“2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri” (Orhan Kahyaoğlu)

Bir şiiri gecikmeli tanımak

Orhan Kahyaoğlu yazdı: “Halil İbrahim Bahar’ın, şiiri üzerine ömür boyu düşünen bir insan olduğu öne sürülebilir. Ama, bu kitap çıkana kadar, şiirleri konusunda yerleşik bir fikrimiz oluşamamıştı.”

Bize sorarsanız, 2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri, Ve Yayınevi’nden geçen aylarda yayımlanan, Halil İbrahim Bahar’ın “seçilmiş şiirler”inden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabıdır. Özellikle 1960- 80 yılları arasında yazılan Türkçe şiiri yakından izleyen her okur, kaçınılmaz olarak Bahar’ın şiiriyle karşılaşmıştır. İnanılmaz dikkat çeken bir şiirdir bu. Okumaya devam et

Kaan İnce ölmemeliydi (Gültekin Emre)

Kaan İnce

GİZDÜŞÜM (Gizdüşüm / Ka n / Birinci Defter), Kaan İnce

“Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen.”

 

Çarşamba. Kaan İnce (1971-1992) bir efsaneye dönüştü. Ankara’daki İzlek dergisinin yayın yönetmeni Nizamettin Uğur, onu, şiirini ve onun yakın arkadaşlarını en iyi tanıyanlardan. “Kaan İnce, İnce Bir Kalp Ağrısı” yazısını okuyunca, sonra da Kenan Yücel’in titiz çalışmasıyla ortaya çıkan Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, 2016) şiirleri tekrar tekrar gözden geçirince anladım ki, bir şaire intihar yakışır demeyeceğim ama şunu diyeceğim, Kaan İnce ölmemeliydi. O öldü ya da onu öldürdüler. İntihar bir insanlık suçu sayılır mı bilmem ama, kimi suçlayacağımızı bir bilebilsek; ölüm böyle gelmemeli. Ama geliyor ya getiriliyor. Şairin el yazılı şiirlerini okuyup üzülmeyecek, acı çekmeyecek birilerini düşünmek istemiyorum. Fotoğraflarına bakarken de benzer duygular yakama yapışıyor. Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen. “Sepetlenir gecede suretim / Kopan sızımdır yaramdan acıyla” (“Suretim”). “Bu ince sızılı yaşam benim” (“Korku”) diyor ya Kaan İnce, aslında hepimizin, o dinmeyen, giderek büyüyen korkular, yaralar, sızılar.

Gültekin Emre, Varlık,  Eylül 2016, s. 111-112

Tek ölçütümüz yazınsal değer

Kenan Yücel ile söyleşi, Dilek Atlı, Bursa Olay gazetesi.

Ve Yayınevi genel yayın yönetmeni Kenan Yücel ile yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde yayımlandı:

“Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz.”

Söyleşen: Dilek Atlı

Ve Yayınevi ne zaman kuruldu? Edebiyat dünyamıza hangi kazanımları sağlamayı hedefliyor?

Ve Yayınevi, yaklaşık bir yıllık bir hazırlık süreci sonrasında, Nisan 2014’te ilk kitaplarını yayımladı.

“Yazın, sanat ve düşün dünyasının eşsiz değerlerini, özelliklerini artıran, zenginleştiren, özenli, nitelikli yayınlarıyla kültürel gelişime ve Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısına yön verebilecek, geleceğe uzanan kaynak yayınlarıyla toplumun bilgi birikimine büyük oranda katkı sağlayan, seçkin bir yayınevi olmak hedefiyle yola çıkıyoruz.” demiştik yolun başında. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Yayımladığımız kitapların edebiyat ortamında ve okurlar nezdinde gördüğü ilgi, doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyor; bundan büyük sevinç duyuyorum.

Andrey Voznesenski’nin Oza‘sı ya da Kaan İnce’nin Gizdüşüm‘ü gibi uzun yıllar önce basımı yapılmış ve okurun ulaşma şansı olmayan kitapları da yeniden yayımlıyorsunuz? Hedef okurlar kimler?

Oza‘nın Ülker İnce tarafından yapılan çevirisine, yayına hazırladığımız bir kitapla ilgili arşiv taraması yaparken, Dost dergisinin eski sayılarından birinde rastladık, bu keşif heyecanlandırdı bizi, çünkü Oza‘nın Türkçeye ilk çevirisiydi ve kitaplaşmamıştı. Ülker İnce’yle görüştüğümde bir derginin solgun sayfalarında unutulup kalmış bir çevirisinin uzun yıllar sonra yeniden karşısına çıkmasının onu da heyecanlandırdığını fark ettim. Aradan çok uzun yıllar geçtiği için, Ülker İnce çeviriyi yeniden gözden geçirdi, Canan Güldal’ın desenleriyle birlikte, hard cover (sert kapaklı) olarak kitabı yayımladık. Bu nedenle, Oza‘nın bizdeki baskısını yeniden basım diye nitelemek yanlış olur. Oza, Ülker İnce’nin çevirisiyle ilk kez kitaplaşmış oldu Türkçede. Yakında ikinci baskısını yapacağız.

Gizdüşüm‘e gelince… Kaan İnce’nin şiir kitaplarının nerdeyse yirmi yıldır baskısı yapılmıyordu, birçok okur kitaplara ulaşamıyor, fotokopileriyle, internette bulabildiği şiirleriyle yetinmek durumunda kalıyordu. Kaan İnce’nin bütün şiirlerini Gizdüşüm (Gizdüşüm/Ka n/Birinci Defter) adıyla yayımladık. Nizamettin Uğur’la birlikte yayına hazırladığımız bu kitapta Kaan İnce’nin daha önce yayımlanmamış el yazısı şiirleri, fotoğraf albümü ve ayrıntılı bir kaynakça da yer alıyor.

Ve Yayınevi’nden çıkan yeni kitaplar hangileri?

Çağdaş Amerikan şiirinin en önemli ve en çok okunan şairlerinden Martin Espada’nın Şairin Paltosu adlı seçilmiş şiirleri ile Özdemir İnce’nin büyük Yunan şairi Yannis Ritsos’u anlatan yazıları ve ona adadığı şiirlerden oluşan Agios Ritsos‘u yayımlamıştık en son.

Yönetmen Özcan Alper’in başyapıtı kabul edilen Sonbahar filminin senaryosu kitaplaştırılarak Ve Yayınevi’nden çıktı. Sinema alanında kitap yayımlamaya devam edecek misiniz? Sırada hangileri var?

Özcan Alper önemsediğim bir yönetmen, ikinci uzun metrajlı filmi Gelecek Uzun Sürer‘in senaryosunu da yayına hazırlıyoruz. Sinema dizimiz için başka projelerimiz de var, yakında onları da hayata geçireceğiz.

Özellikle şiir türünden söz edecek olursak, kitap basımı tercihinizi neye göre yapıyorsunuz? Örneğin, yeni şairleri okurlarıyla tanıştıracak mısınız?

Tek bir ölçütümüz var, yazınsal değer. İyi ve has şiiri öne çıkarmaya devam edeceğiz. Elbette -değerli bulduğumuz- yeni şairlerin şiirlerini de okura ulaştırmayı sürdüreceğiz. Geçtiğimiz yıl genç şair Akın Art’ın ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar‘ı yayımlamıştık, kitap önemli bir ilgi görmüştü. Bunlar bizi gönendiren şeyler.

Roman ve öykü türlerinde hangi kitapları okuyabiliriz Ve Yayınevi’nden?

Roman türünde, Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu‘sunu, Leyla Saral’ın Kısa Bir İç Çekişle‘sini, Ahmet Önel’in Oto/kopi‘sini yayımladık.

Büyük yazar Muzaffer Buyrukçu’yu, ölümünden uzun yıllar sonra, Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı yayımlanmamış bir öyküsüyle yeniden edebiyatın gündemine taşıdık. Oğuzhan Akay’ın Touchdown‘u, Deniz Günal’ın İstasyon Öyküleri, Adil İzci’nin Ada Sularında‘sı, yayımladığımız diğer öykü kitapları.

Hangi türdeki kitapları okurlara kazandırıyorsunuz?

Edebiyat ağırlıklı bir yayın çizgisi izliyoruz. Geniş bir yayın yelpazemiz var. Şiir, şiir sanatı, öykü, roman, anı, mektup, sinema dizilerinden iki buçuk yıllık süre içinde yirmi yedi kitap yayımladık.

Koleksiyon değerinde kitaplar yayımlamayı sürdüreceğiz…

Bursa Olay, 27.9.2016, s. 4

 

“zeki müreni seviniz” (Yekta Kopan)

“zeki müreni seviniz”

Zeki Müren hiç Arkadaş Z. Özger şiiri okumuş mudur diye düşünüyor insan? Ya da Arkadaş, hiç Pasolini filmi izlemiş midir? Pasolini bir Zeki Müren şarkısı dinlese ne düşünürdü?

Bir alıntı yaparak başlayayım dedim yazıya.

Ama alıntının nefesi yetmedi, o şiirin ruhunu kâğıda üflemeye.

Arkadaş Z. Özger, Zekâi Özger, Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz

Arkadaş Z. Özger

O şiir… Arkadaş Z. Özger’in 1970 yılının Haziran ayında, Dost dergisinin 68. sayısında yayımlanmış olan “Merhaba Canım” adlı şiiri.

Gelin hepsini okuyalım. Okumaya devam et

Halit Asım: Bir Yolculuğun Arifesi (Emrah Yolcu)

Ben zavallı bir hayvanım.

Halit Asım, Ömür[1]

Halit Asım

İntihar eden ya da erken ölen genç şairler için, “Yaşasaydı çok iyi bir şair olacaktı.” denir çoğu zaman. Bu gerçekte pek azı için geçerlidir. Kendisindeki kumaşı görmek çok zor olmadığından Halit Asım için kolaylıkla “Yaşasaydı, çok iyi bir şair olacaktı.” denilebilir. Ömür’deki bazı dizelerde, özellikle mektupları ve düzyazı şiirlerinde, bu açıkça görülüyor.

Ömür’ün ilk baskısı 1940 yılında Halit Asım’ın kendi çabalarıyla yayınlanır (Yılmaz Basımevi). Sonrasında, genç yaşta ölmesinin yanı sıra, Lautréamont’la kıyaslanmasına neden olacak uzun bir unutuluş evresinden geçer. 1992 yılında Seyhan Erözçelik’in yayına hazırlamasıyla Korsan Yayınları’ndan ikinci basımı yapılır. Şubat 2015’te ise Ve Yayınevi tarafından; mektuplarının, hakkında yazılanların ve kendisine dair minimal bir albümün de yer aldığı bir baskı yapıldı. Okumaya devam et

Şiir Günlüğü (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Ekim 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Ömür, Sakalsız Bir oğlanın Tragedyası, Elli Yıl Sonra ‘Kargı’ ve Oza adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

Ömür

Perşembe. Halit Asım’ım Ömür’ünü daha önce okumuştum (1992) ama bu yeni baskısı (Ve Yayınevi, 2015) daha doyurucu. Başka şiirlerle, mektuplarla, fotoğraflarla, el yazılarıyla, hakkında yazılanlarla, düzyazı şiirlerle, yayına hazırlayanın notlarıyla çok özenli ve titiz bir yayıncılık, editörlük örneği, bu. Tek kitaplık bir Ömür. 23 yıl sürmüş bir yaşamdan geride kalanlar. Kırk Kuşağı şairi mi, Garip’in yolunda giden biri mi Halit Asım? İkisi birden gibi geliyor bana. “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar, / Ve azat edilmiş avuçlarım. / Allahsız hatıralar ararım, / Ki solgun dünyasında günahkâr. // Çırpınan uyku, Arzu uzaktır, / Çocuk alnımda çizgi ve bere. / Yazık, Hülyası mahrem kalplere, / Geceyi adamak kalacaktır.” Hayal olmuş bir şairden ne kaldıysa gerçek, onlar var bu Ömür’de. Okumaya devam et

Kenan Yücel ile söyleşi (M.Bülent Kılıç)

Kenan Yücel ile söyleşen: M. Bülent Kılıç

Kenan Yücel, Kuzgun dergisi

Kenan Yücel, Kuzgun Dergisi, Sayı 4 (Fotoğraf: Cantekin Yılmaz)

Yayın yönetmenimiz Kenan Yücel ile yapılan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.


M. Bülent Kılıç: Sevgili Kenan Yücel, Ve Yayınevi yeni bir yayınevi sayılır. Yolun başındasınız; henüz 13 kitap yayınlamış oldunuz. Bunların pek çoğu da şiir kitabı. Şiirin yerlerde süründüğü, şiir kitaplarının kitapçılarda en az itibar gördüğü bir dönemde şiir kitapları yayınlamaya karar vermek cesaret istiyor. Birçok yayınevinin bu işe yanaşmadığını, yanaşanların da “marka isim”leri tercih ettiğini biliyoruz. Müflis bir yayıncı mı olmak istiyorsun; iş bilmez biri misin,  yoksa kahraman mı olmaya çalışıyorsun?

Kenan Yücel: Yeni bir yayıneviyiz gerçekten de, nisan ayında ilk yılımızı dolduruyoruz, daha bir yaşında bile değiliz! Yayımladığımız kitapların sayısı ise on üçe ulaştı şimdiden, ne güzel.

Şiirle yola çıktık, iyi şiir kitaplarını yayımlamayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Okumaya devam et

Arkadaş Zekâi Özger’in Dergisi: “KENT 16”

Kent 16

Metin Güven için…

“Zekâi kimin Arkadaş’ı idi?”

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nı yayına hazırlarken Arkadaş Z. Özger’e ilişkin çok sayıda kaynağı taramış olmama rağmen “Kent 16″nın sözünün edildiği tek bir yazıya rastlamamıştım. Uzunca bir süredir “Arkadaş Z. Özger’e Armağan” adıyla yayın hazırlıklarını sürdürdüğüm kitap için Arkadaş’a dair ne varsa biriktiriyor, hakkında yazılan ne kadar yazı varsa arşivliyordum. Bu kitap projesini paylaştığım değerli ağabeyim Turgut Çeviker, kendi çalışmaları sırasında taradığı dergilerde Arkadaş’la ilgili bir yazıya rastlarsa benim için fotokopi edip biriktiriyordu, zaman zaman yanına uğrayıp alıyordum kendisinden. Yine bu ziyaretlerimden birinde, ekim sonlarıydı, Turgut Ağabey birkaç yazının fotokopilerini vermiş, ben de çantama atıp eve gelmiştim. Bu yazılardan biri Metin Güven’in Mayıs 2003 tarihli Hürriyet Gösteri dergisinde yer alan “Zekâi kimin Arkadaş’ı idi” başlıklı yazısıydı. Büyük bir merak duygusuyla yazıyı okumaya başladım:

“Nurullah Ataç’a ait güzel bir söz vardır ve doğrudur: ‘Dergiler edebiyatın laboratuarıdır.’ 1960 sonrası Bursa’sında siyasal ve kültürel ortam eskiye oranla çok daha zenginleşmiş ve en önemlisi daha demokratikleşmişti. Bu anlamda; Halkevi-Oda Tiyatrosu oyunlar oynamaya başlamış, Sinematek açılmış ve küçük küçük dergiler çıkmaya başlamıştı. KENT 16 böyle bir dergiydi işte. O yılların ünlü edebiyat öğretmeni Mehmet Gündüz Göktürk’ün; Kuruçeşme Mahallesi, Otel Sokak 2 numaralı evinde (şimdi aynı binada Kelepir var) evin bodrum katını büro haline getiren, büyük oğlu Ömer Zafer Göktürk ve Ömer’in Atatürk Lisesi’nden sınıf arkadaşı Zekâi Özger; bu dergiyi 1965 yılının nisan ayında çıkarmışlardı.

 

Derginin ilk sayısında, birçok yazı ve şiirin yanında ‘Arkadaş’ adlı ve Zekâi Özger imzalı bir de öykü vardı. Bu öykünün ortalarında bir yerlerinde; anlatıcı (muhtemelen bu; Zekâi’nin kendisiydi, zira Zekâi o zaman on yedi yaşındaydı ve kendi yaşamı dışında bir başka hayatı kurgulayacak bilgi ve birikime sahip değildi.) bir düş görüyordu ve düşünde Tanrıyla konuşuyordu. Ve Tanrı ona iki defa: ‘Sen benim arkadaşımsın… Sen benim arkadaşımsın…’ diyordu. KENT 16 şu anda kimsede yok. Yazı öncesi süreçte, Ömer Zafer’le üç defa telefonla konuştum. Yakınlarda Bursa’ya geldiğinde yüz yüze de konuşmuştuk zaten. Onda yok, Bursa Osmangazi Belediyesi’ne ait kütüphanede yok. Arşivci olduğuna inandığım o yılları yaşayan ve anımsayan insanlara sordum, onlar da kendilerinde olmadığını söylediler.”

Arkadaş’ın on yedi yaşının dergisi

Okuduklarım beni müthiş heyecanlandırmıştı. Arkadaş’ın on yedi yaşlarındayken çıkardığı, kimselerde bulunmayan bir dergiden, Arkadaş Z. Özger’in “Arkadaş” adını nasıl ve niçin aldığını açıklayabilecek Zekâi Özger imzalı ve ‘Arkadaş’ adlı bir öyküden söz ediliyordu yazıda… KENT 16‘yı mutlaka bulmalıydım, ama nasıl! Hemen telefona sarılıp Turgut Ağabeyi (Çeviker) aradım, Metin Güven’in yazısında sözü edilen KENT 16 dergisini bulabilir miyiz diye sordum. Milli Kütüphane’de olup olmadığına baktırabileceğini söyledi. Ben de o günlerde Halit Asım’ın “Ömür” kitabı için Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalışıyordum, ertesi günün sabahı soluğu kütüphanede aldım.

Kütüphanenin veri tabanını inceledim, kayıtlı dergiler arasında görünmüyordu. Kütüphane çalışanlarına 1965 yılında Bursa’da yayımlanmış KENT 16 dergisini aradığımı, kayıtlarında göremediğimi, başka kütüphanelerin veri tabanlarına erişme olanakları olup olmadığını sordum. Bilgisayarlarından baktılar, Milli Kütüphane’de 2 adet göründüğünü söylediler. İçlerinden biri “Milli Kütüphane’de varsa bizde de olması gerekir aslında, belki kayıt edilmemiş dergiler arasından çıkabilir, ben bir bakayım” diyerek arşiv bölümüne yöneldi.  Sanırım heyecanım onlara da geçmişti. Orada merakla bekliyordum. Aradan on dakika kadar geçmişti ki kütüphane çalışanı elinde sayfaları yıpranmış bir dergiyle çıkageldi: KENT 16‘ydı işte! Derginin Aralık 1965 tarihli ilk sayısıydı. O anki sevincimi, heyecanımı anlatamam. Yıllardır unutulmuş olan dergi yeniden gün yüzüne çıkmış oluyordu. (Tarih 30 Ekim 2014. Nereden mi biliyorum, o gün çektiğim fotoğrafların dijital tarihinden.)

Derginin sayfalarını büyük bir merakla çevirmeye başladım. Metin Güven’in yazısında sözü edilen öyküsünü bir an önce bulup okumak istiyordum Arkadaş’ın. Öykü yoktu ama başka bir sürpriz bekliyordu beni, Arkadaş’ın (aslında ‘Arkadaş’ adını almadan önceki Zekâi Özger’in) ilk yayımlanan şiiri: “Niye Kapalı Kapılarınız-Bulamıyoruz”. (Evet, bu büyük bir sürprizdi, bir tarih değişiyordu, çünkü bugüne dek Arkadaş Z. Özger’in yayımlanmış ilk şiirinin 1967 yılında Soyut‘ta yayımlanan “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olduğu sanılıyordu.) Şiirin altında Zekâi Özger imzası vardı, gerçek adıyla yayımlanan ilk ve tek şiiriydi! (Bu şiir Arkadaş Z. Özger’in Haziran 1969’da Forum dergisinde “Mumsöndü” başlığıyla yayımladığı şiiridir, iki şiir arasında çok küçük farklılıklar vardır.)

Kent 16, Arkadaş Zekai Özger, Arkadaş Z. Özger, Bursa, şiir dergisi, KENT 16 DERGİSİ,

“Kent 16” dergisi, Aralık 1965, Sayı: 1

Arkadaş, arkadaşımızdır!

Derginin tüm sayfalarının fotoğraflarını çektim, ayrıca fotokopisini çektirip büyük bir mutlulukla kütüphaneden ayrıldım. Dönüş yolunda fotokopileri didik didik ettim. Metin Güven’in sözünü ettiği öykü KENT 16‘nın bu ilk sayısında yoktu. Güven derginin peşine düşmüş fakat bir türlü bulamamıştı, dolayısıyla Arkadaş’ın böyle bir öyküsü olduğunu başkalarının anlatımlarına dayanarak yazmıştı. Aktarılanlar doğru muydu yoksa aradan geçen uzun yılların Arkadaş’ın bazı gençlik arkadaşlarının zihinlerinde oynadığı bir oyunun sonucu muydu? Eminönü-Kadıköy vapurunda bunları düşünerek yol alıyordum.

Derginin bir fotokopisini Kadıköy’e geçtiğimde Turgut Ağabeye bıraktım. Derginin henüz ulaşamadığım bir sayısının daha olabileceği olasılığından söz ettim. Birkaç gün içinde Milli Kütüphane’de bulunan nüshalarına (2 adet) ulaştı Turgut Ağabey, ne yazık ki her iki nüsha da KENT 16‘nın ilk sayısına aitti. (Bu ilk sayının Milli Kütüphane’de bulunan nüshasının taranmış bir örneğini e-posta ekinde gönderdi bana.) Sonraki günlerde Turgut Ağabey ile Bursa Nilüfer Şiir Kütüphanesi’nden ve başka kaynaklardan izini sürdüysek de derginin başka bir sayısına ulaşamadık. Dergi tek sayı yayımlanmış bir dergi olarak mı kalmıştı, ikinci bir sayısı yayımlanmış mıydı, hâlâ bilinmezliğini koruyor. Yayımlanmış bir sayısı daha olsaydı ona dair bir bilgi kırıntısına mutlaka ulaşırdık diye düşünüyorum.

Evet, dergiler önemlidir. Dergilerde yayımlanmış bir yazı sizi kimselerin anımsamadığı, yitik bir dergiye götürebilir… Bu buluntu vesilesiyle değerli şair Metin Güven’i de özlemle anıyorum.

Arkadaş Zekâi Özger’in dergisi KENT 16‘nın yeniden günışığına çıkışının öyküsüdür bu anlattıklarım. VE Arkadaş arkadaşımızdır!

Kenan Yücel

Dergiyi ISSUU’da yüksek çözünürlükte okumak için tıklayın: http://issuu.com/veyayinevi/docs/kent-16

Unutulmuş bir şair: Halit Asım (Yücel Kayıran)

Halit Asım, Ömür, şiirler 1940

“Kuşlar, bu oda kasvetlidir,/ Konmayın penceresine sakın;/ Burda merak getirdi bir kadın// Kuşlar, insan firar edebilir,/ Yuvalarda cenubu arıyan bir çocukla;/ Ve kaçabilir bir dizi mavi boncukla.” Bu dizeler, Halit Asım’ın “Kuşlar” adlı şiirinden. Halit Asım, kendi tinsel dünyasının determinasyonuyla yazan bir şair; rastlantıyla devşirilmiş bir anlam dünyası yok.

Asım, “Kuşlar” şiirini Nurullah Ataç’a ithaf etmiş. Ataç, Varlık dergisinde çıkan bir yazıya atfen, Asım’dan söz ediyor, kitabı okuduğunda yazacağına ilişkin vaatte bulunuyor. Asım da, arkadaşı Niyazi Tunga’ya yazdığı bir mektupta, Ataç’ın vaadine atıfla “sevincim artacak ve kuvvet bulacağım” diyor. Nurullah Ataç yazsaydı, Halit Asım unutulmazdı. Yaşar Nabi Nayır’ın Varlık’ı, Halit Asım’ın unutulmasına engel olamamış. Yani Halit Asım, Türk şiiri ortamının hasıraltı ettiği bir şair.

Asım’ın, antolojilere alınmayışı veya unutuluşuyla ilgili en önemli soruyu Orhan Kahyaoğlu dile getirir: “1950 sonrası çıkan tüm antolojilerde Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun şiirleri görülebiliyorsa, Halit Asım’ı haydi haydi görmek gerekirdi.” (Sombahar Dergisi, Mart-Nisan 1995)

Halit Asım’ın görülmemiş olmasının nedeni Ahmet Hâşim’le ilgili olabilir. 1930’lu yılların sonu ile 40’lı yılların başında, Ahmet Hâşim’e karşı bir olumsuz tavırdan söz edilebilir mi? Bir veri: Baki Süha Ediboğlu’nun 1944 yılında yayımlanan Türk Şiirinden Örnekler (1920-1944) antolojisi, Yahya Kemal Beyatlı ile başlar, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve Garip şairleriyle son bulurken; bu antolojide, Ahmet Hâşim’e yer verilmemiştir. Göz ardı edilemez bir durum.

Bu ilgiyi kurmakla, aslında gizli bir yargı da ileri sürmüş oluyorum: Halit Asım’ın, Ahmet Hâşim’in poetik çocuğu olduğunu. Dahası Halit Asım, Ömür’deki şiirlerinde Hâşim’le münakaşa ediyor gibidir de. “Fani” şiirini birlikte okuyalım: “Dinleyin ey fani yapraklarım,/ Billûr bakireler ağlamakta../ Güller mahzun ve şarkılar yarım,/ “İrem” Kokuları çok uzakta..// Sarhoşluklarımın yabancısı,/ Sen ey Meçhul belde, bekle biraz../ Uzaklaş aşkımın yalancısı,/ Aşina yüzlerdeki sürgün yaz..”

Bir başka neden ise, şiir dilinin sekülerleşmesiyle ilgili gibi geliyor bana. Garip şiiriyle birlikte,  Türk şiirinin dili sekülerleşmeye başlıyor. Garip şiiri, bu seküler kopuşun dönemeci. Garip şiirine ve onu takip edenlere yolun açılmasının nedenini burada aramak gerek. Şiir, seküler olmayan bir dil dağarıyla yazılmış ise, bu şiirler de, daha sonra, söz konusu kelimelerin değiştirilmesi yoluyla sekülerleştiriliyor. Rüştü Onur anıldığı için oradan devam ediyorum: Onur’un “Endişe” adlı bir şiir vardır; iki dörtlükten oluşur bu şiir. Bu şiirin, [Salah Birsel’in hazırladığı Rüştü Onur kitabında] ikinci dörtlüğünün ilk dizeleri şöyle: “Nedendir neden Tanrım/ İçimi kimselere açamıyorum.” Rüştü Onur’un ilk yazdığı haliyle, bu dizeler şöyledir: “Nedendir neden rabbim/ içimi dostlara açamıyorum.” Değiştirilen kelimelere dikkat çekerim. Şiirin dil dağarının sekülerleştirilmesi derken kastettiğim bu.

Şiirin hümanistleşmesi
Burada, ikinci bir tezi daha dile getirmiş oluyorum: Halit Asım’ın tinsel evreni, bu sekülerleşmenin hemen öncesinde yer alıyor. “Kuşlar” şiirinde, Asım’ın öznenin, kadının varlığıyla mutlu olan bir erkek özne olduğunun emareleri var. Bu özne aynı zamanda, tanrının emir ve buyruklarını bir üst-ego biçiminde içselleştirmiş bir özne. Şiirin sekülerleşmesiyle birlikte, şiirde konuşan özne de, cinsiyet bakımından belirsizleşir. Buna şiirin hümanistleşmesi de diyebiliriz.

Türk şiirinin, Cumhuriyet döneminden hemen önceki evresinde, Tevfik Fikret ile Ziya Gökalp’in şiirinde ortaya çıkan çok önemli bir tema, çok önemli bir problem vardır. Bu problem, inanç buhranını dile getiren bir temadır. Cumhuriyetle birlikte bu problem yerini sekülerleşmeye bırakıyor. Halit Asım, bu problemin son halkası gibi görünüyor. Ama Asım’ın şiirindeki bu problem, Fikret’teki veya Gökalp’teki türden değil. Sözünü ettiğim buhran, Fikret veya Gökalp’te teolojik düzeydedir. Teolojik düzey derken kastettiğim, inancın, ritüel kısmı değil, içsel ve zihinsel düzlemde yaşanış biçimidir. Her ikisi de sanki derin bir dostu kaybetmiş gibi konuşurlar.

Asım’da ise, bu buhran, bir inanç buhranı olarak değil ama ona bağlı bir sorun olarak, daha çok dinsel bir karmaşa/çatışma şeklinde açığa çıkmaktadır; ve teolojik değil, dünyevi olmakla ıralıdır. “Ömür” şiirini birlikte okuyalım: “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar,/ Ve azat edilmiş avuçlarım./ Allahsız hatıralar ararım,/ Ki solgun dünyasında günahkâr.// Çırpınan uyku, Arzu uzaktır,/ Çocuk alnımda çizgi ve bere./ Yazık, Hülyası mahrem kalplere,/ Geceyi adamak kalacaktır.”

Asım’ın şiirindeki anlatıcı-ben, persona, Allah’ın emir ve buyruklarına bağlılıkla, bedeninin determinizmine ait arzu arasındaki manevi gerilimde, günah içinde kalmış bir bendir. Bu şiirdeki ıstırap veya manevi acı, günah içinde oluşun sonucu olarak açığa çıkmaktadır. Günah içinde oluş, arzu içinde oluştur ve istenilen bir şeydir. Ve bu arzu, psikanalizin keşfettiği arzudur. Mektuplarından, Halit Asım’ın Freud’u okuduğunu biliyoruz. Psikanalizin arzusu, Türk şiirinde, ilk defa Halit Asım’ın şiirinde ortaya çıkıyor. “Gecelerin Gelmeyen Baharı” adlı şiirinin son iki dörtlüğünü şimdi okuyabiliriz: “Sensizim ey cömert dişilik,/ Dinmiyen bir ağrı yaşamak böyle./ Sütünü esirgeyen meme, söyle,/ Var mıdır “Öte”de yer bir kişilik?//  Kör ol aşkın velût göz bebekleri,/ Tıkıyor beni verdiğin her yudum.// Kafamdaki hudutsuz hain şehri,/ Bu derin uykusunda parçalasam diyorum.”

Türk şiirinde erotik olanın bir tarihinden söz edilebilir ise, bu tarih, Halit Asım’la başlar. “Dişilik” ve “meme” kelimelerinin, bu denli somutluk halinde kullanımının bir başka örneği yok. Ama bu somutluk bir gerçeklik olarak değil, bir tahayyül olarak var: “Niyetimiz yollarda hep günah izleri,/ Ölesiye yaşamak arzusu denizi…” (“Ölesiye”) Arzuyu yaşayamayış, temel dram olarak ortaya çıkar: “Kanımı içen ey taze kadın/ Tasam, çürük et kokusu tasam.” Bu nedenle “Kaçmak namütenahi bir güze..” ister. Sevet-i Fünün’un bu kelimesini iki defa kullanmış Asım. Tekrar “Kuşlar”a dönelim: “Ve hikâyesi erdi sona,/ Nefesi kesilen rüyamın./ Uçtu dalların sükûnuna,/ Kuşları çürümüş dünyamın.”

Ömür, 1940 yılında yayımlanır; Asım, bir yıl sonra, yirmi üç yaşında iken ölecektir.

Ve Yayınevi, Ömür’ün yeni bir baskısını yapmış durumda. Ama bu baskıda, sadece Ömür değil, denilebilir ki, Halit Asım’ın ‘terekesi’ ve ‘tarihi’ de yer alıyor. “İçindekiler” şöyle: 1- Ömür, 2- Kitap Dışı şiirler, 3- Düzyazı Şiirleri, 4- Mektupları, 5- Albüm, 6- Hakkında Yazılanlar, 7- Yayına Hazırlayanın Notları, 8- [Halit Asım] Kaynakça[sı]. Kitabı, Kenan Yücel yayına hazırlamış. Ömür’ün, bu titiz ve pırıl pırıl baskısı için, Kenan Yücel’i kutluyor ve kendi adıma teşekkür ediyorum.

Kaynak: Radikal Kitap, 6.3.2015

Ömür, Halit Asım, mektuplar, şiirler, 1940

satin-al-buton

“Anacığım, Merhaba!” (Gültekin Emre)

Varlık, Ocak 2015

Varlık, Ocak 2015

Varlık dergisinin Ocak 2015 sayısında, Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü” köşesinde “Anacığım, Merhaba!” hakkında yazdı.

Salı. Ülkü Başsoy, Ece Ayhan’ın Mülkiye’den sınıf arkadaşı. Bir dönem yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş Ankara’da. Ece Ayhan’ın intihar girişimi, platonik aşkı için arkadaşlarıyla dertleşmeleri ve başka ince ayrıntılarla örülü öğrencilik günleri… Sonra Ülkü Bey’in diplomat olarak ülke ülke dolaşması. Ece Ayhan’ın gidecek bir yeri olmadığından Ankara’yı, İstanbul’u mesken tutuşu. Şairin İsviçre ve Almanya’daki günlerini de eklemeliyiz yurtsuzluğuna. “Anacağım Merthaba!” Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar (Ve Yayınevi, 2014). Ülkü Başsoy’un değerlendirmeleri, gözlemleri, mektup ve kartpostallar  Ece Ayhan’ın fazla bilinmeyen dünyasının kapılarını açıyor. Kitapta yer alan mektup ve kartpostallar 1965–1976 yıllarını kapsıyor. “Ece Ayhan’ın askerden, kaymakamlık yaptığı Çardak’tan, hapisten, İstanbul’da bir süre çalıştığı De Yayınevi’nden, beyin ameliyatı için 1974’te gittiği Zürich’ten ve o yıllarda gezdiği çeşitli Avrupa kentlerinden gönderdiği mektuplar ve kartlar…” Üç de şiir yer alıyor bu Ece Ayhan yüklü kitapta: “Selanik”, Benares’in Ölünmüş Kadınları” ve “İstanbul’un Ölünmüş Kadınları”. Kitabın  “Sunu” yazısında bu şiirlere ilişkin ayrıntılı bilgi veriliyor. Ayrıca, ciddi bir arşiv çalışmasıyla çoğu ilk kez günışığına çıkan Ece Ayhan fotoğrafları. Ne diyor Ece Ayhan? “aldırma, yaşam bu, çıkar yol başlangıçta da yoktu ki.” Ülkü Başsoy’un uzunca ve detaylar içeren yazısı Ece Ayhan’ın Ankara’daki öğrencilik günlerine, sonraki dönemlerine, ayrıca başkentteki etkinliklere… de ışık düşürüyor. “Birbirinden ilginç Ece Ayhan portreleri… / Bir portreler galerisi” yani. Yazılış serüvenine, serpilip gelişmesine yakından tanık olduğum “Anacağım, Merhaba!” elimden düşüremediğim kitap, Ece Ayhan şiirlerini yeniden elime almamı sağladı.

Gültekin Emre, Varlık, Ocak 2015

Ece Ayhan portreleri galerisi

‘Nokta Durağı’ Bir Başyapıt (Nihat Ziyalan)

 

özge dirik, nokta durağı

“Nokta Durağı bir başyapıt… Nokta Durağı Avrupa’da, örneğin Fransa’da yayınlansa yılın bombası olarak gösterilirdi. Kısa sürede klasikleşirdi. Ülkemizde de fişek gibi yükselmesini kimse önleyemez. Göreceksiniz. Kendi şiirinden başkasını beğenmeyen büyük şairler, Nokta Durağı’nı okuyun!”

 

NOKTA DURAĞI

 

“bu şiir biraz ayıp bayım / şimdiden uyarayım / henüz ilkokuldayken / bakir şehvetlerdi en sevdiğim dersin adı / ders Türkçe, bildiğiniz dilbilgisi / benim öğrendiğim ise / hiç evlenmemiş bir vücudun dili”         ikincil ruhla pisuar buluşmaları-31, Özge Dirik

Okumaya devam et

“Kitap Estetik Bir Nesnedir”

Kitap Estetik Bir Nesnedir

BirGün gazetesi, 11.08.2014, s. 14

Genel Yayın Yönetmenliğini günümüz şiirinin özgün ve üretken isimlerinden Kenan Yücel’in üstlendiği Ve Yayınevi, şiir-edebiyat dünyasına taze bir soluk, farklı bir ses getirmiş bulunuyor. Ve Yayınevi, genç yaşta yaşamına son veren Özge Dirik’in tüm şiirlerini özenli bir çalışmayla derleyerek Nokta Durağı adıyla, Özdemir İnce’nin elli yıl önce yayımlanan ilk şiir kitabı Kargı‘yı, Elli Yıl Sonra ‘Kargı’ adıyla, yirmi beş yaşında bu dünyadan ayrılan Arkadaş Z. Özger’in şiirlerini Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘ adıyla okurla buluşturdu. Büyük ilgi uyandıracağına inandığımız bu önemli yapıtları Kenan Yücel’le konuştuk..

Söyleşen: İsmail Biçer

 

İsmail Biçer: Yayıneviniz hangi anlayıştan yola çıkarak hayat buldu; onu benzerlerinden farklı kılacak unsurlar neler olacaktır?

Kenan Yücel: Çok teşekkür ederim. Uzun zamandır düşündüğüm, üzerine kafa yorduğum bir projeydi. Nasıl yapıldığını yakından gördüğüm için nasıl yapılmaması gerektiğine ilişkin her şey kafamda netleşmeye başlamıştı. Uzun bir hazırlık süreci sonrasında taşlar yerli yerine oturdu. Bir görgü süreci diyebilirim buna. Yayıncılık üzerine okumalar, birçok yayıncıyla yapılan görüşmeler, tasarım üzerine kafa yormalar, ülkemizin yayıncılık geçmişinde yer alan iyi örneklerin etüt edilmesi önümüzü görmemizi sağladı. Memet Fuat’ın De Yayınevi, Ferit Edgü’nün Ada Yayınları özel bir ilgiyle incelediğimiz örnekler oldu. Kitabın estetik bir nesne olduğu genelde es geçilir. Ve Yayınevi olarak nitelikli içerikleri estetik bir tasarımla okura sunmak için yola çıktık, düşleri kanatlandıran kitaplar yayımlayacağız dedik. Butik bir yayınevi tasarladık. Yayımlanmayı bekleyen, üzerine eğilinmemiş, değer verdiğimiz bazı kitap projelerini öne aldık. Altının çizilmesi gereken, önemli olduğu halde dönemin hay huyu içinde gözden kaçırılmış kimi kitapları da… Okumaya devam et

“Ve” Şiirde Israr Ediyor!

 

Evrensel, 25.7.2014, s. 12

Zamanın şiirden yana çekimser olduğu günümüzde bahçemize yeni heceler ekerek sözcüklerin kitaplarda yeşerdiğini görmek umut verici. Şiir yayımlayan bağımsız yayınevleri kervanına katılan “Ve Yayınevi” birbirinden önemli kitaplarla içimizde biriken boşluğun sesini duydu. Yayınevinin editörü Kenan Yücel ile yaptığımız söyleşi, şiire dair umutlarımızı diri tutmamız ve ısrar etmemiz için nedenler sunuyor bize.

C. Hakkı Zariç: Kitapçılarda raf ömrü gittikçe azalan, hatta geldiği gibi iade edilen şiir kitaplarının durumu malum. Dağıtım şirketlerinin burun kıvırdığı, büyük yayınevlerinin yasak savmak için yılda bir iki şiir kitabı bastığı bu cangılda siz nereden cesaret alarak bu belleği değiştirmeye karar verdiniz? Her şeyin kendi ritminde kirlendiği bir dünyada iş mi bu sizin yaptığınız?

Kenan Yücel: Piyasanın genel görünümü ne yazık ki bu. Söz konusu olan şiir kitabıysa dağıtıma girmek, rafta durmak, dolayısıyla okura ulaşmak çok güç. Yola çıkarken “şiir kitabı basmayın, basacaksanız da ilk kitaplarınız şiir olmasın, dağıtamazsınız” diyen çok oldu. Serde Don Kişotluk var, burnumuzun dikine gitmeyi de seviyoruz. Türü ne olursa olsun, iyi kitabın, nitelikli kitabın, okurdan hak ettiği ilgiyi göreceğinden de kuşkumuz yok. Şiirle başladık yayıncılığa. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunuyor olmanın özgüveniyle hareket ettik. Nereden mi cesaret aldık… İyi şiirin gücünden cesaret aldık. Nitelikli okurun sezgilerinden cesaret aldık. Birikimimizden cesaret aldık. Gördük ki, iyi şiir, iyi kitap, kendi yolunu açıyor, raflarda kendisine yer de açıyor, “şiir satmaz” önyargılarını dağıtarak ilerliyor, kısa sürede yeni baskılar da yapıyor, “en çok satanlar” listelerine de giriyor. Yapılan güzel işlerin karşılığını bulması hevesimizi artırıyor elbette. Şimdi daha da cesuruz… Okumaya devam et