “bütün bu olanların kalın varlığı” şiirimde “karnımın derisini zorlayan bir düşmanlık var içimde. yaşama ve hâlâ olmaya dair. kadınlığıma yakın. kanatan. plastiği erimiş bu sandalyenin üstünde doğurmayı istedim onu biri beni öldürmeden.” diyerek kendi kadınlığımı anlatıyorum aslında. Onunla ne kadar zor barıştığımı, hatta belki de nasıl barışamadığımı. “bahçede” şiirimdeyse bu sefer anneannem Kiraz’a göz kırpıyorum. Onu ve (bir kadın olarak) bugüne kadar yitirdiklerini selamlıyorum. Kadın olmak benim gerçeğim. Gücüm yettiğince bütün kadınların elinden tutmaya çabalıyorum. Bizim sadece “cinsiyetimiz” değil, pek çok şeyimiz ortak. Bu yüzden kadın mücadelesini çok anlamlı buluyorum. Ve bu şartlarda buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

“Edebiyat yapıtı bizi ölüme yaklaştırır”

  • Merve “kendi ölümümü kendim öldüm.” gibi “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm.” ya da “o yokken kendi ölümümü özlediğim günler oldu. kendi ölmezliğimde. burada ölmek istedim. burada kendime ölecek bir yer bulamadım.” ve “biliyorum yalan yalan hepsi yalan ah biz insanlar/batsın/ batsın dünya” benzeri dizelerin var. Biliyorsun ölüm şiirde en çok değinilen meselelerden biri olmuş şimdiye dek. Birçok şair çeşitli bağlamlarda eğilmiş ölüm meselesinin üzerine. Zira bu kavramın politik, felsefik ve mistik açılımları var. Kitabın Hiçölüm’de de esasen bu mesele üzerine bir şey söylemek istemişsin sanırım. Kitabın bütününde toplam kırk dört defa ölüm kelimesini fiili olarak kullanmışsın. Yer yer de bunu ima eden cümleler gördüm. Bu genel olarak umutsuz bir hava yayıyor mu sence kitaba? Senin ölüm kavramı özelinde düşündüğünde yapmak istediğin neydi kitapta?

Ölüm çok insani, insana ait, insanla ilgili. Ölmek, doğmak kadar doğal. Ölüm, doğum kadar yaşamın bir parçası. Yadsıyamayacağımız, unutamayacağımız. Bu nedenle benden önce de bir sürü insanın ölümden bahsetmiş olmasında şaşılacak bir yan görmüyorum. Kitapta “ölüm” kelimesini bu kadar sık kullanmama gelecek olursak, Ibn Gabirol bir metninde insanın Tanrı’dan korunmak için yine Tanrı’ya sığındığından bahseder. Ben de benzer şekilde ölümden kaçarken / kaçmak için ölüm kavramının kendisine sığınıyorum. Dış dünyayı, yani yaşamın kendisini bir yana bırakıp zamanında kıyısına vardığım, hatta boyu geçen yerlerinde yüzdüğüm ölümü anlamaya ve kendimden yapmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden yazdığım şiirleri ölümün bir anlatısı değil, ölümün kendisi olarak görüyorum.

Aynı zamanda bütün bunlar ister istemez bana Blanchot’nun yazmakla ilgili söylediklerini hatırlatıyor: “Yazmak, ölmektir.” Blanchot’ya göre “ölüm, en son insani olanağın dokunaklılığı, olanaksızlığın olanaklılığı değil, önünde ‘ben’in kendiliğini kaybettiği, kavranamaz olanın kesintisiz yinelenip durmasıdır. Olanaklılığın olanaksızlığıdır. Edebiyat yapıtı bizi ölüme yaklaştırır; zira ölüm, edebiyat yapıtının mırıldandırdığı varlığın kesintisiz uğultusudur.” (Levinas, Maurice Blanchot Üstüne, çev. Kudret Aras) Bütün bu deneyimimin kitaba umutsuz bir hava yaydığını kendi adıma düşünmüyorum. Çünkü insan düşündüğü, anlama eylemini ve kendisini gerçekleştirmeye çalıştığı sürece umut var. İnsan ne zaman aklının melekelerini kullanmaktan vazgeçer, işte o zaman durum içler acısıdır.

Şiir her zaman şaşırtır.

  • Merve kitabın başlarında, “Musa’nın Balıkları” bölümünün ilk iki üç şiiri, su imgesi ile felsefi ve mitolojik olarak okura mistik bir şeyler fısıldayacağını düşündürüyor. Daha sonra ise “Sen” diye seslendiğin birinin ya da bir imajın yörüngesine giriyor şiir. Su ile kurulan ilişki, desteklediğin dini öğelerle daha da zenginleşecekken başka bir yere evriliyor. Bu senin bilinçli olarak tercih ettiğin bir şey miydi? Bu keskin sapmanın temel nedeni ne olabilir?

Devrim sen ne düşünürsün bilmem ama açıkçası ben şiirin çok da kontrol altında tutulabildiğini sanmıyorum. Yazarken de yazdıktan sonra da şiir sürekli dönüşüyor. Durmadan başka bir şeye evriliyor, hatta şeylere. “Musa’nın Balıkları” bana daha çok gitmeyi, giderken kaybolmayı, sonra bulunmayı, bazen bulunamamayı anımsatıyor. Aslında az önce bahsettiğim dönüşümü ve gidişi burada da görüyorum. Şiir gitme eylemini kendi içinde barındırıyor, yeri geliyor gitme eyleminde hareket ediyor. Ben de yazarken her zaman bir yerlere gittiğimi hissediyorum. Daima bir yere çekildiğimi. Dış dünyadaki akıştan ancak bu şekilde kaçabiliyorum belki de. Başka bir akışa, şiirin akışına kapılarak. Daha iyi bildiğimi sandığım ama sık sık içinde kendimi yitirdiğim, bulunduğumdaysa asla aynım olmadığım. Bu hem güven verici hem de tedirgin edici. Bu ikisi aynı anda nasıl oluyor, bunun ayırdına henüz ben de varamadım. Aslında varmam da gerekmiyor. Ulus Baker’in dediği gibi “Her şeyi anlamak zorunda değiliz.” Çünkü bence bir şeyi anladığımızı sandığımızda, ondan bir parça bize el sallar ve artık onu bildiğimizi düşünürüz. Ve o şeyin o andan itibaren güzelliğini yitirdiğini, büyüsünün kaybolduğunu çoğu zaman görmeyiz. Şunu iyi biliyorum ki, şiir beklentinin yeri değildir. Şiir her zaman şaşırtır. Yazanı da okuyanı da.

Geleneğin bilinmesini önemsiyorum

  • “skye” isimli şiirinin sonunda “SEN YEŞİLE EĞİLİMLİSİN BENSE MAVİYİ ARIYORUM” diye bir dize var. Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil” şiirindeki “Sen o karanfile eğilimlisin” dizesine bir selam vermeye çalışmışsın anladığım kadarıyla. Yazdıklarında etkisi olduğunu düşündüğün şairler kimler? Okuduğun bölüm sebebiyle mutlaka dış kaynakları inceleme şansın oluyordur. Kimleri kendine daha yakın buluyorsun?

“skye”da Cansever’e verdiğim selamı fark etmene çok sevindim. Şiir yazan biri olarak şiir geleneğinin bilinmesini önemsiyorum. Mutlaka birilerini unutacağım ama Lale Müldür’ü, Didem Madak’ı, Nilgün Marmara’yı, Anita Sezgener’i, Dickinson’ı, Baudelaire’i, Verlaine`ni, Mallermé`yi, Rimbaud’yu, Hölderlin’i, Mayakovski’yi, Paul Celan’ı, Yorgo Seferis’i, Kavafis’i, Sylvia Plath’i, Rilke’yi, Ezra Pound’u, William Carlos Williams’ı, e. e. cummings’i çok seviyorum.

  • Çağdaşlarını takip etme şansın oluyor mu Merve? İlk kitabı çıkan bir isim olarak bugünün şiir algısı ile ilgili fikirlerini merak ediyorum açıkçası. Ne düşünüyorsun şimdinin şiiri hakkında?

Elbette elimden geldiğince şimdinin şairlerini de takip etmeye çalışıyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim kendimi bugünün şiir algısıyla ilgili nutuk çekecek kadar yetkin görmüyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki günümüzde şiirin tanımı epey değişti. Yazan kişiler olarak neyin şiir olup neyin olmadığına karar verirken biraz dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

  • Son olarak bize daha sonra yapmayı düşündüğün çalışmalar hakkında bilgi verir misin? Şiir dışında başka çalışmalar okuyacak mıyız senden? 

Hayatta olduğum sürece şiir yazmaya devam edeceğimi sanıyorum. Bunun benim için bir seçenek değil, bir zorunluluk olduğunu biliyorum. Şiir dışında sık sık denemeler yazıyorum. Açıkçası kendimi kurmaca yazarken pek hayal edemiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek, şimdi ne desem havada kalır.

Yeni E, Ekim 2018.

Süreyya Aylin Antmen ile “Ateş Sözcükleri” üzerine söyleşi

“Gizem, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir”

Söyleşen: Onur Akbaş

Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ni geçtiğimiz ay yayımladığımız Süreyya Aylin Antmen ile yeni kitabı ve şiire bakışı üzerine yapılan söyleşi Duvar Kitap‘ta yayımlandı.

 Onur Akbaş'ın, şair Süreyya Aylin Antmen ile yaptığı söyleşi Duvar Kitap'ta yayımlandı. 17.10.2018 

 

 

 

 

Daha önce şiirlerinizle yolu kesişmemiş olanlar için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Şiir yazmaya 1994 yılında başladım, evde bir şairin daha olması, sürekli şiirle, daktilo sesiyle iç içe olmanın bunda etkisi vardır mutlaka. Zamanla şiiri bir yaşama, direnme ve mücadele biçimi olarak gördüğüm için yazmayı sürdürdüm, bizi biz yapan şeyi, birbirini tanımayan insanların bir diğerine kalbiyle dokunmasını şiirin hakkaniyetli toprağında buldum. Şiirim ilk olarak 2004 yılında yayımlandı, sonrasında pek çok dergide yer almaya devam etti. İlk kitabım Sonsuzluğa Kiracı 2011’de, ikinci şiir kitabım Geceyle Bir ise 2016 yılında yayımlandı. Bu Eylül ayında ise Ateş Sözcükleri Ve Yayınevi’nden çıktı.

Süreyya Aylin Antmen (Fotoğraf: Muzaffer Özgen)

Siz eserlerinizi biçimsel ve tematik açıdan nasıl değerlendirirsiniz?

Biçim ve tema olarak bir kaygı gütmüyorum, şiirin doğasına aykırı herhangi bir çabaya da girmek istemem, çünkü şiir her şeyden önce yaşanan, duyumsanan bir şey, sonra sözcüklere bürünür, ancak orada bile bizden bağımsız bir soluk alıp verme vardır. Yapmaya çalıştığım şey yalnızca o soluk alan şeyi büyük bir belirsizliğin ortasından çekip almak, bunu bazen bir yaşam ezgisiyle, bazen fısıltılarla, ulumalarla, bazen de yakıcı bir acıyla yapıyorum. Aynı zamanda başkalarının acılarını, direncini, yaşama kaygısını duymaya çalışıyorum. Hâl böyle olunca tema kaygısından uzaklaşıp bir yaşam çabasına bakıyor insan. Çünkü şiir de yaşam gibi, zıt kutuplar arasında gergin bir hat kuruyor, ama bu hat aynı zamanda piyanonun tuşları gibi, en güzel ezgileri bize duyuruyor. Herhangi bir şey ne eksik ne fazla, bu yüzden biçilecek kesin sınırlar yok, aksine yıkılacak sınırlar, gidilecek yollar, uğruna dip kökleri gibi sessiz bir dil kurulacak mücadele var. Aşk, acı, ezgiler, direniş, mücadele, ortak acılar, yas, yıkım ve yeniden inşa daima şiirin merkezinde…

Okur için eserlerinizin nasıl bir işlevi olmasını istersiniz? 

Belki ilk kez hissedecekleri, duyumsayacakları şeylerle başka dünyalara özgü bir nefes alabilmelerini, dünyaya, varlığa, yaşamın mucizevi dokusuna gözlerini her zamankinden daha dikkatli açarak sözcükler aracılığıyla yeni bir bakışın tüm olanaklarını denemelerini dileyebilirim ancak. Tabii bir de dizelerin aramızdaki o aşılmaz mesafeleri yıkarak yeni köprüler kurabilmesini…

Süreyya Aylin Antmen'in üçüncü şiir kitabı, Ateş Sözcükleri. Ve Yayınevi, Eylül 2018.

Biraz da yeni şiir kitabınız Ateş Sözcükleri üzerine konuşalım isterseniz.

Ateş Sözcükleri, birlikte direnmenin, koyu günleri söylerken yarın açacak olan güneşe doğru yürümenin bir yoluydu benim için. Evet her şey geçecek, her şey geride kalacak, büyük acılar, elbette büyük sevinçler de, ama ortak acılarımızın peşinden çok daha büyük sevinçler gelecek. Bunu görmek, söylemek gerek. Direnmenin sayısız yollarını bulmalı. Bunu şiirden daha doğru aktarabilecek bir şey yok bana kalırsa. Bir önceki kitabım Geceyle Bir‘de “elbet uyanacak taşlar” diyordum, çünkü onların da zamanı var, tıpkı yaşamda her şeyin doğru bir zamanı olduğu gibi… Aynı zamanda yaşamımla örtüşen şiirler bunlar. Hepimiz aynı coğrafyada bir büyük yanığı, yangını soluyoruz, bu da bizi yazarken ve okurken bir arada tutuyor.

Şiir gizemin peşinden koştuğu gibi bazen de gizemi peşinden sürükler. Ancak son kitabınızda yer alan şiirlerde, gece, giz, gizem, karanlık ve siyah sözcükleri  dikkat çekiyor. Bize bu manada açık gibi gelen bu kelimeler şiirinizin hangi tarafını tanımlıyor?

Gizem, şiirin doğasında, bir iksir gibi içeriği saklı ezgisinden kaynaklanan ikinci bir dilde, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir. Belki bir yankı, doluluk, tılsım olarak hissederiz onu ve tam da bu nedenle hiç kavrayamayız. Bu saydığınız sözcüklerin taşıdığı yükler şiirin uğultulu toprağını imliyor, oradan sesleniyor bize, orayla temas hâlinde kalmamıza olanak tanıyor. İnsan ruhunun karanlığından, son bir nefes veren şeylerin dönüşerek yeniden doğduğu o yaratım alanından söz ediyorum elbette. Bu sözcüklere fısıltılar, haykırışlar, düşler ve uğultular eşlik edebilir. Şiiri düşünür ve yaşarken, sancıyan yanımızın soluk alıp verdiğini bize anlatan sözcüklerdir bunlar. Bunun, yalnızca benim şiirimde değil, genel olarak şiirin doğasında olan sessiz bir iletişim hâli olduğunu düşünüyorum.

“Direnişi en iyi şiir anlatır”, Duvar Kitap, 17.10.2018, S. 27, s. 30

Süreyya Aylin Antmen, Söyleşen: Onur Akbaş

Memed Osman ile söyleşi | “Düşlerimize katlanamayanlar ile bir mücadele”

memed osman, düş yiyiciler sirki, roman, bursa olay gazetesi, dilek atlı, söyleşi

Memed Osman ile Bursa Olay’dan Dilek Atlı söyleşti. 19.9.2018 tarihli Bursa Olay gazetesinde yayımlanan söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz:

Belgesel, kurmaca, reklam projelerinde yönetmen ve yönetmen yardımcılığı, metin yazarlığı çalışmalarıyla dikkat çeken Mehmet Hacıosmanoğlu, “Memed Osman” mahlasıyla ilk romanını kaleme aldı. Ve Yayınevi’nden çıkan Düş Yiyiciler Sirki‘nde mitolojik karakter Narkissos’un “kendine doğru bakma” eyleminden yola çıkan yazar, kitabıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Dilek Atlı: İlk roman, eminiz ki, heyecan vericidir bir yazar için.

Memed Osman: Heyecan verici olduğu doğru. Aynı zamanda insanlara ulaşacak bir kanal bulmak, sonraki üretimler için yeni bir motivasyon kaynağı da oluyor. Yedi sanatın tümü için de böyle sanırım. Yaratma güdünüze eklemlenen yeni bir kaynak.

D. A.: Siz, yazan birisiniz. Yazanlıktan yazarlığa sizi taşıyarak Düş Yiyiciler Sirki‘ni kaleme almanızı tetikleyen nelerdi, böyle bir süreç var mıydı?

Memed Osman: Aslında bu sorunun cevabını yazma sürecimi hatırlayarak verebilirim. Yazarlık yerine yazmayı önde tutmak, yazarken edebi faaliyeti hakkıyla yerine getirmeye çalışmak gibi öncelikleri -sorumlulukları- olan bir disiplin içinde Düş Yiyiciler Sirki’ni yazdım. Sanat, bu tarz özel bir üretim talep ediyor. Kafamdakileri kaleme almamı tetikleyen neden, video çekmemi, kolaj yapmamı veya şiir yazmamı tetikleyen nedenlerle aynıydı. Üretmek/yaratmak ve sonuçları paylaşmak, hayatımı kurgulayan bir eylem oldu her zaman.

memed osman

D. A.: Romanın baş karakteri “Na!”, imgelem açısından kimdir? Ya da kimler? Ek olarak, Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki ‘macerası’nı siz özetlerseniz nasıl ifade edersiniz?

Memed Osman: Na!, mitolojik Narkissos’un kendisidir. Hikâyemde ilaç mümessilliğinden emeklidir. Mitolojik kıssada susamış Narkissos, susuzluğunu gidermek için kıyıdan suya eğilir. Kendisini ilk defa sudaki yansımasında görür, kendisi hakkında farkındalığı artar –ya da söylendiği gibi kendisine aşık olur- ve bu onun ölümüne yol açar. Bu arkaik anlatı, insanın kendini tanımak için gösterdiği dirence, dolayısıyla başkalarının ona gösterdiği sınırları aşmaya çalışan bireye bir tehdit midir? Burada “kendine doğru bakma” fiili benim ilgilendiğim nokta oldu. Ve modern anlamda sorumu tekrarladım; psikoloji ve psikiyatri söyleminde narsisizmin etimolojik referansı olarak ele alınan bu eski hikâyenin karakteri, gündelik yaşamdaki izdüşümüyle yaftalanmayı hak eden bir karakter midir?

Bu bağlamda karakter olarak Na!, kendimize doğru yarıda kalmış (baltalanmış) bir bakışı ve Narkissos’un hikâyesini yeniden yorumlamayı da içeriyor. Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki macerası böyle bir tema üzerinden şekillendi; kendimizi tanımaktan alıkoyanlara, düşlerimize bile katlanamayanlara karşı bir mücadele.

D. A.: Na!, aslında roman boyunca bir arayışın kucağında. Siz, bu arayışı nasıl adlandırıyor ve/veya tarif ediyorsunuz?  

Memed Osman: Kendi hikâyemize yeniden bir dönüş gerçekleştirmek. Hiç olmazsa seçimlerimizle ve toplumla yeniden yüzleşmek.

D. A.: Bir kısa roman ile okuyucuların karşısındasınız. Düş Yiyiciler Sirki, içinde barındırdığı “gerçeküstücülük” baharatıyla kıvamında bir lezzet olsun diye mi bir kısa roman? Ya da sizce, roman mı kendi ölçütlerini belirler?

M. O.: Aslında kesin ayrımlar yapmak zor ama gerçeküstücülüğün bilinçaltı, otomatizm ve bağlantısızlık yöntemlerinden biraz uzaktayım açıkçası. Düş Yiyiciler Sirki’nin de kısa roman veya uzun hikâye olması tamamen hikâyeyi duyumsamamla ilgili oldu. Önceden karar verebileceğim bir şey değildi. Yazarken olayı ve karakterleri ele alışınıza göre değişen bir uzam oluşuyor ve kendi sonunu getiriyor.

D. A.: Son olarak, edebiyatın G.G. Marquez ile yaşamımıza katılan “büyülü gerçeklik” kavramı ile ilgili kısaca ne düşünüyorsunuz?

M. O.: Sanat tarihi, algılama biçimlerimizin koca bir haritası. Bir sanat akımı üzerine konuşurken diğerleri de işin içine giriyor. Rene Clair’nin Dadaist filmi Entr’Acte’deki (1924) cenaze alayının zıvanadan çıktığı sahneyle, Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabındaki papazın yaptığı otopsideki kutsallık (iç organları kutsayıp çöp tenekesine atması) arasında bir bağlantı ortaya çıkıyor; gerçekliğimizin içinde müthiş bir olağandışılık var ve bu olağandışılık yine bizim gerçeğimizi anlatıyor.

Bursa Olay, 19.9.2018, s. 4