Ölüme Rağmen Yaşam Şarkısı

Nurgül Özlü

Nurgül Özlü, Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri hakkında yazdı:

“Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır ‘bana cüret ver, bana sıcağını!’ derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; ‘soğuyor kan bile, aşksız’.”

Ölmek için gelmiyoruz dünyaya, bizi nelerin beklediğinden biraz da habersiz yaşıyoruz. Bu tatsız sürprizle baş etmenin çeşitli yolları vardır ve bu yol zorlu bir yoldur.  Buna rağmen yazma ve yaratma derdi olan her şair gibi Süreyya Aylin Antmen de ölümsüz kalabilmenin ve varoluşun etkisini şiir aracılığıyla dile getirir. ‘Anlat bana, nasıl dayanacağız dünyaya’ (s. 61) diyen persona için verilecek yanıtımız şu soru olabilir; şiir de dünyaya katlanma yöntemlerimizden biri değil midir?

Zygmunt Bauman “Ne ‘baki olduğu için değerli’ ile ‘geçici olduğu için faydasız’ olan arasındaki ayrım, ne de ikisini ayıran kapatılamaz boşluk, insan mutluluğu üzerine düşüncelerden şimdiye kadar bir an olsun çıkmıştır.” (s. 48) [1] der. Var olmak ve yok olmak şair ve şiirinin can alıcı çıkmazıdır. Okurun payına düşen mutluluk ise bir şiirin dizelerinde ya da okuyup bitirdiği bir romanın satır aralarında gezinirken aldığı hazdır. Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ndeki şiirlerin çoğu ağıt diyemesek de, şiir öznesinin derin acılarını yansıtan, kapalı ve imge ağırlıklı anlatımın yoğun olduğu şiirlerdir.

Süreyya Aylin Antmen

Ateş, Güneş ve fırtına Gök Tanrı inancında temel unsurlardır. Güneş’in yeryüzündeki temsilcisi ateştir. Ateş kötülükleri kovar, ruhları temizler. Süreyya Aylin Antmen de şiiri ve hayatı ateşten bir denize benzetiyor. Şairin izlediği şiir yolunu bireysel veya toplumsal fırtınaların dili oluşturur. “sonsuzun kalbi başlıyor atmaya, onu al” (s. 49) [2]derken şiirin yaşama dayanma formlarından biri olduğunu vurguluyordur kim bilir. Şair “tutsağım dilimdeki kanat sesine / tutsağıyım göklere inanmanın ben” (s. 16) der. Sözcükler mağarasında sonsuzluğu bekleyen öznesi dilsizdir veya dili yetmeyen bir tutsaktır.

 Şiirlerde sadece üç renk vardır; beyaz, kırmızı ve kara. Kırmızı ateşin temizleme özelliğini, canlılığı temsil eder. Şamanizm’de aydınlığın, saflığın ve gücün temsilcisi olan beyaz renk Ateş Sözcükleri’nde sıklıkla ‘ak kanatlar’ imgesiyle vurgulanır. ‘kara yağmurlar hep besleyecek bizi’ (s. 19) dedirten dünya, kara yolculukların mekânıdır. Kara, eski Türklerde karanlığın, ölümün ve yasın rengidir. “yara almadan geçip giden gölgeler gördüm” (s. 22) diyerek, dünyadan yara almayanları kalbi olmayan gölgesizlere benzetir. Toplumsal sorunları dert edinmeyenlerin bakışlarını birer gölgeye benzeterek, insanın suret haline gelmesine duyduğu tepkiyi dile getirir.

I

Şiirlerin bütününü düşündüğümüzde Arkaik döneme ait bir sahne var gibidir. Kan, kül, çamur, kara dikenler, bulanık sular ve kuytular her şey sanki bu sahnenin şiir dekorudur. Ateş Sözcükleri’nde ölürken bile güçlü olup gülümseme disiplini hâkimdir. Unutmayalım ki sadece ölüler gülümseyemezler. Acıya dayanıklılık fikri Nietzsche’nin acıya yaklaşımını ve şu sözünü akıllara getirebilir “Hayat yalnız acıdır.” [3] Şiir öznesi yakararak, içini dökerek, dertleşerek, sırlarıyla ve sorularıyla hesap sorarak Ariel’e seslenir “Ben acıydım Ariel” diyerek. Ariel ismi İbranicedir ve “tanrının aslanı” anlamına gelmektedir. Sümerlerde Ariel, aslan başlı bir erkek olarak resmedilmiştir. Bazı kaynaklardaki gibi persona için de Ariel, ‘dünyanın efendisi ve koruyucusu’dur.

 Şiir kişisi, yeryüzünden uzakta, suya yansıyan seslerin eşliğinde açık denizlerde yatan Atlantis’e benzetilebilir. “ekinleri incitmeyen / kuşların kalbi kadar tutuşur kalbim” (s. 16) diyen öznenin sevgi dolu yüreği, affediciliği ve hoşgörüsü ‘İncinsen de incitme’ felsefesini akla getirir. Daha gerisinde de tarihler boyu sayısız katliamlar gören bir toplumun yerleşik ve büyük hoşgörüsü karşılar bizi.

II

Arketip, herhangi bir imgenin, karakterin, durumun vb. önemini tartışmakta kullanılan bir terimdir. Analitik psikoloji okulunun kurucusu, İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung, “İnsan kavrasın veya kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır, zira o dünyada henüz doğanın bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. İnsan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da ahır halini alır. İlk imgelerin şu ya da bu biçimde bilincinde olunduğunda bunlardaki enerji insana akabilir.” [4] diyor. Arketipler, sanatta ve edebiyatta olduğu kadar, düşte ve rüyalarda da ortaya çıkan biçimlerdir. Jung, onları, ‘ortak bilinçdışı’ olarak adlandırdığı şeyin belirtileri olarak kabul eder. Örneğin, şiirlerde ve kısa hikâyelerde, ölüm ve yeniden doğuş arketipleri, anne ve baba arayışı olarak söylenebilir.

 Ateş Sözcükleri’ndeki temel arketiplerden biri ateştir. Şair, kapalı imgelerle şiirin sağaltıcı özelliğini anlatmak için bu arketipe başvurulmuş olabilir. Karanlık-güneş, ateş-su, kara-ak, kan-gül, ölüm-sonsuzluk çelişkileri de eşlik hâlindedir. Ağaç temel figürlerden biridir, dolayısıyla yaprak da. Persona, dünyada çektiği yabancılığı ve güçlükleri bir ağaç gibi köklü, dayanıklı ve ayakta karşılar. “dokunsam bir dal yapraklanıyor” (s. 50) dizesinde de söylediği gibi ağaç sonsuza, göğe uzanmanın ve çoğalmanın imgeleşmiş nesnesidir. Ağaç,  Türk mitolojisinde de çoğalmayı temsil eder.

Şair,  yeniden doğuş arketipini,  kanatlanıp uçmayı Simurg çağrışımıyla imgeleştirir. Belki de zamanla öznel dönüşümler ve kişisel devrimler toplumsal bir harekete dönüşecektir. “ama düşünürüm belki kükreyen bahar dalını / her şeye meydan okurken, razı ve metanetli” (s. 42) diyen öznemize göre çoğalmak, birlikte olmaktan geçiyor. Şairimiz toplumu göz önüne aldığına göre, persona ile özdeşim kurmuştur, diyebiliriz. Kendi ruhuna dost olan persona, iç sesine de sadıktır “kimse sevmedi mi yeryüzünü / senin beni benim seni sevdiğim kadar” (s. 76) derken.

Geçmişi ortadan kaldırıp yeni bir hayat kurmak kolay değildir. Yeni başlangıçlar yapabiliriz ancak acılardan tamamen sıyrılamayız, zaman gereklidir. İnsanlığın ayağa kalkması için yaşamak zorunda olduğunun bilinci yeterlidir. Zygmunt Bauman, “Farkında olalım veya olmayalım, hoşumuza gitsin veya gitmesin, yaşamlarımız sanat yapıtıdır” [5] der. Bilerek veya bilmeyerek hayatta var olmaya biçim arar her insan. Yaşam sanatının içeriğini bireyin tercihleri ve yaşama coşkusu belirler.

III

Personanın acısı, acıdan daha öte, aşkın bir acıdır. Canlıların hemen hepsi acıdan ibarettir nerdeyse. Örselenmiş olmasına rağmen yine de umut doludur. Hayatımızdaki boşlukları doldurursak bile sevdiklerimizin acılarının üstesinden gelmemiz zordur. Şiir öznemiz, “ömrüm bir ateş fırtınası” (s. 21) diyerek ömür fırtınasını şiirle ve dirençle dindirmeye çabalıyor. Ne kadar çok sevdiysek ve paylaştıysak kayıplarımızın acısı da o kadar büyük, derin ve katlanılmaz olur.

Zamanın yaralar açabileceği, kişiyi nelerin beklediğinin bilinmeyişine “bir yara açarak kendimizde / vakitlerin işçiliğiyle” (s. 19) dizesinde vurgu yapar. Yas tutan özne gecelerin ağırlığını, zamanın durduğunu iyi bilir. “yaslı ekmeği dişleyenler bilir geceyi” (s. 20)dizesi yas hâlinin dayanılmaz ağırlığının ifadesidir. Ölümler karşısındaki tutumumuzu Levinas şöyle özetler: “Başkası benim yakınım olarak ilgilendirmektedir. Her ölümde yakın olanın yakınlığı; ölümden artakalanın sorumluluğu kendini iyiden iyiye belirtir, yakın olana yaklaşmak bu durumu canlandırır ya da heyecanlandırır.” [6] Ölümün her anlamıyla olumsuz olması insanın en büyük sorunudur. Ölüp gidenin nereye gittiğinin belirsizliği ve sonrasını bilmeyişimiz, çaresizliğimizdir. “Ölüm yanıt yokluğudur.” [7] diyor E. Levinas. Ölüm önlenemez ancak doğalında gelişmemesi daha can yakıcıdır.

 Travmatik kayıplarda kişinin veya toplumun şaşkınlığı ve hayret duygusunun geçmesi zaman alır. “sense sabırla bekliyorsun zamanını silinip gitmenin” (s. 27) derken personanın sabrı zamanın geçip gittiğini anlaması ve zamanın duygularındaki karşılığını dile getirir. Tekrar Levinas’a kulak verelim: “Zaman süresinde ölüm öyle bir noktadır ki zaman bütün sabrını ondan alır; bu öyle bir bekleyiştir ki beklemeyi kendi yönemselliğinden ayırır,-‘sabır ve zamanın uzunluğu’ der bu anlamda atasözü de- sabır burada edilgenliğin altını çizer.” [8] diyor. Sabır zamana rağmen bireyin bekleyebilmesidir, acıya direnmesidir.

 Bir dönem arka arkaya gelen toplu katliamlarla sarsıldık. Yara bile almadan kurtulanlar hayatta kalmalarına sevinemediler ve bu neredeyse kişisel bir suçluluğa dönüşmüştür. İyilik ve güzellik adına ne varsa unutturulmaya çalışıldığı,  yaşama sevincimize göz dikildiği o günleri anımsatır bazı dizeler. “neydi ateşten dikenlerle can veren” (s. 30), “yol içine uzayan bir girdap / unuttum bildiğim ne varsa” (s. 29),  “parçalanmış kanatlara can üflemek / göklere bir güvercin soluğu salmak için yeniden / var olmanın pıhtısı kimde Ariel” (s. 30). Üzülmeyi unutup hayatımıza neşemize kaldığımız yerden elbette ki hemen devam edemeyiz. Hayatın normal seyrine dönebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. “oradayım ben kalbim orada” (s. 32) diyen öznemizin kalbi acının orta yerindedir.

Acı paylaşılırsa, ağızdan dökülürse azalır, etkisi hafifler. Şair bu yangıyla kurduğu şiir dilini şöyle vurgular; “içerdeki sesin yaraları öyle birleşti / başka bir dil kurdu benden içeri, baktım” (s. 36). Bu dize aynı zamanda Yunus Emre’nin ‘bir ben var benden içeri’ deyişini çağrıştırır. Ölümsüzlük insana yasaklananlar arasındadır. Bu bilinci yitirmeden ölümün gölgesine rağmen kadere teslim olanla olmayanlar bir olmazlar. İstemek, ummak, beklemek ve eylemek yaşam enerjisiyle ilgilidir. “birleşen iki nehir dünya / kara yağmurlar hep besleyecek bizi” (s. 19) dizesi Uygurların türeyiş mitini akla getiriyor.

Süreyya Aylin Antmen erotizmi de kapalı bir kutu gibi, olanca gizemiyle anlatıyor. “senin etinden kopup gelen fırtına / şimdi derimin altında anımsıyor / o kökensiz, yurtsuz, solgun fundalığı” (s. 50), ‘beni tekrar oku, bir daha oku’ der gibidir dizeler. Okuyucuya teslim edilmiş bu dizelerde aşk acısı çeken de ölüm ayrılığının acısını çeken de kendisini bulur. “yücelt dinmez yaşam şarkını” (s.50) diyen şair sadece aşk acısına seslenmez.

Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır “bana cüret ver, bana sıcağını!” (s. 55) derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; “soğuyor kan bile, aşksız” (s. 55). Deniz yaşanacakların, ayrı kalmanın ve uzaklık ölçüsünün nesnesidir. Şiir kişisi dünyaya sevgi ve aşk sayesinde katlanılacağına inanıyor. Persona kanatları kırık kara bir kadındır.“bense karnımda büyüttüm açık denizleri / sevmeyi beslemeyi güç yüreklileri” (s. 25) diyen öznedüş doğurur, çoğalır aşkıyla. “ellerini göklere açanlarla bir oldum / tohumlar saçtım güneşe ve ağladım / ellerim kan dolmuştu belki de” (s. 26). Elleri göklere açık dualarla gün sayan anaların coğrafyasını akla getiren dizelerdir. Recm edilen kadınları da unutmaz şairimiz. “şimdi aramızda yaşlı incir yaprakları / yüzlerce yıl sürecek taş yağmurları aramızda” (s. 37).

IV

Ateş Sözcükleri’nde şiirsel mekân sadece doğadır, herhangi bir yapı veya somut bir inşa yoktur. Rüzgâr, deniz, toprak, kuşlar, gül, su vb. doğa figürlerinden en sık karşımıza çıkanlardandır. Mekân içinde mekân sanal dünyalar günümüz insanının en temel sorunudur. Yoksunluklarımız, yalnızlıklarımız girdap gibi çeker bizi içine. Günümüz insanı için doğaya kavuşmak ve toprak anayla kucak kucağa yaşamak en derin özlemdir. Belki de Süreyya Aylin Antmen bu nedenle şiirine hiçbir yapıyı ve kapalı ortamı almamıştır. Bu anlamda eyleme geçmek için, çok çılgınca geliyor fakat köy ortamına dönüş mutluluk için bir adım olabilir. Yüksek binalardaki durağan hayatlarımızda yeterince sıkılmıyor muyuz? Böylesi bir hızla değişen dünyada şiir bir sığınak ve aykırı bir dildir. Bu dilden uzak kalmamak dileğiyle…


[1] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 48

[2] Bu yazıda Süreyya Aylin Antmen şiirinden yapılan alıntıların tamamı, sayfa numaraları belirtilerek, Ateş Sözcükleri (Ve Yayınevi, Eylül, 2018, İstanbul) adlı kitabından alınmıştır.

[3] F.Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, İskele Yayıncılık, 2005, s. 42

[4] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Metis Yay., Ötekini Dinlemek, 5. Bas., Aralık 2017, s. 32

[5] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 33

[6] Emmanuel Levinas, Ölüm Ve Zaman, Ayrıntı Yay., 2004, s.23

[7] A.g.e. s.12

[8] A.g.e. s.10

Süreyya Aylin Antmen: “Şiir, vicdani aktarımı olan tek köprüdür.”


Şiirin yerleşik ön kabullerle bir alıp veremediği var mıdır? Bu soruyu “Şiir doğası gereği yerleşik olanı sarsar” diye yanıtlayan Sonsuzluğa Kiracı (2011), Geceyle Bir (2016) ve Ateş Sözcükleri (2018) kitaplarının şairi Süreyya Aylin Antmen ile şiire, felsefeye, yazma alışkanlıklarına, şiirin güncelle ilişkisine, dile ve doğaya dair konuştuk.

Söyleşen: Melike Belkıs Aydın

Süreyya Aylin Antmen, 2017 (Fotoğraf: Erdost Yıldırım)

Genel olarak yazma alışkanlıklarını merak ediyoruz. Yazmaya nasıl hazırlanıyorsunuz? Yazı araçlarıyla aranız nasıl? Vazgeçemediğiniz kalem defteriniz var mı? Evde mi yazıyorsunuz dışarıda mı?

Bilinçli bir hazırlıktan bahsetmek ne derece doğru olur bilemiyorum. Şu aşamada her şey şiirin doğasına uygun işliyor, içerdeki ses ya da zihnin kendine özgü ezgisi dönüp duruyor, asıl hazırlığı o yapıyor daha çok, her gün biraz düşündüklerimizle, yaşadıklarımızla, biraz da maruz bırakıldığımız ve tepki gösterdiğimiz şeylerle, insan olarak bizi sınayan koşullarla hazırlanıyoruz yazmaya. İnsanın varlığına has çelişkiler, çıkmazlar, zorlanmalar, zorlamalar, kendini dinleyebildiği o sessizlik saatlerinden kalma incinmişlik ve yaşam dolu yük bütün bu hazırlıksız hazırlığın bir parçası gibi geliyor bana. Bazen günlerce zihnimde dönüp duruyor şiir, uyutmuyorum, zaten o da kendinden başka şeye imkân tanımayarak baskın çıkıyor, talep ettiği zamanı kendime tanıyorum, vaktinden evvel kalem kâğıda gidersem devamı hiç gelmeyebilir de. Yavaş yavaş belirmeye başladığı zaman ağaçların arasında kısa bir yürüyüşle sesli olarak düşünüyorum şiiri, sonra belki yanıma kâğıt kalem almışsam yazıyorum orada.

Eskiden daktilo ederdim, uzun bir süre dolmakalemle yazdım, iki yıldır da eski gümüş kaplama bir tükenmezle yazıyorum, anısı itibariyle galiba tek vazgeçemediğim o. Defterlerimin çoğunluğunu kullanmaya kıyamam, saklarım, ama bazılarını da son sayfasına kadar müsvedde olarak kullanıyorum. Çalışırken nerede olduğum çok fark etmiyor, yazıyorsam mutlaka ağaçlarla ve kuşlarla iç içeyimdir, zihnin bu şekilde daha iyi işlediğini, içerdeki sesi duymanın daha bir berraklaştığını düşünüyorum, evdeyken de aynı şekilde bahçeye bakan penceremin önünde, masamdayım genelde. Çalışırken gözettiğim tek şey doğayla ilişkimin kesilmemesi.

Şiirinizde, bir disiplin olarak felsefenin de izlerini görebiliyoruz. Felsefe her zaman bir yanıt arama çabası mıdır aynı zamanda soru sorabilme faaliyeti  de  diyebilir misiniz? Şiirin felsefe ile ilişkisine nasıl bakılmalı?

Felsefe, insan doğasına, zihnin işleyişine ve varlığın kaynağı ile bir varlık ufkuna bakma olanağı sağlıyor. Bu bakış, şiirle birlikte yaşadığımız zamana ve tanıklığına, içinde bulunduğumuz toplumsal ve bireysel koşullara taşınıyor. Felsefe nedenler üzerine düşünür ve arayışı çağırırken, şiir, benzer bir düşünüşün içerisinde ve elbette ki kendi gerçekliği çerçevesinde tüm olasılıkları açığa verir, ancak pek çoğunu da gizler, şiiri gizemli kılan şey biraz da bu bana kalırsa. Bu içerde tutuş, gizlerken bile gizlediği şeyi duyumsatma gücü. Bilinemez, söylenemez olana da aynı mesafeyle yaklaşması. Şiirde anlık bir parlama gibi var olan birtakım çelişkili anlar vardır, gelgitler, açılmakla teslimiyeti reddetmek arasında çetin bir anlaşma; insanın aşılamazlığı üzerine atılmış kara çentikler… Sonra metnin hâkimiyeti daima elinde tuttuğunu gösteren kimi sınırlar, bir sınırsızlığın içerisinde gözalıcı şekilde ışıldar; o kamaşmayı gördüğünüzde, şiirin sizi ancak kendi istediği ölçüde içine aldığını görüyorsunuz, bu içe alış kendinden bağımsız olarak bir bakışın enginliğini de talep ediyor. Yazarken, okurken olduğundan daha fazla sıkı tutuyor bu bağı, bu yüzden düşünceye varmak şiir yoluyla biraz daha zorlayıcı. Şiiri düşünürken, ona, felsefeyle aynı yolda yapılan, ancak farklı manzaralara hâkim olunan bir yolculuk olarak bakmak gerek belki de, ancak biraz farklı olarak, burada canlı olan, yaşayan, ancak bizden bağımsız da var olabilen bir şeyler var, hem düşüncenin, varlığın köklerinden geliyor hem de sezginin, daha soyut varlıkların köklerinden. Vicdan, hakkaniyet, düş, sevgi, utanç gibi. Biz buralardan kopup gelen ışığın felsefeyle de buluşmasına şahitlik ediyoruz şiirde. Bu yüzden gizemli, kudretli, büyüleyici ve aynı zamanda güvenli alanlarımızı, rahatlığımızı sarsan bir tarafı var.

Bizi bütün gücünü kullanarak kendi gerçekliğimizi sorgulamaya, kendi suretimizle yüzleşmeye çağırıyor. Burada elbette, insanı olabildiğince içine çekerken bir yandan da en uzağa düşürebilen bir ilişki biçimi söz konusu. Bazen ne arıyorsak, neye gereksiniyorsak o’dur şiir, ama bazen de neyden kaçınıyor, sakınıyorsak, neyle yüzleşmekten imtina ediyorsak o. Biraz böyle bakıyorum bu ilişkiye. Felsefede düşüncenin aydınlığı varken, şiirde bunun yanı sıra zihnin uzlaşımsız ayrıksılığı ve ruhun kasvetli karanlığı da vardır, ancak bu şiir için negatif bir değer değil; bir fener, aydınlatmak için yalnızca kendi yöntemlerini kullanıyor.

İnsanın doğanın bir parçası oluşu, doğayla ilişkisi de şiirinizin öteki izleklerinden biri. İnsan doğanın uyumlu bir parçası olarak kabullenemiyor, doğadan ayrı ve üstün bir konuma yerleştiriyor kendisini. Böylesi belki güvende hissettiriyor. Ama sizin şiirinizde doğa bir yabancı değil doğrudan ait olduğumuz çevre. Doğa ve kültür ayrılığına ilişkin ne söyleyebilirsiniz?

Doğadaki parçalarımızı bulmalı, bu parçalarda kendimizi sınamalıyız. Orada bulduklarımız bizi gerçek anlamda insan kılan, bakışımızı, duyuşumuzu, dolayısıyla varlık amacımızı belirleyen şeyler. Yeryüzü bizimle nasıl sözcüksüz konuşuyor, onu duymak için dikkat kesilirsek, bize dayatılan, bakışımızı daha yüzeyde olan bir alana çevirmemizi talep eden koşullarla göz göze geliriz o zaman. Bu kuşatmayı, ancak doğanın içimizdeki seslerine bir karşılık verebilirsek aşabiliriz, özelikle bu çağda bunu yapabilmek önemli. Kabuğumuzun içerisinde daha güvenli hissediyoruz, bunu anlıyorum, ötekini duymazsan yaralanmazsın, ama düşünmeli, bu şekilde gerçekten güvende miyiz?

Yaşam çoğalmayı, çoğalırken bütünlüğü ve biricik uyumu korumayı talep ediyor, insanlar da artık kendi tabiatlarına uygun yaşamıyorlar, bu koşullarda bir kültür oluşumu ve aktarımından bahsetmek zor geliyor bana.

“Acısın bırak, acıdıkça kendinsin, azalan, biriken / susarken söylediklerinsin” diyorsunuz. Dünyayı anlamanın bir yolu acıyı deneyimlemek mi? Kazananların söz hakkı resmi tarih ise şiirin olanakları da ötekilerin dilini var ediyor. Sizin şiiriniz için yenilenlerin söz hakkı diyebilir miyiz?

Zihnin gücüne artık meydan okumaya başlayan bir etin acısı, yalnızca dönüştürülebilmiş olan acı bize, dünyadaki her şeyin akıl almaz bir çılgınlık içinde gerçekleştiğini söyleyebilir. Anlamın derisini çığlıklarla soyan bir yanılsamayı gerçeklikle eş tutabilir. Yitirebilir ve yitirdiklerimizde kendimize ait parçaların ışımakta olduğunu görebiliriz, ancak yine de, gerçek bir yitirişten bahsedemeyiz.

Yaşamın sadece acı çekmiş ruhlar için ayırdığı bir yüzü var, kendi olmak, azalırken başka yerler/zamanlar/zamansızlıklar için birikmek, birikirken dünyanın yükünü sırtlayabilmek, konuşmak için artık bir dile gereksinmemek bunun sadece küçük bir parçası. “Bırak acısın” derken, “yaşamak için, gerçek bir yaşam sürebilmek için acıyı göğüsleyebilmeli, sonunda acınla birlikte kendini de dönüştürebilmelisin, çünkü kendisini dönüştürebilen dünyayı da dönüştürür” demek istiyorum biraz da. Acı çekmiş kişinin günden güne yitirdiği ve bir daha asla geri dönemeyeceği bir yer var, artık o, bu dünya içinde başka bir yer’e ait, oradan bakınca dünyanın gerçekliğini, telaşını, tasasını anlamlandırabilmek çok güç, anlamsız geliyor. Bu noktada evet bazı deneyimler bizi, yaşamımızda pek tercih etmeyeceğimiz bir noktaya taşıyor, ancak acısını dönüştürebiliyorsa insan, o anlamlandırılamaz olanı soyup yerine anlamını kendisi var eden bir yaşam parçasını, hakikat gibi bir düşü, asıl gerçekliği koyuyorsa şiire, kazananlar dediklerinizin en başından yitirdiği ve asla sahip olamayacağı şeylere erişiyor. Ancak şiir hepimiz için var.

Öteki olmaksa çok kolay, acı çektiği için sessizleşenler, bir köşede iyi şeyler yapmaya çabalayanlar, bir uzvu olmayanlar, bilinmeyen bir dilde konuşanlar ya da farklı şeyler söyleyenler vb. herkes her an öteki olabilir, bu ayrışmayı yapanlar büsbütün yabancımız değiller üstelik. Toplum kendisi gibi olmayanı derhal dışına itiyor, çemberin içindekilere gelirsek, onların gerçek bir yaşamın temsilcileri olduklarını düşünmüyorum. Dolayısıyla şiir, onların soğuk gerçekliğini yok eden kendine özgü, yıkıcı, büyülü gerçekliğiyle bu yaşamın tek sakinlerinin yitirenler, acısı ile dinerek karşı sesi yükseltebilenler olduğunu söylüyor bize. Ve benim şiirim de bu noktada konuşmaya başlıyor her zaman, yitirdikleri ve acısını çektikleri, çekmeye devam edecekleriyle. Umarım onların ve daha pek çoklarının söz hakkı olabilmiştir.

Şiirin dilin düzenini yeniden üretmek değil onu baştan, yeniden kurmak olduğunu söyleyebilir miyiz? Böylelikle şairin de dil için kurucu bir işlevi vardır. “Dilin varlığın evi” olduğunu söyleyen Heidegger şiir ile felsefeyi de birlikte düşünmüştü. Dil bir iletişim aracı değil var olduğumuz ve kendimizi tanıdığımız zeminin ta kendisiydi. Şair, dille ilişkisinde edilgen değil, doğrudan eyleyen ve dönüştüren bir konumda mı olmalı?

Şiir elbette doğası gereği yerleşik olanı sarsar, verili dilin dışına taşar, başka bir gerçekliğin diliyle konuşur. Kendisinden önce gelenle hesaplaşmadan, verili dili aşındırmadan, yıkmadan kendisini kuramaz. Yaşayan, sorumluluğunun ve varlık amacının bilincinde bir şiirden bahsediyorsak eğer, şair doğrudan eyleyen ve dönüştüren öznedir. Bir şiir yaşıyorsa, zaten kendi içerisinde bütün savaşları bitirmiştir. Aksi halde şiirden konuşamayız.

Şiirin güncele yanıtını hemen vermesini beklemek sizce doğru olur mu? Şairin ve şiirin dünyaya karşı söyleyecekleri olduğunu kabul edersek tanıklığın sorumluluğundan söz edebilir miyiz?

Şiir güncele hemen yanıt verebilir de… Daha önce de çok kez söylemişimdir, bunu doğrudan yapmıyorum ben, böyle bir yazma eylemini doğru bulmuyorum çünkü. Olanın bende bir karşılığının oluşması lazım, onun şiirde kendine bir dil bulması için başka dinamiklerle birleşebilmesi gerekir, doğrudan verilen şey tepkidir, ancak şiir tepkiyi de dönüştürür, onu arzularla, hakikat arayışıyla, direniş ve mücadeleyle birlikte ele alıp değerlendirir. Güncel bunun asla dışında değil ancak. Zihnin bilgiyi, tepkiyi, deneyimi bir potada işleyebilmesi için zamana ihtiyacı var, düşünceler ve hisler, çetin bir savaştan çıkıp arı bir dile kavuştuğunda, aslında geçmişte olanla birlikte bugün yaşanandan da sözünü esirgemez, geçmiş tekrar tekrar yaşanıyor zira, bunu göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Şiir geçmiş, bugün, gelecek üzerinde vicdani aktarımı olan tek köprü. Şiirin işlevini düşünürken onun geleceğe taşıdığı sözü bugün de görebilmeliyiz, bize duyumsattıkları arasında bunlar da var. Başka türlü o şiirin yaşamaya ve yaşatmaya devam edemeyeceği açık.

Şiir benim için bir utanç tanıklığı. Dilin sınırlarından ötürü tanıklığını yapamadığımız, aklı zorlayan, vicdanımızı darmadağın eden, ancak ne önüne geçmeye ne de değiştirmeye gücümüzün yettiği olaylardan geriye kalan bir büyük utancın tanıklığı…

Okumak ve yazmak işi salt zihinsel bir eylem olarak görülse de bedenin de yoğunlaşmasını gerektiren, baş, boyun, gözler, kollar bir bütün olarak bedenin de dahil edildiği doğrudan bedensel de bir süreç. Sizin şiirlerinizde bedenin hallerinin, bedenselin önemli yer tuttuğunu düşünüyorum. Varoluşun halleri gibi yazmak da, şiir de bedensel bir pratik değil mi? Şiir öteki metin türlerine göre okuma ve yazmanın bu bedensellik halinin en belirgin türü, sayfada bırakılan boşluklar, yinelemeler, sesin yoğunluğu…

Şiir dediğimizde, zaten bir beden, ruh ve zihin birlikteliğinden söz ediyoruz biraz da. Bazen sözcükler birbiri ardına ezgiyle, yükseliş ve ani bir alçalışla geldiğinde orada kandan, candan bir parçanın varlığını duyumsayabiliriz, ruhun dans edişine benzer bu, düşüncelerden ve hislerden yapılma bir bedenin kıvrımlarında gezinir, onun ahengine kapılırız. Yazarken beden de bize katılmıyor mu? Elbette, şiirdeki boşluklar bile yeri geldiğinde çok şey söylüyor, hepsi birer işaret, içine girebilirsek birer nota gibi bizi doğru ezgilere götürebilirler.

Kitabınıza da adını veren “Ateş Sözcükleri” şiirinizde “sözcüklerden bir dünya veriyorum sana / sun onu tanrıya dalların penceresinde” ve “Geceyle Bir”de “yıkanacağız böylece biz / ve yeniden başlayacağız söze” diyorsunuz. Sözü kurarken, dilin, uzlaşılmış iktidarı yinelememesi yazının bir sorumluluğu mu? Söze nasıl başlamalı ve kurmalı?

Siz zaten soru yöneltirken cevabı da vermiş oluyorsunuz. Ben de, her yeni söz, zaten verili dilin dışına çıktığı için kendi iktidarını kurarak gelir, demek istiyorum. Sözün kendi gücünü, doğasını dayattığı, dizginlenemez bir alandan bahsediyoruz, özgürlüğü ve özgünlüğü yarattığı alandan geliyor. Bu anlamda biricik ve evet, uzlaşımsız.

Söze nasıl başlamalı? Öncelikle kendimizle yüzleşmekten güç alarak, geri adım atmayarak, önümüze koyulan zorlukların tetikleyici olması bakımından gerekli olduğunu görerek ve mücadeleyi sözle olduğu kadar pratikte de vererek başlamak gerek sanırım. Tanımlanmış olan her şeyden arınmalı önce, dünyaya hayretle ve hayranlıkla bakabilmeli, yaşadığımız şeyleri ne kadar kötü, içinden çıkılmaz, yıkıcı bulsak da onları dönüştürerek aşabilmeli. Kendimizi severek, inanarak, yalnızca iyi hissettiğimiz şekilde yaşayarak üzerimize çöken karanlıkla mücadele edebilir, kendimize dayanabiliriz.

Biraz da üzerimizdeki gözleri ayıklayarak yapabiliriz bunu, düşünmenin ve yazmanın önüne koyulan her sınır birer gözdür, insanın dikkatini ve odak noktasını dağıtmak için icat edilen şeyler birer gözdür. Bunlardan arınmak gerek. Yalnız olacağız, yalnız ama birlikte. Kendimizde bağımsız olacağız. Yazmak her anlamda sadakat ister, ‘yıkanacağız’ ve sonra yazının sorumluluğunu hatırlayarak, bu sadakatle başlayacağız söze. Kolay şeylerden bahsetmiyoruz, bu yüzden şiir, aynı zamanda bir yaşama biçimidir.

Ve artık umuda gereksinim olmadığını görüyorsak, oraya yıkımı koyabilmek gerekir.

Yeni E, Nisan 2019, S. 30, s. 22-25

Ateş Sözcükleri (Melih Levi)


Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

            Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri Eylül ayında Ve Yayınevi’nden yayımlanan Süreyya Aylin Antmen hakkında nicedir bir yazı kaleme almayı istiyordum. Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

Bugünlerde okuduğunuz birçok şiirde bu temsil etme dürtüsünün ön planda olduğunu görebiliriz. Bir tür senkronizasyon, eş zamanlama söz konusu: imgeler, şiirde dikkatin veya duygulanımın yoğunlaştığı anlarda ortaya çıkıveriyor. Bu deneyim bize sembolist şiirden kalan bir miras. Romantik şiir düşüncesinden ayrılmak adına doğasal ve şiirsel süreçler arasında keskin ayrımlar yapmaya gitmiş Sembolist şiirin imge kavramı şunu hedefliyor: Şairin yaşadığı duygusal karmaşayı barındırabilecek bir imge oluşturmak. Şiire fiziki bir harita gibi baktığımızı hayal edersek, bu anları şiirin en engebeli bölgeleri olarak düşünebiliriz. Soyut ve somut olanın en ısrarlı devinimlerle bir araya geldiği anlar. Şiirin sinir hücrelerinin en yoğunlaştığı bölgeler. Türkçe şiirde ses, ölçü ve ahenk gibi ögelerin gittikçe önemini kaybetmesi de bu tür imgeci şiire duyulan ilgiyi artırdı. Şiirde işitselin yerine yalnızca görsel düzen egemen olmaya başladı ve bu görsel egemenliğin rahatını kaçıracak ögeler gittikçe azaldı.

Sembolist düşüncenin etkisinde kalan şiirde imgeler bir duygulanımı sadece barındırmak veya temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu duygulanımları zapt ediyor ve hapsediyor. İnsan deneyimini, algıyı ve duyguları sözlerden oluşan denklemlere çeviriyor. Postmodern şiirin bu temsil etme dürtüsünün önüne geçtiğini iddia etmek bir yanılsama olacaktır çünkü postmodern düşüncenin hakikat konusundaki şüpheci yaklaşımı ve tekilin egemenliğini reddedişi varoluşsal deneyimlerin putlaştırılmasına ve insan deneyiminin sabit ögeleri olarak varsayılmasına sebep oluyor. Sabit ya da yorumlanabilir bir hakikat fikrine olan inancın peşinen reddedilmesi ile ortaya çıkan endişe, kaygı, melankoli, arzu gibi soyut kavramlar adeta somut, objektif ve evrensel olgularmış gibi işleniyor.

            İmgenin bu diyalektiği –yani şiire dağılımı ve belli bölgelerde yoğunlaşması arasındaki gerilimi– kuşkusuz ki söylem sanatı için önem taşıyor. Fakat bütün bunların yanında şiirde daha az temsil edilen bir damar var. Paul Celan ve Füruğ Ferruhzad gibi şairlerde karşılaştığımız bir şiirsellik. İmgeleri dilde türeyen imtiyazlı ögeler haline getirmek yerine onları insan algısının en temel eğilimlerinde keşfeden bir damar. Ingeborg Bachmann, Frankfurt Dersleri’nde, Celan’ın şiiri hakkında şöyle diyordu: “Eğretilemeler tümüyle yok olmuş, sözcükler bütün maskelerini indirmiş, bütün sırlarını söylemişler, hiçbir sözcük diğerini kovalamıyor, etkilemiyor.” Antmen’in şiirini belli bir şiir türüne veya söylem tarzına hapsetmek istemem ama bu şairlere yakın gördüğüm taraflarını vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

            Bu şiirin en çarpıcı özelliklerinden biri her dize yenilenen –ısrarlı hale gelen değil fakat derinleşen– bir duyumsama arzusu. Doğanın dilini değil, doğayı duymak. Doğanın şekillerini, dokusunu, değişimlerini ve titreyişlerini hissetmek. Doğanın dili dediğimiz vakit etrafımızdaki her şeyin sanki dile meylettiğini veya dünyanın tümce bilimle anlaşılabileceğini varsayıyoruz. Fakat Antmen’in şiiri doğaya böylesine bir dayatma yapmaktan kaçınıyor. Kitapta çok az sayıda noktalama işaretinin yer alması bunun ilk belirtilerinden. Noktasız biten şiirlerin neredeyse hepsinde bir döngü söz konusu. Doğayı yataklarından söküp şiirin ve dilin yapay ortamlarında, seralarında yaşatmak yerine bu tehdidin belirdiği anlarda geri çekilmek, hâkimiyet kurma dürtüsünü bastırmak ve dilin insan bilincinde oluşturduğu leke ve yaraları anlatmak… İşte bunlar Antmen’in şiirlerinde karşılaşabileceğimiz dürtülerden bazıları. Örneğin, “Oradayım ben, kalbim orada” şiirinde şu dizelerle karşılaşıyoruz:

az kalmıştı varmaya, kurtulmaya
çıkardım üzerimden ten giysisini
bir dil lekesi kaldım senden içeri
beni söyleyen karanlık nerede başlar arzusuna
nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri
oradayım ben, kalbim orada

Şair varmaya ve kurtulmaya az kaldığını iddia ediyor. Bir keşfin eşiğinde sanki. Bu eşikte olma durumu lirik şiir tarihinde en sık karşılaştığımız alametlerden biridir çünkü şairin, dünyada duyumsadıklarına veya duygularına bir isim verirken hep eli titrer. Dili söylemeye varamaz. İsim vermek yalnızca anlaşılır kılmak değil aynı zamanda karmaşık hadiseleri bir kelimeye hapsetmek demektir. Şair bu bölümde benzer bir sorunsalla yüzleşiyor. Varmaya az kalmıştı. Nereye varmaya? Şiirin başlığındaki “oraya” mı? Orası neresi?

            Paul Celan’ın şiirinde de sıklıkla karşılaştığımız yer-yön belirteçleri Antmen’in şiirinde önemli bir rol oynuyor. “Burası” ve “orası” gibi belirteçler okuyucuya bir çırpıda dilin egemenliğini hatırlatıyor. Özellikle şiirde yön göstermek için kullanıldıklarında bu belirteçler, dilin merhametine sığınmamıza neden oluyor. Nereyi işaret ediyor şair? Antmen bir yön ve mekân beklentisi yarattıktan sonra bu zarfları işlevselliklerinden arındırıyor. Öyle ki, okudukça, belirgin bir yön beklentisi kayboluyor. Bu kayboluş bir “dil lekesi” gibi şiire işleniyor. Yukarıdaki beyit bu gerilimin belki de en güçlü tanığı. “Beni söyleyen karanlık.” Şairin benliğinden izler, fısıltılar taşıyan bu karanlık “nerede başlar arzusuna”? Ben’e ait olan arzu birden karanlığın, bütün bir ortamın arzusu oluyor. Fakat bu genişleme yaşanır yaşanmaz, bu arzu gün yüzüne çıkar çıkmaz sözdiziminde kopukluk tehlikesi beliriyor. Dilin tökezlemesine şahit oluyoruz: Şiir, “nerede başlar arzusuna / nerede yitirir onu” gibi devam edebilecekken, “nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri” ile devam ediyor. Yine bir aktarım söz konusu. Karanlığın nesnesi arzudan sese dönüşüyor. Arzunun yitmesiyle bir arada tuttuğu dünya görüşü ve dilsel düzen de kayboluyor. Bu çözülme noktasında “nerede” sorusuna nihayetinde bir yanıt geliyor: “oradayım ben, kalbim orada.”

            “Adımı unutmaktan” şiirinin sonunda şu dizeler yer alıyor:

ışıl ışıl, ölü bir bakış dağların iç denizinde
peşine katıp sürüklüyor şimdi beni
dilin köklerinden geriye
ne kaldıysa

Şiirin genelinde iç ve dış kavramları arasında süregelen gerilim bu son bölümde doruk noktasına ulaşıyor. Doğa tek bir imgesel işlev üstlenmekten sürekli kaçınıyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış”: bu tasvir Antmen’in sözcüklerden bahsederken kullandığı dili hatırlatıyor. Sözcükler bir yandan ışıldıyor ve aydınlatıyorlar. Bir yandan da aydınlattıkları yere karanlığı getiriyorlar. Sözcükler yeni anlamlar üretirken yeni yas objeleri ilan ediyorlar. Yukarıdaki dörtlüğün ilk bölümünde “sürükleme” eylemini yapan şairin kurguladığı bu tezatlı imge: “ışıl ışıl, ölü bir bakış… sürüklüyor şimdi beni.” Fakat Antmen bu imgenin öncelik kazanmasına izin vermiyor. İlk iki dize ve son iki dize arasındaki uyumsuzluk yine dilin tökezlediği, birleşmeyi ve birleştirmeyi reddettiği bir âna dikkat çekiyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış” imgesi kıtanın asıl vasıtası olmaktan çıkıyor ve yerini yas ilan eden başka bir söz grubuna bırakıyor: “dilin köklerinden geriye ne kaldıysa.” Şairi sürükleyenler artık bu arda kalanlar.

            Dilin adlandırma ve yok etme ikilemi etrafındaki bu git geli şairin dilsizliği arzuladığı gibi bir izlenim uyandırabilir. Fakat “dilsizlik değil yolun sonundaki arzu.” Teslimiyet de değil:

bırak acısın
saklıdır ağzı zihni kuşatan yüreğin
onca yaprak serpilir gül açılır diken sivrilir
duyulmaz yine de kanatsı hafifliği
kor suskunluğu taşıyan dirimi acısın bırak
dilsizlik değil kuğuların geçişi birbiri ardında
ve sözcüksüz değildir sevgi, yönü yoktur
akkor oklarının

Antmen’in daha önceki kitaplarında da karşılaşabileceğimiz bir uzlaşma söz konusu. Acı, leke, yara gibi imgeler burada önemli bir rol oynuyor. Dilin yetersiz geldiği veya gerisinde acı bıraktığı yerleri kabul etmek, onlarla yaşamayı öğrenmek şiirsel sürecin bir parçası. Nitekim bu yaraları taşımayı reddetmek, şiirin mükemmel bir dile veya imgelerin kusursuz bir tasvir gücüne ulaşabileceği konusunda ısrarcı olmak, egemenlik kurma dürtüsünü her seferinde yeniden kışkırtacak. Şair yeri geldiğinde sözcüklere şüpheyle yaklaşıyor, kitabın adından belli olacağı gibi, onları “ateş” imgesi ile ilişkilendiriyor. Güneşe çok yakın uçup kanatları yanan İkarus gibi, kör cesaretle isimlere yakın uçmanın da bir düşüşü, yitirişi getireceğini biliyor. Buna rağmen “sözcüksüz değildir sevgi” diyor. İki olumsuzun bir arada kullanılması da şairin sözcükler konusundaki temkinine işaret ediyor. “Sevginin sözcükleri vardır” demekten sakınıyor.

            Her toplumun köşesinde, marjinlerinde kalmış, marjinal olandan öğreneceği çok şey olduğu gibi, şiirin de köşelerine itilenlerden öğrenecek çok şey vardır. Antmen’in şiirinin köşelerinde sıklıkla ünlü harflerle karşılaşıyoruz. Ünlü harfle biten dizeler, özellikle de uyakla buluştuklarında, sesin uzamasına ve şiire bir yönelme hâlinin nüfuz etmesine yol açıyor. “Parçalanmış zaman” şiiri şöyle başlıyor: “gecenin ağlarından çıkarıyordum seni / o kanla dolmuş kalbini.” “Giz saatleri” ise şöyle:

giz saatlerinde daha bir pembeleşir
gülde gizli bir gül kolonisi
daha bir soluklanır
ertelenmiş zamanların güneşi

Şiirleri okurken dilin yapısal özelliklerini duyumsamamak mümkün değil. Tamlama ekleri, yönelme ve belirtme hallerinin şiirin bünyesine işlediğini bilhassa sesli okurken fark edebiliriz. Fakat yer-yön belirteçlerinin sık kullanımında olduğu gibi, yapısallık hissinin nasıl ötesine geçildiğini düşünmek gerekiyor. Şiirin köşelerine yerleşmiş, bu marjinal sesleri daha iyi dinlememiz gerekiyor. Bu sesler Antmen’in şiirinde elzem bir rol oynayan inilti, uğultu ve uluma eylemlerini çağrıştırıyor. Modern şiirin ölçü ve ritim duygusundan yoksun kalarak kaybettiği işitsel düzenin son kalıntıları gibi… görsel düzenin egemenliğini sarsabilecek bir işitsel düzenin son çırpınışları. “böyledir kırık kanatların doğurgan sesi.” İşte Antmen’in şiirinin damarına işlemiş bir yas duygusu, bir acı, bir haykırış hissiyatını bu köşede kalmış seslerden anlamak mümkün. “Uluyorsun dünyaya” şiiri hem bu sesleri duyabileceğimiz hem de ulumanın şiirdeki etkisini daha iyi anlayabileceğimiz bir örnek sunuyor:

uluyorsun dünyaya
daha önce kavranmamış bir acılıkla
söndürüyor ay ışığını nicedir aç kurtların sesi
işte orada, karanlığında, kırılıyor gövdenin kanlı buzulu
ve sürüklüyor peşinden, bilinmez, hatta ürkünç
bir o kadar görkemli hızıyla seni
doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek
uzakların

Uluma ile başlayan bu şiir bir “orada”ya işaret ederek devam ediyor. Şairin kurguladığı mekânın, “oranın” görsel karşılığını saptayabilmek çok zor. Kitap boyunca karşılaştığımız çeşitli imgeler ve eylemler var: karanlık, kan, ay ışığı, sürükleme. Bütün bu kavramlar, nesneler “sözcüksüz değildir” elbet, hepsi bir isme kavuşmuş, dünyaya “kımıldama!” diye emrediyor gibiler. Kımıldamamalı dünya çünkü bu âna “daha önce kavranmamış bir acı” hâkim. Lakin, dikkat edin, dünyanın bir ânını kavrama arzusu nasıl da hızlı, tüketici ve vahşi bir arzuya dönüşüveriyor: “doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek / uzakların.” İmgenin bu evrimine şahit olan birtakım sesler var. “dünyaya”, “acılıkla”, “sesi”, “buzulu”, “seni.” “Orada” konusunda ısrar eden, sürekli uzağı, uzaklarda bir yeri göstermek ve tasvir etmek isteyen görsel düzene karşı, bizi sesin en derinlerine çeken, acının kulakları tırmalayan ulumalarını taşıyan işitsel bir düzen de var. Nitekim Antmen, “sesin içinde / köklerine sızıyorum şimdi burada olmanın,” diyor kitabın son şiirinde. Kitaba adını veren şiir, “Ateş sözcükleri”nden bir alıntı ile bitireceğim yazımı.

dikenler az sonra çekerler ufku üzerimize
bu nerden gelir bilinmez ağırlıkla soluruz
toprağın çığırtkan sorgusunu
iniltisini sıradağların

“Toprağın çığırtkan sorgusu” ve “iniltisi” sıradağların. Antmen doğanın hayıflanışını ve şikâyetlerini bir dile çevirmekten sakınıyor. Bu dizelerin arkasında yine bir “orada” belirteci saklanmış. Şairin sözcükleri bir coğrafyaya işaret etmekte. Fakat sözcükler doğaya erişim sağlamak veya doğanın dilini duyurmak için değil, bir eşik yaratmak için varlar. İsim vermek ve yok etmek arasındaki ince çizgiyi korumak için. Aydınlatıcı ateşe yaklaşmak ile onda kavrulup kül olmak arasındaki hassas dengeyi yaşatmak için. Ateş-ten değil, ateş sözcükleri. İmgeci değil, imgeye direnen şiir.

Melih Levi, Varlık, Ocak 2019, S. 1336, s. 106-108

Süreyya Aylin Antmen ile söyleşi | Edebiyattan Sayfalar

Sonsuzluğa Kiracı, Geceyle Bir ve Ateş Sözcükleri adlı şiir kitaplarını yayımladığımız şair Süreyya Aylin Antmen, Cenk Kolçak’ın Edebiyattan Sayfalar programına konuk oldu. 11 Kasım 2018’de Artı TV’de yayımlanan programı Youtube bağlantısından izleyebilirsiniz.