Şairimiz Özdemir İnce’nin şiir dizimizden yayımlanan Opera Kahkahası ve Gençler İçin 50 Turfanda Miir adlı şiir kitapları Fransa’da L’Harmattan Yayınevi tarafından Un Fou Rire d’Opéra suivi de Cinquante Moèmes Primeur Pour La Jeunesse adıyla tek kitapta yayımlandı. Şiirleri Fransızcaya çeviren Ferda Fidan’ın kitap için yazdığı önsözü yayımlıyoruz.

Özdemir İnce, Opera Kahkahası ve Gençler İçin 50 Turfanda Miir

Prozodik kurallara boyun eğen geleneksel şiirin dar çerçevesinde şıkışıp kalmayı reddeden Özdemir İnce, yıllardan beri dizginsiz, «kesinkes modern», dünyanın kargaşasını yansıtmak amacıyla kasten kaotik, kendine has bir şiirin pınarından içmekte.  Bir diptik şeklinde kurulmuş olan Opera kahkahası ve Gençler için elli turfanda miir, altmış yıl önce başlanmış ve burada tam bir kelime festivali şeklinde taçlanan bir eserin (yazarın kendi sözlerine göre) nihai kilometre taşlarını oluşturuyor. Okuyucu kendini çocukluğun kayıp cennetinin her şeyi kendine çeken sabit bir merkez gibi yüceltildiği, acı ve coşkulu bir anlatının içinde buluyor. Eserin otobiyografik özelliği de kitabın başında ilan edilmiş: «Benim mucizem: Ölmekteyim / 1 eylül 1936’dan bu yana». İnsanlık durumunun doğasında var olan diyalektik bütün eserde uygulamaya konulmuş: hayat ve ölüm («biri ötekinin içindedir»), ilk satırlarda karşımıza çıkıyor: «tek bir mekânda yaşadım, / yazıyorum bir dağın gölgesinde, / bir yazın içinde burada öleceğim» ve Shakespeare’e has, «zamansız, zaman» da, hafızanın işlevine tabi olan bu içsel maceranın tonunu belirlercesine, «sökülmüş dikişleri » ile hemen ardından ortaya çıkıyor.

Şiirsel otobiyografisine, her zamanki gibi, eleştirel bir boyut da ekliyor Özdemir İnce: önceki eserlerinin izinde, «kadını şeytan kılığında çizen ilk ressam» olarak betimlediği  Tanrı’ya karşı iddianamesine devam ederek, onu insanı hor görmekle («Kızıldeniz’e dölek yol döşer ama onarıp yerine takamaz kalleş mayının parçaladığı gazi bacağını!») ve doğanın metalaştırılmasına kayıtsız kalmakla suçluyor: «Kim inanır bağası için Caretta Caretta / öldürülmesine izin veren Tanrı’ya.»

Bu açıdan, gaddar bir Tanrı’nın düşmanı olarak, çeşitli suretler altında karşımıza çıkan İnce’nin asıl amacının, insanın ışığa doğru katettiği yolda tek mürşit olması gereken akla olan inancını perçinlemek («Akıldan başka imam yoktur ya Ibn Ahmed») ve Türkiye Cumhuriyetinin altını kazımak çabasında olan köktendinciliği daha sert eleştirmek olduğunu anlamak mümkün.

Bu yüzden, eserin tamamında politika ve din hep bağlantılı olarak ele alınmış: dinsel despotizmin amblemi sayabileceğimiz «Başyüce» figürü, eser boyunca sayfadan sayfaya atlıyor, ve şairin bu figürün cahil şiddeti ve içi boş sloganlarla öne çıkarmak istediği yapmacık milliyetçiliğiyle çetin bir hiciv vasıtasıyla dalga geçtiğini görüyoruz: «Şehitler ölmez, vatan bölünmez ! Tunç kafiyeli, çakıl şakırtılı bir gevezelik.»

Özdemir İnce, Bursa, 2017.

Dinsel zorbalığı şiddetle kınayan şair, yazılarına hayat veren ruhsallığı sanatının içinde buluyor, ancak bu duygunun kutsal bir aşka dönüşmesine engel olarak, çünkü şairin koşulsuz özgürlüğünden vazgeçmesi söz konusu olamaz: «Yazıyı kendime tanrı yaptım / ama tapmadım.» İnce yine de, şiirin kelimelere kutsal bir karakter kazandıran mistik bir boyutu da olduğunun bilincinde («Sözcüklerden bir harf çıkar yıkılır evren!»), ve şiiriyle yoksulları yüceltme, dünyaya bir anlam katma çabasında, tabii kendini Victor Hugo’nun aksine, halkı ilerlemeye yönlendiren bir vizyoner olarak görmeden: «Ama istemem peygamber olmak; / kendi sözüm var! / Olmalı.» Şairi her yerde karşımıza çıkan kötülük ruhuna karşı insanları korumak amacıyla belirtileri yorumlayan bir varlık olarak gördüğü için, onun referansı daha çok Türklerin ilk dini olan şamanizmdir: «Şaman desinler sıfatsız adına.»

Böylece kelimelerin büyüsü ve Rimbaud’ya has sinesteziler aracılığıyla, İnce şiiri bütün süslerinden arındırarak akkorluk derecesine taşımak istiyor. Bu tavrını da prolepsis şeklinde kısa bir diyalog aracılığıyla ortaya koyuyor: «Böyle şiir yazılmaz!» diyecekler, «Kuramsal kitaplarına aykırı!» / Doğrudur! Böyle şiir yazılmaz; böyle inler ölüm yaralısı kurban.»

«Şiirsel» sayılabilecek her türlü süslemeyi çıkarıp atmaya kararlı olan İnce («Bereketli yağmur getiren sarışın bulutlar», «gül yanaklı şafak», «şarap rengi deniz» türünden şireli dizeler artık yazamam.»), en ayrışık öğeleri bile okuru şaşkınlığa düşürecek şekilde bir araya getirmeyi başarıyor: arka arkaya gelen aforizmalar, birbirini çağrıştıran, bazen gizemli de olsa, çarpıcı meseller, kullandığı teklifsiz konuşma dili, hatta argo deyimler bile, felsefi düşüncelere de yer vermesine engel oluşturmuyor, ve tüm koşullardan yakasını kurtarmış özgür dizeler, düzyazı şiirler, gazete yazıları, fıkralar, grekoromen mitolojiden, Türk halk kültüründen ve genel anlamda evrensel edebiyattan devşirilmiş karakterler, hep bu eserde bir araya geliyor.

Esin kaynaklarını gizlemekten ziyade, İnce, çeşitli yabancı şairlere (Cendrars ve Apollinaire gibi), modern ve geleneksel türk şiirine (Âşık Veysel, Nâzım Hikmet) açıkça atıfta bulunuyor, ancak hepsinden öte, Hypnos Yaprakları’ndan iki düzyazı şiiri tamamen alıntılıyarak, direniş savaşçısı René Char’a olağanüstü bir ithafta bulunuyor.

Ödün vermez bir hümanist olan İnce’nin sonuç olarak, şiirin «yaşamı değiştirme» gücüne olan inancından asla ayrılmadığını ve bunu yüksek sesle ilan ettiğini görüyoruz: «Parçalanacak o zaman utanmaz kaderin kristal küresi. / Yön değiştirecek çocuğun üzerine giden kurşun.»  Bitiş aynı zamanda bir başlangıçtır onun gözünde, bir tür bengi dönüşü çağrıştırır: «Doğduğum dağlara gidiyorum.» Geçici mekânındaki görevini tamamlamış olmanın tam bilinciyle sahneden çekilmeye hazırlanan şair için de böylece çember tamamlanmış olur.

Ferda Fidan*

* Ferda Fidan’ın yazısı 15.6.2022 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta yayımlandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.