“Yeryüzünü dinliyorum” (Süreyya Aylin Antmen’le söyleşi)

“Yeryüzünü Dinliyorum”

Süreyya Aylin Antmen’le Geceyle Bir adlı şiir kitabı hakkında yapılan ve Diri Ozanlar Derneği‘nin 3. sayısında yayımlanan söyleşi…

“Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.”

DİRİ OZANLAR DERNEĞİ: 5 yıl aradan sonra ikinci kitabın çıktı. Görünüşte basit durabilir ama önemli olduğunu düşünüyorum; ne hissediyorsun?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Elbette, güzele, iyiye ulaşmaya çalışan her çaba çok kıymetlidir. Bir edebî eserin önemiyse yaratma sürecindeki koşullardan, özverili emekten, metnin kendi açtığı o rüzgârlı yoldan geliyor. Yazarından, şairinden çıkıp okura ulaşıyor; insanların kalplerine ve ruhlarına erişiyor. Bunu çok önemsiyorum. İlk kitapta suyun yüzeyinde kalabildiğini görmek vardı, ikincisindeyse akıntıya karşı koyabildiğini görmek… Herhalde üçüncü de dalgayı içmek gibi olacak, öyle bir heyecan…

Sonsuzluk ve an, sessizlik ve ses. Şiirlerin bu uçlarda bir gergef işliyor gibi. Temelde şairlerin kimyasında olan bir harekettir bu evet ama sende bu daimi yolculuk daha baskın. Bu konudan bakınca, şiir sende huzura mı huzursuzluğa mı ait?

Huzurla ve sükûnetle uzlaşmaktan oldukça uzaktadır şiir, bu yüzden huzura ait olduğunu söyleyemem, hatta bir yere ait olduğunu da. Şiirde sürekli bir devinim, yıkım ve yeniden inşa, yaşamın sesiyle kuşatılmış bir kargaşa hâli vardır, çünkü merkezine huzursuzluğu alır; yarayı, derdi, olmayanın kara uğultusunu ve olanın tarihsel yükünü sırtlanır. Açmazlardan, gelgitlerden, bir kısırlıktan beslenir. Şairin, huzuru bozan, taşları yerinden oynatan; durduğu yerde de yapamayan ve bu yüzden hep göçebe yaşayan kişi olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Şair, huzuru, en güzel ezgiyi yaratarak bozuyor. Dilini de ironik bir biçimde geceye ve sessizliğe sığınarak kuruyor.

Yazmak çok kişisel bir deneyim. Şiirimin iki uç arasında gidip geldiğini söyleyemem, çok sınırsız bir alanda, kendi sınırsızlığı içerisinde insan ruhunun görünmez duvarlarına temas ediyor. Orada belki bir kıvılcım, ani bir parlama, bir sancı olarak var oluyor. Taşmayı ve önüne çıkan şeyleri yıkmayı arzulayan bir dille başlıyorum; kendini kurmak deyince dil doğası gereği ilkin berrak bir yıkıntıya doğru yol alıyor sanırım, kanatlanmayı arzulayan köklerle bağ kuruyor. Kanatlanmak, yükselme isteği her an eşlik ediyor bana şiirde. İki zıt kutup arasında gidip gelmeyi değil, bir sınırın olmadığına inanarak bu sınırsızsızlığın içerisinde yol almayı seçiyorum.

Çağrılı Olan şiirin böyle bitiyor; “acıyı unut / acıyı unut / öyle yakıcı ki idrakın yalnızlığı.” Bu yeryüzünde bir şair neyi idrak eder? Ve neyi idrak edemez?

İdrak edemediğini, edemeyeceğini eder sanırım. Ona çok yaklaşmayı dilini çözmek farz eder. Bildiğimizi düşündüğümüz şeylere çok yaklaştığımızda aslında hiçbir şey bilmediğimizi, hiçbir şeyi bütün hatlarıyla kavrayamayacağımızı anlarız. Anlamın labirentlerinden geçerek en sonunda büyük bir anlamsızlığa varırız. Bunun gibi. Her şey avuçlarımızın arasında toz zerreleri gibi dağılmaya mahkûm gibidir. Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.

Şair yeryüzünde yeryüzünü idrak eder, bunu bilgiyi kullanarak değil, sezgi yoluyla yapar. Bu yüzden, dünyanın başka bir yerinde acı çeken bir insanın acısını kalbinde duyar; derdini derdi edinir. Adaleti, barışı, özgürlüğü, düşüncenin ve hislerin sınırsızlığını arar, bu değerleri delice savunur. Bu yüzden bir parçası olduğu doğadan kopmak istemeyen, o son bağı da kesmeyi göze alamayan mutsuz ve huzursuz bir azınlığız. Kendi sesimizi duyabilmek ve ona konuşacağı alanı yaratabilmek için yeryüzünü idrak etmeye ihtiyacımız var. İnsan ruhundaki gizli bir nüveyle düzeni sarsıyoruz, bunun için kendi sınırlarımızı, kötülüğümüzü doğanın yüzümüze çarptığı bir gerçeklik olarak duymalıyız ki içerdeki barbarı susturabilelim.

Geceyle Bir, Süreyya Aylin Antmen'in ikinci şiir kitabı

Geceyle Bir’de yakıcı bir arzunun diliyle geri çekilmiş bir sahiplenişin katılığı var. Bunu kâğıda döken sözcükler de medeniyetin simgelerinden çok tabiatın işaretleri…

Bu çok çarpıcı bir bakış. Sanırım Geceyle Bir bundan daha iyi özetlenemezdi. Yakıcı bir arzu var, gücünü doğadan, kendi doğasından alıyor; ancak geri çekilmek zorunda. İşte bu zorundalık da bizi, fark ettiğin bu katılığa çıkarıyor. Kanatların havayla dolu, uçmaktan başka isteğin yok; gökyüzü alabildiğine geniş, uçuşun en haz verici yerinde göklerde görünmez bir duvarla karşılaşıyorsun. Bu hezimetin dili bütün şiirlerin omurgasını oluşturuyor diyebilirim. Yengisiyle birlikte doğaya geri dönüyor, tabiata sığınıyor.

Medeniyetten ve onu çevreleyen kirli dokudan oldukça uzaktayım. Gücümü ve yenilgimin güzelliğini tabiattan alıyorum. Şiirin yaşamla ve tabiatla olan bağına sadık kalmaya çalışırken karşılıklı olarak sürekli bir bakışım halindeyiz. Yeryüzünü dinliyorum. Yeryüzünün içimdeki seslerine kulak kabartıyorum, çünkü içinde yaşadığımız dünyayla sürekli bir sessiz iletişim halindeyiz, bu bir sesi olmayan sözcükleri bastırabilecek şeylerle arama keskin bir mesafe koyuyorum. ‘Geri çekilmiş olan sahipleniş’ başka türlü yoluna devam edemez gibi geliyor.

Hep bir arınma hasreti çekiyor gibi sözcüklerin; sevgiliyle, doğayla ya da geceyle. Birçok yol arıyor gibi bunun için… Bu yolların temelinde de çokça felsefe yatıyor aslında. Şiir-felsefe ilişkisi hakkında ne düşünüyorsun?

“Acımı dindirmek istiyorum”, diyor. Bu bir arınma gibi durabilir, ama aslında değil. Sevgiliyle konuşurken de, geceye ve tabiata sığınırken de aslında kendiyle konuşma halinde. Arınmak istemiyor, çünkü böyle bir şeyin mümkün olamayacağının farkında. O halde bakışını şiirin, yaratının tabiatına çeviriyor, en iyi bildiği yol bu çünkü. Kendiyle ve sayısız pencere vasıtasıyla başkalarıyla konuşma ihtiyacı güdüyor. Acıyı taşıyacak ve onunla birlikte yaşayacaksak; yeryüzünün başka bölgelerinde yaralanmış, incitilmiş, ruhunda bir kesik derinliğiyle yaşamak zorunda bırakılmış insanlarla gönül birliği kuracaksak bunu yalnızca şiirle, sözcüklerle yapmayacağız. Bu yüzden sözcüklerden çok daha fazlasıdır şiir, bize kendi doğamızı usanmadan tekrar tekrar hatırlatır, eyleme gücünü biler. Şiir benim için bu dünyanın gerçekliğiyle yüzleşme ve hesaplaşma biçimi aynı zamanda, şiiri düşünürken yaşamı savunmayı, haklarımız için mücadele geleneğini de şiirin içinde tutuyorum. Şiiri ve felsefeyi bir ilişki içerisinde düşünecek olursak bende uyandırdıkları ilk bunlar oluyor.

Sevdiğim bir söz vardır, yanlış hatırlamıyorsam Jaspers’a aitti, “Sanat gittiği yoldan dönerken yolda bilim ve felsefeyle karşılaşır”. Şiir de felsefe de yolda olmaktır, uzaktaki ufka varabilme isteğidir; bu yüzden varmayı hiç düşünmediğimiz bir yolda, ‘varmanın çılgın düşü’yle bize eşlik ederler. Şiiri ve felsefeyi birbirlerinden ayrı tutmuyorum, ancak şiirin hep bir adım ileride olduğuna inanıyorum, kendine özgü bir yolla, sezgiyle ilerlediğini…

Sonsuzluğa kiracı, Süreyya Aylin Antmen, 2. baskı

İki kitabının arasında 5 yıl var demiştim. Yazma sıklığını neler etkiliyor? Toplumsal olaylardan ne denli etkileniyor dilin?

Yazmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. Belirlenmiş hiçbir koşul yok. Metin içten içe kendisini sürdürüyor, ağır ağır işliyor zihinde, sonunda kendisini yazdırıyor. Sözcüklerle bağım bu şekilde. Şiir yazılabilen bir şey de değil üstelik benim nezdimde, yazmak bir nevi tercüme işi. Çok uzun bir süre bir şey yazmıyorum genelde, yaşadıklarımız, hissettiklerimiz, tepki verdiğimiz olaylar birikiyor ve dipte bir tortu olarak var olmaya başlıyor; ne zaman ki bu tortu ruhun bir serzenişiyle havalanıyor, bir anda geliyor şiir. İki ay içerisinde sekiz şiir yazdığım oldu, tabii bu şiirler birbirinin devamı niteliğindeydi, halen de belli aralıklarla devam ediyorum. Şiir yazayım diye düşünmedim hiç ya da bu niyetle kalem kâğıt almadım elime, tamamen metne bağlı bir sürece tâbiyim. Bunun dışında bir müdahalede bulunmuyorum şiire.

Yazma eyleminde toplumsal olaylardan keskin bir şekilde etkilenmiyorum, bir olayın hemen ertesinde doğrudan bunu merkeze alan bir şiir yazdığım hiç olmamıştır. Bu tür bir yazma eylemini doğru bulmuyorum. Ancak toplum olarak yaşadığımız istisnasız tüm olayların etkisi şiirimde, dilin içerisinde kendi söylem genişliğinde vardır. Çok içerde kendini gösterir. Mesela şiir en coşkun yerinde bir anda  durur ve bakışını acıya, zulme, utanca, baskıya, adaletsizliğe; günümüzün gerçekliğine çevirir. Tıpkı bir sancı, ani bir sızı gibi saplanır bugün içinde olduğumuz koşullara. Bunu da olabildiğince şiirin içerisine gizleyerek yapar. Bu tamamen dünyayla ve birbirimizle kurduğumuz bağla ilgili bir şey bana kalırsa. En azından benim kurduğum bağın bu şekilde olduğunu söyleyebilirim.

Diri Ozanlar Derneği, Kasım-Aralık 2016, S. 3, s. 42-43

 

Bir yorum yazın