Şair mahir Özdemir İnce’den şiir miir! (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Cumhuriyet Kitap’ta Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Gençler İçin 50 Turfanda Miir hakkında yazdı.

“Balta ormana girdi diye ağaç olduğuna pişmanlık duyanlardan değiliz biz.”
Özdemir İnce taştan büyük, taştan ağır miirler atıyor.

Şimdiye kadar şiir yazmış, yani aslen şair, tabii başka kitapları da var. Hem dostum, eski Türkiye’den ve eski Ankara’dan, hem komşum, Cihangir’den. Hem de Öz Dede, Öz Şair. Geçen hafta yeni kitabnı imzaladı bana, kızım Nar’la, evlerine gittik, bana miirlerini verdi, Nar’a Fransızca kitap, Ülker abla da şahane çevirilerinden bir paket, Nar’a. Komşu gezmesi güzeldir, hele şair, yazar, çevirmen gezmesi daha da güzel, çünkü elin boş dönmüyorsun hiç!

Fakat ben boş bulundum, “20 oldu değil mi şiir kitabın Özdemir Abi?” diye sordum. “30!” dedi. Dedim ya, şimdiye kadar şiir yazmış, yani birbirinden şahane, özgün, farklı ve hep yeni şiir kitapları var. Fakat son zamanlarda şiirden çok “miir” yazıyor! Özellikle 2014’ten 2019’a, son 3 şiir kitabını “miir kitabı” olarak da adlandırabiliriz. Üstelik bunların en yenisinin adı da Gençler İçin 50 Turfanda Miir (Ve Yayınevi, Şubat 2019)!

Demek ki şiir bazen de miir olarak yazılabiliyormuş. Bunu yapan da Türkçenin, bu şiir cumhuriyetinin en büyük şairlerinden biriyken üstelik! Fakat, “kardeşin duymaz, eloğlu duyar!” dizesindekine benzer bir durum da var ortada. Kıymeti başta Fransa olmak üzere, çevrildiği dillerde daha çok bilinirken, anadiliyle ya da “Öz” diliyle yazdığı ülkesinde gereğince bilinmez, bilinmemiştir. Oysa tam da şunu söylemenin zamanı ve yeridir: Soyu tükenen şairlerden ve soyu tükenen aydınlardandır. Çünkü eylemlidir, çünkü eylemcidir. Edward Said, koskoca profesör, simgesel bile olsa nasıl Filistin için taş atıyorsa ve bu fotoğraf unutulmuyorsa, Özdemir İnce de eline taş alıp kalkıp atmıyor, hem nereye atsın, ama taştan büyük, taştan ağır laflar atıyor, şiir, pardon, miirler atıyor! Eline sağlık! Taş gibi miirler atan eline!

Hiç kuşkusuz, ilk şiir kitabı tam 60 yıl önce yayımlanan, Kargı (1963) ve şiir üzerine kuramsal kitapları üniversitelerde ders kitabı olarak okutulması gereken bu özel ve özgün şair için pek çok inceleme kitabı yayımlanması gerekirdi, gerekir. Şiir serüveninden şiir ve edebiyat çevirilerine, şiir üstüne kuramsal kitaplardan Cumhuriyetçi bir aydının Türkiye’ye ve demokrasiye ilişkin sürekli ve yürekli kitaplarına, geniş bir alanda çok verimli biçimde yazıyor, çeviriyor, üretiyor, tartışıyor…

ASTARSIZ, BOTOKSSUZ

Niye mi bunları yazıyorum? Çünkü 15 yaşımdan beri, neredeyse 50 yıldır, şiirlerinden başlayarak okuduğum Özdemir İnce’nin tüm şiirleri, fakat özellikle son üç “miir” kitabı, onun Türkçenin hem öncü hem de cesur şairlerinden biri olduğunu bir kez daha gösteriyor. ‘Turfanda’ olan ‘Miir’in anlamı şaire göre şu: “Astarsız, botokssuz, rastıksız, rimelsiz, brüt, yeni bir çalgı tarzı. ” Hepsi tamam, kitabı okuyunca şiirlerin de bu anlamı fazlasıyla doğruladığını da görüyorsunuz. Benim bu tanımda tek anlamadığım “brüt” sözcüğü. Acaba “içinde her şey var” anlamında bir uyarı mı yoksa bir ironi mi? Çünkü ‘miir’ler bu ‘brüt halleriyle bile gayet net! Hem de öyle net ki bir an gözünüze ışık tutulmuş gibi oluyorsunuz ve görme yetinizi yitirdiğinizi bile düşünüyorsunuz! Gerçeğin fazla gözalıcı, yalın, çıplak, aydınlık hali diyelim.

Özdemir İnce, kuramsal bilgisiyle, Türk şiiri kadar Fransız şiiri ve dünya şiirini yakından tanımış ve çevirmiş olmasıyla da, şiirin ne’liğine, değişimine, yeniliğine ilişkin pek çok şeyi, Cumhuriyet dönemi şairlerinin çoğundan önce görmüş ve deneyimlemiş bir büyük şairdir. Şiirin bir deney, bir deneme olduğunu iyi bildiğini de pek çok kitabında göstermiştir: Kargı‘dan (1963) Siyasetname‘ye (1984), Can Yelekleri Tavandadır‘dan (1989) Mani-Hayy‘a (1998), Ot Hızı‘ndan (2002) Opera Kahkahasına (2017) ve şimdi de Gençler İçin 50 Turfanda Miir‘e.

Her kitabında şiiri yeniden deneyen ve deneyimleyen İnce’nin kuramsal kitapları yanında, şiir kitapları da şiir dersinin temel kaynaklarıdır. Hiç kuşkusuz sosyalist ve Cumhuriyetçi olmasının, laikliği sonuna dek savunmasının, şiirin evrenle, yaşamla ve şairin şiiriyle diyalektik ilişkisinin de bunda büyük payı vardır. Bu organik şiir, her dönemde dilin, sözün, imgenin, yaşamın, aşkın, cinselliğin, doğanın, çocukluğun, itirazın, reddin, otorite karşıtlığının ve elbette şiirin hakkını verir. Geri çekilmez ama bazı dönemlerde gevezelik de etmek istemez. İnsanı yaratıldığı andan başlayarak izler, sınıflaşmasını, kadın erkek ilişkilerini, kadının yüceliğini, iktidarın cüceliğini, “Başyüce’liğin niteliğini, hepsini “Ben de halimce Bedreddin’im” dercesine bir hal içinde yol eder. Toplumcu-bireyci gibi genellemeleri ortadan kaldıran bu özel şiirle, yalnızca insanın, dünyanın, memleketin, toplumun hallerini görmekle kalmaz, bazı geleneklerin, klasiğin de modernin de ötesinde ve üstünde “insan nasıl insan olur?” sorusuna verilecek en yetkin yanıt olduğunu anlarız. Bu direniş geleneğidir, en laik gelenektir, insana ve şiire en çok yakışan, belki de şiirin insanın ve insanın şiirin doğal bir parçası olduğunu bazen sessizlikle, bazen fısıltıyla bazen ayarsız bazen de gür bir sesle duyuran kadim gelenek. Çünkü doğa gibi insan da, insan gibi şiir de laiktir!

Bu “50 Miir”, evet, tam da günümüz içindir, tam da gençler içindir ve evet tam da “tamtam”dır, yani kalk borusu, uyan borusudur, geç kalmayın! diye uyarmaktadır. Kitabın 32. sayfasındaki ‘Hikmet’te alıntıladığı, Hasan Âli Yücel’in cümlesindeki diklenmedir: “Balta ormana girdi diye ağaç olduğuna pişmanlık duyanlardan değiliz biz.” Tam da bunun şiiridir işte bu “miir” kitabındakiler.

Yıllar önce, “şiirimin kimseye borcu yok, kimsenin de bana borcu olmasın!” demişti. O zaman çok dikkatimi çekmişti bu söz. Çok uzun yıllardır inatla yalnızlığı göze alan bu adam, diline ve Cumhuriyete borçluydu yalnızca. Bugüne kadar yazdığı tüm kitaplar demokrasi ve cumhuriyet üstüne uyarılarla bu borcu çoktan ödemişken, “asıl şimdi” diyerek söz alıyor, konuşuyor, sesini yükseltiyor ve “miir” yazıyor! İster 50 şiir deyin, ister 50 bölümlük tek şiir ama “50 kısım tekmili birden”: Geçmiş, bugün, kapıkulları, talancılar, vurguncular, Man Adası, Kollontai, Kari Marx yoldaş, tarikatlar, Menderes, Bağdat Paktı, KHK, Vaiz, “Faşizmdir ortak akıl, Başyücelik’in amentüsüdür”, TİP, Milliyetçi Cephe, dinbazlar, Suriye, Telekom, Dolar, Allah, Padişah… Gerisini siz anlayın artık! Ben kitabın sonundan bir ‘tadımlık’ alayım buraya, tadımlık dediğime bakmayın, ‘acımlık’: “Memleket nerede, nerede Cumhuriyet? / Özelleştirildi! / / Yandı gülüm keten helva! / / Ferman da dağlar da padişahındır! Haydi rasgele!”

Özdemir İnce bu kez “miir” yazmış, “şiir”i Ekrem Kahraman’ın siyah beyaz nefes kesen çizgilerine, desenlerine bırakmış, okuyun derim ikisini de!..      

Haydar Ergülen,Cumhuriyet Kitap, 21.3.2019, s. 4   

Gelenek Değil Denemek (Çetin Balanuye)

Çetin Balanuye, 30.11.2018 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Önel’in yeni kitabı Konumlandırmalar hakkında yazdı: Konumlandırmalar ‘yazın uğraşını’ tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir.”

Yazının tam metnini yayımlıyoruz.

 

GELENEK DEĞİL DENEMEK: FARKLA TEKRAR FRAGMANLARI

Yeni bir okur tipi

David Shields, yaklaşık yirmi yıldır yazın dünyasını ilgilendiren ilginç bir tezi gündemde tutuyor: Alışıldık tarzda roman,  sessiz bir çekiliş deneyimliyor; yerini gerçeklikle ilişkisini gözden geçiren, araştıran ve ağır ağır yeniden kurmaya çalışan yeni bir türe bırakıyor. Türdeki bu yeni filizlenmenin iki temel nedeni var: Biri, yeni okur tipinin ortaya çıkışıyla, diğeri de olgu ile kurgu arasında klasik romanın varsaydığı uzaklığın giderek iç içe geçmesiyle ilgili. Kısaca söylenirse, yeni okur tipi -gerekçeleri epeyce açık olmak üzere- seri tüketim çağının hiç de sürpriz olmayan bir ürünü: Acelesi olan bir okur, dilde zarafeti önemsiyor ama bunu süsleme sanatıyla ilişkili görmüyor, hacimli metinlerle ilişkisi de epeyce mesafeli.

Okur tarzındaki bu değişimle eş zamanlı ama bambaşka nedenlerle hacimli romanların salt kurguya dayalı karakter, olay ve anlatı organizasyonu da önemli ölçüde aşınmış gibi; Shields’in “örnek vaka” olarak bir keresinde dilledindirdiği üzere, sözgelimi Franzen’ın her biri tuğla gibi devasa hacimli romanlarındaki karakter enflasyonu, bunların birbirleriyle ilişkileri, anlatıda geliştirilmek istenen örgünün anlaşılması için gerekli uzun ve dikkatli okuma seansları -deyim yerindeyse- elli gram şeker için on kilo keçi boynuzu kemirmeye dönüşmüş gibi görünüyor. Kurgudan sağlanacak dolaylı ve elbette iyi bir romanda asla azımsanamaz olan o “kavrayış genişletme” edinimi de çoğu hacimli romanda ya hiç gerçekleşmeyebiliyor, ya da pek az gerçekleşiyor.

“Yeni bir tür” arayışı

Bu ve benzeri gerekçelerle olmalı,  yazın dünyasında “yeni bir tür” arayışı belli belirsiz kendini duyuruyor: Kitabevlerinin tasnif etmekte güçlük çekeceği kitapların sayısı giderek artadursun “deneme” adının aşırı genelleyiciliğiyle ifade edilemez bir çeşitlenme var ve bu çeşitlenmenin hakkını verecek “genre” adından da henüz mahrumuz. Bu yeni “türleşme”nin ortak nitelikleri arasında şunlar var: Parçalı (fragmented) pasajlar; kısa ve süssüz, ama çarpıcı bir ifade gücüne sahip söyleyişler; olgulardan kendisini ve okuyucuyu da haberdar eden metin türleri.

Ahmet Önel

“Yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi

Ahmet Önel’in son kitabı Konumlandırmalar böyle bir dönemde okuyucuyla buluşuyor. Toplam 207 fragman-pasajdan oluşan kitabın türü için -üstteki bağlamı akılda tutarak- ne denebilir, karar vermek sahiden güç. Ancak şu kadarı açık bir kesinlikle ileri sürülebilir: Ahmet Önel, yukarıda özetlenen dönüşüme adeta eşlik edercesine “çağcıl” kalmayı başarıyor; Konumlandırmalar bu anlamda “yazın uğraşını” tam bir yeniden konumlandırma girişimi olarak okunabilir. Roman, öykü, oyun, çocuk edebiyatı ve deneme gibi edebiyatın hemen her kovuğunda yeterince ikamet etmiş bir yazarın sözcüklerle yeni bir sığınak inşa etmekte olduğu anlaşılıyor… dünya manzaralı, tedirgin edici, ironik ve gerçekçi bir sığınaktan söz ediyoruz bu noktada.

Konumlandırmalar‘da Önel bizi “konuşma” kavramına çağırıyor; her biri yazarın kendisiyle, yazarın ya da metnin konuklarıyla, okurun kendisiyle ya da okurlar arası gerçekleşen olası bir konuşmada çağın saati yavaşlatılıyor, yerine bir salyangoz saati konuyor  ve böylece “sahiden konuşma” vücut buluyor. Bu, özensizliğiyle dikkat çeken tüketim toplumunun tüketici gevezeliği değil artık, kendisi de aynı koşulların esiri olan okura -onun bile vakit ayırabileceği ölçüde- kısacık parçalarda sahici bir konuşmaya eşlik etme şansı veriliyor. Her konuşma yeni bir kavramsal/yaşantısal/deneyimsel gözden kaçanı fark etmeye çağırıyor. Alışıldık perspektifler sağa sola kaçışıyor ve yeni perspektiflere yer açılıyor. Önel, konuşmalar yazıyor ve bununla yeni anlam olanaklarını konumlandırıyor:

Yalnız olmayı çok mu seviyorsun?

Bilmem,  dedi adam. Kitabı ters çevirdi, sonra da koltukta geriye doğru kaykıldı. Bir sohbet öncesi. Yapacağı  her  davranış acemice olabilir şu an.

Yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu anlatmanı isterdim, dedi birincisi.

Anlatabilirim, dedi adam. Ama bilmem hiç konuşmayan birinin karşısında saatlerce bekleyebilir misin?

Hakkında sahici bir konuşmanın olmadığı yerde konuşulan tüketilir en fazla. Önel, bu tüketimin farkında ve insanın trajedisinin yakınındakiyle uzaklaşmakta yattığını sezdiriyor:

Bir yazarı tanımak, ona dokunmak, onunla konuşmak ve insan yanıyla yüz yüze gelmek onu tüketmektir, dedin. Düşündüm. Neden olmasın! Dört yıldır birlikteydik ve  artık hiçbir kitabımın kapağını aralamıyordun.

Romandan ayrı bir deneyimi zorlayan -bu anlamda adeta hem okur hem de yazarı konfor alanından çıkmaya zorlayan- bu yeni türde en zoru iklim ya da bağlam yaratmanın en azından bir öykülük hacim gerektirdiğini bilmek, ama bu hacimden de mahrum bir halde parça pasajlarla bir iklim yaratmak. Konumlandırmalar bunu ustalıkla başarıyor:

Evimin eksikleri var, diyor kadın. Damlayan musluklar, çalışmayan prizler, işlemeyen çekmeceler. Hep bildiğin şeyler işte. Bu pazar uğrarım, diyor adam telefonun öbür ucundan. Hepsinin hakkından gelirim,  merak etme. Gülümsüyor kadın. Sevinirim, diyor. Zaman ayırıyorsun bana. Fena mı işte, diyor adam, hem seni görmüş olurum böylelikle. Yüzüne al basıyor kadının. Neyse ki telefonda. Sahi, çağırmışken şu telefonun da çaresine baktırmalı. İnsanın aklından geçen, ancak söylemeye çekindiği şeyleri bir güzel söyletiyor, gördün mü!

Ah.. Bir iki arıza olmalı insanın evinde. Mutlaka olmalı!

Düşte ısrar

Konumlandırmalar, klasikleşmiş kimi yazın temalarını da yeniden ziyaret etmekten geri durmuyor. “Düşte ısrar” teması bunlardan biri. Belki de edebiyatın bu  en eski  teması -Deleuze’ü anımsatırcasına- farkla tekrar ediyor; bu düpedüz değirmenlere saldıran çılgın düşseverin bir tekrarı, ama aynının geri gelişi değil de yeninin farkla tekrarına dönüşüyor:

– Kardan adamım asla yaşamıyor.  Tamamlıyorum ve sıra havuç burnu yerleştirmeye geliyor ki bir bakıyorum erimiş!

-Yanlış zamandasın evlat. Aylardan temmuz ve sen düşlerden beyazda ısrar ediyorsun..

Konumlandırmalar, yeni bir tür arayışının olmazsa olmazı disiplinler arası kolajı da gözetiyor. Nietzsche’nin “tehlikede yaşayın” önerisi beklenmedik bir anda buyur ediliyor: “Akıl almaz olan hayatın kendisi değil, ona katılma biçimimizdir. En mantıklı, en seçilmiş davranışın uçurum kenarından iki bilet olmadığını kim söyleyebilir!”

Aynı disiplinler arası kolaj arayışının bir başka örneği de politikadan; Önel, tüm metnin örtük bir politik hiciv barındırmasına dikkat ediyor. Bunlar daha çok politik eleştiri çekirdekleri, okurun zihninde serpilip gelişmek üzere can suyu verilip bırakılıyor:

“Eğer bir ulusu yok etmek istesem, ona her şeyi bol bol verip mutsuz, açgözlü ve hasta yapardım.” Bir yazardan aldım bunu. Belki kocaman harflerle yazıp kentin girişine asmak isterdim.

Evinin kapısına as, diyorum. Belki de söz konusu hastalık orada başlıyor.

Politik hiciv, okuru kendisiyle hesaplaşmaya çağırırken de doğrudan, açık, sert ve çarpıcı olmayı başarıyor:

Anne, sonunda acı haberi veriyor.

Meyve suyu kalmamış. Meyve verebilirim!

Çocukların yüzü gölgeleniyor. Akıllarından geçen şunlar olmalı: Dünya giderek çekilmez oluyor. Üstelik güvenilmez! İyi şeyler vaat etmişlerdi. Şimdi taklitleriyle kandırıyorlar!

 

Konumlandırmalar, Ahmet Önel'in Kasım 2018'de Ve Yayınevi'nden çıkan kitabı.

Yeniden başlamak

Ahmet Önel, yazında ustalaşmanın ödülünü koltuğuna gömülüp dinleneceği bir emeklilikte beklemiyor. Güç olanı seçiyor: Yeniden başlamak…! Edebiyatın muazzam birikiminden yararlanarak ve ancak geçmişle sahici bir muhabbetle olanaklı bu “yeni başlangıç” bizim yakada özellikle çok değerli.

Konumlandırmalar bu güçlükle yüzleşmenin son derece başarılı bir ifadesi.

Çetin Balanuye, Cumhuriyet Kitap, 30.11.2018, s. 13

Şiirle “Yeryüzüne Dönerken” | Hasan Erkek

Hasan Erkek, 25.10.2018 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Zarife Biliz’in Yeryüzüne Dönerken adlı şiir kitabı hakkında yazdı. Yazının tam metnini yayımlıyoruz.

Zarife Biliz’in, Kadim Bir Dille Dile Getirilmiş, Kederli, Bilgece Şiirleri

Belki eski bir benzetme gibi gelecek ama şiirde yeri var: Kimi şairin kumaşı iyidir, kimi de yalın kumaşının üzerine güzel işler nakışını. Kimi taşa baksa şiir görür, kimi taşın üstüne öyle bir nakış işler ki, taş şiire dönüşür. Işte Zarife Biliz’de her ikisi de var. Taşı, toprağı, dalı yaprağı, börtü böceği şiir görenlerden. Onlardan damla damla şiir çıkaranlardan. Bir de öyle güzel nakış işliyor ki, nakışı kumaşına çok yakışıyor. Hepsi birlikte alaşıyor ve güçlü bir şiire ulaşıyor.

Zarif Biliz’in şiirinin kumaşından, nakışlarından derin bir keder akıyor. “Kendi sesimden korkmasam ağlayacaktım” diyor bir şiirinde ya, sanki bütün şiirlerine sinmiş o hava. Her nasılsa içinde bir hüzün yer etmiş. Ama bu öyle arabesk bir hüzün değil. Bu soğuk dünyanın, insanlığın ezeli ve ebedi kederi gibi. Şair sanki bütün insanlık adına çekiyor bu acıyı. Belki de bu yüzden şiirlerini karanlıkta yazıyor.

Ancak bu ezeli kedere hep aşk eşlik ediyor. Ama aşk da keder kılığında çıkıyor karşımıza ya da tersi. Aşk kederle tartılıyor hep, şairin dizelerinde. Aşkı temize çekmek için sanki “yakarıyor göklerin yetim kalmış evladı” aşk tanrısına, ona keder tanrısı cevap veriyor. Kederi öyle büyük ki, onun da bir tanrısı olsa gerek.

İçinde atların koşturduğu şiirler

Bununla birlikte Biliz’in insanlarla çok “muhabbet”i yok. İnsanlığın halleri karşısında tanrısal bir gözlemci gibi. İnsanlıktan ümidini kesmiş değil ama ona olan güveni hayli zedelenmiş olmalı. Bir türlü iyileşmiyor avucundaki yara. O daha çok atlarla, şahinlerle, tilkilerle yeryüzünün kabuğu üzerinde koşturan cümle mahlukatla yoldaş. “Kuşu besliyorum karanlığın dalında / Tayı besliyorum artık koşmasa da / Aslanı besliyorum / Kurtları, tilkileri, timsahları eğliyorum / Bedenimi onlara yurt belliyorum” diyor. Hele atlara özel bir ilgisi olduğu anlaşılıyor. Kitaptaki en başarılı şiirlerin başında atların içinde koşturduğu şiirler geliyor. Şairi de yeryüzünde koşturan içindeki bu masal atları sanki. “Atımsa toynaklarını / İçimin sert denizlerine vuruyor” diyor bu anlatısal şiirlerinin birinde. Öte yandan atı da, “kaygılardan azade” bir at değil. O da kitap boyunca akan kederden payına düşenini alıyor. “Oysa atım bir hayvan / Terli bir hayvan / Çağlar öncesinden etine batmış bir kamayla / Hiç durmadan koşturan”.

Zarife Biliz’in şiirleri arkaik anlatılar tadında. Homeros’tan, Sappho’dan el almış gibi. Bunu yaratmak için de özel, arketipik bir dil arayışında. “Bir dil var öğrenmemiz gereken / Bir dil aslında hep bildiğimiz / Ve kelimesiz hatırlayacağımız” diyor.

Bu epik, (kimi zaman lirik, kimi zaman dramatik) şiirler zamanın ve tarihin içinden süzülüp gelirken kutsal kitaplara da uğramış yolları. Ama laik bir bakışla, mistik bir gözle değil. Sanki bütün derdi “unutulmuş olanı hatırlamak / şimdi ve burada”. Kimi zaman dingin, kimi zamansa taşkın bir ruh haliyle diyor diyeceğini. Zira bu ruha dar gelmiş beden kılıfı. İçinde kişneyen atın toynaklarını gövdesinin duvarlarına vurması da ondan olsa gerek.

Zarife Biliz'in ilk şiir kitabı Yeryüzüne Dönerken, Ve Yayınevi, 2018.

Bir rüya hâli

Yalnız zamanla değil, mekânla da sorunu var Zarife Biliz’in. Bütün kadim metinlerde de öyle değil midir? En büyük mekân da yeryüzü. Bir zamanlar kendini yeryüzüne sürgün etmiş olmalı ki (yer altında mı saklı tuttu kendini yoksa gökyüzünde mi mavi bir ada mı buldu kendine, bilinmez), şimdi şiirle yeryüzüne dönmüş. Yeryüzünde ise bazen ileri-geri, bazen de döngüsel hareket ediyor. Ama bu hareket de bir çeşit rüya misali. Zaten bütün şiirlerinde sürrealist bir hava var. Dinsel olmayan bir metafizik, mistik olmayan bir düşsellik kaplamış yeryüzünü. Bu rüya hâli içinde felsefenin kıyılarında dolaşıyor atlarıyla: “Kalmalı mı, gitmeli mi bu dünya”, “İttirin boşluğu ileriye / Atlayacağım”, “Bu dünya bir garip orman / İçinde bir tek ağaç yok” diyor. Diyor da diyor…

Paul Valéry, “şiir duygularla değil, sözcüklerle yazılır” demiş. Melih Cevdet Anday bunun önemini en iyi bilen ve bu sözü sıklıkla tekrarlayan bir şairimizdi. Sözcüklerin önemine vurgu yapan başka bir şair de Mallarmé’dir. O da, “şiir (Özdemir İnce’ye göre dize) fikirlerle değil, sözcüklerle yazılır” demiş. Bu iki sözün gerçekten kime ait olduğu konusunda bir belirsizlik olsa da, sözlerin önemini değiştirmiyor. Sözcükler yazarın, şairin en önemli anlatım aracıdır. Yazarlığın gerisini de, yazarın ya da şairin sözcüklerini bile isteye esirgediği boşluklar ve yine sözcükleri üst üste koyma ustalığı olarak tarif edilebilecek kurgular oluşturur. Zarife Biliz, değerinin, özgül ağırlığının farkında olarak kullanıyor her sözcüğü. Kuşandığı sözlük, sarf ettiği sözcükler o demli şiirin ortaya çıkmasında en büyük role sahip. Yalnız sarf ettiği sözcükler değil, bile bile sakındığı, esirgediği sözcükler de bu dokunun oluşmasında etkili oluyor. İyi şair yalnız söyledikleriyle değil, söylemeyip gizledikleriyle, bıraktığı boşluklarla da şiirini kurar. Okuru da şiirinin oluşumuna ve alımlanmasına davet eder. İmgelerle, çağrışımlarla, onun hayal gücünü harekete geçirir. Zarife Biliz daha ilk kitabında bunun üstesinden geliyor. Yıllardır edebiyat alanında çevirmenlik ve editörlük yapıyor olmasından, sözcük ormanında gözleri kapalı dolaşabiliyor ve istediklerini “tam isabet”le seçip alabiliyor, almaması gerekenleri de aynı isabetle eleyebiliyor. Elemiş olduğu anlaşılıyor şiirlerinden. Arkasındaki  o birikim önünü ışıtıyor.

Yukarıda adını andığımız şairlerin belirlemelerinden hareketle, şiirde duyguların ve düşüncelerin yerinin olmadığı sanısına kapılmamalı değerli okurlar. Öyle bir sanıya neden olursak, eksik dile getirmiş oluruz. Biçimin değerinin anlaşılması için, uzun yıllar “ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemli” cümlesi dillere pelesenk oldu. Oysa her ikisi de hayati derecede önemlidir. Yeni düşünceler ve sahici duygular bütün sanat alanlarında olduğu gibi şiirde de vazgeçilmezdir. Ama bunlar yine de sözcüklerle güçlü bir biçimde ifade edilirse, okura etkili bir biçimde ulaşır ve zihninde, yüreğinde kalıcı bir etki bırakır. Zarife Biliz’in şiirinde, bu sahici duyguları ve o duyguların gerisindeki düşünceleri de görmek mümkün.

Zarife Biliz (Fotoğraf: Aylin Ominç)

Yeryüzüne dönerken 

Zarife Biliz’in şiiri, arkaik bir tadı olan yeni bir şiir olmakla birlikte, gelenekten kopuk değil. Dahası ondan iyi beslenen bir şiir. Dikkatli bir okur, her şiirinin, her dizesinin arkasındaki referansları görebilir, sezebilir. İşte birkaç örnek; “Geldiğim yerde ceviz ağaçları yoktu / Bu yüzden mi acaba esintiyi bilmem” (Cahit Külebi), “Sokak lambalarının altında / Akçaburgazlı Yekta’yı gördüm / Yolda giderken”( Turgut Uyar), “O ben değilim, / Testideki suyun sayhasında yansıyan” (İsmet Özel), “Kalbi buza kesen Kay’ı hatırladım / Okuduğum masalları bir bir hatırladım” (H.C. Andersen)…

Yeryüzüne Dönerken, ilk şiir kitabı olmasına rağmen, ilk kitap zaaflarına düşülmemiş. Kitaptaki bütün şiirler belirli bir düzeyin üzerinde. Zamanın içinden süzülmüş, doğrula düzele gelmiş, yetkinleşmiş şiirler. Dolgu sözcükler, dolgu dizeler yok gibi. Birçok şairin son şiir kitabından daha nitelikli.

Dileyelim ki Zarife Biliz şiiriyle yeryüzünde kalsın artık. Ömrünü şiirle nakışlasın. Yeni şiir kitaplarıyla kitaplığımızın şiire ayrılan raflarını doldursun. Okundukça cümlemizin zihnine, gönlüne aksın.

Şiir kitabı yayımlayan çok az yayınevinden biri olan Ve Yayınevi’ne de, böyle bir dönemde şiir kitapları yayımladığı, bizi yeni seslerle buluşturduğu ve kadim sesleri hatırlattığı için teşekkür etmek gerekir.

Hasan Erkek, Cumhuriyet Kitap, 25.10.2018, s. 4

Erguvanından Batakhanesine İstanbul (M. Sadık Aslankara)

Adnan Veli Kanık ve “Erguvanından Batakhanesine İstanbul”

Adnan Veli, ayrıntılar üzerinden sekerek ilerlemesi gerektiğini iyi bildiğini yansıtıyor anlatısında. Böylece adımlarını ustalıkla atarken okurunu da peşinden sürükleyebiliyor. Kaldı ki herhangi roman evreninin gereksindiği yönünde, olup bitenleri siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkileniş temelinde sınıfsal zemin üzerine oturtup üstelik polisiye örgüye dayalı dolantılar eşliğinde yapılandırarak zenginleştiriyor da anlatısını.

Her yıl bir biçimde İstanbul odaklı kitaplara da yer açıyorum Kitaplar Adası’nda. Tarihinden kültürüne, toplumsal yaşamından sanat etkinliklerine, bitki örtüsünden belgesellerine anılarına, romanlarından öykülerine, filmlerine, oyunlarına, bunların yansıdığı mekânlar olarak tiyatro, sinemalarıyla müzelerine sergi salonlarına, konserlere, nelere, nerelere uzanan nicesine yer açsam da sonu gelmiyor İstanbul kitaplarının.

Baharda, Boğaz’a vuran rengiyle İstanbul’un erguvanlarını kucaklıyoruz yine hep birlikte. Böylesi esrik duygularla yaşarken bir İstanbul kitabı daha okudum bu ara: İstanbul Batakhaneleri (Ve Yayınevi, 2018)…

Adnan Veli Kanık, İstanbul Batakhaneleri

Adnan Veli Kanık

Adnan Veli’nin (1916-1972), 1957’de Vatan gazetesinde “Batakhane İnsanları” başlığıyla seksen yedi gün boyunca tefrika hâlinde yayımladığı röportaj dizisi, üzerinden altmış yıl geçtikten sonra ilk kez kitaplaşıyor. Turgut Çeviker’in, yalnızca başlıkta “küçük bir değişiklik” yaptığı vurgusuyla derleyip hazırladığı İstanbul Batakhaneleri, Mümtaz Ankan’ın özgün çizimleri eşliğinde bizi, ancak zihinlerde yaşatılabilecek bir İstanbul belgeseli izlemeye davet edip dönem İstanbulu’na götürüyor görece.

Turgut Çeviker, Yayıma Hazırlayanın Notları’nda, şu değerlendirmesini paylaşıyor:

“Adnan Veli, mizah hikâyelerinde ve fantezi yazılarında toplumu dışarıdan gözleyen ve izlenimleriyle yazmaya koyulan bir yazardır (…) Bu, İstanbul Batakhaneleri için de geçerli bir olgudur; oradaki derin ve iğrenç çukura bir romancı gibi bakmış; kendini olayların parçası kıldığı için yaşananlar içselleşmiş ve sonuçta sıradışı iç dünya tahlillerine ulaşılmıştır. İstanbul Batakhaneleri, döneminde yayımlanmış yazın yapıtlarıyla karşılaştırılabilecek güçtedir.” (s. 10)

Bu yargısı boşuna değil Çeviker’in. Adnan Veli, İstanbul Batakhaneleri‘nde, bir gazetecilik örneği olsa da bu, gerçekten romancılara yakışacak tutumla kuruyor anlatısını. Diyeceğim, nesnel belgeye yaslanmakla birlikte bunu ilk ağızda roman evreni kurarak, sonra tanıklığını yaptığı olayları bu evrende işleyip tanıdığı insanları birer karaktere dönüştürerek benzeri romanlarda rastlanabilecek bir anlatı çıkarıyor ortaya.

Edebiyatımızın bir gelenekçisi bağlamında, yazarlığın zanaatla uzluk kolanında sürmesi gerektiğini iyi bilen, buna dönük her hüneri yazı masasıyla buluşturmayı başaran, kalemini bu doğrultuda bileyen ama “halk yığınlarına seslenmeyi hedefleyen bir edebiyat” yazarının verimi gözüyle bakmakta sakınca yok bu nedenle İstanbul Batakhaneleri‘ne.

Adnan Veli, ayrıntılar üzerinden sekerek ilerlemesi gerektiğini iyi bildiğini yansıtıyor anlatısında. Böylece adımlarını ustalıkla atarken okurunu da peşinden sürükleyebiliyor. Kaldı ki herhangi roman evreninin gereksindiği yönünde, olup bitenleri siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkileniş temelinde sınıfsal zemin üzerine oturtup üstelik polisiye örgüye dayalı dolantılar eşliğinde yapılandırarak zenginleştiriyor da anlatısını.

Yazdıklarının arka alanını göstermek çabasına girmeyişi, karmaşık ilişkileri ille anlatıvermek gibi bir tutumdan uzak duruşu, sıçramalı geçişleri anlatının değerini yükseltiyor, okurdaki merak duygusunu kışkırtıyor ayrıca.

Birbirinden bağımsız bölümlerle tefrika hâlinde yayımlanan röportajını bütünlüklü bir romana dönüştürebilmesi yazarın, gazeteciliğin ötesinde enikonu yazarlık uzluğuna yaslandığını da gösteriyor zaten. Bu arada tefrikanın getirdiği canlılıktan özellikle yararlanıp okurun buna eylemli biçimde katılımını sağlarken üzeri örtük de olsa, bunu kışkırtı öğesi biçiminde ustalıkla kullanıyor da.

Geçmişte Bilgi Yayınları Adnan Veli’nin bütün yapıtlarını yayımlamıştı. Şimdi Ve Yayınevi’nin sürdürmesini dileyelim bu tutumu. Adnan Veli de kimilerinin uğradığı unutulmuşluğa terk edilme karanlığından kurtulsun böylece.

Orhan Veli

Veli Kardeşlerin Derin Hüznü

Erguvanlar kenti İstanbul’un çehresine kazınmış hüzünlü iki kardeş onlar; Orhan Veli (1914-1950), Adnan Veli…

Şu erguvanlar, şu İstanbul, kim bilir neler gördü yaşadı yüzyıllar, bin yıllar içinde… Ama Veli Kardeşler bir hüzün ilmeği hâlinde öylece duruyor İstanbul’un boğazında. Şiirleri gezinirken Boğaz’ın sularında, anlatıları dolaşıyor kıyı bucak her yakasında kentin.

Romandan gelip geçen karakterlerin hüznü de bizim boğazımızı düğümlüyor okuma eyleminde. Düşmüş hayatlarıyla çözümsüzlüğün kıskacında debelenen, yaşamlarını ise peşlerine takılarak boğuldukları batağın kıvrımlarında sürdüren İstanbul’un “ötekileri” yani. Ölmek öldürmekle, sürünüp sönmekle koyun koyuna yaşamaları bir yana artık kendi kendileri bile olamayan bu insanların, “ufak tefek farklarla hepsinin birbirinin aynı olduğu” (s. 73) görülüyor bu batak dünyasında, özetle İstanbul, bu hayatları da barındırıyor. Adnan Veli, bunları anlatırken İstanbul’daki hayatın böylelikle birbirine nasıl ulandığını gösteriyor bize.

Kentin simgesi erguvan renklendirip örtse bile, şu kadar yıl sonra İstanbul’un bir başka yanına daha bakma fırsatı yakalıyoruz Adnan Veli’nin kaleminden. Bir İstanbul belgeseli havasında, “batakhane” gerçeğinin ayırdında olmayanların da kapısını çalabilecek güçte. Şair, yazar iki güzel kardeşin hüznünü de yansıtan, onların yaşamıyla da örtüşen bir İstanbul romanı olarak okunabilir o hâlde İstanbul Batakhaneleri. Unutulmaz Veli Kardeşler lirizmiyle kol kola…

M. Sadık Aslankara, Cumhuriyet Kitap, 19.4.2018, s. 26

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Gültekin Emre 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: 

“Turgut Çeviker’in titiz, kılı kırk yaran araştırmacılığıyla Ve Yayınevi’nin ‘koleksiyon değerinde’ benzersiz kitap yayınlama anlayışı bir araya gelince, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan gibi eksiksiz bir başvuru kitabı çıkmış ortaya.”

Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, başvuru kitabı, Turgut Çeviker, Ve Yayınevi

“Orada bir köy var uzakta” şiirini ezberlediğimde ortaokuldaydım. O gün bu gündür bu şiir bana çaresizliğin pençesinde kıvranan Anadolu’nun içli, kırışıklıklarla, acılarla, ağıtlarla dolu, yoksul yüzünü gözümün önüne getirir hep. Okumaya devam et

Çam Sıkıntısı (C. Hakkı Zariç) | Cumhuriyet Kitap

C. Hakkı Zariç Arkadaşım Zekâi‘yi yazdı

hakkı zariç, cumhuriyet kitap, arkadaşım zekâi, Arkadaş Zekai Özger

C. Hakkı Zariç 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta İsmet Tokgöz’ün Arkadaşım Zekâi adlı kitabı hakkında yazdı:

“Arkadaş Zekâi’nin mektuplarıyla birlikte el yazısı şiirlerine de tanık oluyoruz kitapta. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflar toplumsal hafızamıza yeni ayrıntılar ekliyor.

Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz, Arkadaş Zekâi Özger, Mektupları

Çam Sıkıntısı

Arkadaş Zekâi Özger, 3 Temmuz 1970 tarihinde, Bolu’dan yazdığı mektupta “çam sıkıntısı”ndan bahsediyor arkadaşı İsmet Tokgöz’e.  “-iyi mi, bir de çam sıkıntısı var şimdi bende. çam sıkıntısı: bituhaf bişey, anlatılmaz. önceki gün müydü, çok çıldırdı. (…) şimdi uslu gök. güneşe yol gösteriyor. ben çam kokuyorum. kokladığım çamı güneşe uzatıyorum.” Okumaya devam et

“Kitaptaki o ‘Mavi Sakal’ benim!”

AHMET ÖNEL’DEN OTO/KOPİ

Ahmet Önel, “Oto/Kopi”de gündelik yaşamın sorunları içinde bunalan insanın iç çatışmalarını, dış dünyayla ilişkisini, yalnızlığını, güvensizliğini ve kendisini gerçekleştirme çabalarını ele alıyor. Önel ile kitabı hakkında konuştuk.

Ahmet Önel ile Oto/kopi adlı anlatı / roman kitabı hakkında söyleşi. Cumhuriyet Kitap 7.7.2017

Ahmet Önel

BERKEN DÖNER: Oto/Kopi‘nin bir”anlatı” olduğu, daha kitabın kapağında belirtiliyor. Gerçekten de kitabı okurken bir öykü okumaya başladığımız izlenimi oluşuyor ama giderek bir iç konuşmaya tanıklık ediyormuşuz gibi. Metnin bir “anlatı” olduğuna nasıl karar verdin? Bir yazınsal tür olarak anlatının sınırlarını nasıl belirlersin? Türlerin birbirinden ayrıldığı özelliklerle değil de birbirleriyle geçişen özellikleri bağlamında neler söylemek istersin?

AHMET ÖNEL: Oto/Kopi‘nin bir anlatı olduğuna, oylumuyla ortaya çıktığında karar verdim. Kafamdaki uzun öykünün sınırlarım aşmıştı ama yine bendeki “roman” tanımının içini dolduracak denli boyutlu ve derinlikli değildi. Novella’nın uzun anlatı olduğunu biliyoruz. Anlatının sınırları ile belirlemenin de ötesinde, metindeki duygu ve arayışlar diye de yanıtlamalıyım bu soruyu. Öykümdeki kadın karakter, “kaybeden biri olmanın sınırlarında” gezinen biri örneğin. Okumaya devam et

Doğanın Gravüründeki Şiir (Volkan Hacıoğlu)

Volkan Hacıoğlu yazdı…

Ahmet Ada, Yağmur başlamadan eve dönelim kitabı hakkında Volkan Hacıoğlu'nun Cumhuriyet Kitap'ta yayınlanan yazısı.

Cumhuriyet Kitap, 31.3.2016, s. 15

19 Mart 2016 tarihinde yitirdiğimiz usta şair Ahmet Ada’nın yayımlanan son şiir kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim hakkında Volkan Hacıoğlu’nun yazısı 31.3.2016 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta yayımlandı. Ahmet Ada’yı sevgi ve özlemle anıyoruz…

İnsan ve doğa

Yüksek teknolojinin hayatımıza hızlı bir şekilde nüfuz etmesiyle sanat eserlerinin estetik olarak özümsenme dinamikleri de ister istemez değişti. Günlük okuma ve yazma edimlerine de yansıyan dijitalleşme her şeyi çok pratik kılmakla birlikte bir o kadar da yüzeyselleştiriyor. Hemen herkes artık klavye kullanarak yazı yazıyor. Oysa el yazısı ile yazmanın beynin yaratıcı fonksiyonlarını faaliyete geçirdiğini gösteren bilimsel bulgular var. Pratiklik bakımından hız kazanmanın bedeli insan doğasının yaratıcı yönlerinin törpülenmesi oluyor maalesef. Okumaya devam et

Martin Espada “Şiir Atlası”nda (Cumhuriyet Kitap)

Martin Espada

Cumhuriyet Kitap, 24.9.2015, S. 1336, s. 22

Seçilmiş şiirlerini yakında Şairin Paltosu adıyla, İlyas Tunç’un değerli çevirisiyle yayımlayacağımız şair Martin Espada, bugünkü (24.9.2015) Cumhuriyet Kitap‘ta, Cevat Çapan’ın hazırladığı Şiir Atlası köşesinin konuğuydu. Okumaya devam et

Üç Öykücü: Bilbaşar, Seyda, Buyrukçu (M. Sadık Aslankara)

Ve Yayınevi Muzaffer Buyrukçu’nun (1930-2006) ilk kez yayımlandığını duyurduğu Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları başlıklı uzun öyküsünü okurların, en azından öykü severlerin ilgisine sundu…

(…)

Muzaffer Buyrukçu öykülerindeki kişiler, “evin yolunu tut(an)” ama asla “hayal kurmayı bırak(mayan)”, “yoksul (ya da orta halli) memur”lar (15, 27) daha çok. Bu tek uzun öyküsünde de yine böyle bir öykü karakteriyle karşılaşıyoruz, her zamanki gibi bir film kahramanını izlercesine de peşine takılıyoruz onun. Okumaya devam et

Mevsimler ve Temmuzlar (Ahmet Ada)

 

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333 

Akın Art’ın lirik dili şairane olana kapalı ve yalın. İmgenin olanaklarını bu ilk şiirlerinde kullanıyor. Bu da belli bir şiir birikimine dayandığını gösteriyor. Gündelik hayata gönderen diri bir şiiri var.

Mevsimler ve Temmuzlar genç bir şair olan Akın Art’ın ilk şiir kitabı. Öyle çok uzun ya da dolambaçlı bir yazınsal yaşamı yok: 29 Aralık 1989’da Antalya’da doğmuş. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İşletme, Nâzım Hikmet Akademisi’nde Edebiyat eğitimi görmüş. Biyografisinde,  Bilgi Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politik bölümünde yüksek lisans eğitimini sürdürdüğü belirtiliyor. Şiirlerini ve eleştiri yazılarını çeşitli dergi ve fanzinlerde yayımlamış Akın Art. Okumaya devam et