Arınmanın, yalınlaşmanın inceliği: Toz/Dust

Barış Acar’ın haikularından oluşan Toz / Dust, azalmanın, arınmanın, yalınlaşmanın inceliğini yaşatıyor.

baris-acar

Seyhan Erözçelik, “Uzun betimlemelerden, bir sürü sıfattan ve teknik cambazlıklardan usanmış şiir okuru, sanıyorum okurunun arifaneliğine güvenen Japon şiirine sevgiyle dokunur ve bağlanır.” Yoğun imgelerin dışavurumundan yakınan bir okur için bu sözlerdeki haklılık, payını artırıyor. Sözcüklerin yalınlaştırıldığı, en az’a indirgenen üç dizecik şiirle yüzyıllardır devam eden bir gelenekten bahsediyorum: Haiku.

Haiku

Batı’ya açılan haiku, gittikçe yaygınlaşmış ve popülerleşmiştir. Toplamda 17 heceden oluşan üç dizelik şiir, lirik Japon geleneğidir. 16. yüzyılda ortaya çıkmış, günümüze kadar gelmiş ve yaygınlığını sürdürmektedir. 135 yıl gibi bir zamanın birikimini sığdıran haiku, okunduğu kadar kolay olmamıştır. Olabildiğince sade ve duru olması yazılmayı zorlaştırmaktadır. Japon şiir geleneği olan haiku, Batı’da yazılan haikulardan bir hayli uzaktır. Japon tarzını yitirmiş olsa da kalıplaşmış özelliklerini hâlâ taşırlar. Barış Acar’ın Toz / Dust adlı haikuları da buna örnektir. 5/7/5 hece ölçüsüne dayalı ve üç dizeden oluşan Japon şiir kuralına sadık kalınsa da içerik bakımından şair özgür davranmıştır. En yalın üç dizeyle ânı hissettiren Barış Acar, okurun algısını geliştiriyor. Şiir ve okur arasındaki mesafeyi azaltmakla kalmıyor, özenle kurulmuş dizelerin içine çekiyor.

“ne yana düşer
gülünün savurduğu
ısıran rüzgâr?”

Vereceğim bir başka haiku örneğinde 5/7/5 hece ölçüsünü ters çeviriyor.

“meyvesini arayan
erik çiçeği
uzanıverir dala”

toz-dust-web-kapak

Derin bir bakışı yerleştiren şiirler

Haiku, doğanın imparatoru olsa da zaman zaman içerik olarak yolu farklı zenginliklere uğramıştır. Doğadan beslenir. Tıpkı bir ressamın fırçasından dökülen doğa tablolarına iştirak eder. Kısaca doğanın tohumudur şiir. Anlam bütünü olan haiku, Batı’da farklı bir vücuda bürünmüş, içerik ve biçim olarak değişikliğe uğramış, zenginleşmiş, biricik anlam’da çoğullaşmıştır. Barış Acar’ın Toz / Dust‘ında da bireysel sancıların doğurduğu şiirlerine rastlarız. Derin bir bakışı yerleştiren bu şiirlere, sıkı sarılıyor okur.

“bilse, toz bilir
kör noktaları evde
birikmek için”

Türk şiirinde yeni yeni gelişen haiku, gittikçe önem kazanmıştır. (…) Bu listeye Barış Acar’ı da ekleyebiliriz. Türkçe haikuları İngilizceye çeviren bir çalışma olan Toz / Dust, azalmanın, arınmanın, yalınlaşmanın inceliğini yaşatıyor.

Toz/Dust, Barış Acar, Ve Yayınevi, 2016

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 11.11.2016, s. 19

“Köklerin kanatlanma isteği var şiirde…”

Süreyya Aylin Antmen: “Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.”

Yeni kitabı Geceyle Bir‘le birlikte ilk şiir kitabı Sonsuzluğa Kiracı‘nın ikinci basımını yaptığımız Süreyya Aylin Antmen’le yapılan bir söyleşi Gazete Duvar‘da yayımlandı.

Süreyya Aylin Antmen

GAZETE DUVAR: Her şairin; başlangıç sürecine ait iki aşamalı bir hikâyesi olduğuna inanırım… Birincisi şairin ilk yayımlanan şiirine kadarki döneme aittir; ikincisi de ilk yayımlanan kitabına kadarki sürece… Şair için bu iki dönemin anılarının, deneyimlerinin aynı zamanda kurucu rol oynadığını da düşünürüm. Bu konuda senin anlatacakların neler olabilir?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Yazmaya başlamamla ilk şiirimin yayımlanması arasında on yıllık bir süreç var. Bu yönden katılıyorum size, bu sürecin kurucu etkisi yadsınamaz bir şekilde şiirimdedir. Kitaplarla ve daktilo edilmiş şiir sayfalarıyla dolu, üstelik dergi de hazırlanan bir evde büyüdüm. Evde daktilo sesi kesildiğinde, sanırım daha o günden devam etmeye karar verdim ve o ses hep hayatımda oldu.

Bütün o sarsıcı ve yeniden kurucu deneyimler, bir mucizenin sırrını taşıyan anılar… Bir eşi, dokusu ancak şiirin kubbesi altında bulunabilecek şeylerdi benim için. Zorlayıcı olduğu kadar büyülü de bir alan. Deneyimlerim yolumu şiirle kesiştirdi, ifade alanını şiirle kurdu. Şimdi düşününce başka türlü de olamazdı gibi geliyor.

İlk şiirim 2004 yılında Patika dergisinde yayımlandı. Kitabımın çıktığı 2011 yılına kadarki sürecin biraz daha zorlayıcı geçtiğini söyleyebilirim. Bir yol açmak, o yolda yalnız kendi sesini duyarak ve sadece sezin yoluyla ilerlemek; bir yandan da yolun zorluklarına karşı direnmek, mücadele vermek kolay değildir. Kurucu sayılabilecek, ama daha çok tetikleyici bir etkisi olmuştur bu sürecin de.

Bu ilk dönem bende her şeyin oluştuğu, olan biten şeylerin bir karşılık bulduğu ve bir kimlik edindiği sürece de denk geliyor aynı zamanda. Hem felsefî hem ideolojik bir zeminde ilerleme gayreti içerisindeyken yaşananlar şiirimin de şekillenmesini sağlamıştır.

Geceyle Bir, Süreyya Aylin Antmen'in ikinci şiir kitabı, Ve Yayınevi

Gazete Duvar: Şiir, kadın ve kadın şair denilince ne düşünüyorsun?

Süreyya Aylin Antmen: Bu konu, şiir gündemini ne yazık ki çok meşgul etti, halen de üzerine konuşulmaya devam ediyor. Zaman zaman bizler de fikirlerimizi söyledik. Kadın şair dediğimizde, zaten ortaya büyük bir sorunun varlığını yerleştirmiş oluyoruz: Cinsiyetçilik. Buna karşılık biz de ısrarla vurguluyoruz: Kadın şair değil; şair kadın… Ancak böyle bir vurgu bile külliyen gereksiz bana kalırsa. Şiirin, içten içe erkek egemen dilin kültürel kodlarıyla belirlendiğinin ve kadının da bu sınırların içine çekildiğinin, adeta ikincil özne olarak görüldüğünün pek de gizli olmayan bir göstergesi bu tür ayrımlar. Alt metinde bunu okuyoruz. Şair şairdir, kadının özellikle vurgulanmasını ve bu yönde bir ayrımcılığı zul sayarım.

Buradan baktığımızda kadınların yazdıkları şiir bir hesaplaşma dilini de içerisinde barındırıyor diyebiliriz. Bu hesaplaşma, çok uzun bir zaman boyunca erkek egemen kültür tarafından kuşatılmış, bastırılmış ve yok edilmeye çalışılmış olan kadın sesini şiirde güçlü bir şekilde duyurma, varlığını açık yüreklilikle ortaya koyma şeklinde gerçekleşiyor. Esasında değişen dünya koşullarının da etkisiyle kadının yazmayı seçmesi ve bunda ısrar etmesi bile başlı başına bir hesaplaşmadır günümüzde; çünkü varlığı çok uzun yıllar boyunca erkeklerin yazdığı şiirlerde bir özne, hep bir cinsellik simgesi olarak kalmıştır. Artık eril dili parçalamak, yıkmak ve sesimizi, gücünü kendinden alan bir cüretle yükseltmek gibi bir derdimiz var. Üzerine çok konuşulacak bir konu bu aslında, kadın ve şiir dediğimizde ister istemez söz bu alana çekilmiş oluyor. Kısacası şiir üzerine düşünür ve konuşurken merkeze varlığı koymamız gerektiğini savunuyorum.

Şiir dediğimizde ise sadece yaşamı; binlerce kez ölmeden ölmeyi ve küllerinden yeniden doğrulmayı düşünüyorum. Köklerin kanatlanma isteği var şiirde; tarihin karanlık tortusu ve insan ruhunun karanlığı içinden aydınlığı söyleme ve gösterme çabası. Çok geniş bir ifade alanı bu benim için.

Gazete Duvar: Şairin etkilenmeyeni yoktur. Senin şiirini etkileyen, açıktan ya da örtük olarak besleyen kaynaklar hakkında neler söyleyebilirsin? Şiirin geçmişten günümüze kadarki birikimiyle nasıl bir ilişki içindesin?

Süreyya Aylin Antmen: Bu birikimi sanırım ruhen hissettim hep, içimde çok derinlerde bir yerde bir köz ateşi gibi yanmakta olduğunu çok güçlü şekilde hissettim ve okuma pratiklerimde de kendime eş ruhlarla yakınlık kurdum.

Etki alanı çok geniş aslında, şiirimin etkilenmediği bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim, yazmak çok bireysel bir deneyimdir çünkü. Belli başlı etkiler de var, sınırlandığını, baskı altında olduğunu hissetmek de tetikleyici bir etkidir örneğin… Öncelikle yaşadıklarımızdan, sonrasında toplumsal olaylardan etkileniyoruz; vicdanî olanın alanı bizim de etkilenme alanımız. Şiirimi besleyen kaynaklar özelde deneyimler, rüyalar, varoluş kaygısı; genelde ise sinema, tiyatro, kitap ve müzik gibi insan ruhunu ve algısını yükselten şeyler etrafında odaklanıyor. Fakat bu etkiler şiirimi yazarken başlı başına gözettiğim şeyler değil, daha içerde, oluşumunu benim de asla tam olarak kavrayamayacağım, birbirinden bağımsız farklı dinamiklerden beslenen bir ezgi var bana eşlik eden… Bu ezgi bana “içerdeki insan”, yani o unutulmuş yabancıymış gibi geliyor.

Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.

Sonsuzluğa Kiracı, Süreyya Aylin Antmen'in ilk kitabının 2. baskısı, Ve yayınevi

Gazete Duvar: Şiirlerini okuyanlarla ilgili bir hayalin, öngörün var mı? Örneğin yeni yayımlanan ikinci kitabın Geceyle Bir‘i okuyan birinin duygusuna, düşüncesine şiirlerinin, dizelerinin nasıl yansıyacağına, sesinin onda nasıl yankılanacağına yönelik bir öngörün var mı? Okuruyla şiirinizin nasıl bir etkileşim oluşturacağını düşünüyorsunuz?

Süreyya Aylin Antmen: Hayır, böyle bir öngörüm yok. Bir şiir okuru olarak okuduğum şiirle sarsılmayı, büyülenmeyi, yükselmeyi ve başka dünyalara özgü bir nefes alabilmeyi gözetirim. Şiirimde ancak okur adına benzer bir etkilenmenin gerçekleşmesini diliyorum, yani Geceyle Bir‘in okurda, insan ruhunun güneşi olarak gördüğüm geceyle birleşmesini. Bu, şiirle okur arasındaki en güzel yakınlık.

Geceyle Birdeki şiirler çok sarsıcı bir sürecin şiirleri. En coşkun yerinde bir anda duruyor ve bakışını utanca, acıya, zulme; günümüzün gerçekliğine çeviriyor. Bir sızı gibi. Okurun, bir çatı kurma kaygısından uzak, çok içerden ama kendisine olabildiğince uzaktan yakınlaşmayı seçmiş bir dil bulacağını düşünüyorum.

Gazete Duvar: Bugünün şiirini genel olarak nasıl değerlendiriyorsun?

Süreyya Aylin Antmen: Yazılmakta olan şiiri yakından takip ediyorum, özellikle gençlerin şiirini. On yıl öncesinde şiirde bir durgunluk, tıkanıklık vardı, belki de bir birikmeydi bu. Şimdiyse günümüzde yazılan şiir bir taşkın gibi. Artık genç şiirin önünde daha fazla imkân, çok daha geniş bir ifade alanı var, ilgi de bu alanda bir ivme gösteriyor. Sesi yüksek, derdiyle hemhal, ancak etkisi sönük bir dilin revaçta olduğunu da görüyorum şu sıralar. Bunu da çok olağan karşılıyorum, iyi şiir hep kıyıda köşede kalmak zorunda bırakılmıştır çünkü. Bize de o iyi şiirin izini sürmek, keşfetmek düşüyor.

Şiirde kendini yıkan ve yeniden kuran, yaşayan bir dili önemsemişimdir. Kadınların dili bu yönden daha güçlü, hayal gücünü uyandıran, keskin ve daha engin bir ufka sahip geliyor, bu yüzden bu şiirleri daha yakından takip etmeye çalışıyorum. Dilin sınırsızlığı, yaşamın mucizevi dokunuşu, yaralarımızın direnci bu güçlü dille göneniyor.

Gazete Duvar, 21.10.2016, (Söyleşiyi yapan: Enver Topaloğlu)

Bir ciğer ve kalp dolusu fazla yaşamak: Halit Asım (Nazlı Yıldırım)

Halit Asım’ın Ömür kitabı hakkında, Nazlı Yıldırım’ın Aydınlık Kitap’ta yayımlanan yazısı…

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır. Aklın çizgisini yırtan ve içindekini sansürsüz yansıtan şairin sezgisi, güçlü kılmıştır şiirini.

 

 

 

“Ve hikâyesi erdi sona,
Nefesi kesilen rüyamın.
Uçtu dalların sükûnuna,
Kuşları çürümüş dünyamın.”

Halit Asım’ın şiirleri bir köprü, bir uzlaşı, bir yenilik, bir canlılık, bir açık kapıdır

Halit Asım’ın “Son” şiirinden aldığım dörtlük. Yetmiş beş yıl sonra yeniden şiirleriyle beraber mektupları da yayımlandı. Şiirleri üç bölümden oluşan ve “Kitap Dışı Şiirleri” ile “Düzyazı Şiirleri” adlı bölümlerini de dahil ederek beş bölümden oluşan kırk dört şiiri var Halit Asım’ın. Kitabın devam eden bölümleri ise “Mektupları”, “Albüm” ve “Hakkında Yazılanlar”dır. Kah anımsandı, kah unutuldu. Yaşamını kırk dört şiirine sıkıştıran şair nedense Türk şiirinde özümsenmedi.

Nehri bir yerden bir yere taşıyan yatağıdır. Ne yazık ki, nehrin güzelliğini seyredenler bunun farkına dahi varmazlar. Türk şiirimizi zenginleştiren, geleceğe taşıyıp sürekliliğini kazandıran ise görünmeyen, gizli kalmış bu yatağın şairleridir. Şiirsever ve şiirokurlar bu ayrımdan çok uzak ve popüler isimlerin sırtından hiç inmezler. Bu acı duruma örnek düşürmeseydik şairi keşke.

Türk şiirinin dönemlerine bakıldığında, Halit Asım’ın şiirleri bir köprü, bir uzlaşı, bir yenilik, bir canlılık, bir açık kapıdır. 1930-1940 yıllarında cereyan eden klasik şiir algısında Halit Asım, geleneğini sürdürmüş olsa da, şiirindeki özsuyu duygudur. Hece ölçüsünü kullanan, mana zevkini iliklere kadar yaşatan bir şairdir. Genç ölümüyle bu yeniliğin kısa sürmesi, nehrin akışı kesilmesi elbette bir boşluk yarattı. Günümüze döndüğümüzde kaç tane yirmili yaşlarında bir kapı aralayacak, genç şair vardır Halit Asım gibi? Eğer bir yere varmak istiyorsak, dünya şiirine katılmak istiyorsak, yapı taşlarını oluşturan unutulan, yiten, görmezden gelinen gizli yatakları kazmalı, günışığına taşımalıyız.

Ömür, Halit Asım

“Halit Asım bizim ilk surréalist şairimizdir.”

Arif Damar, Yaşar Nabi, Kemal Durmaz, Seyhan Erözçelik, Yücel Kayıran, Orhan Kahyaoğlu, Murat Batmankaya, Evren Erem, İlyaz Bingül, Hâmit Macit Selekler, Baki Süba, Mehmet Fahri. Yetmiş beş yıl içinde sadece on iki yazı yazılmış şair hakkında. Hüseyin Karakan’ın hazırladığı “Şiirimizin Cumhuriyeti-II / Yeniler” antolojisi dışında hiçbir antolojide yer almamıştır.

Lise yıllarında şiirleri Çağlayan, Hamle, Varlık, Servet-i Fünun’da yayımlanır. Ölümünden bir yıl önce de “Ömür” adıyla kırk sekiz sayfalık şiir kitabını Yılmaz Basımevi’nden çıkarır. Arif Damar’ın, “Halit Asım bizim ilk surréalist şairimizdir.” ifadesinden yola çıkarak Halit Asım’ın şiirlerine döndüğümüzde, dönemin şiir akımlarının dışında kalmış olduğunu görürüz. Ancak kurduğu şiir iskelesinde gelenekçilik, hece ölçüsü, uyak ölçüsü vardır.

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır

Halit Asım’ı diğerlerinden ayıran en büyük incelik, şiirlerindeki manadır. Gelenekçi tutumunu, bilinçaltındaki ışığını birleştirerek şiir sanatını yüceltmiştir. Bir rüzgârın esmesindeki billurluktur şiirleri. Temiz, duru, akışkan, sarıp sarmalar. Aklın çizgisini yırtan ve içindekini sansürsüz yansıtan şairin sezgisi, güçlü kılmıştır şiirini.

“Mavi rüyalar kaldı bu akşamdan yarına,
Rüzgârın sesi suların sesi gibi duyulur.”

Dünyayla beraber öteki zamanını da işler. Soyut ve somutu harmanlayan, ahlak tabusunu deviren bu şiirde okur çırılçıplaktır.

“Dünyasız günahlar, tarla ve tohum,
Olgun temaslara kapalı ahret.
Kendi ölümüne ağlıyan uykum,
Bir ölü çiçekler yığını cennet.

Her tahayyül dişi, her heves oyun,
Kalp muti, kayıtsız ve memeler hür.
Parlak kuştüyleri ılık cenubun,
Bir kucak hararet odamda büyür.”

Halit Asım’ın şiirleri dışında mektuplarına da yer verildi kitapta. Sevgili Niyazi Tunga’ya yazdığı mektupların bir demetidir. Mektuplarında, şairin yaşantısından izler bulmakla beraber geniş bir hayalin fotoğrafını seyrederiz. Hastalığının sıkıntılarını anlatan, okuduklarını, yazdıklarını, yaşadıklarını paylaşan, zaman zaman kırgınlıklarını dillendiren ve dostuna olan büyük özlemini yazan şairin iç dökme halidir. 1936-1940 tarihlerini taşır bu mektuplar. 1939 tarihli mektubundan;

Niyazi,

Bezginliğimin ortasında gelişigüzel yaşıyorum. Ne yapılmak lâzımdır, onu tayinden çok uzağım… Yaşamak! Bir ciğer ve kalp dolusu fazla yaşamak arzum, hakikatin zincirlerinde mahkûm!

1940 tarihli mektubundan;

Kalp Allaha kırılmalı Niyazi… Misafirliğimiz kısa, hatıralar nâtamamdır. Sonra insanoğlunun mizacında saklı Odese hüviyetini unutma. Nokta bir şeyini büyütür, büyütür.

Daha nice satırlar eklemeliyim. Ancak baştan sona kadar dikkatle okunmalıyken, kesitler sunmam beyhude. Bilmiyorum, Halit Asım’ı düşünürken; acaba adı anılmayan, ölümü genç olan başka kimler vardır, diye geçirdim içimden. Kim bilir… Ve son olarak, “Beni yalnız bırakmamaya çalış olmaz mı Niyazi?” diyen şairin sesiyle sizi baş başa bırakmalı.

Ömür, Halit Asım, 192 sayfa, Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 4.11.2016, s. 3

Diasporik Kuartet: “dışarda ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”

Ahmet Ataş: Diasporik Kuartet

Ahmet Ataş, Diasporik Kuartet, şiir kitabı, ve yayınevi

“dışarda ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”

Diasporik Kuartet’te şair (Ve Yayınevi, Aralık 2015) İngiltere’deki göçmenlik yaşamını geçmişle bugünü bağlayarak oluşturmuş, ‘diller, kültürler, anılar mekânlar arasında’ dokumuş şiirlerini.”

Pazartesi.  “Henüz ezilmemiş otların öyküsü”nden  açılıyor Ahmet Ataş “göçün ham zarafetine”. Başka topraklarda “ılık bir kış gömleğinden soyunmuş gibi”dir. Ve “dışarda / ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”dur.  “dalgın bir kule gibi kala kaldım yağmurda”. Ah,“yurtsuzum,” der. Yıllar “kolsuz bir heykel gibi devrilirken üstüne” Batman, Ankara, Londra ondan uzaklaşıp durur. Diasporik Kuartet’te Ahmet Ataş (Ve Yayınevi, Aralık 2015) İngiltere’deki göçmenlik yaşamını geçmişle bugünü bağlayarak oluşturmuş, “diller, kültürler, anılar mekânlar arasında” dokumuş şiirlerini. “Diaspora”, göç ve göçmenlik olgularını” içeriyor. Ayrıca “Yurdundan kopmuş, uzak ülkelerde yaşayan toplulukları imliyor.”

“de ki her oğul reva bir yolculuğa küs.”

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Ekim 2016, s. 111-112

Bobby Sands: Okuyanı sarsan şiirler…

Bobby Sands: Bir direnişçi

Hapishane Şiirleri, Bobby Sands

“Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!”

Hapishane Şiirleri

Perşembe. Hapishanede yazılan şiirler beni etkilemeden öte, hep sarsmıştır. Ülkemiz hapishanelerinde yazılan şiirlerin etkileyici örnekleri pek çoktur.  Şair Bobby Sands, İrlandalı bir direnişçi, Cumhuriyetçi. İngiltere’nin İrlanda’yı işgaline karşı çıkan bir devrimci. İRA gönüllüsü. Britanya Parlamentosu’nun genç üyesi. Açlık grevine ancak elli altı gün dayanabilen bir şair. Yakın tarihin önemli trajedilerinden Bobby Sands’in yaşam öyküsü. Onun Hapishane Şiirleri (Ve Yayınevi, Nisan 2016) “ağır tecrit koşullarında, devlet malı tuvalet kâğıtlarına ya da içeri kaçak sokulan sigaralık kâğıtlara, vücudunun içinde sakladığı tükenmez kalem içi ile” yazılmış. Okuyanı sarsan şiirler bunlar.

Bu şiirler (daha doğrusu ağıtlar) belki hamdır, işlenmemiştir ama özgürlük mücadelesinde hapistekilere, acı çekenlere umut olmuştur, olmaktadır. “Ah! Sevimli ahalinin yanında olmayı isterdim. / Görünmez perilerin dans ettiği  bir ateşin önünde / Kara şeytanlarından uzakta H Tipi cehenneminin, / Rüyalarına musallat olan, kalbine işkence eden.” (“İstirahatgâh”).  Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Ekim 2016, s. 111-112

Muzaffer Buyrukçu’nun iki kitabı üzerine (Nazlı Yıldırım)

Muzaffer Buyrukçu, sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan “Arkadaş Anılarında Orhan Kemal” yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor.

Yaşadığımız çağın sıkıntılarından kurtulmanın birçok yolunu aradığımız şu günlerde hafızamıza iyi gelen isimlerden bir tanesi de Muzaffer Buyrukçu’dur. Dönemi değerlendirmenin, olayları yorumlamanın bir diğer seçeneğidir çağın zihniyetini yansıtan eserler okumak. Buna örnek verebileceğimiz birçok isimlerin başında gelir Muzaffer Buyrukçu.

1950 ve sonrası dönemlerde sık sık adı geçen, üstelik hiçbir kuşağa, yazın anlayışına ve edebi akım kategorisine sığdırılmadan özgün bir ses olarak tek başına anıldı. Ben de Muzaffer Buyrukçu Edebiyatı olarak başlıca anıyorum. Ayrıca günlük yazının ustalarındandır. On yıla yakın bir zaman sonra Ve yayınevi, Muzaffer Buyrukçu’nun hiçbir yerde yayımlanmamış uzun öyküsünü okuruna kavuşturdu. Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları‘nı okuduğumda daha erken bir kavuşma olmalıymış, dedim.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?

İlk başta Haydar’ın öyküsünü okuyor sanısına kapılsak da alt metni fark ettiğimiz an içinde bulunduğumuz dönemin benzerliğiyle şaşırtıyor bizi. Karısı Esma’yı yolcu etmesinden sonra Haydar’ın otogarı gözlemlemesiyle başlıyor her şey. Ayrıntıların yoğunlaştığı bu kalabalıklarda Haydar’ın penceresi pasif bir tepki olarak belirginleşse de asıl şey toplumun iktidarsızlık belirtisidir.

Bir taraftan olay örgüsü ilerlerken diğer taraftan mitingler, karakolda yaşanılan şiddet, sağ-sol çatışması, bomba ihbarları, düşüncelerin yırtıldığı yerde birbirine patlayan küçük kesimler, dindarlaştırılma baskısı gibi daha nice keskin sorunların ortaya çıkardığı korku ve tedirginliğin psikolojik şiddetine maruz bırakılan toplumun bireyi olarak güvensizlik içinde kıvranır. Tüm bunları ayrıntılara yerleştirmek, dönemi ilişkilendirmek her yönüyle titizlikle çalışılmış verimli bir yapıttır. Haydar’ın da yaşadığı budur. Ve bunu cinselliğin bastırılamaz güdüsüyle aşmaya yahut da yaşanılanları yok etmeye çalışır. Artık kontrol edilemez içgüdülerin hâkimiyeti altına girer. Haydar, karısı Esma dışında da kadınlarıyla ilişki yaşasa dahi şu sözleri sarf etmekten kendini alamaz. “Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?”

Dönemin edebiyat gündemine ışık tutmakla beraber, ışığı biraz daha ileriye tutarak görülmesini istediği şeylerin günümüz çağın zihniyetiyle ilişkileniyor. Peki, bundan bir sonrası adım ne olacaktır, ne yaşanacaktır bilinmez ama bunu görmenin tek yolu ışığı birazcık daha doğrultmak. Böylelikle Muzaffer Buyrukçu’nun öykülerini anlar ve yarattığı dünyanın hissiyatına sinmiş oluruz. Bu benzersiz  Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı uzun öyküsü ile ilk Muzaffer Buyrukçu yolculuğuna başlayabilirsiniz.

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, kitap, Muzaffer Buyrukçu

Orhan Kemal ile dostluk

Sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan Arkadaş Anılarında Orhan Kemal yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor. En yakın dostu olan Orhan Kemal’den de izler taşıyan, edebiyat camiasından isimlerin geçtiği bir eserdir. Günay Güner yazar hakkında şöyle yorumlamış, “onun günlüklerinde pırıltılı görkemli bir dönemin yazar ilişkileriyle, dostluklarıyla, çatışmalarıyla, yaşantılarıyla ilk elden içeriden tanıklığıdır.”

Buyrukçu’nun günlüklerinden dünyaya bakmak

Oğlu Erdem Buyrukçu’nun hazırladığı Muzaffer Buyrukçu Arşivi’nden Türkiye Yazıları’nda, Soyut dergisinde ve gazetelerde çıkan günlüklerine ulaşılabilir. Sadece bununla sınırlı değil. Günlük yazınında yazdığı birçok eseri var Muzaffer Buyrukçu’nun. Edebiyat tarihine, döneme, gelecek edebiyatçılarına da tanıklık edeceği ve sürekliliğini kazanan yapıtlardır bunlar. Mustafa Şerif Onaran, Muzaffer Buyrukçu’nun ölümünden sonra kaleme aldığı bir anma yazısında (Muzaffer Buyrukçu’nun Günlüklerinde Edebiyatın Gizli Tarihi) şöyle der; “Bir de Muzaffer Buyrukçu’nun günlüklerinden bakmalı o dünyaya. Gerçekleri aramak gibi bir yanlışa düşmeden, Buyrukçu’nun yorumunda, edebiyatımızın gizli tarihini sezmekle yetinmeli. Muzaffer Buyrukçu, tanımadığımız, önemsemediğimiz nice edebiyatçıda değişik bir kişilik olduğunu gösterdi bize. Sayısı yirmiye yaklaşan o günlükleri yeniden yayımlamalı. Edebiyatın içindeki çalkantıları yakından görmeli. Belki o günlüklerde kendimizi bile tanımakta zorlanacağız. Olsun. Mevlana o gerçeği yakından kavramış: Olduğumuz gibi görünmüyoruz ki! Göründüğümüz gibi olmuyoruz ki!“

Orhan Kemal’le beraber, Arap Talat, İhsan Hasırcı, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı gibi isimlere de sık sık rastlıyoruz. Öncü Kitapevi, Karaköy, Cibali’den Nuruosmaniye’ye, İkbal Kıraathanesi, İstasyon Meyhanesi ve en çok toplanıldığı mekan olan Adana Kebabevi’nde geçen muhabbetlerin doyulmaz tadına iştirak ediyoruz. Yedi başlık altında toplanılan Orhan Kemal anıları, 1953-1970 yılları arasında yaşanılanların biriktirildiği bir sarnıçtır.

Dostlarla muhabbet

Orhan Kemal’in ölümüyle yıkılan, Gençlik parkındaki aile çay bahçesinde otururken Muzaffer Buyrukçu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan vesikalık fotoğrafını gördüğünde kökleşmiş belleğinde birikmiş anılarını yeniden canlandırır.Gazeteyi katlayıp Orhan Kemal’ini bizlere anlatmak için yeniden yola çıkar. On yedi yıl süren dostluğunu anlattığı Arkadaş Anılarında Orhan Kemal birikimin görgü tanığıdır. Orhan Kemal’i, Muzaffer Buyukçu’yu ve diğer isimleri bir kez daha yaşadığımız bir eserdir. Hiçbir edebiyatçının teselli edemediği bir yıkımla baş başa kalır ve yalnızlaşır Muzaffer Buyrukçu.

Romanlarıyla, öyküleriyle günlükleriyle sessizliği yırtan Muzaffer Buyrukçu, şu zamanlarda seda oluyor dilimize. Toplumda yargılanmış, yaşamdan sürülmüş, görülmeyen, soluğu hissedilmeyen kahramanların sesi oldu. Gerçek bir İstanbul’u anlattı. Edebiyatta ise kuvvetli bir hafıza oldu.

Bahsettiğim bu iki eser dışında yeniden güncellenerek toplu eserleri de yayımlandı yakın zamanda. Hem ruhumuzu hem bedenimizi gevşeten Muzaffer Buyrukçu’nun yazdıklarına daha çok ihtiyaç duyacağız.

 

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, 62 s., Ve Yayınevi

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, Muzaffer Buyrukçu, 80 s., Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 14.10.2016, s. 10

Tek ölçütümüz yazınsal değer

Kenan Yücel ile söyleşi, Dilek Atlı, Bursa Olay gazetesi.

Ve Yayınevi genel yayın yönetmeni Kenan Yücel ile yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde yayımlandı:

“Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz.”

Söyleşen: Dilek Atlı

Ve Yayınevi ne zaman kuruldu? Edebiyat dünyamıza hangi kazanımları sağlamayı hedefliyor?

Ve Yayınevi, yaklaşık bir yıllık bir hazırlık süreci sonrasında, Nisan 2014’te ilk kitaplarını yayımladı.

“Yazın, sanat ve düşün dünyasının eşsiz değerlerini, özelliklerini artıran, zenginleştiren, özenli, nitelikli yayınlarıyla kültürel gelişime ve Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısına yön verebilecek, geleceğe uzanan kaynak yayınlarıyla toplumun bilgi birikimine büyük oranda katkı sağlayan, seçkin bir yayınevi olmak hedefiyle yola çıkıyoruz.” demiştik yolun başında. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Yayımladığımız kitapların edebiyat ortamında ve okurlar nezdinde gördüğü ilgi, doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyor; bundan büyük sevinç duyuyorum.

Andrey Voznesenski’nin Oza‘sı ya da Kaan İnce’nin Gizdüşüm‘ü gibi uzun yıllar önce basımı yapılmış ve okurun ulaşma şansı olmayan kitapları da yeniden yayımlıyorsunuz? Hedef okurlar kimler?

Oza‘nın Ülker İnce tarafından yapılan çevirisine, yayına hazırladığımız bir kitapla ilgili arşiv taraması yaparken, Dost dergisinin eski sayılarından birinde rastladık, bu keşif heyecanlandırdı bizi, çünkü Oza‘nın Türkçeye ilk çevirisiydi ve kitaplaşmamıştı. Ülker İnce’yle görüştüğümde bir derginin solgun sayfalarında unutulup kalmış bir çevirisinin uzun yıllar sonra yeniden karşısına çıkmasının onu da heyecanlandırdığını fark ettim. Aradan çok uzun yıllar geçtiği için, Ülker İnce çeviriyi yeniden gözden geçirdi, Canan Güldal’ın desenleriyle birlikte, hard cover (sert kapaklı) olarak kitabı yayımladık. Bu nedenle, Oza‘nın bizdeki baskısını yeniden basım diye nitelemek yanlış olur. Oza, Ülker İnce’nin çevirisiyle ilk kez kitaplaşmış oldu Türkçede. Yakında ikinci baskısını yapacağız.

Gizdüşüm‘e gelince… Kaan İnce’nin şiir kitaplarının nerdeyse yirmi yıldır baskısı yapılmıyordu, birçok okur kitaplara ulaşamıyor, fotokopileriyle, internette bulabildiği şiirleriyle yetinmek durumunda kalıyordu. Kaan İnce’nin bütün şiirlerini Gizdüşüm (Gizdüşüm/Ka n/Birinci Defter) adıyla yayımladık. Nizamettin Uğur’la birlikte yayına hazırladığımız bu kitapta Kaan İnce’nin daha önce yayımlanmamış el yazısı şiirleri, fotoğraf albümü ve ayrıntılı bir kaynakça da yer alıyor.

Ve Yayınevi’nden çıkan yeni kitaplar hangileri?

Çağdaş Amerikan şiirinin en önemli ve en çok okunan şairlerinden Martin Espada’nın Şairin Paltosu adlı seçilmiş şiirleri ile Özdemir İnce’nin büyük Yunan şairi Yannis Ritsos’u anlatan yazıları ve ona adadığı şiirlerden oluşan Agios Ritsos‘u yayımlamıştık en son.

Yönetmen Özcan Alper’in başyapıtı kabul edilen Sonbahar filminin senaryosu kitaplaştırılarak Ve Yayınevi’nden çıktı. Sinema alanında kitap yayımlamaya devam edecek misiniz? Sırada hangileri var?

Özcan Alper önemsediğim bir yönetmen, ikinci uzun metrajlı filmi Gelecek Uzun Sürer‘in senaryosunu da yayına hazırlıyoruz. Sinema dizimiz için başka projelerimiz de var, yakında onları da hayata geçireceğiz.

Özellikle şiir türünden söz edecek olursak, kitap basımı tercihinizi neye göre yapıyorsunuz? Örneğin, yeni şairleri okurlarıyla tanıştıracak mısınız?

Tek bir ölçütümüz var, yazınsal değer. İyi ve has şiiri öne çıkarmaya devam edeceğiz. Elbette -değerli bulduğumuz- yeni şairlerin şiirlerini de okura ulaştırmayı sürdüreceğiz. Geçtiğimiz yıl genç şair Akın Art’ın ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar‘ı yayımlamıştık, kitap önemli bir ilgi görmüştü. Bunlar bizi gönendiren şeyler.

Roman ve öykü türlerinde hangi kitapları okuyabiliriz Ve Yayınevi’nden?

Roman türünde, Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu‘sunu, Leyla Saral’ın Kısa Bir İç Çekişle‘sini, Ahmet Önel’in Oto/kopi‘sini yayımladık.

Büyük yazar Muzaffer Buyrukçu’yu, ölümünden uzun yıllar sonra, Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı yayımlanmamış bir öyküsüyle yeniden edebiyatın gündemine taşıdık. Oğuzhan Akay’ın Touchdown‘u, Deniz Günal’ın İstasyon Öyküleri, Adil İzci’nin Ada Sularında‘sı, yayımladığımız diğer öykü kitapları.

Hangi türdeki kitapları okurlara kazandırıyorsunuz?

Edebiyat ağırlıklı bir yayın çizgisi izliyoruz. Geniş bir yayın yelpazemiz var. Şiir, şiir sanatı, öykü, roman, anı, mektup, sinema dizilerinden iki buçuk yıllık süre içinde yirmi yedi kitap yayımladık.

Koleksiyon değerinde kitaplar yayımlamayı sürdüreceğiz…

Bursa Olay, 27.9.2016, s. 4

 

Bobby Sands’ten “Hapishane Şiirleri”

bobby sands, belfast, Hapishane Şiirleri

Bobby Sands: Yanlış yerde doğru adam 

Bobby Sands, politik bir davanın, aslında ölümcül özgürlük arzusunun savaşçısı olmanın yanı sıra, şair, şarkı sözü yazarı ve güçlü bir aktivist.

Bazı insanların hayatları mahvolmayacak kadar değersizdir. Kimilerinin ki de uzun sürmeyecek kadar kutsanmış. Ve ikinci grupta yer alanlar, kendilerini usul usul mahvedip yok ederken, yeni dünyalar, yeni değerler yaratırlar ya da yeni dünya ve değerler için ilham verirler. Nasıl erdemli, olunması gerektiği yerde nasıl fedakâr, ketum ve güçlü olunması gerektiği hakkında kılavuzluk eder, gönüllü rehber olurlar.

Bir zamanlar IRA (Irish Republican Army-İrlanda Cumhuriyet Ordusu) mensubu Bobby Sands, kanımca bu tür insanlardan biri. Kendisi politik bir davanın, aslında ölümcül özgürlük arzusunun savaşçısı olmanın yanı sıra, şair ve şarkı sözü yazarı ve güçlü bir aktivist. Kendi yok olurken, etrafında ışıl ışıl parıldayan varlık alanları oluşturmuş bir genç adam. Okumaya devam et

Martin Espada: Palto gibi bir şiir (Doğan Sevimbike)

Şair Martin Espada, Şairin Paltosu

“Ve Yayınevi güzel kitaplar basmaya devam ediyor. Şiir kitapları sadece şiirlerden oluşmuyor, çevirmen-yazar söyleşileriyle ve yazar hakkında geniş bilgi sunumuyla, şairin ve şiirin dünyası hakkında düşüncelerimizi zenginleştiriyor.”

Doğan Sevimbike, Şairin Paltosu hakkında yazdı.

 

“Ama, isyan

Yörüngesidir bir sevgilinin parmaklarının,

Kıpırdamaya, durmadan örmeye

Devam etmesi gereken.”

Martin Espada: “Şair, yazar, çevirmen. 1957’de Brooklyn, New York’da Doğdu. Porto Rico Kökenli bir ailenin çocuğuydu. Northeastern Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre ücretsiz kira avukatlığı yaptı. Massachusetts Üniversitesi’nde profesör; hukuk ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Çağdaş Amerikan şiirinin önde gelen isimlerinden Martin Espada “Kuzey Amerikalı şairlerin Neruda’sı olarak tanımlanmaktadır. Imagine of the angels of bread (1996) adlı kitabıyla Amerikan Kitap Ödülü’nü kazandı. Ayrıca makalelerini içeren Zapata’s Disciples adlı kitabıyla Bağımsız Yayınevleri Kitap Ödülü’nü aldı. Paterson Şiir Ödülü, PEN/Revson Şiir Ödülü, Robert Creeley Ödülü aldığı diğer ödüller arasında sayılabilir.” (Şairin Paltosu adlı kitaptan).

İlyas Tunç’un, ustaca çevirisiyle ortaya çok güzel bir eser çıkmış

Şiir çevirisi hayli zor iştir, şiirin yazıldığı dil; dilin teknik yapısı ve sözcük zenginliği ile değişir anlam kaybeder yada anlamı güçlenir. Bu sebeple şiir için en az çevrilen yada çevrilse de özgün dilindeki etkiyi bulamayan bir edebiyat alanı da diyebiliriz. Fakat bu kitap için aynı şeyi diyemeyeceğim. Şiirleri okudukça bazen Türk bir şairden okuyormuşum hissine kapılıyorum. En az şair kadar çevirmen de önemlidir. İlyas Tunç’un, ustaca çevirisiyle ortaya çok güzel bir eser çıkmış. Şunu da eklemeliyim; şiir bir dilin en zengin en güzel halidir ve çeviri; özellikle şiir çevirisi bambaşka bir şey, şiir yeniden yaratılıyor kelimeler daha da güçleniyor. Bunun sebebi olarak şairin ve çevirmenin aynı dünya özlemini aynı ufku paylaştığını ve aynı gerçekleri gördüğünü düşünebiliriz. Başka türlüsü de olmazdı herhalde.

Şairin Paltosu, Martin Espada

Politik İmgelemin Şairi

Martin Espada şiirlerinin konusu her şey çünkü insana ait ne varsa ona yabancı değil; bağımsızlık, sömürgeler, Amerika’daki siyahiler, taksiciler, garsonlar, işçiler, kilise çalışanları, dul kadınlar, terk edilmişler, savaşlar, köylüler, gerillalar, faşist iktidarlar, yolculuklar, sevgililer, aşk ve devrimler…  Kitap, Martin Espada’yı iyi tanımamız için ilk olarak İlyas Tunç’un “Politik İmgelemin Şairi” adlı bir makalesiyle başlıyor. Walt Whitman’dan Pablo Neruda’ya uzanan Langston Hughes ve Allen Ginsberg’i de kapsayan bir geleneğin devamcılarından biri olarak ifade ediyor kendini ve yine kendi tabiriyle “ben kocaman bir ağacın ufak bir dalıyım” diyor; kitabın sonundaki “Martin Espada’yla Söyleşi” kısmında. Nâzım Hikmet hakkındaki düşünceleri de gene bu keyifli söyleşide yer alıyor. Kitapta Ömer Hayyam’la tanışmasını anlattığı bir şiiri bile mevcut. Palto yapar gibi şiir yazıyor; ve gene büyük bir paltonun içinden çıkıyor, başka bir palto yapmak için sözcükleri ve dünyası…

“Bu palto gibi bir şiir yazmak istiyorum,

düğmeleri, cepleri, çimen rengi kumaşıyla,

öksürükten boğulan bir adama bir palto kadar yararlı bir şiir.

Öğret bana.”

Ve Yayınevi güzel kitaplar basmaya devam ediyor. Şiir kitapları sadece şiirlerden oluşmuyor, çevirmen-yazar söyleşileriyle ve yazar hakkında geniş bilgi sunumuyla, şairin ve şiirin dünyası hakkında düşüncelerimizi zenginleştiriyor; bu sebeple bir şiir-sanatı bir poetika kitabı olarak da görülmeli, okunmalı.

Doğan SevimbikeKirpi Dergi

Yannis Ritsos: Şiire, aşka, ölüme inanmak (Haydar Ergülen)

Yannis Ritsos: Şiire, aşka, ölüme inanmak…

Yannis Ritsos: Şiire, aşka, ölüme inanmak… Haydar Ergülen’in Agios Ritsos kitabımız hakkında Vatan Kitap’ta yayımlanan yazısı.

Kavafis, Seferis, Elitis… Yunan şiirinin dünyaca tanınmış şairleri. Adlarını, bazı şiirlerini, kitaplarını biliyorduk, Kavafis’in “Şehir” şiiri ise artık neredeyse bir ‘anonim’ kimliği ve şöhreti kazanmıştı. Haşim’in “ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizesi gibi. “Başka şehirler bulamazsın, başka denizler bulamazsın. / Nereye gidersen git ardından gelecektir bu şehir.” diyordu Kavafis. Biz de adeta bu dizeyle ezber ediyorduk gurbeti.

Özdemir İnce, Yannis Ritsos, Haydar Ergülen, Ve Yayınevi, Vatan Kitap.

70’li yıllarda çeviri yoluyla pek çok Rus, Fransız, Amerikan, İngiliz, İspanyol, İtalyan, Arap şairi tanımıştık. Bir bölümü o yılların ateşli gündemine uygun olarak siyaseten ve alelacele çevrilmiş olsa da, çoğunluğu o dillerin büyük ve öncü şairlerinin kitaplarıydı. Hemen hepsinin de daha önce adını duymuş, fakat pek azını okumuştuk.

Daha önce adını hiç duymadığımız bir Yunan’ı, Yannis Ritsos’u ise yine bir şairden, Türk şiirinin büyük isimlerinden Özdemir İnce’den duymaya başlayacaktık. Bizim, İnce’den Ritsos’u gerek şiir çevirileri gerek onunla ilgili yazılarından duymaya başlamamız 70’lerin sonuna rastlar. Özdemir İnce’nin, Ritsos’un şiiriyle tanışması ise hayli öncedir, şöyle anlatır: “Yannis Ritsos’un adını ilk kez 1965 ya da 1966 yıllarında duydum. Paris’te okuyordum. O sıralar Kemal Özer Şiir Sanatı adlı bir dergiyi yayınlıyordu. Ritsos’un, Aragon’un dergisi Lettres Françaises’de uzun bir şiiri yayımlanmış.

Derginin o sayısını bulup kendisine gönderirsem, bu şairden kendisine söz eden Attila Tokatlı şiiri çevirecekmiş. Dergiyi bulup gönderdim. Ama göndermeden önce şiiri bir deftere çektim. Sanırım o yıllar fotokopi kolaylığı yoktu. Deftere çektim, çünkü okuduğum şiir şimdiye kadar okuduğum şiirlere benzemiyordu, eski gibiydi ama yepyeniydi. Bir şey söylemek istemiyormuş gibiydi, ama çok şey söylüyordu.” (Agios Ritsos, Özdemir İnce, Ve Yayınevi, Haziran 2016, s.73) Okumaya devam et

“Melankolinin oğlu: Kaan İnce” (Nurgül Özlü)

Kaan İnce : Melankolinin Oğlu

“‘Sahi sizdeki kaç nolu nüsha?’ diye samimi ve ilginç bir soru var,  Kaan İnce’nin Gizdüşüm adlı kitabının son sayfasında. Bu soru, kitap tanıtım sitesine yönlendiriyor okuyucuyu. Kitabı nasıl edindiğimize dair: Kitabın hayatımızda nasıl bir yer tuttuğu, bize kattıkları, kitapla ilgili kişisel hikâyemiz, nasıl ve nerden edindiğimizle ilgili sorular var. Bu sistemi uygulayan başka yayınevleri var mıdır acaba? Yayınevinin kitaplar satıldıktan sonra,  serüvenlerini takip etmesi şaşırtıcı ve çok hoş.”

Kaan İnce, Gizdüşüm

İçinde onu kemiren, melankoli kurduydu

Albert Camus, “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”[1] der. Felsefenin sorunu olan bu olgu Kaan İnce’nin de sorunu olmuş. Kaan’ın yaşam felsefesi, hayata bakışındaki yoğunluk onu böyle bir sona götürmüş. Antonin Artaud’un “Beni intihar ettirdiler” sözünün ışığında, Kaan için çevresel bir baskı veya onu böyle bir sona sürükleyen yaşanmışlıklar var mıdır? Bilemiyoruz. Çünkü yazdıklarında kimselere sitemi ya da öfkesi yoktur. Kaan İnce’nin intiharını ne ahlaki ne de hayati bir sorun olarak ele almak gerekiyor. Şiiriyle ilgili söylenecek sözler, başkasının bakışı olarak tamamen doğru değildir yanlış da değildir ancak Kaan İnce’nin intihar etmiş olması, Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, Şubat 2016) şiirlerini yorumlama kolaylığı getirmiştir. Okumaya devam et

Ülkü Başsoy ile Söyleşi (Peyniraltı Edebiyatı)

Ülkü Başsoy açılış konuşmasını yaparken, elinde Anacığım Merhaba kitabı. Çanakkale.

Ülkü Başsoy

Söyleşi: Oğuzhan Yeşiltuna

Peyniraltı: Şairin size yolladığı mektuplardan, kartlardan ve Ece Ayhan şiiri hakkındaki enfes yazınızdan oluşan Anacığım Merhaba’da şairden bir alıntı özellikle öne çıkıyor: “aldırma, yaşam bu, çıkar yol başlangıçta da yoktu ki.” Gerçek dostlukların da yaşam için birer çıkar yol olduğunu düşündüğümüzde, Mülkiye’de, neredeyse yaşam boyu sürecek dostluğunuzun temeli nasıl atıldı? Yollarınızın birbiriyle kesişmesi nasıl oldu?

Ülkü Başsoy: “Aldırma, yaşam bu, çıkar yol başlangıçta da yoktu ki” söylemi/düşüncesini Ayhan bana yurt dışına [Buenos Aires] 29 Ağustos 1965 tarihiyle gönderdiği mektubunda yazmış. Yaklaşık bir yıl önce yaşamımın en sevdiğim kişisi 21 yaşındaki Mülkiye 3. sınıf öğrencisi kardeşim Savaş Başsoy’u kaybetmişim, haberim yok! Bana onu haber veriyor. Olayı benden saklamış olanlara kızıyor, “ama ben yazmayacak hayvan değilim,” diyor.

Söylem, 1950’lerin ortalarına doğru bize egemen olan -aslında çok da iyi bilmeden- Camus, Sartre, Kafka (o yıllarda bir de Ezra Pound, T.S. Eliot ve Lorca var) karamsarlığının bir izdüşümü. O günlerin gençlik heyecanı içinde kendimizi biraz da isteyerek kaptırdığımız yaşamın güçlüğü, çekilmezliği, karayı, karamsarlığı sevme ve “kurtuluşu” intiharda görme – bulmayı isteme eğilimimizin göstergesi (bu arada Demir Özlü’nün Bunaltı’sı çıkmıştı, sanırım yıl 1958). Yaşamını “intihar”la sonlandıranları övüyoruz, onlara öykünüyor, onları kahramanlaştırıyoruz. Bu duygu/düşünce içimizde (Anacığım Merhaba’da sözünü ettiğim dörtlü yumak Üner Birkan, Ece Ayhan, Aydoğan Tuncer ve Ülkü Başsoy) en çok Ayhan’ı etkilemiş durumda; ara sıra Ayhan’ın kendisine bir şey yapacağından çekiniyor, onu kolluyoruz. Kitapta da değindim, sonunda Ayhan bir intihar girişiminde bulunuyor ama nedeni Ayhan’ın belirttiği “yaşamda çıkar yol bulunmadığı” konusu değil. Okumaya devam et

Doğanın Gravüründeki Şiir (Volkan Hacıoğlu)

Volkan Hacıoğlu yazdı…

Ahmet Ada, Yağmur başlamadan eve dönelim kitabı hakkında Volkan Hacıoğlu'nun Cumhuriyet Kitap'ta yayınlanan yazısı.

Cumhuriyet Kitap, 31.3.2016, s. 15

19 Mart 2016 tarihinde yitirdiğimiz usta şair Ahmet Ada’nın yayımlanan son şiir kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim hakkında Volkan Hacıoğlu’nun yazısı 31.3.2016 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta yayımlandı. Ahmet Ada’yı sevgi ve özlemle anıyoruz…

İnsan ve doğa

Yüksek teknolojinin hayatımıza hızlı bir şekilde nüfuz etmesiyle sanat eserlerinin estetik olarak özümsenme dinamikleri de ister istemez değişti. Günlük okuma ve yazma edimlerine de yansıyan dijitalleşme her şeyi çok pratik kılmakla birlikte bir o kadar da yüzeyselleştiriyor. Hemen herkes artık klavye kullanarak yazı yazıyor. Oysa el yazısı ile yazmanın beynin yaratıcı fonksiyonlarını faaliyete geçirdiğini gösteren bilimsel bulgular var. Pratiklik bakımından hız kazanmanın bedeli insan doğasının yaratıcı yönlerinin törpülenmesi oluyor maalesef. Okumaya devam et

“Şairin Paltosu” Radikal Kitap’ta

Şairin Paltosu

Şairin Paltosu, Martin Espada

Radikal Kitap, 18.3.2016

“Kuzey Amerika’nın Neruda’sı” Martin Espada’dan Şairin Paltosu

Hürriyet gazetesinin 18 Mart 2013 tarihli Radikal Kitap ekinin yeni çıkanlar bölümünde Martin Espada’nın Şairin Paltosu adlı kitabına yer verildi:

Bireysel insanın sorunlarını şiirlerine katık etmiş, lirik imgelerin ustası, “Kuzey Amerika’nın Neruda’sı” Martin Espada’nın bütün dönemlerini kapsayan seçilmiş şiirleri. “Öksürükten boğulan bir adama palto kadar yararlı bir şiir. Öğret bana.” demiş, bu iç sesi gür şair, yetkin bir çeviri ile nihayet Türkçede.

satin-al-buton

“Arkadaş Anılarında Orhan Kemal”, Muzaffer Buyrukçu…

İki usta yazar, ölümsüz bir dostluk, ölümsüz anılar…

Muzaffer Buyrukçu Orhan Kemal'i anlatıyor. Arkadaş Anılarında Orhan Kemal

Arkadaş Anılarında Orhan Kemalde, büyük yazar Orhan Kemal’i bir başka büyük yazar Muzaffer Buyrukçu anlatıyor.

Anı/günlük türünde özgün ve tadına doyulmaz bir üslup yaratan Buyrukçu, Orhan Kemal’le uzun yıllar süren dostluklarını görkemli bir anlatıya dönüştürüyor.

İki usta yazar, ölümsüz bir dostluk, ölümsüz anılar…

“Orhan Kemal’le benim sokak tutkum büyüktü. Yaşadıklarının bilincindeki kişiler olarak bizleri bütün bir ömür evlere, işyerlerine, kahvelere, meyhanelere, sinemalara götüren sokak önemliydi. (…) Bir sergiydi, bir panayırdı, bir hayat defilesiydi, yerleşim birimlerinin soluk alıp verdikleri ciğerleriydi; sanatçılara sonsuzca yiyecek üreten bir tarlaydı. Çoklarımızı demeyeceğim, yüzde yüzümüzü sarsan durumlar, hayatımızın dengeli düzenli gidişini ansızın saptıran, bozan, yüreklerimizi karanlıklarla, aydınlıklarla dolduran rastlantılar… yücelten ve alçaltan tanıklıklar, sokakların ürünüydü.”

satin-al-buton

Biri bu şiiri yazacaktı (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Kasım 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Yağmur Başlamadan Eve Dönelim ve Teknokriptler adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

 

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada. Gültekin Emre yazdı.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

Çarşamba. “Ötelere, kör noktaya ulaşsın” istiyormuş sözünün, Ahmet Ada. “Sözcüklerin evi olduğunu bilmek rahatlatıyor”muş onu. Her şairin başka evi var mıdır acaba? Sözcüklerden oluşan bir dünyanın dışındaki yaşam başkadır, şiirler oralardan sağılsa da. Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’de (Ve Yayınevi, 2015) Ahmet Ada, düzyazı şiirin sınırını geçmeye çalışıyor. Alabildiğine öyküyle sarmaş dolaş diri sözcükler evine, doğaya kardeş ömrünün önüne kırmızı halı seriyor. Her zaman cümlelerinin “delikanlı” olmasına özen gösteren şairin şiiri  “İçine dünyanın sesleri, kokuları, renkleri, dokunduğu çiçekler ve görünmezin dolduğu koca bir opera binasıdır” ki “çatısından göğü taşıran kuşlar uçar.”

Teknokriptler, Murat Üstübal. Gültekin Emre yazdı.

Teknokriptler: Biri bu şiiri yazacaktı

Perşembe. Deneysel şiirin ya da yeni ve özgün söylemin, sözdiziminin, dize yapısının aynası Teknokriptler (Ve Yayınevi, 2014). Murat Üstübal, sözcüğün içini deşiyor, dizeyi düze değil yokuşa sürüyor. Kırarak, parçalayarak anlamı, sıfatı başka bir gölge oluşturuyor. Anlamın derinliği tatlı değil, anlaşılmaz da değil; yeterki uykuları kaçırana kadar dikkat edilsin  “derdest” olmadan. Aforizmamsı ipuçları, meseller ve kapalı kapıların ardındaki hiç açılmayan pencereler. Evet, gerçekten de “dehliz”, labirentin tüm gizini yutmuş, karanlık bir tünelden geçilip gidilen yeraltı yolu; mahzen serinliği. Yer yer yabancı bir dille, İngilizceyle de el sıkışma sıkışıp kalmış dünyanın bütün arka avlularında. “Biri bu şiiri” yazacaktı, Murat Üstübal yazdı. “farklılaşmalıyız dediklerinde farklılaşmaya / alışmamalıyız diyenler olmalı hep, olmalı ki alışmaya niyetli farfaracıların / aynısını yaptıkları ayna önünde de görülebilsin.” Tekniğin tek tek basaraktan, imge dize süzerekten yeni ön, arka ve yan anlamlar için kuluçkaya yatmasının şiiri, Teknokriptler.

Gültekin Emre, Varlık, Kasım 2015, s. 111

Ahmet Ataş’tan “Diasporik Kuartet”…

Diasporik Kuartet

Diasporik Kuartet, göç şiirleri, Ahmet Ataş

 

Ahmet Ataş’tan Diasporik Kuartet

Göç ve göçmenlik

Diaspora, göç ve göçmenlik kavramlarıyla yakından ilgili bir kavram. Yurdundan kopmuş, uzak ülkelerde yaşayan toplulukları imliyor.

Uzun yıllardır İngiltere’de yaşayan şair Ahmet Ataş, diller, kültürler, anlar, mekânlar arasında durmaksızın salınmanın getirdiği dilsel ve imgesel bir gerilimin kendisini hemen duyumsattığı şiirleriyle göçmenlik olgusunu büyük bir başarıyla işliyor. Kimi şiirlerde ortaya çıkan İngilizce başlıklar, alıntılar, dizeler, yer adları, kurduğu diasporik dekorun asli renklerine dönüşürken, bazı anların, durumların çevrilemezliğinin de altını çiziyor sanki…

“Rochester Castle’dan
bir sokağın olağan görünüşüdür
bana bu hüzünlü vitray camlarda
senin dağınık bir gülün rengine eğilirkenki
özenli ellerini anımsatan.”

satin-al-buton

“Rüzgâr Atı”, Ersan Erçelik

Rüzgâr Atı

Rüzgâr Atı, Ersan Erçelik

Rüzgâr Atı

Ersan Erçelik’ten “Rüzgâr Atı”…

‘Rüzgâr atı’, şamanların zaman ve mekân içinde yolculuğa çıkmalarını, görünenlerin ardındaki gerçekleri görebilmelerini sağlayan bir enerjidir.

Ersan Erçelik, bu yeni kitabıyla okuru, şiirin rüzgâr atını sürerek farklı bir evrende yolculuğa davet ediyor.

“Börtü böceklerle, ah yaşlı Şaman
sürdük bir ömür o rüzgâr tayını
ucu bucağı yok kalbimizin, sanki yeryüzü
parmaklarımdan damlayan su, avuçlarımda eriyen zaman
kum yıllarında gördüğümüz bir seraptır yarın dedikleri
her şey bir rüya, uyanmayı hiç istemediğiniz
her şeyin içinde hiçbir şey gizli.”

satin-al-buton

Oğuzhan Akay’dan “Touchdown” öyküleri!

Oğuzhan Akay, Touchdown.

Oğuzhan Akay, Touchdown Bar, Touchdown öyküleri,

Oğuzhan Akay öykülerinde okuyanı sarıp sarmalayan bir içtenlik var

Touchdown, Oğuzhan Akay’ın kendine has diliyle yazdığı öykülerden oluşan bir kitap. Kendini ve yaşamı deşeleyerek yazdığı öykülerde ele avuca sığmayan akıcı bir anlatımın getirdiği canlılık, yer yer patlayan ironiyle kendisini gösteren eğlenceli bir dil, zaman ve mekân içinde yolculuğa çıkaran bir kurgu, yürek atışlarınıza bürünen bir ritim, okuyanı hemen içine çeken, sarıp sarmalayan bir içtenlik var.

“İyi ki demokratik bi tutumum yok kendimi yönetirken. Böylesi daha dürüst. Kocaman bir şebekeyim. Öyle üç beş tane keleciden bahsetmiyorum, bin beş yüz taneyim en az. Gözlemciler, köleler, hakemler, anarşistler, korkaklar, aslanlar, polislerim, orospularım ve çocuklar. Şehir dolusu ben. Şehir dolusu hasta. İçimi kaşıyorum. Hep. Numara yaptığımı biliyorum. Bildiğimi zaten biliyorum diyorum bir tıslamayla. Karar veremiyorum aslında diye itiraf ettiğimi duyuyorum. Siyah, beyaza yol veriyor. Biraz trip. Alıyor ve gidiyor. Öldürüyor ama ölmüyor. Yönetiyor ama itaat etmiyor. İçimi deşiyorum. Hiç ümitlenme diyorum. Güzel kız buraya baksana. Korkma, seni sevmem.”

satin-al-buton

“zeki müreni seviniz” (Yekta Kopan)

“zeki müreni seviniz”

Zeki Müren hiç Arkadaş Z. Özger şiiri okumuş mudur diye düşünüyor insan? Ya da Arkadaş, hiç Pasolini filmi izlemiş midir? Pasolini bir Zeki Müren şarkısı dinlese ne düşünürdü?

Bir alıntı yaparak başlayayım dedim yazıya.

Ama alıntının nefesi yetmedi, o şiirin ruhunu kâğıda üflemeye.

Arkadaş Z. Özger, Zekâi Özger, Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz

Arkadaş Z. Özger

O şiir… Arkadaş Z. Özger’in 1970 yılının Haziran ayında, Dost dergisinin 68. sayısında yayımlanmış olan “Merhaba Canım” adlı şiiri.

Gelin hepsini okuyalım. Okumaya devam et

Bir azınlık/şair oluş: Ahmet Ada (Uluer Aydoğdu)

Ahmet Ada… Bir azınlık/şair oluş

Ve “kendi değirmisinde” Ahmet Ada’nın yarına, insana, ‘oluş’a, direnişe alamet geldiği ‘açıklık’, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim adlı son kitabı… Kitabı okurken aklımda hep Proust’un “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır” cümlesi vardı. Tıpkı fırtına gibi, tıpkı sel gibi, tıpkı volkanlar ya da kuşlar gibi…

Üvercinka‘nın Kasım 2015 sayısında Uluer Aydoğdu, Ahmet Ada şiiri hakkında yazdı.

Ahmet Ada Çevrimsel Süreci

Ahmet Ada’nın; Taşa Bağlarım Zamanı[1] (2009) adlı kitabından Taşın Sesi’ne[2] (2014), oradan da son kitabı, ‘düzyazı şiirleri’ Yağmur Başlamadan Eve Dönelime[3] (2015) düz-doğrusal (linear) bir hat, bir çizgi çektiğimizde bu üç noktanın (tabii arada başka kitaplar/ noktalar da var) koordinat sistemindeki kronolojik uğrak yerleri olduğu doğrudur, ancak bu düz-doğrusal çizgiyi, bu çubuğu alıp iki ucundan bükerek birleştirirsek non-linear, yani düz-doğrusal olmayan bir ‘Ahmet Ada Çevrimsel Süreci’ elde ederiz.

Peki, güzel, ama ne işimize yarayacak bu? Okumaya devam et