Halit Asım: Bir Yolculuğun Arifesi (Emrah Yolcu)

Ben zavallı bir hayvanım.

Halit Asım, Ömür[1]

Halit Asım

İntihar eden ya da erken ölen genç şairler için, “Yaşasaydı çok iyi bir şair olacaktı.” denir çoğu zaman. Bu gerçekte pek azı için geçerlidir. Kendisindeki kumaşı görmek çok zor olmadığından Halit Asım için kolaylıkla “Yaşasaydı, çok iyi bir şair olacaktı.” denilebilir. Ömür’deki bazı dizelerde, özellikle mektupları ve düzyazı şiirlerinde, bu açıkça görülüyor.

Ömür’ün ilk baskısı 1940 yılında Halit Asım’ın kendi çabalarıyla yayınlanır (Yılmaz Basımevi). Sonrasında, genç yaşta ölmesinin yanı sıra, Lautréamont’la kıyaslanmasına neden olacak uzun bir unutuluş evresinden geçer. 1992 yılında Seyhan Erözçelik’in yayına hazırlamasıyla Korsan Yayınları’ndan ikinci basımı yapılır. Şubat 2015’te ise Ve Yayınevi tarafından; mektuplarının, hakkında yazılanların ve kendisine dair minimal bir albümün de yer aldığı bir baskı yapıldı. Gerçek adı Halit Demirsoy olan şair, “Aort kapakçığı yetmezliği” rahatsızlığından 23 yaşında hayata veda eder. Kemal Durmaz’ın deyişiyle, ‘vehmin şiiri’ni yazmaktadır. Son şiirleri, ilk şiirlerindeki bazı dizeler ve mektuplarındaki üst düzey dil kendisindeki araziyi göstermesi açısından önemlidir. Özellikle mektupları, şiirlerinin okunduğu gözle okunmalı. İçindeki kıyameti anlatır Halit Asım, toplanan insanları, hesaba duran yaratıcıyı, mahşeri, mizanı, insanın edilginliğini ve çaresizliğini anlatır. Kendisine olan sevgisini “İçimde ikinci bir kalp gibi taşıdığım” diyerek ifade ettiği arkadaşı Niyazi Tunga’ya yazdığı satırlarda, varoluş algısının gelip dayandığı katran kaynatan kazanları, ona bu katranı içiren elleri, siyah kana bulanmış ağzını, dişlerini ve dudaklarını görebilirsiniz. Kendisine yıldızlar kadar uzak olan kalabalığın içindedir Asım. Kendisini iyi hissettiren arkadaşları ise uzaklardadır. Annesiz, kadınsız bir evde babası ve kardeşiyle yaşar. Kadın sesinin olmadığı odaların korkunç erilliğinde eriyip gider hassas ruhu. Evden uzaklaşmak, kaçmak ister ve “hayatımız içimi sıkıyor…” der çaresizce. Onu böylesine vahşice yiyip tüketen şey nedir? Bana çok tanıdık gelen, benim varlığımda da büyük bir karşılığı olan bu köşeye sıkışmışlık hissinin kaynağı nedir? Asım’ın yine bir mektubunda dile getirdiği şu duygular, kendisinin nasıl ağır bir yükün altında kaldığının ispatıdır:

Benliğimi örten yığınlar altında, nefessizlikten boğulacağım sanıyorum. Çocuk gibi ağladığım anlar oluyor, oturup yazıyorum, olmuyor, okuyorum olmuyor, çıkıp geziyorum olmuyor. İçimi sıkan, nefesimi tıkıyan gizli ellerin esiri gibiyim.

Nedir? Neden böyleyim, içine gömüldüğüm bu ruh haleti bana hangi meçhul membalardan geliyor? Ruhumu sıkan sebepleri bulmak istiyorum. Ne gezer… Şu mu? değil. Bu mu? değil. Hiç, hiçbiri değil. Ya ne?”

Şairin ruhundaki bu tesellisiz çırpınma onu, cevabını bildiği yanıtsız soruları aramaya sürükler. İnsanın içindeki kapının önüne; istenmeyen bir çocuk edinmiş günahkâr bir kadının getirip bıraktığı çocuğa benzeyen bu lanetli hissin kaynağının peşine düşer. İçindeki kıyameti anlatmaya çalışır arkadaşı N. Tunga’ya. Tunga’dan yalvararak yardım ister, “ben hastayım” der. Mektuplarındaki dil, içindeki kıyamet sahnelerini apaçık bir şekilde ortaya koyacak denli yetkindir:

Gözbebeklerimde siyahlaşan; kuşsuz, güneşsiz, ve ağaçsız bir çöküntüler dünyasının kapıları kapanacaktır. İçime gam, yeis ıztırap üfüren pencereler, irademi kefenleyen karanlık dünyanın dudakları, mühürlenecek; oraya sevinç kanatlarında geçen mes’ut günlerin altın kilidi asılacaktır. Hülyamı diden parmaklar susuz söğütlerin ince dalları gibi kuruyacak, hayalin dalı üstünde meçhullerin yalnızlığını tutmak isteyen ruhum, kaçmak istediği kalabalığın ortasına düşecek, orada sıcak, ihtiyar toprak kadar sıcak bir tebessüm bulacaktır.

Ömür

Rimbaud ve Lautréamont için kullanılan “Liseli” deyişinde, küçümsemeyle karışık bir kıskançlık sezmişimdir hep. Arif Damar da bu merhum şair için “Bizim ‘Liseli’miz” diyerek Asım’ı Fransız sürrealistlerin safına çekmeye çalışmıştır. Bu yanlış bir çıkış noktası oldu. Dolayısıyla da Asım’ın bir şair olarak hakkının teslim edilmesinin önündeki en büyük önyargı yaratılmış oldu. Eğer şair, bu tür yakıştırmalardan bağımsız bir şekilde ele alınıp değerlendirilebilseydi hakkı layığıyla teslim edilebilecekti sanırım. Arif Damar yazısında, keşfin heyecanıyla olsa gerek hemen Lautréamont ile kıyasa koyulmuş Asım’ı. Yazısının daha ilk paragrafının son cümlesinde ikisi arasındaki yaş farkını dile getirerek yanlışı başlatır. Yazının ilerleyen bölümlerinde Baudelaire ve sürrealist şairlerle Asım’ı mukayese eder. Bir şeye ad vermek onu öldürmektir. Algılara mahkum edip sınırlara hapsetmektir. “Liselimiz” yahut “İlk sürrealistimiz” denilecek yerde, şiirine dikkat çekilmeliydi. Halit Asım üzerine yapılagelen tartışmalar, onun Rimbaud ve Lautréamont gibi erken yaşta müthiş işler başarıp başarmadığı üzerinedir; daha doğrusu onda böyle bir potansiyelin olup olmadığına dairdir. Hakkında yazanlar içerisinde Orhan Kahyaoğlu değinmeye çalıştığım ayrımı gözetmiş ve; “Asım’ın şiirlerini tek tek düşündüğümüzde, birçok şairde bulunmayan karakteristik özellikler yakalamak mümkün. Asım’ınki içe dönük ve ruhani bir şiir. İmge dünyası ve duygu dokusunda, hiçbir şairde bulunmayan dilsel özelliler var.”[2] diyerek aslında dikkat edilmesi gereken noktalar üzerinde durmuştur. Kahyaoğlu, bu cümlelerin devamında Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun şiirleri görülebiliyorsa, Halit Asım’ın haydi haydi görülmesi gerektiğini söyler haklı olarak. Yine Damar’ın yazısından ve Asım’ın mektuplarından anlıyoruz ki Asım; Baudelaire, Mallarmé, Necip Fazıl, Dağlarca, Ahmet Haşim, C.S. Tarancı, Shakespeare, Nâzım Hikmet, Nietzsche, Goethe, Tagor okur. Bir şiir bilgisi ve birikimine sahiptir. Kendisi için bir “Erken İkinci Yeni Şairi” demek hiç de yanlış olmaz zannımca. Şiirindeki sürrealist etkiler, bilinçdışının hakimiyeti, dilin kullanılışı, yoğun imge kullanımları ve özellikle “Örtüp perdelerini şuurun/ Saklayın orda bir avuç eti” ve “Bir güneş dalında uyanıktır” dizeleri kendisinin kesinlikle İkinci Yeni içinde anılmasının gerektiğinin göstergesidir. İkinci Yeni oluşumundan on yıl evvel yazmış olması bir şeyi değiştirmez. Bu akımla ilgili bütün poetik kitaplarda sürrealizm müstakil olarak incelenmiştir. Halit Asım, hiç olmazsa bu bölümlerde adı geçen ve hakkı teslim edilen bir şair olmalıdır. Nasıl ki Rimbaud, Lautréamont, Baudelaire, Mallarmé söz konusu olduğunda Aloysius Bertrand anılmadan olmuyorsa; İkinci Yeni söz konusu olduğunda da Halit Asım anılmalıdır. Halit Asım’ın İkinci Yeni’ye, Bertrand’ın adı geçen şairlere bulunduğu cinsten bir etkisinin bulunmadığı muhakkaktır; ama Halit Asım anılmadan yapılan İkinci yeni ve sürrealizm çalışmaları eksik kalacaktır.

Şiirin kahramanı yoktur. Ama Türk şiirinin putları vardır. Bu putlara tapanlar ise Tanrılarından başka her şeyi yok saymaktadırlar; o putları Tanrı saymakla daha en başta kendilerini yok saydıklarının farkına varmadan. Ama Zaman denen elek, Halit Asım’da da görüldüğü üzre, eleyeceğini eler ve kıymetlilerinin eleğin gözlerinin içinden akıp gitmesine izin vermez. Ataç’ınÖmür’ü “İçlerinde gerçekten güzel parçalar var. Fakat şimdi bir tenkit yazısından alacağım birkaç mısrağı ile o şairi takdim etmek istemiyorum. Henüz kitabını okumadım. Belki birgün ondan uzunca bahsederim.”[3] diyerek es geçmesi belki de Halit Asım’ın uzun yıllar unutulmasının en büyük sebebidir.

Gelelim şairin, “Hayatımın zavallı emeği ‘ÖMÜR’ benden daha acılıdır.” diyerek umutsuzca yazdığı şiirlerine.

Kitaba adını veren şiir; insanın içindeki kötülüğün, şiirlerinde hep büyük harflerle yazdığı Arzu ve Hülyanın insanı yanlış kumsallara sürüklemesinin ifadesi olan “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar” dizesinden sonra; çarmıhta yalnız bırakılmış bir günahkârın, ölüm bile reva görülmemiş bir değersizin dile geldiği şiirdir: “Ve azat edilmiş avuçlarım” Kendisini bir Tanrı kabul etmediği gibi, günahları yüzünden halk tarafından çarmıha gerilmeye bile layık görülmemiştir. Sonraki dizelerde bu durum, “çizgi” ve “bere” imgeleriyle “beliriş” ve “gizleniş” olarak kendini gösteriyor. Son dize ise, halkın kendisini adamaktan vazgeçtiği için, kendisinden daha karanlık ve umutsuz olan geceye yöneleceğini söyler: “Yazık, Hülyası mahrem kalplere/ Geceyi adamak kalacaktır.

Şiirlerinde ölçü ve uyağa önem verdiğini görürüz Asım’ın. Ahenk, kendisi için oldukça önemlidir. “Seslerle renklerin sevişmesi” dizesindeki söz dizimi, anlam ve yapıdaki uyuma verdiği önemi gösteriyor.

Mallarmé, İmbat şiirinde uzaklara gitme isteğiyle dolup taşar. Öyle bir tutkudur ki bu, odasında yanan lambaya, çocuğunu emziren karısına müthiş bir yabancılık duymaktadır o an. İşte böylesi tutkularla bağlı olunan Uzak’a doğru, Asım, Mavi şiiriyle yola çıkmıştır; Mallarmé ise, sadece bakmakta ve düşlemektedir. “İçimde yok muhacir kuşların,/ Maviliklere düşmek korkusu.” Arif Damar bu dizeleri hiç unutmadığını yazar. Mallarmé’nin tasarladığı denizlerde uçmaktadır Halit Asım. Nitekim sonraki şiirde bu tasarı-gerçekleşme etkisi açıkça görülebilir: “Kanımı içen ey taze kadın” tıpkı Mallarmé’nin çocuğunu emziren tazesi gibi; ama bir fark vardır. Mallarmé’nin aksine Asım’daki hâl, zerk etme değil çekmek, kanını içmek üzerinedir. Onda yepyeni bir şeyin oluş’a gelebilmesi için şairden bir şeylerin kopup gitmesi şarttır. Bunun sonunda çürük et kokusu açığa çıkacaksa da bunu göze almıştır. Ölüm müdür bu? Belki. Belki de şairin içini, bir yanardağ gibi boşaltıp onu kurutacak, eteklerinde yaşayan halkına [duyularına] zarar vermeyecek ama onu içsel bir devinim ve dönüşümle söndürecek bir haldir bu. Bu şairin tasası ve tasarısıdır. Derin karanlıklarla örülmüş okyanus diplerindeki yanardağlar gibidir bu hal: Unutulmuşluk. O unutulmuşlukta kendi içinde kendini ve kendisine dokunan her şeyi anımsayan-unutan-anımsayan bir hal. Nitekim bu durumun ifadesi, şairin bir mektubunda şu şekilde yer bulacaktır kendine: “Asırlar sonra mezarım kazılsa kalbim iskeletlerimin arasında bir ateş parçası gibi sıcak ve yakıcı bulunacaktır…

Rüya ikinci yaşamdır.” diyerek başlar Gérard de Nerval Rüya ve Yaşam kitabına. “Uykunun ilk anları ölümün imgesidir…” diye devam eder ve “ruhların dünyası artık açılmıştır bize.” sözleriyle sona erdirir paragrafı. Halit Asım’ın uyku ve uyanıklığı da bu gelgitlerle sürüp gider. “Kirpiklerime takılan bu rüya.” dizesinde, belirli-belirsiz bir ruh halinin, ki bu ancak rüya-düş olabilecek bir halde kendini hissettirir, şairin aralıksız olarak bir vehme kapıldığının izleri vardır. Uyandığı halde, gemi karaya geldiği halde akış devam etmiş, karada yüzen bir gemiye döndüğünü sezinlemiştir. Baudelairevâri bir ruh sıkıntısının içinde çırpınıp durmaktadır. Varoluşunu, içinde bulunduğu âlemde tutan ip kopmuş ama kendisini hâlâ bu yere bağlı tutmaktadır. Sonraki şiirde yer alan “Bir ses gecelerden uyanıp der,/ Hayâlin dalı üstünde yerin.” dizeleri şairin yurdunu işaret etmektedir. Üzerinde durduğu hayalin bu arık dalı, meyve vermek üzeredir. Bu meyve olgunlaşıp çatlayacak, çekirdeğini açığa çıkaracak, oradan da bir başka ama yine aynı öze sahip yepyeni bir ağaç doğuracaktır. Şairin üzerinde durduğu cılız dalın kuvveti işte buradadır. O an için kendisini boğan o görünmez el, sonrasında kendisine yepyeni bahçeler sunacak; sunacak ama şair o bahçede koşturamayacak, güneşi ve rüzgârı tecrübe edemeyecektir. Çünkü kafasının içindeki kâinat onun ölümüyle birlikte yerle bir olacaktır. Bir yokuşun eşiğine gelecektir. “Dağlarda ruhum, İniş ve yokuş” dizeleriyle kendi içindeki alanı keşfedecektir. İniş sözcüğünün ilk harfinin büyük yazılması, ruhundaki alçalmanın kendisinden kopup bağımsızlaştığını imler. Normal şartlar altında yokuşu çıkmak zor iken, şairin ruhundaki derinliğe nüfuz etmek için inilmesi gereken yol zorlaşmıştır. Ama bu zorluğun sonunda ruhunda, ona tanık olacak -bu asla olamayacak- göze ve ruha; patlayan çiçekleri, yaşam dolu devinimi, en derin sularda yıkanan güneşi (B.) vadeder. Ama bu yaşam portresi kendine bir tanık bulamayacağı için; kendinde, kendine heba olacaktır. Şairlerin şiirlerine gizledikleri bütün o yıkıntılar, çatırtılar, çığlıklar, kahkahalar, ulumalar karşılıksız kalacağı için bu durum bütün şairler için geçerli olacaktır.

Yağmur şiiri; “Üstünde aklımın tüy ve yaprak/ gibi kaydığı bir kanlı nehir” dizeleriyle başlar.Üstünde aklımın, deyişi aklındaki, düşüncesindeki bir sıçramayla yükselen imgenin tüy gibi hafif, güz yaprağı gibi çoktan -şair tarafından sezilmiş, hayalin dalından düşmüş olduğu için- solgundur. Elem, kış vaktidir Halit Asım’da. El, şiir yazdığı için har, düşünce serinlik vadettiği için yağmurludur. Ne oluyorsa işte aradaki bu katalitik devinimden oluyor. Harın ve hararetin, kar ve kıyametle çarpışmasından oluyor. Üst üste binmiş, geride bıraktığını belirsiz ve geçersiz kılmış bir sessizlik oluşumu… Varoluşuna çizilen sınırı ihlâl etmiştir artık. Bu ihlâlin sonucunda bütün gücü tükenmiştir: “Uzak düştü kalpte son hudut,/ Tükendi hayâlimin kanı.// Ve hikâyesi erdi sona,/ Nefesi kesilen rüyamın./ Uçtu dalların sükûnuna,/ Kuşları çürümüş dünyamın.” Uyandığı uykulardan kirpiklerine takılı kalan rüyayı son demine kadar tüketmiş; orada artık rüzgâr ve havanın tenine sürtünen dalların, buruşturulan bir imge gibi, yalınkat bir hışırtısı vardır sadece. Derinlik seste değil, bir beyin gibi kırış kırış ama içinde kâinata sahip olan o soyut-nesne’dedir. Şairin çürük et kokusutasam, dediği şey kuşlara da sirayet etmiş, kuşları da çürütmüş; tıpkı Haşim’in “Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller” dediği, geçmiş bir zamana doğru o kısacık ama kendinde sonsuz bir derinliği olan Ân’ı ertelemekte ve ona tanık olma ümidiyle acı çekmektedir. Ertelemekte ve acı çekmektedir bütün şairler, varoluşunun bilincinde olan herkes. Yaşamın başka yerde olduğunun bilincindedir şair de:“O tadılmamış kader kokusu”…

Meyveler gibi tesellisiz bir sahil arzusu,/ Isırılmış meyvelerde şehvetle susan renk ve an.” Meyve anne karnındaki cenindir. Isırık, bebeğin doğumudur. Sahil arzusu, çocuğun toprakla buluşmasıdır. Kopup geldiği sonsuzluk [hiçlik] sahilinden ayrı düşmesi, onu daha ilk andan karşılık bulamadığı/ bulamayacağı bir arzuyla boğar. Kopup geldiği ağacın kendisine, en azından vadedilmesini ister. Çünkü “Bozuldu ruhun yuvası,” der Hayâl Şehir şiirinde, “Şimdi odur kanat çırpan.” İbn Sînâ, ruh için “nazlı güvercin” der Ruh Kasidesi’nde. Asım, ruhun yuvasını bozar ve onun beden kafesinden uçup gitmesini, sonsuzluğun göğünde özgürce kanat çırpmasını ister. Böylece, ruhların toplandığı yerde, şairin ruhuyla birlikte bir hayâl şehir ve ahenk vücuda gelecektir. Çünkü “Her şeyin ufku bende, ben her şeyin ufkundayım” der ve oyundan haberdar olduğunu; insanın, evrenin merkezi olduğu yanılgısını itiraf eder. Her şey iç içe geçmiş, her iz bir diğer ize karışmıştır. Yağmur dökmeden geçen bulutlar, şairin tarlasının durumuna tanıktır. Nasip, kurumuş topraklardan başka bir şey değildir.

Nokta bir şeyi büyütür, büyütür.” der mektuplarının bir yerinde Halit Asım. Ömür, Halit Asım’ın hayat defterindeki noktasıdır… Umulur ki Ömür, şairi büyütür, büyütür.

 

[1] Halit Asım, Ömür, Ve Yayınevi, İstanbul, 2015
[2] A.g.e. s. 173
[3] A.g.e. s. 180

Emrah Yolcu, Melâmet, Eylül-Ekim 2015, Sayı 4

Kaynak: “Halit Asım: Bir Yolculuğun Arifesi”

Bir yorum yazın