Edebiyat taşrada da yapılır (Doğan Hızlan)

Edebiyat taşrada da yapılır

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları kitabında okuyacağınız mektuplar, edebiyatçılar üzerine bilmediğiniz birçok noktayı içeriyor. Bir dönemin edebiyat dünyasını, kişisel dostlukları, şehirlerarası edebiyat trafiğini bütün ayrıntısıyla öğreneceksiniz.

Mektup yazmanın en aza indirgendiği günümüzde, bu türün belgesel açıdan taşıdığı önemi de üzülerek anımsayacağız. Şair Nedret Gürcan, Dinar’da Şairler Yaprağı adlı bir dergi çıkarıyordu. Anadolu’nun bir ilçesinde çıkan bu dergi, Türkiye’nin başka şehirlerinde yaşayan edebiyatçıların da yoğun ilgisini çekti. Okumaya devam et

“Mektup, önemli bir belgedir.” (Turgut Çeviker ile söyleşi)

Bursa Olay, 17.12.2016, s. 4

Turgut Çeviker ile yayına hazırladığı “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” adlı kitapla ilgili yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde (17.12.2016, s. 4) yayımlandı.

 

Söyleşiyi yapan: Dilek Atlı

Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları Ve Yayınevi’nden çıktı; bu kitabı hazırlama fikri nasıl doğdu?

Mektup edebiyatı ve posta kültürü dergisi Posta Kutusu’nu (Dünya Yayınları, 2003-2004) yayımlarken Tarık Dursun K.’nın önerisiyle –bir mektup kaynağı olarak– Nedret Gürcan’a ulaştığımda önemli bir mektup arşiviyle karşılaşmıştım. 500 civarında mektup vardı; ayrıca mektuplara eşlik eden elyazısı veya daktilo edilmiş yazı ve şiirler vardı. Bu birikimden yaptığım seçmeyi Posta Kutusu’nda iki sayı yayımladım. Seçtiğim kalem sahipleri şunlardı: Cemal Süreya, Ahmed Arif, Fakir Baykurt, Âşık Veysel, Tarık Dursun K. İlgi uyandırmıştı. Okumaya devam et

Okuma Alışkanlıkları Değişirken (Kenan Yücel)

Üvercinka, Temmuz 2015, S. 9, s. 18

Üvercinka, Temmuz 2015, S. 9, s. 18

Basılı ya da elektronik, yalnızca nitelikli kitapların ve dergilerin peşinden koşmayı sürdürelim…

Yıllar önce Sincan İstasyonu dergisinde, son sayfasındaki magazinel değinmelerden birinde, bir şair, ismi de verilerek, “online arkadaşlık ağı” kurmakla eleştiriliyordu. O zamanlar büyük bir ciddiyet edasıyla yazılan bu satırlar şimdi hepimizi gülümsetiyor. Derginin editörü de online arkadaşlık ağlarından birinde arkadaşım artık. O gün eleştirdiği şeyi bugün kendisi de yapıyor. Dergisini, yayımlanan kitaplarını online ağlarda tanıtıyor. Yenilikler böyledir, önce yadırganır, karşı çıkılır, sonra yavaş yavaş alışılır. Karşı çıkanlar bile bir süre sonra, farkında bile olmadan, kendisini ‘yeni’nin içinde bulur. Okumaya devam et

“Anacığım, Merhaba!” Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar (Nihat Ziyalan)

Ece Ayhan Çağlar

Aydınlık Kitap, 6.2.2015, S. 154

Ülkü Başsoy, kırk sayfalık metninde, Ece Ayhan şiirine getirdiği yorumla bir başyapıt kotarmış. Ece Ayhan şiirini tanımak, tadına varmak isteyenler, “Anacığım, Merhaba!”yı okumalı önce.”

“Az çarpık bir ağız, yarı dikişli bir gözkapağıyla Avrupa’da kent kent dolaşan birbirinden ilginç Ece Ayhan portreleri…” Arka kapaktan alıntıladığım bu sözler, onun şiirine de yakıştırılabilir. Ameliyatlarla hacamat edilmiş kafatasıyla çekilmiş fotoğraflarına baktığımda, şiiri gibi bir yüz demiştim. Muhalif yapısından ötürü köpüren duygularını dizelerine döken, kavgacı, haylaz bir yüz anlatımı…

Ellili yıllarda Ankara’ya bir Pazar Postası şairi olarak gittiğimde tanıştım Ece Ayhan’la. Bilmiyorum neden hemen el koydu Adana’dan gelmişliğime. Şiir konuşmuyor şiir gibi bir gün geçiriyorduk. Goralı’dan pabuç gibi sandviç almış, Piknik’te Arjantin içmiştik. Sanki bir koşucudan ödünç almış yürüyüşü dikkatimi çekmişti. Kısa adımlarla, tezayak bir yürüyüş. Yürüyüşü gibi hızlı düşünen, konuşan biriydi. Günün sonuna doğru arkadaşlığımızı taçlandırmaya karar vermiş olmalı ki “akşama operaya gidiyoruz” “Opera seyretmedim ben.” Sevindi. “İyi ya işte” dedi. Adana’dan gelen bir şaire operayı ilk seyrettiren başka bir şairin sevinci olmalıydı bu. Suna Kan’dan aldığı iki davetiyeyi böylece değerlendirmiş olacaktı. Opera binası, seyirci, opera şaşırtıp durmuştu. Şarkı söyleyerek ölmek sahneleniyor sanmıştım. Sevdiği adamın ölüm haberi gelince zehir içen kız şarkı söyleye söyleye ölmüştü. Öldü denilen adam çıkıp gelmiş, sevdiğinin yerde yattığını görünce, bardakta kalan zehiri içip o da şarkı söyleyerek devrilmişti. Fakat kız diriliyor, sevdiği adamı yanıbaşında yatık görünce, bu kez hançerle kendini yeniden öldürüyordu. Adam şarkı söyleyerek diriliyor… Gülmem tutunca, hıçkırarak ağlayan yan tarafımdaki kadın, terbiyesiz dercesine bakmıştı bana. İlk ve son kez seyrettiğim operadan çıkarken, dayanamayıp sormuştum Ece’ye “Opera bu mu yani?” Kadının bakışının aksine, “sanatın böylesi de var işte” demişti. Yılmaz’la Adana’da gittiğimiz her yerde insanları şaşırtmak için olmadık şeyler yapardık. Ece düşündükleriyle şaşırtmıştı beni. Hem de anlamakta zorlandığım bir hızda. Sonradan öğrendim, yedi yaş benden büyükmüş. Belki boyumun uzunluğundan ötürü belki de abilik taslamak istemediğinden yaşıtı gibi davranmıştı bana.

Mülkiye’den tanıdığı Ece Ayhan’ın, yıllarca kendisine gönderdiği mektupları, kartları, arkadaşlığa inandığı, değer verdiği için saklamış biri Ülkü Başsoy. Hatıraları biriktirirken, bir gün kitaplaştırırım diye aklından geçirdiğini sanmıyorum(2008 yılında kitap önerisini getiren Küçük İskender’e, İskender’i Başsoy’a tanıştıran Hüseyin Alemdar’a selam buradan.). Arkadaşlık, dostluk adına saklamış. İyi de yapmış. Ve Yayınları’nın editörü, aynı zamanda şair Kenan Yücel, bir define avcısı gibi eğilmiş bu değerli birikime. Bunu mektup kültürüne ve bir şairden geriye kalanlara önem verdiğinden, biraz da Ece Ayhan’ın Türk Şiiri’nde özel bir yeri olduğuna inandığından yapmıştır bence. Hatıralar sayesinde, Ece’nin başından geçenlerin, şiirini nasıl etkilediğini, ruh durumunu, kendisi de sanatçı olan Ülkü Başsoy müthiş yorumlamış.

Ece Ayhan İçişleri’ne bağlı bir kaymakam, Ülkü Başsoy Dışişleri’nde görevlidir. Mektuplar ve kartlar 1965–1976 yıllarında; askerden, kaymakamlık yaptığı yerden, hapisten, De Yayınları’nda çalıştığı dönemden, beyin ameliyatı için gittiği Zürich’ten gezip tozduğu Avrupa kentlerinden yazılmış.

Ayhan Çağlar’ken bir süreliğine İzmir’de bir lisede okumuş. Şiir yazmadığı halde “Türkiye’nin en iyi şairi ben olacağım” demiş. Şiir yazmaya başladığında adının önüne Ece koymuş. “Bundan sonra Ece Ayhan olacak!” Ece kraliçe demek. Neden Kral Ayhan dememiş acaba? Üniversite yıllarında, şiiriyle isim yaptığı sırada, Adnan Menderes’i, Celal Bayar’ı desteklemesi muhalif olmasını zedelemiyor bence. Yazımının başında, “muhalif yapısından ötürü köpüren duygularını dizeye döken” demiştim, ille de iktidara karşı muhalif olunacak diye bir kural yok. Yaşama muhalif olmak, yaşamdan işkillenmek! Ceketiyle kavga edenleri gördüğüm için böyle diyorum. Uçakla yolculuğun ayrıcalık olduğu bir zamanda, gidiş-dönüşlerinde, uçakta yediği yemekleri ballandırarak anlatmasının onu burjuva yapmayacağı gibi.

Mektuplar, kartlar, Ece’nin anlattığı, çizdiği şeylerdir. Elbette önemli. Fakat “Anacığım, Merhaba!”nın önemi Ülkü Başsoy’un, ilerde Türk şiirine damgasını vuracak olan arkadaşının, şiire başlamadan ve başladığı zamanlarına tanıklık etmesi. Bir ruhdeşen gibi o günlerdeki Ece’nin iç dünyasını deşmesi, haritasını çıkarmasıdır. Ellilerin Ankara’sını, arkadaşlarını sayıp dökerken, çoğunun benim de arkadaşım olduğunu gördüm. Özdemir’in [İnce] dediği gibi “biz de 20’li yaşları yaşadık be yiğenim!”

Çoksesli müzik, deneyselliğe varan atonal müzik onları çok heyecanlandırır. Ülkü Başsoy’un yorumunu okuyalım: “Ece Ayhan, çoksesli müziğin insanlığın ortak dili olduğunu kavramıştı. İç müziklerini açabilip paylaşanlar, mutluluğun ölümsüzlüğünü de bölüşebilirler. Orada dostluk vardır. Mutluluklar barışı, barış mutlulukları, dostluğu yeşertecektir. Bana göre Ece Ayhan’ı ozanlarımız arasında ‘benzersiz, özel’ yapan niteliklerden biri, işte çoksesli müziğe iyice, yakından bakabilmeye, onu anlamaya çalışması olmuştur.”

Bir başka yorumu: “Biz dizelerini onun istediği gibi içimizden okuyup bitirince Ayhan, hafiften kızarmış yanaklarıyla bana/bize bakar ve sorgulayan gözlerle tepkimizi görmek isterdi. Ne var ki yepyeni yazılar vardı karşımızda. Hiçbir sınıflamaya sokamadığımız bir dil poetikası, içerik ve söylem biçemini, şiirde atonaliteyi algılayamaz, ne diyeceğimizi şaşırır, morarırdık. İçlerine giremediğimiz, çözemediğimiz bu dizelere, açıktan ve kuvvetli desteğimiz de olamazdı pek, yadırgar, ondan açıklamasını beklerdik. Oysa böyle bir tutuma kesinlikle girmez, susar, bizden düşünmemizi, algılamamızı, çözümün tılsımını bulmamızı isterdi…” Ülkü Başsoy, kırk sayfalık metninde, Ece Ayhan şiirine getirdiği yorumla bir başyapıt kotarmış. Ece Ayhan şiirini tanımak, tadına varmak isteyenler, “Anacığım, Merhaba!”yı okumalı önce.

1980 yılında Karaköy Köprüsü’nde Cemal’le karşılaştığımda, elimde boşanma kâğıdı vardı. Şiiri gibi içi de güzel olan arkadaşım fark etmişti bendeki tuhaflığı. Meseleyi öğrenince Ece’yi aramış, Hatay’da arkadaşlarla, kanguru ülkesine güle güle git yemeği vermişlerdi. İşte orada Ece “Bu adamı operaya ilk götüren benim, seyrettikten sonra ‘opera bu mu?’ diye sormuştu.” Masada atılan kahkahalar şimdi kulaklarımda çınlıyor.

Ülkü Başsoy’un yorumunu sindiren okuyucu, Ece’nin şiirine açılan kapıyı aralamış olur.

Ece Ayhan Çağlar

Aydınlık Kitap, 6.2.2015, S. 154, s. 10

Varlık’ta Oğuzhan Akay söyleşisi

Oğuzhan Akay: “Ben zihnin, bilincin, bilinçaltının, düşündüğü gibi yaşayanların şiirini yazıyorum. O yüzden, benim şiirim azınlıktır. Yazmanın şehveti mi bu? Evet, orgazm oluyorum hatta. Bu, dilsel anlamda böyle.”

Varlık dergisinin Ocak 2015 sayısında Oğuzhan Akay’la Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) kitabı hakkında yapılan bir söyleşi yayımlandı. Oğuzhan Akay’la Vural Bahadır Bayrıl söyleşti…

Nedir bu kitabı boydan boya kat eden “Gölge” laytmotifi, neyi işaret ediyor?

Oğuzhan Akay: Objeler, nesneler, suretler gölgeleriyle var hayatta. Kimi gölgelerini yakalamaya çalışıyor, kimi gölgeleriyle var olduğunu hissediyor,kimi de farkına bile varmıyor.
Gölgelerin oluşturduğu bir puzzle dünyası bu. Eksiği yok,fazlası var. Fazlası da iz bırakan duygular. Bu şiirleri yazarken de, hep bir gölgeler kitabına gidiş kavramıyla yol aldım.
Gölgeleri ruhun silüeti gibi de adlandırmak mümkün belki. İşaret bu. Beden giysimiz, ruhumuz özümüz. Nesne ve objelerin ruhu olur mu? Olur. Ona da elektronlar vb. diyebiliriz. Her şiirde bir gölge gizli. Okunduğu anda, kitaptan firar edecek bir gölge okuruna yoldaşlık etmeye başlayacak… Sonuçta 11 yıldır süregelen bir projenin sonucu bu kitap. Bakalım etkisi ne olacak?

Gölgede 40 dereceyi biliyoruz da 100 derece ne oluyor? Cehennem iması mı bu? (Çağrışım 100 numara?) Okura ne ima ediyorsun?

Oğuzhan Akay: Öncelikle kitap 100 sayfa.

Gölgede 40 derece de bir kitap evet (İnci Aral), ama tahammül edilebilir bir sıcaklık ve alışıldık bir derece o. Gölgede 100 derece ise kaynama noktasında. Bizim cehennemimiz. Yazarken, okurken, tanık olurken, gözlemlerken yaşadığımızherşey.
Dante’nin Cehennem’inden farkı, ben okur da farkına varsın istiyorum. Yaşayanlar duygusal anlamda bunu depresyon sanıyorlar. Oysa ortalık100 derece.

Okur, gölgesinin farkına varsın yeterli benim için…

Hani yerliler, beyaz adamların yükünü taşıyormuş dağ taştırmanarak. Birden durduklarında beyaz adam neden durdunuz? demiş. Yerlilerdenbiri yanıtlamış: ruhlarımız geride kaldı, koştururken, onu bekliyoruz.
Gölgelerimizi bekleyelim biz de…

oğuzhan Akay şiirleri, gölgede 100 derece, jpg şiirleri, fotoğraf ve şiir

Neden jpg?

Oğuzhan Akay:  Fotoğraf ve resim yüklü dosyalara jpg deniyor biliyorsun ya… Bunlar da aslında sadece şiir değil, birer fotoğraf ya da resim. Henüz çekilmemiş fotoğraflar. Yapılmamış resimler.
Gölgelere ait. Fotoğraflarının çekilmesini, resimlerinin yapılmasını bekliyorlar onlar da.
Şiir dışındaki diğer sanatlara da uzanan bir el var. Ve günümüzün bilgisayar dünyasındaki formatlara.

Mc Donald’s bile “ironi” yaparken reklamlarında, şiirde“ironi” ne yapabilir? Gideceği yol nedir ironinin?

Oğuzhan Akay:  Socrates’in diyalog yöntemi iki aşamadan oluşur. Biri, ironidir. Yani altını çizeceği şeyleri ironiyle gösterir. Tartışmaya açık olduğunu gösterir. İkinci aşama maiotiktir. Onda da ustaca sorduğu ve sorguladığı konularla zihinde var olduğunu düşündüğü bilgileri ortaya çıkarır. İroniye dönersek, söylenenin tam tersidir yapılan. Eleştiriden beslenir. Mizahtan farkı da budur. İroninin gideceği yer, felsefedir, düşüncedir, hayatı ve kendini sorgulamaktır. Şiirde de budur. CinAyetler’i yayımladıktan sonra bu şiir nereye gider gibi düşünenler vardı. Üremez, biter gibi… Bitmediği, bitmeyeceği görüldü. Büyük bir damar bu benim için. Tabii damarı bulamayanlara ve bilmeyenlere iğne verilmez.
Mc Donald’s doğru yolu bulmuş diyelim o zaman, kendisi için de.

Lirik ironi… Belki senin şiirini adlandıracak şey budur. Tek başına ironi değil. Farklı bir alaşım.

Oğuzhan Akay: Bu alaşım, zaman içerisinde ortaya çıktı. Cemal Süreya’nın beni keşfetmesini sağladığım süreçte daha sembolikti yazdıklarım. Hatta Türkiye Yazıları’na yazmaya başlamadan önceki baba şairler yazı kurulunun önüne çıktığımda sınavdan geçmiştim, yazdıklarımı irdelemiş ve 3. Yeni mi bu? demişlerdi. Yeni olmadı, çünkü onu sürdürmedim ama yeniyi yazmak istedim. Yeni insanı, yeni dünyayı ve yaşamı. Kendi gişemi açmak. Başkalarının gişesinde kuyruğa girmektense “sıradan bir adamım ben /kuyruktayken” demek. Sözü çırağım olarak yanıma almak.

Tanımlaman yerinde bir saptama. Ben de lirik ve ironikbiriyim… O halde gölgem de aynı.

Lirik ben’i, şiirinin öznesini (şair olarak sen değil, şiirlerinin ortaya koyduğu benlik, şair-ben) okur nasıl algılamalı?

Oğuzhan Akay: Lirizmde var oluş coşkusu ve iştahı vardır. Varlık olmanın sevinci diyebiliriz. İroni yaparak eleştirirken lirizmle de durumu trajediye değil, umuda sürüklersin.
Benim yapmaya çalıştığım da budur. Şair olarak da kendi lirimi çalarken, ironiyle de düşünceyi ve eleştirel, anarşik yapıyı harekete geçirmeyi amaçlıyorum. Kafa buluyorum.

Şiirde ironi’yi Cem Yılmazvari “komiklik yapmak”diye / gibi algılayanlar var. Şiir ile ironi, şiir ile mizah nerede buluşmalı, nerede birbirinden uzak durmalı?

Oğuzhan Akay: Şiirle mizah sanırım Metüst’te buluşmuştur. Bizim toplumumuz mizahı sever, ama mizah yapanı da çok “ciddiye” almaz. Bendeki ironi, kişiliğimden kaynaklanıyor diyebilirim.

Dile hakim olmanın getirdiği uçsuz bucaksız bir güvenle yazıyorum. Acı çekmiyorum yazarken. Sözcükler beynimden, dilimden kayıyor, dans ediyor, gülüyor, hüzünleniyor.
Farklı anlam ve boyutlara taşınıyor. Günlük yaşamımda da ironiyi kullanıyorum. Bunun yüzde 1’i de şiire giriyor diyelim.Tekrarlarsam: Ne yazıyorsam, o benim. Bunun da yukardaki bir yanıtın tersine eksiği var, fazlası yok.

Senin şiirin bir yandan da “tutkulu bir dil çalışması”. Dil ile didişip, sevişiyorsun genelde. Kimi şiirlerde Dil’in ve çağrışımın seni baştan da, yoldan da çıkardığını gördüm. Yazmanın şehveti mi bu?

Oğuzhan Akay: “Cinim benim/ benim cinim/ sözü bana getir/ çırağım olsun/ geçinip gideriz” diye başlar ilk kitabım olan CinAyetler’in girişi. Tam da budur. Baştan ve yoldan çıkışım bilinçli bir teslimiyet. Akıl kaymasından çok akla tutulma vardır. Ben zihnin, bilincin, bilinç altının, düşündüğü gibi yaşayanların şiirini yazıyorum. O yüzden, benim şiirim azınlıktır. Yazmanın şehveti mi bu? Evet, orgazm oluyorum hatta. Bu, dilsel anlamda böyle. Önündeki 8 atı süren arabacı gibi. Duyguları, aklı sürüyorum. Kelimeleri büküyorum, kamçılıyorum, kelepçeliyorum, sonra sevişiyorum dille. Bu çok güzel bir duygu. Lirizm burdan geliyor işte.

Coşku bu. Hız yapıyorum. Sonuna dek gidiyorum. Yaratıcılık, fikir bulmakla ilgili ya. Bir şiirin de hikâyesinin, fikrinin olması gerek. Yoksa bana ne şairin ıstırabından okur gözüyle… Ama bu benim doğrum ya da doğumum. O nedenle ki, bir kitabımın adı da Ürk Şiirleri’dir. Türk değil… Türk şiir akımının dışında, bazı kurbağaları ürkütecek bir kitap olmuştur. Rahmetli Seyhan Eroğlu da bunu en iyi anlayanlardan ve böyledir diyenlerdendi benim için. Hatta o Zırtlak demiştir buna. Zırtlaklıklar herkesi rahatsız eder. Prime-time’a girmez. O nedenle under-rating olursun. Bir yeraltı şairi olarak görüyorum ben de kendimi. Görmezden gelmeye gerek yok, zaten yeraltından gidiyorum, metro kullanıyorum. Senin ‘Öteki Poetika’n da başka bir başkaldırı ve otoban öyle, sözgelimi. Çünkü köklü ve geleneksel bir damarın içerisinde. Onun da alıcısı has şiir okurları. Böyle rahatız, diyelim. Ne mutlu ürk’üm diyene.

Gündeliğin, modern hayat gündemine taşıdığı çok fazla olgu/ durum var şiirinde. Hatta magazin boyutu bile var senin şiirinin… Ben bunun “yeni” bir şey olduğunu düşünüyorum, sen?

Oğuzhan Akay: Başkası için kötü olabilir bu. Ama bende eğreti durmaz. Şapka takmak gibi. Onu takmanın da raconu vardır. Bir kenarı alın kemiğinin altına oturtulursa güzel durur, yakışır. Şöyle düşünüyorum: Mimari ya da resim kendini sürekli yeniliyor. Eskiden alarak bazen, bazen de geleceğe bakarak. Contemporary (güncel) resim ve bunun sergileri var dünyada ve bizde biliyorsun Baha. Niye zaman akıp giderken, hep aynı yerde kalsın ki şiir.

Okurun günlük gereksinmelerine karşılık verecek şiirleri yazmazsan (reklamcı gözüyle diyorum), şarkı sözlerini okur o da. Klip izler. Bırak şiir, dar çerçevede ve liselerde nefret ettirilen edebiyat dersleri boyutunda sürsün deniyorsa da yürümez bu. Antik kalırsın- kuntik seni yer. Ben yeniyi ve yenilenmeyi, özgün olmayı baştan seçtim. Hayatla beslenen, yaşayan her yeni şey girecek, benim potamda eriyecek ya da benim gölgeme karışacak ki, şiirime yenidir bu diyebileyim. Yeni Rakı gibi isimde ve cisimde kalmak lazım. Bu duyguyu verdiysem sana da, bunu pozitif olarak görüyorum kendim için.

Ki, ortalıktaki zihni en açık, en zeki, en yeni adamlardan birisin. Yazdıkların geleneksele yakın olabilir ama ordaki öz yeni. Sözcükler eski olabilir, ama giysileri yeni. Sanırım saptadığın şey, benim haylaz yapımla da ilgili. Uslanmaz bu deli gönül. Şiir zapt-u rapta alınmaz. Alınmayacak. Ben de alınmayacağım.

Kimi şiirleri reklam ajanslarında yaptığımız “brandstorming” yapar gibi yazmışsın sanki. Ne dersin bu gözleme?

Oğuzhan Akay: Brain yani beyin, storming yani fırtına… Yazarken bin çiçek açar, bin fikir çarpışır kafamda. Gece yazdığımı sabah beğenmem. Üstüne yatarım. Serbest çağrışımlar da olabilir elbette. Aslolan, ister öyle ya da böyle, fikrini ve zikrini net olarak ifade edebilmendir değil mi? Mana bazen karında (karın bölgesinde yani, eşte değil) saklıdır.
Bunlar, şairin ya da sanatçının yöntemleridir. Kimi beyin fırtınasıyla yazar. Kimi içip yazar. Kimi derdiyle inler bağırır. Benzetir alemi, bir güzel. Dayak atar. Derdine ortak arar. Sonrası yapıdır, kurgudur. Ne biliim kurgu değil. Montaj. Taşı yontunca heykel çıkar ki, bu da kurgudur. Bende brainstorming yaparak yazdıklarım varsa onları bir güzel yontuyorum sonra. İşçilik, uygulama (execution), geliştirme daima olur. Bok, bok olarak kalmaz. Akar gider. Nasıl Yazıyorlar? adlı kitapta (kafekültür yayınları) ayrıntısıvar. Meraklısı bakabilir.

İnteraktif bir kitap olsun istemişsin, okur ile yeni türden bir ilişki kurmak istiyorsun. Peki, bu olursa veya olunca ne olacak?

Oğuzhan Akay: Compact Risk Digital Poems de CD kutusunda çıktığında, herkes içerisinde CD aramıştı. Ve kitabı bulmuştu. Okuru, kendi oyunuma katılmaya çağırdım hep.
Dikkat… Çekiyoruz! dedim kitabın sonunda. Bu şu demek: Bu şiirleri okuyan biri, birileri, anladığını, algıladığını, şiirin ve o şiirdeki gölgenin duygusunu fotoğraflayıp gönderirse 31 Mayıs 2015’e kadar, ne olacak? Bu fotoğraflardan veya resimlerden paspartulanacak nitelikte çözünürlüğü olan, şiirin gölgesine ve koşullara uyanlar seçilecek. Bir galeride veya bir uygun mekânda o şiirle birlikte sergilenecek. Satılırsa ne ala? O zaman, o kişiye de satıştan pay düşecek. Böylece iki sanat bir olacak. Amaç ne? Üretilen ve yaratılan bir şey, artı değer, artı sanat yaratacak. Samanlık seyran, ironi lirik olacak. Görselliğe kavuşacak… Satılmazsa da serginin açılış günü hep beraber eğlenmiş olacağız.

Söyleşen: Vural Bahadır Bayrıl, Varlık, Ocak 2015