Ölüme Rağmen Yaşam Şarkısı

Nurgül Özlü

Nurgül Özlü, Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri hakkında yazdı:

“Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır ‘bana cüret ver, bana sıcağını!’ derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; ‘soğuyor kan bile, aşksız’.”

Ölmek için gelmiyoruz dünyaya, bizi nelerin beklediğinden biraz da habersiz yaşıyoruz. Bu tatsız sürprizle baş etmenin çeşitli yolları vardır ve bu yol zorlu bir yoldur.  Buna rağmen yazma ve yaratma derdi olan her şair gibi Süreyya Aylin Antmen de ölümsüz kalabilmenin ve varoluşun etkisini şiir aracılığıyla dile getirir. ‘Anlat bana, nasıl dayanacağız dünyaya’ (s. 61) diyen persona için verilecek yanıtımız şu soru olabilir; şiir de dünyaya katlanma yöntemlerimizden biri değil midir?

Zygmunt Bauman “Ne ‘baki olduğu için değerli’ ile ‘geçici olduğu için faydasız’ olan arasındaki ayrım, ne de ikisini ayıran kapatılamaz boşluk, insan mutluluğu üzerine düşüncelerden şimdiye kadar bir an olsun çıkmıştır.” (s. 48) [1] der. Var olmak ve yok olmak şair ve şiirinin can alıcı çıkmazıdır. Okurun payına düşen mutluluk ise bir şiirin dizelerinde ya da okuyup bitirdiği bir romanın satır aralarında gezinirken aldığı hazdır. Süreyya Aylin Antmen’in üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ndeki şiirlerin çoğu ağıt diyemesek de, şiir öznesinin derin acılarını yansıtan, kapalı ve imge ağırlıklı anlatımın yoğun olduğu şiirlerdir.

Süreyya Aylin Antmen

Ateş, Güneş ve fırtına Gök Tanrı inancında temel unsurlardır. Güneş’in yeryüzündeki temsilcisi ateştir. Ateş kötülükleri kovar, ruhları temizler. Süreyya Aylin Antmen de şiiri ve hayatı ateşten bir denize benzetiyor. Şairin izlediği şiir yolunu bireysel veya toplumsal fırtınaların dili oluşturur. “sonsuzun kalbi başlıyor atmaya, onu al” (s. 49) [2]derken şiirin yaşama dayanma formlarından biri olduğunu vurguluyordur kim bilir. Şair “tutsağım dilimdeki kanat sesine / tutsağıyım göklere inanmanın ben” (s. 16) der. Sözcükler mağarasında sonsuzluğu bekleyen öznesi dilsizdir veya dili yetmeyen bir tutsaktır.

 Şiirlerde sadece üç renk vardır; beyaz, kırmızı ve kara. Kırmızı ateşin temizleme özelliğini, canlılığı temsil eder. Şamanizm’de aydınlığın, saflığın ve gücün temsilcisi olan beyaz renk Ateş Sözcükleri’nde sıklıkla ‘ak kanatlar’ imgesiyle vurgulanır. ‘kara yağmurlar hep besleyecek bizi’ (s. 19) dedirten dünya, kara yolculukların mekânıdır. Kara, eski Türklerde karanlığın, ölümün ve yasın rengidir. “yara almadan geçip giden gölgeler gördüm” (s. 22) diyerek, dünyadan yara almayanları kalbi olmayan gölgesizlere benzetir. Toplumsal sorunları dert edinmeyenlerin bakışlarını birer gölgeye benzeterek, insanın suret haline gelmesine duyduğu tepkiyi dile getirir.

I

Şiirlerin bütününü düşündüğümüzde Arkaik döneme ait bir sahne var gibidir. Kan, kül, çamur, kara dikenler, bulanık sular ve kuytular her şey sanki bu sahnenin şiir dekorudur. Ateş Sözcükleri’nde ölürken bile güçlü olup gülümseme disiplini hâkimdir. Unutmayalım ki sadece ölüler gülümseyemezler. Acıya dayanıklılık fikri Nietzsche’nin acıya yaklaşımını ve şu sözünü akıllara getirebilir “Hayat yalnız acıdır.” [3] Şiir öznesi yakararak, içini dökerek, dertleşerek, sırlarıyla ve sorularıyla hesap sorarak Ariel’e seslenir “Ben acıydım Ariel” diyerek. Ariel ismi İbranicedir ve “tanrının aslanı” anlamına gelmektedir. Sümerlerde Ariel, aslan başlı bir erkek olarak resmedilmiştir. Bazı kaynaklardaki gibi persona için de Ariel, ‘dünyanın efendisi ve koruyucusu’dur.

 Şiir kişisi, yeryüzünden uzakta, suya yansıyan seslerin eşliğinde açık denizlerde yatan Atlantis’e benzetilebilir. “ekinleri incitmeyen / kuşların kalbi kadar tutuşur kalbim” (s. 16) diyen öznenin sevgi dolu yüreği, affediciliği ve hoşgörüsü ‘İncinsen de incitme’ felsefesini akla getirir. Daha gerisinde de tarihler boyu sayısız katliamlar gören bir toplumun yerleşik ve büyük hoşgörüsü karşılar bizi.

II

Arketip, herhangi bir imgenin, karakterin, durumun vb. önemini tartışmakta kullanılan bir terimdir. Analitik psikoloji okulunun kurucusu, İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung, “İnsan kavrasın veya kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır, zira o dünyada henüz doğanın bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. İnsan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da ahır halini alır. İlk imgelerin şu ya da bu biçimde bilincinde olunduğunda bunlardaki enerji insana akabilir.” [4] diyor. Arketipler, sanatta ve edebiyatta olduğu kadar, düşte ve rüyalarda da ortaya çıkan biçimlerdir. Jung, onları, ‘ortak bilinçdışı’ olarak adlandırdığı şeyin belirtileri olarak kabul eder. Örneğin, şiirlerde ve kısa hikâyelerde, ölüm ve yeniden doğuş arketipleri, anne ve baba arayışı olarak söylenebilir.

 Ateş Sözcükleri’ndeki temel arketiplerden biri ateştir. Şair, kapalı imgelerle şiirin sağaltıcı özelliğini anlatmak için bu arketipe başvurulmuş olabilir. Karanlık-güneş, ateş-su, kara-ak, kan-gül, ölüm-sonsuzluk çelişkileri de eşlik hâlindedir. Ağaç temel figürlerden biridir, dolayısıyla yaprak da. Persona, dünyada çektiği yabancılığı ve güçlükleri bir ağaç gibi köklü, dayanıklı ve ayakta karşılar. “dokunsam bir dal yapraklanıyor” (s. 50) dizesinde de söylediği gibi ağaç sonsuza, göğe uzanmanın ve çoğalmanın imgeleşmiş nesnesidir. Ağaç,  Türk mitolojisinde de çoğalmayı temsil eder.

Şair,  yeniden doğuş arketipini,  kanatlanıp uçmayı Simurg çağrışımıyla imgeleştirir. Belki de zamanla öznel dönüşümler ve kişisel devrimler toplumsal bir harekete dönüşecektir. “ama düşünürüm belki kükreyen bahar dalını / her şeye meydan okurken, razı ve metanetli” (s. 42) diyen öznemize göre çoğalmak, birlikte olmaktan geçiyor. Şairimiz toplumu göz önüne aldığına göre, persona ile özdeşim kurmuştur, diyebiliriz. Kendi ruhuna dost olan persona, iç sesine de sadıktır “kimse sevmedi mi yeryüzünü / senin beni benim seni sevdiğim kadar” (s. 76) derken.

Geçmişi ortadan kaldırıp yeni bir hayat kurmak kolay değildir. Yeni başlangıçlar yapabiliriz ancak acılardan tamamen sıyrılamayız, zaman gereklidir. İnsanlığın ayağa kalkması için yaşamak zorunda olduğunun bilinci yeterlidir. Zygmunt Bauman, “Farkında olalım veya olmayalım, hoşumuza gitsin veya gitmesin, yaşamlarımız sanat yapıtıdır” [5] der. Bilerek veya bilmeyerek hayatta var olmaya biçim arar her insan. Yaşam sanatının içeriğini bireyin tercihleri ve yaşama coşkusu belirler.

III

Personanın acısı, acıdan daha öte, aşkın bir acıdır. Canlıların hemen hepsi acıdan ibarettir nerdeyse. Örselenmiş olmasına rağmen yine de umut doludur. Hayatımızdaki boşlukları doldurursak bile sevdiklerimizin acılarının üstesinden gelmemiz zordur. Şiir öznemiz, “ömrüm bir ateş fırtınası” (s. 21) diyerek ömür fırtınasını şiirle ve dirençle dindirmeye çabalıyor. Ne kadar çok sevdiysek ve paylaştıysak kayıplarımızın acısı da o kadar büyük, derin ve katlanılmaz olur.

Zamanın yaralar açabileceği, kişiyi nelerin beklediğinin bilinmeyişine “bir yara açarak kendimizde / vakitlerin işçiliğiyle” (s. 19) dizesinde vurgu yapar. Yas tutan özne gecelerin ağırlığını, zamanın durduğunu iyi bilir. “yaslı ekmeği dişleyenler bilir geceyi” (s. 20)dizesi yas hâlinin dayanılmaz ağırlığının ifadesidir. Ölümler karşısındaki tutumumuzu Levinas şöyle özetler: “Başkası benim yakınım olarak ilgilendirmektedir. Her ölümde yakın olanın yakınlığı; ölümden artakalanın sorumluluğu kendini iyiden iyiye belirtir, yakın olana yaklaşmak bu durumu canlandırır ya da heyecanlandırır.” [6] Ölümün her anlamıyla olumsuz olması insanın en büyük sorunudur. Ölüp gidenin nereye gittiğinin belirsizliği ve sonrasını bilmeyişimiz, çaresizliğimizdir. “Ölüm yanıt yokluğudur.” [7] diyor E. Levinas. Ölüm önlenemez ancak doğalında gelişmemesi daha can yakıcıdır.

 Travmatik kayıplarda kişinin veya toplumun şaşkınlığı ve hayret duygusunun geçmesi zaman alır. “sense sabırla bekliyorsun zamanını silinip gitmenin” (s. 27) derken personanın sabrı zamanın geçip gittiğini anlaması ve zamanın duygularındaki karşılığını dile getirir. Tekrar Levinas’a kulak verelim: “Zaman süresinde ölüm öyle bir noktadır ki zaman bütün sabrını ondan alır; bu öyle bir bekleyiştir ki beklemeyi kendi yönemselliğinden ayırır,-‘sabır ve zamanın uzunluğu’ der bu anlamda atasözü de- sabır burada edilgenliğin altını çizer.” [8] diyor. Sabır zamana rağmen bireyin bekleyebilmesidir, acıya direnmesidir.

 Bir dönem arka arkaya gelen toplu katliamlarla sarsıldık. Yara bile almadan kurtulanlar hayatta kalmalarına sevinemediler ve bu neredeyse kişisel bir suçluluğa dönüşmüştür. İyilik ve güzellik adına ne varsa unutturulmaya çalışıldığı,  yaşama sevincimize göz dikildiği o günleri anımsatır bazı dizeler. “neydi ateşten dikenlerle can veren” (s. 30), “yol içine uzayan bir girdap / unuttum bildiğim ne varsa” (s. 29),  “parçalanmış kanatlara can üflemek / göklere bir güvercin soluğu salmak için yeniden / var olmanın pıhtısı kimde Ariel” (s. 30). Üzülmeyi unutup hayatımıza neşemize kaldığımız yerden elbette ki hemen devam edemeyiz. Hayatın normal seyrine dönebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. “oradayım ben kalbim orada” (s. 32) diyen öznemizin kalbi acının orta yerindedir.

Acı paylaşılırsa, ağızdan dökülürse azalır, etkisi hafifler. Şair bu yangıyla kurduğu şiir dilini şöyle vurgular; “içerdeki sesin yaraları öyle birleşti / başka bir dil kurdu benden içeri, baktım” (s. 36). Bu dize aynı zamanda Yunus Emre’nin ‘bir ben var benden içeri’ deyişini çağrıştırır. Ölümsüzlük insana yasaklananlar arasındadır. Bu bilinci yitirmeden ölümün gölgesine rağmen kadere teslim olanla olmayanlar bir olmazlar. İstemek, ummak, beklemek ve eylemek yaşam enerjisiyle ilgilidir. “birleşen iki nehir dünya / kara yağmurlar hep besleyecek bizi” (s. 19) dizesi Uygurların türeyiş mitini akla getiriyor.

Süreyya Aylin Antmen erotizmi de kapalı bir kutu gibi, olanca gizemiyle anlatıyor. “senin etinden kopup gelen fırtına / şimdi derimin altında anımsıyor / o kökensiz, yurtsuz, solgun fundalığı” (s. 50), ‘beni tekrar oku, bir daha oku’ der gibidir dizeler. Okuyucuya teslim edilmiş bu dizelerde aşk acısı çeken de ölüm ayrılığının acısını çeken de kendisini bulur. “yücelt dinmez yaşam şarkını” (s.50) diyen şair sadece aşk acısına seslenmez.

Damarlarında ateş dolaşır kan yerine ve aşk ateşten bir taçtır “bana cüret ver, bana sıcağını!” (s. 55) derken. İnsan sıcağının insana en iyi gelen sıcaklık olduğunu söylemenin dizesi değil midir şu dize; “soğuyor kan bile, aşksız” (s. 55). Deniz yaşanacakların, ayrı kalmanın ve uzaklık ölçüsünün nesnesidir. Şiir kişisi dünyaya sevgi ve aşk sayesinde katlanılacağına inanıyor. Persona kanatları kırık kara bir kadındır.“bense karnımda büyüttüm açık denizleri / sevmeyi beslemeyi güç yüreklileri” (s. 25) diyen öznedüş doğurur, çoğalır aşkıyla. “ellerini göklere açanlarla bir oldum / tohumlar saçtım güneşe ve ağladım / ellerim kan dolmuştu belki de” (s. 26). Elleri göklere açık dualarla gün sayan anaların coğrafyasını akla getiren dizelerdir. Recm edilen kadınları da unutmaz şairimiz. “şimdi aramızda yaşlı incir yaprakları / yüzlerce yıl sürecek taş yağmurları aramızda” (s. 37).

IV

Ateş Sözcükleri’nde şiirsel mekân sadece doğadır, herhangi bir yapı veya somut bir inşa yoktur. Rüzgâr, deniz, toprak, kuşlar, gül, su vb. doğa figürlerinden en sık karşımıza çıkanlardandır. Mekân içinde mekân sanal dünyalar günümüz insanının en temel sorunudur. Yoksunluklarımız, yalnızlıklarımız girdap gibi çeker bizi içine. Günümüz insanı için doğaya kavuşmak ve toprak anayla kucak kucağa yaşamak en derin özlemdir. Belki de Süreyya Aylin Antmen bu nedenle şiirine hiçbir yapıyı ve kapalı ortamı almamıştır. Bu anlamda eyleme geçmek için, çok çılgınca geliyor fakat köy ortamına dönüş mutluluk için bir adım olabilir. Yüksek binalardaki durağan hayatlarımızda yeterince sıkılmıyor muyuz? Böylesi bir hızla değişen dünyada şiir bir sığınak ve aykırı bir dildir. Bu dilden uzak kalmamak dileğiyle…


[1] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 48

[2] Bu yazıda Süreyya Aylin Antmen şiirinden yapılan alıntıların tamamı, sayfa numaraları belirtilerek, Ateş Sözcükleri (Ve Yayınevi, Eylül, 2018, İstanbul) adlı kitabından alınmıştır.

[3] F.Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, İskele Yayıncılık, 2005, s. 42

[4] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Metis Yay., Ötekini Dinlemek, 5. Bas., Aralık 2017, s. 32

[5] Zygmunt  Bauman, Yaşama Sanatı, Ayrıntı Yay., 2017, s. 33

[6] Emmanuel Levinas, Ölüm Ve Zaman, Ayrıntı Yay., 2004, s.23

[7] A.g.e. s.12

[8] A.g.e. s.10

‘Atıyla koştuğudur bir kadının’ | Zarife Biliz’le söyleşi (Nurgül Özlü)

Nurgül Özlü, Zarife Biliz ile Yeryüzüne Dönerken kitabı üzerine söyleşti. 26.8.2018’de Evrensel’de yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Editör, şair ve çevirmen Zarife Biliz.
Zarife Biliz

Nurgül Özlü: Annemizin bedeninden kopuşumuzla birlikte yeryüzüne dönüyoruz. Güven dolu bir ortamdan kendimizi yabancı hissettiğimiz soğuk ve eksikliklerimizle dolu bir ortama. Yeryüzüne gelince ölümün başlamış olmasının çaresizliği karşılıyor insanı. Benliğimize kavuştuktan sonra nesneler dünyasına adım atıyoruz. Şiirlerinizde kendinden emin, olayları nesnel görebilen bir yetişkin ve onun içinde dünyayı gizemli gören, hayret duygusu içinde olan bir çocuk kalbi vardır. Neden ‘Yeryüzüne Dönerken’ diye başlayalım mı söze?

Zarife Biliz: Aslında siz sorunun içinde ismi gayet güzel yorumladınız. Hem yorumunuz hem de sorunuzla şiir sözünün ayırıcı yönünü de ortaya serdiniz aslında. Okuyanın benliğinde yeniden, belki de bambaşka anlamlarla doğmaya muktedir olan sözse şiir, yazana ait olduğu kadar okuyana da aitse doğru yerden başlıyoruz demektir röportaja.

 “Yeryüzüne Dönerken” ismi içime ilk doğduğunda bunun doğru isim olduğunu biliyor ama mana bahçesinin sınırlarını bir türlü çizemiyordum. Zihnimde iki anlam öne çıkıyordu: “yeryüzüne dönmek” benim için çok uzun yıllardır bir madenci gibi karanlıkta işlediğim, yerin altında tuttuğum –en basit tabirle– sözcükleri gün ışığına, yerin yüzüne çıkarmak demekti. Kendimi dünyaya koşmak, insana soyunmaktı. Ama aynı zamanda, yeryüzüne dönmek insandan soyunmaktı da. İnsan kılıfıyla koptuğum evrene, hayvan, bitki ya da taş, varlıklardan bir varlık olarak geri dönme, evrenle göbek bağımı tekrar kurma çabasıydı. İsimde benim bilebildiklerim bunlardı fakat bunlarla kalmadı.

Bir anlamı hayat işaret etti, birini de burada siz işaret ettiniz. Kitap yayına hazırlanırken elim bir olay yaşadık, 19 yaşındaki yeğenimi bir kazada kaybettik. Erkenden yeryüzüne dönen güzel yeğenimin oldu kitap. Anlam kendini kıyıya vurdu. Yaşam dediğimiz süre tabii ki ölüme doğru yürüyüşümüz bir anlamda ve erken olanları bizi tarifsiz bir acıya boğsa da hepimiz eninde sonunda yeryüzüyle kucaklaşıyoruz. Bilirsiniz, Türkçede sonsuzluk için iki ayrı kelime vardır: ezel ve ebet. Nitekim ölüm, sonsuzluk maceramızın ebet tarafı. Fakat sizin soruyu sorarken belirttiğiniz üzere evrenin sonsuzluğundaki maceramızın ezel tarafı da var. Yeryüzüne gelebilmek için annemizin karnından kopuyoruz. Ezelden ebede, doğumdan ölüme çember tamamlanıyor, başladığımız yere dönüyoruz bir anlamda.

N.Ö.: Çeşitli dergilerde yazı işleri müdürlüğü, editörlük ve çevirmenlik yaptınız. Çeviri ve editörlük çalışmalarınız hâlâ devam etmekte. Yazdıklarınızı çıktığınız içsel yolculuklarda gördükçe doğaçlama mı yazıyorsunuz yoksa öncesinde tasarlayıp temayı belirleyerek mi?

Z.B.: Ben şiiri bulmuyorum, aramıyorum da, o gelip beni buluyor. Otuz yıldır çok çok az yayımlayarak yazmayı sürdürmemin başka bir açıklaması olamaz zaten. Bazen bir şiirin kendini tamamlaması çok uzun zaman alabiliyor. Hiç bitmeyen, yarım kalmaya yazgılı görünenler de yok değil. Bazen hangi dizenin hangi dizeyle hasbıhal edeceğini önceden ben de bilmiyorum. Uzun süre tek başına avare dolanan dizeler, ikilik, üçlük, dörtlükler oluyor. Karşılıklı bir keşif bu, hiç şüphesiz ki şiir benden fazlasını biliyor. Bunu asla inkâr etmem.

N.Ö.: Şiirinizde zaman, mekân ve eylemler zinciri göze çarpıyor. Zaman var olan değil insan tarafından nicel olarak var edilendir. Zaman ile hayatın verebileceği acıları kastediyorsunuz bazı dizelerinizde. Zaman, şiirinizde acı getirileri olan soyut bir mekânınız. Zamanı bir kediye benzetiyorsunuz. “Zamanla dost öylece durmak”(s.13) dizesindeki dostluk kadim bir dostluk. Acılarımız ve yaşlanmak olmasaydı dost olmak kolaydı zamanla. Şiirinizde temsili olan acılar var, olmuş bitmiş, yaşanmış ve acısı geriye kalan. Olacakların tasarımını yapmayan bir şiir, Zarife Biliz’in şiiri. “Tek bir derdim var benim/ Yeryüzünün kabuğu üzerinde koşturan cümle mahlukât/ Altında soluklanan hayat/ Devridaim içindeki zaman” (s.25) diyen bir öznenin şairi acı, insan ve zamanla ilgili neler söylemek ister bizlere?

Z.B.: Zaman çok uğraştığım bir konu, gerek şiirde gerek hayatta. Keza an ve zaman ilişkisi de öyle. Aslına bakarsanız anlarla hep başım dertte oldu. Anlar insana büyük işkenceler edebilir. Anları topladığınızda bir zaman birimi etmez mesela ama zaman      birimleri anlardan oluşur gene de. Bir saat kaç an’dan oluşur örneğin? Bir an kaç saniye, kaç saat sürer? Yanıt elbette “hiçbiri”! “An ki fıskiyesi sonsuzluğun” diyor ya Cemal Süreya, biraz buna yakın düşen ama çok çok ötesine de geçen bir şey kastettiğim. Bir tür ağrı denebilir belki de.

Ama insanın aptallığı işte; zaman denilen yapay bir şey icat ediyor, sonra bu şeyin hükmü altında yaşamaya başlıyor, bir de üstüne ondan delicesine korkuyor. Sanmam ki insan dışında başka bir varlığın (iç) saati işkence etsin ona. Bu zaman meselesinin yukarıda bahsettiğim, bir varlık olarak evrene dönmek konusuyla da ilgisi var. Hepsi birlikte… Ne kadar imkânlı bilmiyorum ama evrenin saatine ve zamanına kavuşmak istiyorum tekrar. O doğal ve kendinde iç saate. Nesne değil de tekrar varlık olabilmek için bu insan zamanından kurtulmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Yeryüzüne Dönerken, Zarife Biliz'in ilk şiir kitabı. Ve Yayınevi, 2018.

N.Ö.: Görmek ve bakmak şiirinizde başat temalardan diyebiliriz. “Kördüm/ Olmuştum”. Öznenizin ışıkla ve karanlıkla sorunu yok, geldiği ve gideceği yeri merak etmiyor. “Baktıkça/ Çıplaklığımı da unutuyordum” (s.41) Çıplaklık insanın kendisi olabilme ve en doğal hali. “Oysa beklemek yok evrenin dilinde/ Durmak var”(s.59) durup öylece bakmak ve görmek…

Z.B.: Işıkla ve karanlıkla derdimin olmaması bir açıdan hayvan yanımla ilgili sanırım, tekrar olmayı arzuladığım varlık yanımla. Bir taş ya da tilki karanlıktan korkar mı mesela? Gözlerimiz bu kadar körleşmeseydi biz de korkmazdık herhalde. Ve Exupéry’nin Küçük Prens’ini anarak söylersem, insanın gözleriyle bir şey görebileceğine inanmıyorum. Benim şiirimdeki görmek de genelde gözle yapılan bir eylem değildir. Bazı acılar insanın gözünü kör edip anların sonsuzluğuna mahkûm bırakabilir. Bu körlüğü, kör bir insanın aynı zamanda karşıdaki kişi tarafından görülmüyor olduğu sanısıyla beraber düşünmek gerekir. Göz kör olursa gönül gözü mecburen hakiki olanı görmeyi öğrenir; görünenin, nesnenin, insanların sakladıklarını sandıkları şeylerin ötesini görmeyi.

Çıplaklığa gelince, çıplaklık eksiklikle tanımlanan bir şey şiirde, o yüzden de utanç eşlik ediyor ama haklısınız, çıplaklık insanın en doğal hali ve şiirdeki öznenin bu durumuna karşı, terazinin diğer kefesinde, maruz kaldığı kabulsüzlük ve otantik varlığı içinde kendi olamama sorunu duruyor diyebiliriz. Bunu yer yer fark ediyor, bazen edemiyor ama anlamaya, bakmaya çalışıyor. Bu şiirdeki öznenin şahsi bir sorunu gibi duruyor belki ama toplumsallıktan gücünü almadığını kim söyleyebilir? Bugün kim kimi olduğu gibi kabul etmeye gönüllü! Herkes maskeleri seviyor, maskenizi çıkarıp gerçek –yani çıplak– halinizi gösterin “dost” sayınızdaki çarpıcı azalmadan gözleriniz yaşarır. Oscar Wilde Mutlu Prens’te, “İnsanın dostlarını tanıması tehlikeli bir şeydir!” der. Kimsenin çıplaklığa dayanacak kadar midesi de yüreği de sağlam değil bu zamanda.

N.Ö.: Doğadan güç alıyorsunuz. Rüzgârın uğultusu, hava, su, ağaçlar, kargalar, dağ kuytuları… Doğadaki dengelerin bozulmasına başkaldıran,“ İnsan denen tamahkâr hayvan hariç” diyerek insanın kötülüğünden korkup, hayvanlara ve doğaya sığınıyor şiir özneniz.

Z.B.: Başka türlüsü nasıl mümkün olur bu zamanda hiç bilemiyorum, hayal bile edemiyorum. İnsana muhtaçlığım ölçüsünde nefretim de var sanırım. Doğaya ise hayvan varlığımla geri dönebilme yönünde derin bir özlemim. Başka türlü bir “olmayı” hiç tecrübe etmedim ama en temelde insanı da, insan olmayı da sevmiyorum. Doğada ise yukarıda saydığınız üzere sesini duyduğum, varlığıyla huzur bulduğum canlı cansız o kadar kardeşim var ki! Doğanın kendiliğini, doğallığını seviyorum, insanın yapaylığı ise en basit tabiriyle yavan ve sıkıcı.

N.Ö.: Bedensel unsur olarak eller öne çıkıyor. Karanlığa ve kendimize uzanan, kitabın üstünde uzayan, kendi gövdesini okşayamayan ve gözlerin yerini alan eller…

Z.B.: Elleri severim, hep sevmişimdir. “Ellerinden yaşlanır insan önce” diye avare dolaşan bir dizem var. Daha gövdesini bulup yuvalanamadı. Üniversitede fotoğraf çektiğim yıllarda sırf el fotoğraflarından bir sergi açmayı isterdim. Yaratan, yapan, yıkan, seven ve öldüren eller nasıl önemsenmez? Karanlıkta gözlerimizin yerini alan, yalan söylemeyi hiç beceremeyen eller nasıl sevilmez?

N.Ö.: Soyut bir mekân algısı oluşuyor zihnimizde. Mekânsızlık; dünyada zaten misafir olmakla mı ilgili? Öznenin içindeki canlılara, orada kurulan saraylara, kurtlara, atlara ve ormana rastlıyoruz. “ Çocuk olmak da var şu dünyada/ Çocuk kalmak da/ Sence niye iyileşmiyor avcumdaki yara”(s.21). Şiirinizde çocukluk günlerinden hafızanızda kalan izler esas mekân denebilir mi? Nesneler dünyası üzerine kurulu değil şiir atmosferiniz. Çocukluk günlerimizin hazları birer sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Tekerlemeler, masalımsı hatırlatmalar fantastik ve gizemli bir hava katmaktadır şiirinize. Bu kurgusal bir tercihiniz midir yoksa yazarak rahatlamanın olmazsa olmazı bir eğilim midir?

Z.B.: Yukarıdaki bir soruda “zaman soyut bir mekânınız” dediniz, çok doğru bir tanımlama. Kaynağını artık olmayan bir zamandan alan, varla yok arası bir bellek zamanının içine oturup yazıyorum şiirleri, var olduğu kesin bir hiç-zaman, zamanı aşkınlaştırarak, ileri geri giderek ve ân’a dönerek dokuyorum. Bana bu kaçınılmaz geliyor, çünkü hepsi içimde aynı anda yaşıyor, karmakarışık bir örümcek ağı gibi, ben aradan birkaç deseni alıp bu kargacık burgacık, bu zavallı dile tercüme etmeye çalışıyorum ancak. Nesneler varsa eğer şiirde, o hiç-zamanın belleğinden çıkıp geliyordur kesin, orada bir yerleri olduğu için buradalar.

Bu dünyada olmadığım zaman çok, fakat her an şiirin sarayında değilim elbet, uzun zaman hiç uğrayamadığım da olur oraya. Dönüp durursunuz; hayvanlar, ağaçlar, kurtlar, atlar, taşlar sonra şiire tercüme olur, karanlıkta gölgeler kıpırdar sadece ve gözler işe yaramaz… Kurgusal tercih ve haz dediniz. Hazla aram pek hoş değildir. Tercih ve irade konusunda da biraz karışık düşüncelerim var. Sahici olan hiçbir şey tercih değildir belki de, zorunluluktur aslında ama biz onu tercih sanırız.

Söyleşen: Nurgül Özlü

Evrensel, 26.6.2018, s. 13

“Melankolinin oğlu: Kaan İnce” (Nurgül Özlü)

Kaan İnce : Melankolinin Oğlu

“‘Sahi sizdeki kaç nolu nüsha?’ diye samimi ve ilginç bir soru var,  Kaan İnce’nin Gizdüşüm adlı kitabının son sayfasında. Bu soru, kitap tanıtım sitesine yönlendiriyor okuyucuyu. Kitabı nasıl edindiğimize dair: Kitabın hayatımızda nasıl bir yer tuttuğu, bize kattıkları, kitapla ilgili kişisel hikâyemiz, nasıl ve nerden edindiğimizle ilgili sorular var. Bu sistemi uygulayan başka yayınevleri var mıdır acaba? Yayınevinin kitaplar satıldıktan sonra,  serüvenlerini takip etmesi şaşırtıcı ve çok hoş.”

Kaan İnce, Gizdüşüm

İçinde onu kemiren, melankoli kurduydu

Albert Camus, “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”[1] der. Felsefenin sorunu olan bu olgu Kaan İnce’nin de sorunu olmuş. Kaan’ın yaşam felsefesi, hayata bakışındaki yoğunluk onu böyle bir sona götürmüş. Antonin Artaud’un “Beni intihar ettirdiler” sözünün ışığında, Kaan için çevresel bir baskı veya onu böyle bir sona sürükleyen yaşanmışlıklar var mıdır? Bilemiyoruz. Çünkü yazdıklarında kimselere sitemi ya da öfkesi yoktur. Kaan İnce’nin intiharını ne ahlaki ne de hayati bir sorun olarak ele almak gerekiyor. Şiiriyle ilgili söylenecek sözler, başkasının bakışı olarak tamamen doğru değildir yanlış da değildir ancak Kaan İnce’nin intihar etmiş olması, Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, Şubat 2016) şiirlerini yorumlama kolaylığı getirmiştir. Okumaya devam et