Biri bu şiiri yazacaktı (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Kasım 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Yağmur Başlamadan Eve Dönelim ve Teknokriptler adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

 

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada. Gültekin Emre yazdı.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

Çarşamba. “Ötelere, kör noktaya ulaşsın” istiyormuş sözünün, Ahmet Ada. “Sözcüklerin evi olduğunu bilmek rahatlatıyor”muş onu. Her şairin başka evi var mıdır acaba? Sözcüklerden oluşan bir dünyanın dışındaki yaşam başkadır, şiirler oralardan sağılsa da. Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’de (Ve Yayınevi, 2015) Ahmet Ada, düzyazı şiirin sınırını geçmeye çalışıyor. Alabildiğine öyküyle sarmaş dolaş diri sözcükler evine, doğaya kardeş ömrünün önüne kırmızı halı seriyor. Her zaman cümlelerinin “delikanlı” olmasına özen gösteren şairin şiiri  “İçine dünyanın sesleri, kokuları, renkleri, dokunduğu çiçekler ve görünmezin dolduğu koca bir opera binasıdır” ki “çatısından göğü taşıran kuşlar uçar.”

Teknokriptler, Murat Üstübal. Gültekin Emre yazdı.

Teknokriptler: Biri bu şiiri yazacaktı

Perşembe. Deneysel şiirin ya da yeni ve özgün söylemin, sözdiziminin, dize yapısının aynası Teknokriptler (Ve Yayınevi, 2014). Murat Üstübal, sözcüğün içini deşiyor, dizeyi düze değil yokuşa sürüyor. Kırarak, parçalayarak anlamı, sıfatı başka bir gölge oluşturuyor. Anlamın derinliği tatlı değil, anlaşılmaz da değil; yeterki uykuları kaçırana kadar dikkat edilsin  “derdest” olmadan. Aforizmamsı ipuçları, meseller ve kapalı kapıların ardındaki hiç açılmayan pencereler. Evet, gerçekten de “dehliz”, labirentin tüm gizini yutmuş, karanlık bir tünelden geçilip gidilen yeraltı yolu; mahzen serinliği. Yer yer yabancı bir dille, İngilizceyle de el sıkışma sıkışıp kalmış dünyanın bütün arka avlularında. “Biri bu şiiri” yazacaktı, Murat Üstübal yazdı. “farklılaşmalıyız dediklerinde farklılaşmaya / alışmamalıyız diyenler olmalı hep, olmalı ki alışmaya niyetli farfaracıların / aynısını yaptıkları ayna önünde de görülebilsin.” Tekniğin tek tek basaraktan, imge dize süzerekten yeni ön, arka ve yan anlamlar için kuluçkaya yatmasının şiiri, Teknokriptler.

Gültekin Emre, Varlık, Kasım 2015, s. 111

Ahmet Ataş’tan “Diasporik Kuartet”…

Diasporik Kuartet

Diasporik Kuartet, göç şiirleri, Ahmet Ataş

 

Ahmet Ataş’tan Diasporik Kuartet

Ahmet Ataş – Göç ve göçmenlik şiirleri

Diaspora, göç ve göçmenlik kavramlarıyla yakından ilgili bir kavram. Yurdundan kopmuş, uzak ülkelerde yaşayan toplulukları imliyor.

Uzun yıllardır İngiltere’de yaşayan şair Ahmet Ataş, diller, kültürler, anlar, mekânlar arasında durmaksızın salınmanın getirdiği dilsel ve imgesel bir gerilimin kendisini hemen duyumsattığı şiirleriyle göçmenlik olgusunu büyük bir başarıyla işliyor. Kimi şiirlerde ortaya çıkan İngilizce başlıklar, alıntılar, dizeler, yer adları, kurduğu diasporik dekorun asli renklerine dönüşürken, bazı anların, durumların çevrilemezliğinin de altını çiziyor sanki…

“Rochester Castle’dan
bir sokağın olağan görünüşüdür
bana bu hüzünlü vitray camlarda
senin dağınık bir gülün rengine eğilirkenki
özenli ellerini anımsatan.”

satin-al-buton

“Rüzgâr Atı”, Ersan Erçelik

Ersan Erçelik, Rüzgâr Atı

Rüzgâr Atı, Ersan Erçelik

Rüzgâr Atı

Ersan Erçelik ve “Rüzgâr Atı”

‘Rüzgâr atı’, şamanların zaman ve mekân içinde yolculuğa çıkmalarını, görünenlerin ardındaki gerçekleri görebilmelerini sağlayan bir enerjidir.

Ersan Erçelik, bu yeni kitabıyla okuru, şiirin rüzgâr atını sürerek farklı bir evrende yolculuğa davet ediyor.

“Börtü böceklerle, ah yaşlı Şaman
sürdük bir ömür o rüzgâr tayını
ucu bucağı yok kalbimizin, sanki yeryüzü
parmaklarımdan damlayan su, avuçlarımda eriyen zaman
kum yıllarında gördüğümüz bir seraptır yarın dedikleri
her şey bir rüya, uyanmayı hiç istemediğiniz
her şeyin içinde hiçbir şey gizli.”

satin-al-buton

Oğuzhan Akay’dan “Touchdown” öyküleri!

Oğuzhan Akay, Touchdown.

Oğuzhan Akay, Touchdown Bar, Touchdown öyküleri,

Oğuzhan Akay öykülerinde okuyanı sarıp sarmalayan bir içtenlik var

Touchdown, Oğuzhan Akay’ın kendine has diliyle yazdığı öykülerden oluşan bir kitap. Kendini ve yaşamı deşeleyerek yazdığı öykülerde ele avuca sığmayan akıcı bir anlatımın getirdiği canlılık, yer yer patlayan ironiyle kendisini gösteren eğlenceli bir dil, zaman ve mekân içinde yolculuğa çıkaran bir kurgu, yürek atışlarınıza bürünen bir ritim, okuyanı hemen içine çeken, sarıp sarmalayan bir içtenlik var.

“İyi ki demokratik bi tutumum yok kendimi yönetirken. Böylesi daha dürüst. Kocaman bir şebekeyim. Öyle üç beş tane keleciden bahsetmiyorum, bin beş yüz taneyim en az. Gözlemciler, köleler, hakemler, anarşistler, korkaklar, aslanlar, polislerim, orospularım ve çocuklar. Şehir dolusu ben. Şehir dolusu hasta. İçimi kaşıyorum. Hep. Numara yaptığımı biliyorum. Bildiğimi zaten biliyorum diyorum bir tıslamayla. Karar veremiyorum aslında diye itiraf ettiğimi duyuyorum. Siyah, beyaza yol veriyor. Biraz trip. Alıyor ve gidiyor. Öldürüyor ama ölmüyor. Yönetiyor ama itaat etmiyor. İçimi deşiyorum. Hiç ümitlenme diyorum. Güzel kız buraya baksana. Korkma, seni sevmem.”

satin-al-buton

“zeki müreni seviniz” (Yekta Kopan)

“zeki müreni seviniz”

Zeki Müren hiç Arkadaş Z. Özger şiiri okumuş mudur diye düşünüyor insan? Ya da Arkadaş, hiç Pasolini filmi izlemiş midir? Pasolini bir Zeki Müren şarkısı dinlese ne düşünürdü?

Bir alıntı yaparak başlayayım dedim yazıya.

Ama alıntının nefesi yetmedi, o şiirin ruhunu kâğıda üflemeye.

Arkadaş Z. Özger, Zekâi Özger, Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz

Arkadaş Z. Özger

O şiir… Arkadaş Z. Özger’in 1970 yılının Haziran ayında, Dost dergisinin 68. sayısında yayımlanmış olan “Merhaba Canım” adlı şiiri.

Gelin hepsini okuyalım. Okumaya devam et

Bir azınlık/şair oluş: Ahmet Ada (Uluer Aydoğdu)

Ahmet Ada… Bir azınlık/şair oluş

Ve “kendi değirmisinde” Ahmet Ada’nın yarına, insana, ‘oluş’a, direnişe alamet geldiği ‘açıklık’, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim adlı son kitabı… Kitabı okurken aklımda hep Proust’un “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır” cümlesi vardı. Tıpkı fırtına gibi, tıpkı sel gibi, tıpkı volkanlar ya da kuşlar gibi…

Üvercinka‘nın Kasım 2015 sayısında Uluer Aydoğdu, Ahmet Ada şiiri hakkında yazdı.

Ahmet Ada Çevrimsel Süreci

Ahmet Ada’nın; Taşa Bağlarım Zamanı[1] (2009) adlı kitabından Taşın Sesi’ne[2] (2014), oradan da son kitabı, ‘düzyazı şiirleri’ Yağmur Başlamadan Eve Dönelime[3] (2015) düz-doğrusal (linear) bir hat, bir çizgi çektiğimizde bu üç noktanın (tabii arada başka kitaplar/ noktalar da var) koordinat sistemindeki kronolojik uğrak yerleri olduğu doğrudur, ancak bu düz-doğrusal çizgiyi, bu çubuğu alıp iki ucundan bükerek birleştirirsek non-linear, yani düz-doğrusal olmayan bir ‘Ahmet Ada Çevrimsel Süreci’ elde ederiz.

Peki, güzel, ama ne işimize yarayacak bu? Okumaya devam et

Kaan İnce (Can Binali Aydın)

Kaan İnce

Moral Değerler Denizi*

 

11 Ağustos / 92’/ 05:00 / Kadıköy

 

Kaan, gökyüzünde asılı kaldı.

Kaan, yarası ardında başının.

 

”Yahya, kuruyemişçi arkadaş; bana sordu bilmiyorum dedim, bir şey diyecek gibi oldu, vazgeçti. Sonra ben yürüdüm, Yahya peşimden geldi. Çay ocağına girdik, ben girince herkes sustu. ‘Kaan’dan haber var mı?’ Dedim, herkes sustu…

Cebeci’den Kavaklıdere’ye kadar yürüdüm. İntihar edecek biri değildi. Yaşama sevinci dolu, hayata bağlı, ümit dolu bir adamdı. Şiirlerinin hepsini okudum, daktilo ettim. İntihar edebileceği hiç aklıma gelmedi. Bizim dönem buhranlı dönem, bir sürü kişi vardı eğilimi olan;  ama bir liste yapsak en sona Kaan’ı yazardık.

Mahalleden Kaan’ı tanıyordum, şair Kaan’ı hiç tanımamışım.”

Ercüment Özdemir

Okumaya devam et

Okur Söyleşileri / Berfin Özer ile söyleşi

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri “Okur Söyleşileri” başlığı altında web sayfamızda paylaşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin bugünkü konuğu Berfin Özer. İyi okumalar dileriz…

“Arkadaş bana şiiri sevdiren sakalsız şiir tanrısıdır.”

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

Adım Berfin Özer, öğrenciyim. Kitap okumak şu sıralar değiştirmediğim tek davranışım diyebilirim. Sanırım bunun nedeni kitap okumanın tek başına bile büyük bir başkaldırı olabilmesi. Hem yazarın hem de okuyucunun tepkisini barındırıyor kitap. Bu yüzden yakılmış, sansüre uğratılmış, yasaklanmış, toplatılmıştır. Düşünen ve eleştiren insana tahammülü olmayanlara doğrultulmuş bir silah gibidir. Sonuç olarak, daha sıkı sarılmamız gerekendir

Bu aralar Jack London, Gogol ve Sait Faik öyküleriyle kısa hikâyede ufkumu biraz daha genişletmeye çalışıyorum. Çünkü bence kısa hikâye en çok anlam derinliği barındıran türlerden biri. Okumaya devam et

Halit Asım: Bir Yolculuğun Arifesi (Emrah Yolcu)

Ben zavallı bir hayvanım.

Halit Asım, Ömür[1]

Halit Asım

İntihar eden ya da erken ölen genç şairler için, “Yaşasaydı çok iyi bir şair olacaktı.” denir çoğu zaman. Bu gerçekte pek azı için geçerlidir. Kendisindeki kumaşı görmek çok zor olmadığından Halit Asım için kolaylıkla “Yaşasaydı, çok iyi bir şair olacaktı.” denilebilir. Ömür’deki bazı dizelerde, özellikle mektupları ve düzyazı şiirlerinde, bu açıkça görülüyor.

Ömür’ün ilk baskısı 1940 yılında Halit Asım’ın kendi çabalarıyla yayınlanır (Yılmaz Basımevi). Sonrasında, genç yaşta ölmesinin yanı sıra, Lautréamont’la kıyaslanmasına neden olacak uzun bir unutuluş evresinden geçer. 1992 yılında Seyhan Erözçelik’in yayına hazırlamasıyla Korsan Yayınları’ndan ikinci basımı yapılır. Şubat 2015’te ise Ve Yayınevi tarafından; mektuplarının, hakkında yazılanların ve kendisine dair minimal bir albümün de yer aldığı bir baskı yapıldı. Okumaya devam et

Okuma Alışkanlıkları Değişirken (Kenan Yücel)

Üvercinka, Temmuz 2015, S. 9, s. 18

Üvercinka, Temmuz 2015, S. 9, s. 18

Basılı ya da elektronik, yalnızca nitelikli kitapların ve dergilerin peşinden koşmayı sürdürelim…

Yıllar önce Sincan İstasyonu dergisinde, son sayfasındaki magazinel değinmelerden birinde, bir şair, ismi de verilerek, “online arkadaşlık ağı” kurmakla eleştiriliyordu. O zamanlar büyük bir ciddiyet edasıyla yazılan bu satırlar şimdi hepimizi gülümsetiyor. Derginin editörü de online arkadaşlık ağlarından birinde arkadaşım artık. O gün eleştirdiği şeyi bugün kendisi de yapıyor. Dergisini, yayımlanan kitaplarını online ağlarda tanıtıyor. Yenilikler böyledir, önce yadırganır, karşı çıkılır, sonra yavaş yavaş alışılır. Karşı çıkanlar bile bir süre sonra, farkında bile olmadan, kendisini ‘yeni’nin içinde bulur. Okumaya devam et

Şiir Günlüğü (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Ekim 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Ömür, Sakalsız Bir oğlanın Tragedyası, Elli Yıl Sonra ‘Kargı’ ve Oza adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

Ömür

Perşembe. Halit Asım’ım Ömürünü daha önce okumuştum (1992) ama bu yeni baskısı (Ve Yayınevi, 2015) daha doyurucu. Başka şiirlerle, mektuplarla, fotoğraflarla, el yazılarıyla, hakkında yazılanlarla, düzyazı şiirlerle, yayına hazırlayanın notlarıyla çok özenli ve titiz bir yayıncılık, editörlük örneği, bu. Tek kitaplık bir Ömür. 23 yıl sürmüş bir yaşamdan geride kalanlar. Kırk Kuşağı şairi mi, Garip’in yolunda giden biri mi Halit Asım? İkisi birden gibi geliyor bana. “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar, / Ve azat edilmiş avuçlarım. / Allahsız hatıralar ararım, / Ki solgun dünyasında günahkâr. // Çırpınan uyku, Arzu uzaktır, / Çocuk alnımda çizgi ve bere. / Yazık, Hülyası mahrem kalplere, / Geceyi adamak kalacaktır.” Hayal olmuş bir şairden ne kaldıysa gerçek, onlar var bu Ömür’de. Okumaya devam et

“Kırmızı Dokuzlu” (Belgin Turgutlu)

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık dergisinin Ekim 2015 sayısında Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu romanı hakkında Belgin Turgutlu’nun yazısı yayımlandı. 

Şimdiye değin daha çok şiir kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Sarsmaz’ın ilk baskısı 1999’da Teos Yayınları’ndan çıkan romanı Kırmızı Dokuzlu’yu yaklaşık on beş yıl aradan sonra Ve Yayınevi imzasıyla okumak edebiyat okuru için farklı bir sürpriz özelliği taşıyor. Şairin özgeçmişi okunduğunda her zaman karşımıza çıkan bu “Kırmızı Dokuzlu”nun ne menem bir şey olduğunu merak edenler için güzel bir sürpriz bu.

Kenan Yücel’in editörlüğünde ve Cansın Bozoğlu’nun kapak tasarımıyla yayımlanan kitabın editörünü Şiirden dergisindeki yazılarıyla tanıyorum daha çok. Şiirini çok yakından tanımadığım, ama daha çok eleştirel yazılarıyla ilgimi çeken Kenan Yücel’in, genç yaşlarında yitirdiğimiz iki ozan Özge Dirik ve Arkadaş Z. Özgerin yapıtlarını okurla farklı bir format ve “saygı” ölçütlerinde buluşturması; Özdemir İnce’nin ilk şiir kitabı Kargı’yı yeniden basımı, Andrey Voznezenskinin Oza’sını Ülker İnce çevirisiyle albenili bir sunumla yeniden yayımlayışı dikkate değer işler olarak görünüyor. Volkan Hacıoğlu çevirisiyle George Santayananın Şiirin Öğeleri ve İşlevi’ni yayımlaması da önemli. Okumaya devam et

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” / Ülkü Başsoy ile söyleşi

Ece Ayhan Sivil Girişimi, Ece Ayhan’la 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de tanışan ve arkadaşlıkları uzun yıllar devam eden Ülkü Başsoy ile Ece Ayhan Kültürevi’nde “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ece Ayhan ile yıllar süren yazışmaları Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar adıyla Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırılan Başsoy, bir Ece Ayhan simgesi olarak değerlendirdiği “Ters Sofora” ağacından yola çıkarak Ece Ayhan’ın izini sürdüğü söyleşi ilgiyle izlendi.

Ece-Ayhan-Ters-Bir-Sofora-1024x435

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora”

Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin  “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora” adını taşıyan Ülkü Başsoy ile söyleşi etkinliği 12 Ekim 2015 tarihinde Ece Ayhan Kültürevi’nde yapıldı. Kolaylaştırıcılığını gazeteci Ragıp Duran’ın yaptığı etkinlik 10 Ekim’de Ankara’da “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”ne yapılan bombalı saldırı sonucu katledilen 100’ü aşkın barış gönüllüsünün anılmasıyla başladı. Okumaya devam et

Martin Espada “Şiir Atlası”nda (Cumhuriyet Kitap)

Martin Espada

Cumhuriyet Kitap, 24.9.2015, S. 1336, s. 22

Seçilmiş şiirlerini yakında Şairin Paltosu adıyla, İlyas Tunç’un değerli çevirisiyle yayımlayacağımız şair Martin Espada, bugünkü (24.9.2015) Cumhuriyet Kitap‘ta, Cevat Çapan’ın hazırladığı Şiir Atlası köşesinin konuğuydu. Okumaya devam et

Üç Öykücü: Bilbaşar, Seyda, Buyrukçu (M. Sadık Aslankara)

Ve Yayınevi Muzaffer Buyrukçu’nun (1930-2006) ilk kez yayımlandığını duyurduğu Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları başlıklı uzun öyküsünü okurların, en azından öykü severlerin ilgisine sundu…

(…)

Muzaffer Buyrukçu öykülerindeki kişiler, “evin yolunu tut(an)” ama asla “hayal kurmayı bırak(mayan)”, “yoksul (ya da orta halli) memur”lar (15, 27) daha çok. Bu tek uzun öyküsünde de yine böyle bir öykü karakteriyle karşılaşıyoruz, her zamanki gibi bir film kahramanını izlercesine de peşine takılıyoruz onun. Okumaya devam et

Mevsimler ve Temmuzlar (Ahmet Ada)

 

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333 

Akın Art’ın lirik dili şairane olana kapalı ve yalın. İmgenin olanaklarını bu ilk şiirlerinde kullanıyor. Bu da belli bir şiir birikimine dayandığını gösteriyor. Gündelik hayata gönderen diri bir şiiri var.

Mevsimler ve Temmuzlar genç bir şair olan Akın Art’ın ilk şiir kitabı. Öyle çok uzun ya da dolambaçlı bir yazınsal yaşamı yok: 29 Aralık 1989’da Antalya’da doğmuş. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İşletme, Nâzım Hikmet Akademisi’nde Edebiyat eğitimi görmüş. Biyografisinde,  Bilgi Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politik bölümünde yüksek lisans eğitimini sürdürdüğü belirtiliyor. Şiirlerini ve eleştiri yazılarını çeşitli dergi ve fanzinlerde yayımlamış Akın Art. Okumaya devam et

“Sözcüklerin kendi sesleri vardır” / Ahmet Ada (Radikal Kitap)

Radikal Kitap, 4.9.2015

Radikal Kitap, 4.9.2015

4.9.2015 tarihli Radikal Kitap’ta yayımlanan söyleşinin tam metnini paylaşıyoruz.

Ahmet Ada‘nın yirmi ikinci şiir kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Ada ile çoğu düzyazı şiirlerden oluşan kitabını ve şiirlerinin müziğini konuştuk.

Söyleşi: Mitat Çelik

‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ yirmi ikinci şiir kitabınız. Çoğu düzyazı şiirlerden oluşuyor. “Ey, kolları fıskiye şiir! İçten bağlıyım müziğe.” Şiirlerinizin müziğini sorayım.

Düzyazı şiirlerin bir iç müziği var. Bunu şiirleri sesli okursanız işitebilirsiniz. Modern şiirin en zoru düzyazı şiir ses olarak eksi konumdadır. Atonal de diyebiliriz. Ama sözcüklerin kendi sesleri vardır. Sözcüklerden oluşan şiir dili ses ve anlam üretir. Düzyazı şiirler de öyledir. “İçten bağlıyım müziğe” derken kastettiğim budur. Melih Cevdet Anday, “dil söylemek için değil, işitmek içindir. Her şey kulakta oldu bitti. Rimbaud, yıldızların hafiften fru-fru ettiklerini duymuştu. Öyle ise dediklerini de anlamıştır” diyor. İşitilen şey, şiirsel sözün müziğidir ve aynı zamanda anlam da üretir.

Şiir tümceleriniz gramer kurallarını çiğneyen bir konumda değil. Ne dersiniz?

Anlamı cisimleştirmek için sözdiziminde karmaşık bir yolu seçmediğimden. Düşünce ve imgenin iç içe geçtiği yoğun şiir tümceleriyle yalınlıktaki derinliği bulmaya çalıştım.

Varlığın evi” başlıklı şiirinizde ölçülü bir biçimde cinsellik giriyor şiirinize. Şiirlerinizde cinsellik ender işlediğiniz bir konu. Yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. İnsanın bütünlüğünü sağlayan bir olgudur. “Varlığın evi”nde erotik düzlemde yansıtmaya çalıştım.

“İkinci adamın söylediği” şiirinizde Gezi direnişindeki anti-kapitalist gruba, dayanışmaya, kardeşliğe, barışa göndermeler var. Doğru mu kavrıyorum?

Doğru kavrıyorsunuz. Sekiz Gezi şiirinin ilki o. Şair öznenin şiirsel söylemiyle değil, ikinci şahsın şiir söylemiyle olup biteni anlamlandırmaya çalışan bir şiir. Öteki şiirlerde “biber gazı, duman, ağaç, park, polis, kırmızılı kız, tazyikli su, kask, Taksim, Ali” gibi sözcükler direnişe, başkaldırıya gönderen sözcüklerdir. Aynı zamanda dilde bir müziğin kurulması için kullanıldılar.

“Sonrası ağustos” bölümündeki “Opera binasının önünde” şiirinizde “Çiçeğe kesmiş opera binası / İçinde gül sesli dostlarım var / Kuş yolluyorlar lacivert dağlara / Adresimiz belli olsun diye” diyorsunuz. Mersin bir tutku mu şiirlerinizde?

İçinde yaşadığım mekân olarak Mersin, opera binası, deniz, kültürel atmosfer, arkadaşlarım, saatler ölüme doğru ilerlese de, hem gözümün önünde hem de belleğimdedir hep. Şiirlerime bir ucundan girmemesi düşünülemez.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’in kurmaca bir şiiri olan “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiriniz humor barındırıyor. Neden böyle bir anlatımı seçtiniz?

Humor ya da ironi şiiri zenginleştirici öğelerdir. Lirik şiire kattığınızda “aklın inceliği” ile şiiri güçlendirmiş olursunuz. Bu şiirimde şairleri bir orkestranın elemanları gibi göstererek ince bir alaya yol açtım. Ahmet Erhan’ın erken ölümü, ölümle hesaplaşmayı gerektirdi. Bu hesaplaşmayı ince bir alaycılıkla yaptım.

Bu kitabınızla kendinizi hangi şiire akraba hissediyorsunuz?

Kendi şiir deneyimim, başlangıçtan beri, dünya modern şiirine komşudur. Yağmur Başlamadan Eve Dönelim‘de de,  çağdaş lirik şiirin, düzyazı şiirin olanaklarını zenginleştirmeye çalıştım. Dünya şiirinin çoğu şairleri bir ritim estetiği kurarken, diğer yandan insanı, dünyayı, hayatı anlamlandırma çabası içinde oldular. Anlamlandırmayı dolayımlı olarak yapan şairlere komşu oldum. Geniş çağrışım alanları açtıklarını gördüm.

Düzyazı şiirlerinizden gövdenizi doğaya salmışsınız izlenimi edindim. “Olabilirsem dikili bir taş yıldızları görürüm buradan” diyorsunuz. Nasıl bir şey doğa olmak?

Saf olmayan içkin bir şey ve içerdedir. Varlığa uygun bir şey diyebilirim. Toprak, bitkiler, hayvanlar, deniz, Çiftlikköy; özgür ve aydınlık, hatta özerk bir evren sunmaktadır bana.

“Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’e portre çizimiyle Köksal Çiftçi, kapak ve iç desenleriyle Canan Güldal katkıda bulunmuş; bu da zenginleştirmiş kitabınızı.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, Haziran 2015, 104 sayfa

Radikal Kitap, 4 Eylül 2015

Buyrukçu ile yeniden! (BirGün)

BirGün, 28.8.2015, s. 15

BirGün, 28.8.2015, s. 15

Söyleşi: Kadir İncesu

Sessiz sedasız aramızdan ayrıldığında tarihler 26 Ağustos 2006’yı gösteriyordu. 21 Öykü, 10 Günlük ve 8 Roman olmak üzere toplam 39 kitaba imza atan Muzaffer Buyrukçu, aradan geçen 9 yıl içerisinde neredeyse unutuldu gitti. Ve Yayınevi tarafından yayımlanan Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları adlı kitabıyla yeniden gündeme geldi. Eğer Buyrukçu’nun diğer kitaplarını da okumak isterseniz sahafların yolunu tutmanız gerekiyor. Muzaffer Buyrukçu’yu oğlu Erdem Buyrukçu anlattı.

Cemal Süreya’nın ‘Edebiyatımızın Mareşali’ diye adlandırdığı Muzaffer Buyrukçu’nun dosyaları arasında bularak yayıma hazırladığınız ‘Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları’ adlı kitaptan söz eder misiniz?

Cemal Süreya yakın arkadaşı babamı hem yaşamı hem de yazın tarzı dolayısıyla 1963’lü yıllarda Maksim Gorki’ye benzetirdi… Babam bu eserinde bireyin yeryüzünde bulunmasının nedeni olan cinselliği, enine boyuna kurcalar, onun üzerinde kılı kırk yaran bir dikkatle durur. Cinselliğin tenlerde ve ruhlarda meydana getirdiği görkemli mucizelerin merkezlerindeki devinimlere ayna tutar ve cinselliğin patladığı noktalardaki kıvılcımları ansızın yangına dönüştüren sevişmeleri, sevişmelerin temelinde yatan olguları… her edime, her davranışa bir anlam katan sevgileri ele alır. Kitap, öykünün kahramanı Haydar’ın ve onun herhangi bir şekilde yaşamına katılan Esma, Ninja, İzmirli ve Meral’in cinsellik dolu serüvenci kimliğiyle birleşerek akıp gider. Okuyucuların her satırında kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri, sevinecekleri, kızacakları, üzülecekleri bu öykü kitabını çok seveceklerine inanıyorum.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Muzaffer Buyrukçu’nun edebiyatımızdaki yeri üzerine neler söylenebilir?

Ben oğluyum, tarafsız olamam. Ancak babam yazmaya başladığı 1950 yıllarından bu yana Korkunun Parmakları’yla öykücülüğümüze yepyeni bir tarz, yepyeni bir ses getirmiştir. Mağara‘yla başlattığı yenilikçiliğin sınırlarını genişleterek, romancılığın içeriğini zenginleştirmiştir. Şarkılar Seni Söyler’le öykücülüğünde bir kez daha kendi devrimini yapan Buyrukçu, Her Yer Karanlık’la yazıncılığını doruğa ulaştırmıştır.

Hikâyelerinde figüran kadrosunu çok geniş tutan ve ayrıntılar etrafında adeta dans eden Buyrukçu’nun hikâye kahramanları, yazın süreci içinde köklü bir değişikliğe uğramıştır. Öykü yazarlığında her ne kadar onu Orhan Kemal ve Sabahattin Ali çizgisinin ardılı gibi değerlendirseler de Buyrukçu, hep kendine özgü kalabilmeyi ve edebiyatta kendi dili ve kurgusunu yaratma hünerini göstermiştir. Yapıtlarına dahil ettiği kişiler sıradan halk tipleridir ve onların yaşam kültürleri ve yaşama biçimleri Buyrukçu`nun roman ve öykülerinin temel direğini oluştururlar.

En önemlisi Türk edebiyatında, dünyada eşi benzeri olmayan bir günlük tarzı yaratmış olması. Hikâyeciliğini, romancılığını görmezlikten gelsek de kesin olan Buyrukçu’nun günlüklerinin Türk edebiyatı tarihine, insanlarına ve edebiyatçılarına tanıklık edeceğidir. Babam Türk edebiyatının belgeselini yazmıştır. Bugün Cemal Süreya, Orhan Kemal ve Türk edebiyatının diğer temel taşlarını okuyucu olarak tanıyorsak bunu Muzaffer Buyrukçu’ya borçluyuz.

Babanızın unutulduğunu düşünüyor musunuz?

Son on üç yıldır Türkiye’nin siyasi tercihi yaşamımızdaki değerli tüm hücreleri zehirlediği gibi Türk edebiyatına da büyük bir darbe vurdu. İnsanları, edebiyatın köşe başları direklerini karakter erozyonuna uğrattı, değiştirdi, egolarını yükseltti. Ben sadece babamın değil babam gibi Türk edebiyatının gelişmesine katkıda bulunan ve bugün aramızda olmayan onlarca yazarın da unutulduğunu düşünüyorum. Ama bir gün bu sanatçılarımızın unutulmuşluğunun biteceğine ve Türk Edebiyatının eski günlerine döneceğine de inanıyorum.

Kaynak: BirGün gazetesi, 28.8.2015

satin-al-buton

Ahmet Ada söyleşisi (Aydınlık Kitap)

Ahmet Ada’dan yeni şiirler: Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

“Tarih de, doğa da, nesneler de şiire dönüşüyor elimde”
“Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için.”

Ahmet Ada

Söyleşi: Mitat ÇELİK  

MİTAT ÇELİK: Yeni kitabınız “Yağmur Başlamadan Eve Dönelim”de bozuk düzen yollarda yürüdüğünüz görülüyor. Ülkemizin sorunları işaretleyen şiirler mi bunlar? 

AHMET ADA: Toplumsal ilgileri olan ve olup bitene duyarlı şiirlerden oluşan bir kitap oldu bu. Tarihe şiirle not düşmüşüm. Örnekse “Kandiller” şiiri. Oral Çalışlar’ın bir yazısında okumuştum. 1915 Ermeni olayları. Diyarbakır’da, Dicle nehriyle Ermeni aileler sürgüne gönderilmiş. Her yıl Dicle üzerindeki köprüde o günleri anımsatan bir ritüel yapılıyor. Karpuzlar kesilip içine yanan kandiller oturtuluyor. Gece, kandiller yanan karpuzlar nehre bırakılıyor. Gidenler anılıyor. “Kandiller” bu bağlamda nesnel bağlılaşığı olan şiir. Halkın belleğinde yaşayan olaylar zinciri şiir diliyle yeniden kuruluyor. Sonra “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiri. Gezi şiirleri. Taksim’deydim. Tanık oldum isyana. Mersin şiirleri doğa tutkumdur.

Okumaya devam et

Sonbahar (Şenay Aydemir)

Sonbahar (KAPAK)

Sonbahar, bir filmin yaratım süreçlerinin en önemli duraklarına dair fikirler verdiği için önemli bir kaynak.”

Özcan Alper’in 2008 yılında gösterime giren ilk filmi Sonbahar, birçok sinema otoritesi tarafından son yılların en iyi ‘ilk filmi’ olarak kabul ediliyor. Hatta bu iddiayı daha da ileriye taşıyanlar var. Evet, Sonbahar, Türkiye sinema tarihinin en iyi ilk filmlerinden birisi olarak kayıtlara geçti.

Bir filmi iyi yapan şeyler yalnızca sinema matematiğinin tutarlı olması değildir. Yani iyi bir senaryoya, sağlam bir ekibine, çarpıcı bir yönetmenlik ufkuna ve yetenekli oyunculara sahipseniz bu parçalar sizin iyi bir film yapmanıza yeterli olabilir. Eğer sinemanın bir matematiği varsa, yukarıdaki bileşenleri formülün doğru yerlerine koyduğunuzda, doğru sonucu da bulursunuz. Ama bir filmin bütün bu hesapları aşan, toplumun, hayatın sinir uçlarına dokunan özellikleri de olmalı. Filmleri iyi yapan şey, sinema bilgisi ve matematiğidir belki ama unutulmaz yapan şey ‘duygusu’dur.  Okumaya devam et

Sanatçı/politikacı uçurumu kapanmaya mı başlıyor? (M. Bülent Kılıç)

Akın-Art-Şiir

(…) Evet, çok uzun bir dönem boyunca, sanatçı ile politikacı arasında bir uçurum oluştu ve derinleşti. Son yıllarda bu uçurumun sağ politikalar lehine kapanmaya başladığını, uçurumun kapanması sürecinde sol-liberal öznelerin özel, özgül ve görkemli bir misyon üstlendiğine tanık olduk. Ancak, sosyalizm özlemi içindeki kesimler açısından baktığımızda sanatçı ile politikacı arasındaki uçurumun kapandığının gerçek emarelerini görebilmekten uzağız. Bunun en önemli gerekçelerinden birinin, sosyalist solun, sanat pratiklerinin özgül bir politika pratiği yani bir “politik sanat” pratiği olduğunu kavrayamamış olmasıdır. Politik politikanın dilinin sanatsal dile olduğu gibi aktarılmasında bir beis görememesinin nedeni de budur; bu olmuştur. Bütünüyle sağın ve sol-liberal kesimlerin insafına bırakılan bu alan yalnızca sanat pratikleri açısından çürümenin, gerilemenin, gericileşmenin gerekçesi olmamış, AKP diktatoryasının oluşturulma sürecinde de gördüğümüz üzere sol açısından büyük bir zaafa neden olmuştur. Okumaya devam et

Özcan Alper ile Söyleşi (Milliyet Kitap)

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Söyleşi: Bülent Usta

Özcan Alper’in “Sonbahar” filmi gösterime girdiğinde, filmdeki dalgaların iskeleyle buluştuğu o unutulmaz sahnede olduğu gibi birden patlamış, yarattığı dalgalar hayatlara çarpıp politik film algısını değiştirmişti. Film çekim planları, senaryosu ve hakkında çıkan yazılarla birlikte kitaplaştı. Türkiye’de bu türden sinema kitaplarının fazla görülmediğini düşününce, biraz geç de olsa “Sonbahar” filminin kitabına kavuşmak güzel oldu. Özcan Alper’le yayımlanan bu kitap vesilesiyle, kitaplarla ve edebiyatla ilişkisini konuşalım istedik. Henüz gösterime girmemiş olan filmi “Rüzgârın Hatıraları”ndaki başkarakterin kafa seslerini yazarken Özcan Alper’le çalışma imkânı bulduğum zaman, filmlerinden ne kadar tahmin etsem de edebiyattan bu kadar çok beslenen ve metinler arası düşünebilen bir yönetmen olduğuna tanık olmak şaşırtıcı gelmişti bana.

Özcan Alper ile filmlerinin ardındaki kitaplar ve çocukluğundan kitapçılık yaptığı üniversite yıllarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Kitabın ortaya çıkış süreci nasıl oldu?

Film gösterime girdikten sonra bir yayınevi, politik filmlerle ilgili bir proje içerisinde “Sonbahar”la ilgili bir çalışma yapmak istemişti, ama gerçekleşememişti o proje. Sonrasında “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”i kapsayan bir kitap fikri düşünülmüş ama araya başka şeyler girince o da olmamıştı. Bir şekilde Ve Yayınevi, bu teklifle gelince, biz de herhalde doğru zaman şimdi, deyip çalışmayı kabul ettik.

Son filminizde sizinle birlikte çalışma imkânı bulduğum için, edebiyatla ilişkinizi, bir film projesine başlamadan evvel nasıl bir ön hazırlık yaptığını az çok biliyorum. Kitaplarla aranızdaki bu güçlü bağ nasıl oluştu?

Doğup büyüdüğüm coğrafyada, yani Hopa’da, geçmişte kitaplarla ilgili yaşanmış pek çok olay var. Kitapların yakıldığı, yasaklandığı zamanlarda kitaplar, toplanıp naylonlara sarılarak toprağa gömülüyordu. Sonrasında da bahçeden annem domates biber ekerken topraktan artık çürümüş kitapların çıktığını görmek benim için sarsıcıydı. Bu çok garip bir ilişki… Bir ülkede düşünün ki, bir çocuk topraktan kitapların çıktığını görüyor. Bir tarafıyla hüzünlü bir şey aslında ve bir yandan da o eski kuşak öğretmenlerin çocuklara okuma kültürünü vermesi de oldukça etkili. Dağ başındaki bir köyde yaşayan çocuk, yoksa nasıl okumaya merak salar?

“Sonbahar” filminin senaryosunu yazarken hangi kitaplardan faydalandınız?

Senaryoyu yazarken aralarında edebiyatçıların da olduğu pek çok insana okutup görüşlerini almıştım. Üçüncü filmim “Rüzgârın Hatıraları”nda da doğrudan edebiyatçılarla çalıştım. Sinema ve edebiyat ilişkisini çok önemsiyorum. Türkiye sinemasına baktığımızda, bunu Atıf Yılmaz’dan da dinlemiştim, sinemacılarla edebiyatçıların dirsek teması hiç eksik olmamıştı. Özellikle ’70’li yıllarda… Örneğin “Hakkari’de Bir Mevsim” filminde, bir tarafta Ferit Edgü, bir tarafta Onat Kutlar var.  Onat Kutlar gibi bir senaristle çalışamadığım için çok kahırlanırım… Bu filmimde Yaşar Kemal’le tanışıp senaryomu okutabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. “Gelecek Uzun Sürer” filmini yaparken Diyarbakır’da Seyithan Kömürcü gibi genç edebiyatçılarla buluşmuş, onlardan görüşler almıştım. “Sonbahar” filmi de bütünüyle edebiyattan besleniyor. Örneğin filme dair fikir, kitapta da yer alan Yesenin’in bir şiirinden ortaya çıkmıştı. Senaryo ve filmin bütün ruh hâli, o şiirdeki atmosfere göre şekillendi. O şiir, filmin bir tür özeti gibidir benim için. Aynı şekilde Lermontov’un “Hançer”i de filmin şekillenmesinde etkili olmuştu. Edebiyat sadece filmin ruh halini etkileyen bir şey değildi. Türkiye’deki edebiyat ve politika ilişkisine dair tartışmalardan da çok faydalanmıştım, “Nasıl bir politik sinema?” sorusunu kendime sorarken. Sevgi Soysal, edebiyat ve politika arasındaki ilişkiye dair çok iyi bir örnekti benim için. Sinemayla ilgili kuram ve eleştirel birikimin dışında, Murat Belge’nin edebiyat üzerine yazılarından Çernişevski’lere ya da Lucas’lara kadar, edebiyat eleştirisinden çok faydalandığımı söyleyebilirim. “Sonbahar” filmi ve kitap listesi deseniz, bu anlamda belki yüze yakın somut olarak kitap adı sıralayabilirim. Serol Teber’in “Melankoli” kitabı, diğer kitaplarıyla birlikte o listede üst sıralarda yer alır örneğin. Sadece edebiyattan değil, diğer tür ve alanlardan da faydalanmıştım filmi yaparken. John Berger de aynı şekilde, kitaplarından çokça beslendiğim, hatta tanışmayı, birlikte bir şeyler yapmayı istediğim yazarlardan birisi. Hayatta en sevdiğim yazarlardan biri Yaşar Kemal’se, diğeri John Berger diyebilirim.

Yeni filminiz “Rüzgârın Hatıraları” için de uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz sanıyorum. Gösterime girmeden filmin detaylarından bahsetmek doğru olmasa da birkaç küçük ipucu alabiliriz belki…

Evet, gösterimine daha var. Ahmet Büke ile senaryosuna çalıştığımız bu filmde de örneğin Marc Nichanian’ın “Edebiyat ve Felaket” kitabı, benim için yol gösterici oldu. Aynı şekilde Aram Pehlivanyan’ın “Özgürlük İki Adım Ötede Değil” kitabı da…  Bir ressam ve çevirmenin ’40’lı yıllardaki hikayesini anlattığı için, doğal olarak çok daha uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz. Bu filmde de bir şiirden yola çıkmıştım, sonra Sabahattin Ali’ler, Nâzım Hikmet’ler, Walter Benjamin’ler gibi pek çok yazar ve şairin eserlerinden ve hayat hikâyelerinden esinlenen bir filme dönüştü. Bu film, öyle adlandırmamış olsam da “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”le birlikte bir üçlemeyi oluşturuyor bir bakıma. Üçünde de bireysel ve toplumsal yönleriyle hafıza, yüzleşme ve bunun anlatılara yansıması var.

Şu sıralar yeni filmini hazırlayan bir yönetmene en son okuduğu kitapları sorsam…

Bu aralar Cemil Kavukçu’nun son kitabı “Üstü Kalsın”ı okumaya başladım. Burhan Sönmez’in “İstanbul İstanbul” ve Selim Temo’nun “Ruhun Bedeni” de okuduklarım arasında. Gazetelerin kitap ekleri aracılığıyla takip ediyorum yeni çıkan kitapları. İnternetten değil de kitapçılardan kitap almayı tercih ediyorum, dokunarak, sayfalarını karıştırarak. Ama bu kentsel rant dönüşümü yüzünden kitapçıların sayısı oldukça azalıyor. Kadıköy’de birkaç kitapçı kaldı ve onlarda da aradığım her kitabı bulmam mümkün olmuyor. Kitapçıların azalmasına, üniversitede öğrenciyken kitapçılarda çalışmış olduğum için ayrıca üzülüyorum. Kadıköy’de öğrenciyken çalıştığım kitapçı, şimdi meyhaneye dönüştü, ne yazık ki… Kadıköy’de her yer bar olmaya başladı, hiçbir sınır yok, en azından sokaklarda bir kota konulabilirdi, böylelikle kitapçıların var olabilmesi için de bir imkân olurdu.

Kaynak: Milliyet Kitap, 20.7.2015

 

Sonbahar: Bir hayalin sessiz çığlığı (Türker Körük)

“Birkaç gün önce Ve Yayınevi’nden çıkan Özcan Alper’in senaryo kitabı ‘Sonbahar’, en az filmi kadar etkileyici ve en az onun kadar epik bir anlatı yapısında. ”

Sonbahar (KAPAK)

Epiğin bir anlamı da, bir toplumun tarihinde yer etmiş olayların, o toplu üzerindeki etkisinin yazılı, sözlü ya da görsel anlatımı…

20. yüzyılın son çeyreği, Türkiye’nin belki de tarihinin en karanlık yıllarını kapsar. Yönetmen Özcan Alper, ilk filmi Sonbahar (ve bir sonraki filmi Gelecek Uzun Sürer’de), seksenli ve doksanlı yılların öğrenci hareketleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşü, açlık grevleri, siyasi ortam, Diyarbakır, faili meçhulller ve ağıtlar üzerinden Türkiye’nin bir 20. yüzyıl son çeyreği epiğini yaratıyor ve yaratmaya da devam ediyor (Rüzgârın Hatıraları).

Sonbahar, Çehovyen bir dramanın ötesinde, içselleştirilmiş bir hayalin sessiz çığlığı. Okumaya devam et

Şiirin şimdiki zamanı (Melih Levi)

“Şu aralar heyecanla takip ettiğim Ve Yayınevi’nin geçtiğimiz aylarda okuyuculara sunduğu şair Akın Art beni bu yenilenme ve kendime muhalefet etme ihtiyacı ile baş başa bıraktı. Mevsimler ve Temmuzlar özünde hüzünlü bir yapıt. Ölüm sık sık bir tema olarak karşımıza çıkıyor fakat Akın Art’ın şiirinde ölüm kelimelerin, algının ve anlık birlikteliklerin geçiciliğini anlatan türden.”

 

Akın-Art-Şiir

Şiirin şimdiki zamanı

“Şiir: Olmadan öncesinde, o bizce: Olduktan sonra biz onca,” demiş Özdemir Asaf. Şiirin “olması” için ne gerekli? Bu konuda tabii ki yemek tarifi sunar gibi şiirsel teknikleri sıralamak mümkün değil. Ama şu da bir gerçek ki başarılı şiir adeta bir meyve gibi ağaçtan düşmeye meyletmiş bir olgunluğa sahip olmalıdır. Meyvenin doğanın bin bir gizemli sürecinden geçtikten sonra bu olgunluğa eriştiğini biliriz. Şiir için de öyledir. Arkasında bir ustanın gizemli hayal gücü, edebi yetişkinliği ve şiirin o noktaya gelebilmek için sürdüğü atölye hayatı hep kendini belli eder. Şiire girişirken, şiiri okurken, şiirin hangi dilden konuştuğunu anlamaya çalışırken bu dokuyu hissederiz, fakat şiir olmaya başladıkça şiirin işleyişi anlaşılmaz bir hal alır, mekanizmaları görünmezliğe karışır. Artık şiir bizi kendi dünyasına çekmiştir ve bu dünyada sürekli kendimizi tanımlama gereksinimi duyarız. Okumaya devam et

“Sonbahar”ın kitabı çıktı (BirGün)

Sonbahar”ın Kitabı Çıktı!

"Sonbahar"ın Kitabı

1.7.2015 tarihinde BirGün gazetesinin kültür sanat sayfasında Sonbahar kitabımızın haberi yer aldı. BirGün gazetesine teşekkür ediyoruz.

Yönetmen Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi “Sonbahar”ın senaryosu kitap olarak yayımlandı. ‘Ve Yayınevi’ tarafından basılan kitapta, Sonbahar filminin senaryosunun yanı sıra yönetmenle yapılmış iki söyleşi ile film üzerine yazılmış yazılar da yer alıyor.

Eserde, politik nedenlerle yaklaşık 10 yıl boyunca hapis yatan ve akciğerleri iflas ettiği için afla serbest bırakılan Yusuf un ölümü beklemek üzere memleketine dönüşü ve orada geçirdiği son günleri anlatılıyor. Alin Taşçıyan, Can Dündar ve Yıldırım Türker’den görüşler içeren tanıtım yazısından bir bölüm şöyle: “Şimdi de Özcan Alper’in Sonbahar‘ında Yusuf susuyor, ölüm orucuna yattığı hücresinden çıktıktan sonra her tarafın hücreye dönmüş olduğunu görmenin mutsuzluğuyla, ‘Sosyalizm uğruna onca yıl hapis mi yattın, yazık sana’ diyen bir Gürcü kızının hayal kırıklığıyla, bir söz orucuna yatıyor bu kez de…

"Sonbahar"ın kitabı

Bir tek ırmaklara haykırıyor isyanını; ki o da yankı vermiyor. 80’lerle başlayan ölümcül sessizliğin, sinemadaki sedası bu suskunluk…” (Can Dündar)

“Özcan Alper’in Sonbahar’ı gerek anlatısal gerek görsel yönden bütün yalınlığına rağmen katman katman açılabilen bir film. O ‘ölüm ve aşka dair bir film’ olarak tanımlıyor Sonbaharı, bütün alçakgönüllülüğüyle. Sonbahar hem Çehovyen bir drama hem doksanlı yılların kayıp kuşağına yakılan bir ağıt…” (Alin Taşçıyan)

Sonbahar, genç bir yönetmenin ilk filmi. Şaşırtıcı yanı, bu kadar pişmiş, bu kadar bütünlüklü bir sinema diline sahip olmasının yanı sıra yaratıcısının imzasını daha şimdiden tanınır kılan şiiri.” (Yıldırım Türker)

Daha önce yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Adadolu’da” filmi ‘Evvel Zaman’ adıyla bir günce niteliğinde Ercan Kesal tarafından kitaplaştırılmıştı. Filmin senaryosunda imzası bulunan yazar Ercan Kesal aynı zamanda filmin oyuncuları arasındaydı. Ancak ‘Evvel Zaman’ adlı kitap da daha çok filminin hikâyesininin konuşulmaya başlandığı günden setin sona erdiği güne kadar yaşananlar etrafında bir çerçeve çiziyor.

Onur Saylak, Megi Kobaladze, Serkan Keskin’in de rol aldığı Sonbahar adlı filmde, politik nedenlerle 10 yıl hapis yatan Yusuf’un ölümü beklemek üzere memlekete dönüşü ve geçirdiği son günleri anlatıyor.

“Sonbahar”ın Kitabı Çıktı, BirGün, 1.7.2015

“Şiirin Öğeleri ve İşlevi” Kitabı Üzerinden Şiire Dair Kişisel Notlar (Ertuğrul Rast)

Mahalle Mektebi, Mayıs-Haziran 2015, Sayı: 23, s. 115-116

Mahalle Mektebi, Mayıs-Haziran 2015, Sayı: 23, s. 115-116

Kitap ve Yazarı Hakkında Kısa Bilgi

İspanyol filozof, şair ve yazar George Santayana yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşamış en önemli düşünürlerden biri olarak anılmaktadır. Santayana’nın öğrencileri arasında T.S. Eliot, Robert Frost, Gertrude Stein, Wallace Stevens gibi şair ve yazarlar bulunmaktadır. “Şiirin Öğeleri ve İşlevi” makalesi 1900 yılında yayımlanan “Şiire ve Dine Dair Yorumlar” kitabının bir bölümüdür. Makale Volkan Hacıoğlu tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve kitap olarak VE Yayınları’ndan çıkmıştır.

1.

Santayana makalesine şiire tanım getirmenin çaresizliği üzerine düşüncesiyle giriş yapar. Şiire dair bir tanımın –yetersiz de olsa- “sayılar” ve “ölçü” üzerinden yapılabileceğini söyler. Çünkü “sayılar” şiire eş anlamlıdır ve “ölçü” güzelliği ve hakikati en iyi anlatan kelimedir. Çünkü Santayana’ya göre “İncil’i okurken anlarız ki Yaratıcı, Doğa’yı boşluktan ağırlıklarla, ölçülerle, sayılarla çıkarmıştır.” Zen Budizmi’nde de dünya “on bin nesne” olarak tanımlanıyor, sanıyorum bu da bize sayılar ve ölçü hakkında bir fikir verecektir. Aklımıza şu soru gelir: Evrenin kökeninde şiir mi bulunmaktadır? Okumaya devam et

“Türkiye’de kitap okuru değil yazar okuru var”

“Cumhuriyet Sokak”, 24.5.2015, s. 12

PARANIN YOLU EDEBİYATTAN GEÇMİYOR

Yayımlanan listelerdeki milyonluk rakamlar aldatmasın. Türkiye’de edebiyatçıların ezici çoğunluğunun kitaplarından kazandığı para, asgari ücret seviyesinde. En çok duyulan tavsiye, yazar olmak istiyorsanız ek iş yapmayı ya da cepten yemeyi göze alın.

Forbes Türkiye dergisinin mayıs sayısında, 2014 yılının en çok kazanan yazarlarının listesi yayımlandı. Buna göre 1 milyon lira telif geliri sınırını sadece dört yazar geçti. Listenin zirvesinde “Allah De ötesini Bırak” kitabının yazarı Uğur Koşar vardı. 1. 7 milyon lira telif geliri kazanan Koşar’ı Ayşe Kulin, Orhan Pamuk, İskender Pala ve Kahraman Tazeoğlu takip etti. Listedeki cirolar ve telif gelirleri dudak uçuklatan cinsten ama bu isimlerin çok ciddi azınlıkta kaldığı da bilinen bir gerçek. Türkiye’de edebiyat yayıncılığında telif oranları yazara ve yayınevine göre değişiklik gösteriyor. Kimi yayınevi yayımlayacağı kitap için yazara yüzde 6, kimi yüzde 12 telif ödüyor. Bunlar sektörün ortalama oranları. Okumaya devam et

Ahmet Ada’dan düzyazı şiirler

Ahmet Ada’dan Düzyazı Şiirler

Ahmet Ada, düzyazı şiirler

“Ahmet Ada’dan Düzyazı Şiirler”, Yurt Gazetesi, 14.6.2015, s. 2

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim / Düzyazı şiirler

14.6.2015 tarihli Yurt gazetesinde yayımlanan Yağmur Başlamadan Eve Dönelim haberi:

“Şair Ahmet Ada’nın yeni kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim Ve Yayınevi’nden çıktı. Bu kitapta düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair ‘Gezi şiirleri’ ile o görkemli isyanı selamlarken, kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan’ın anısını yaşatıyor. Canan Güldal’ın desenlerinin yer aldığı kitapta şairin portre çizimi de Köksal Çiftçi tarafından yapılmış.”

“Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için”

“Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için”

Evrensel, 11.6.2015, s. 12, ey dünya, ahmet ada

Evrensel, 11.6.2015, s. 12

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim: “Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için”

11.6.2015 tarihli Evrensel gazetesinde yer alan Yağmur Başlamadan Eve Dönelim haberi:

“Ahmet Ada’nın yeni şiir kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim raflardaki yerini aldı. Yeni kitabında düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair, ‘Gezi şiirleri’ ile o görkemli isyanı selamlarken kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan’ın anısını yaşatıyor. Canan Güldal’ın desenlerinin yer aldığı kitapta şairin portre çizimini Köksal Çiftçi yapmış. Yeni şiirlerinden ‘Kandiller’de şöyle diyor şair: Ey yeryüzü, de ki ölenlerin çocuklarına, akıp gidiyor insan şimşekler gök gürültüleri arasından…” 

“Sonbahar”, Özcan Alper | Kitap tanıtım filmi

Sonbahar kitabı

Sonbahar kitabı

Sonbahar, genç bir yönetmenin ilk filmi. Şaşırtıcı yanı, bu kadar pişmiş, bu kadar bütünlüklü bir sinema diline sahip olmasının yanı sıra yaratıcısının imzasını daha şimdiden tanınır kılan şiiri.” Yıldırım Türker

Kitapta filmin senaryosunun yanı sıra yönetmenle yapılmış iki söyleşi, film üzerine yazılmış yazılar ve ayrıntılı bir kaynakça da yer alıyor.

Sonbahar, Özcan Alper, Yayına Hazırlayan: Kenan Yücel, Ve Yayınevi, Haziran 2015, 136 sayfa.

sonbahar kitabı