Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Gültekin Emre 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: 

“Turgut Çeviker’in titiz, kılı kırk yaran araştırmacılığıyla Ve Yayınevi’nin ‘koleksiyon değerinde’ benzersiz kitap yayınlama anlayışı bir araya gelince, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan gibi eksiksiz bir başvuru kitabı çıkmış ortaya.”

Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, başvuru kitabı, Turgut Çeviker, Ve Yayınevi

“Orada bir köy var uzakta” şiirini ezberlediğimde ortaokuldaydım. O gün bu gündür bu şiir bana çaresizliğin pençesinde kıvranan Anadolu’nun içli, kırışıklıklarla, acılarla, ağıtlarla dolu, yoksul yüzünü gözümün önüne getirir hep. Okumaya devam et

Unutulmuş bir şair: Halit Asım (Yücel Kayıran)

Halit Asım, Ömür, şiirler 1940

“Kuşlar, bu oda kasvetlidir,/ Konmayın penceresine sakın;/ Burda merak getirdi bir kadın// Kuşlar, insan firar edebilir,/ Yuvalarda cenubu arıyan bir çocukla;/ Ve kaçabilir bir dizi mavi boncukla.” Bu dizeler, Halit Asım’ın “Kuşlar” adlı şiirinden. Halit Asım, kendi tinsel dünyasının determinasyonuyla yazan bir şair; rastlantıyla devşirilmiş bir anlam dünyası yok.

Asım, “Kuşlar” şiirini Nurullah Ataç’a ithaf etmiş. Ataç, Varlık dergisinde çıkan bir yazıya atfen, Asım’dan söz ediyor, kitabı okuduğunda yazacağına ilişkin vaatte bulunuyor. Asım da, arkadaşı Niyazi Tunga’ya yazdığı bir mektupta, Ataç’ın vaadine atıfla “sevincim artacak ve kuvvet bulacağım” diyor. Nurullah Ataç yazsaydı, Halit Asım unutulmazdı. Yaşar Nabi Nayır’ın Varlık’ı, Halit Asım’ın unutulmasına engel olamamış. Yani Halit Asım, Türk şiiri ortamının hasıraltı ettiği bir şair.

Asım’ın, antolojilere alınmayışı veya unutuluşuyla ilgili en önemli soruyu Orhan Kahyaoğlu dile getirir: “1950 sonrası çıkan tüm antolojilerde Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun şiirleri görülebiliyorsa, Halit Asım’ı haydi haydi görmek gerekirdi.” (Sombahar Dergisi, Mart-Nisan 1995)

Halit Asım’ın görülmemiş olmasının nedeni Ahmet Hâşim’le ilgili olabilir. 1930’lu yılların sonu ile 40’lı yılların başında, Ahmet Hâşim’e karşı bir olumsuz tavırdan söz edilebilir mi? Bir veri: Baki Süha Ediboğlu’nun 1944 yılında yayımlanan Türk Şiirinden Örnekler (1920-1944) antolojisi, Yahya Kemal Beyatlı ile başlar, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve Garip şairleriyle son bulurken; bu antolojide, Ahmet Hâşim’e yer verilmemiştir. Göz ardı edilemez bir durum.

Bu ilgiyi kurmakla, aslında gizli bir yargı da ileri sürmüş oluyorum: Halit Asım’ın, Ahmet Hâşim’in poetik çocuğu olduğunu. Dahası Halit Asım, Ömür’deki şiirlerinde Hâşim’le münakaşa ediyor gibidir de. “Fani” şiirini birlikte okuyalım: “Dinleyin ey fani yapraklarım,/ Billûr bakireler ağlamakta../ Güller mahzun ve şarkılar yarım,/ “İrem” Kokuları çok uzakta..// Sarhoşluklarımın yabancısı,/ Sen ey Meçhul belde, bekle biraz../ Uzaklaş aşkımın yalancısı,/ Aşina yüzlerdeki sürgün yaz..”

Bir başka neden ise, şiir dilinin sekülerleşmesiyle ilgili gibi geliyor bana. Garip şiiriyle birlikte,  Türk şiirinin dili sekülerleşmeye başlıyor. Garip şiiri, bu seküler kopuşun dönemeci. Garip şiirine ve onu takip edenlere yolun açılmasının nedenini burada aramak gerek. Şiir, seküler olmayan bir dil dağarıyla yazılmış ise, bu şiirler de, daha sonra, söz konusu kelimelerin değiştirilmesi yoluyla sekülerleştiriliyor. Rüştü Onur anıldığı için oradan devam ediyorum: Onur’un “Endişe” adlı bir şiir vardır; iki dörtlükten oluşur bu şiir. Bu şiirin, [Salah Birsel’in hazırladığı Rüştü Onur kitabında] ikinci dörtlüğünün ilk dizeleri şöyle: “Nedendir neden Tanrım/ İçimi kimselere açamıyorum.” Rüştü Onur’un ilk yazdığı haliyle, bu dizeler şöyledir: “Nedendir neden rabbim/ içimi dostlara açamıyorum.” Değiştirilen kelimelere dikkat çekerim. Şiirin dil dağarının sekülerleştirilmesi derken kastettiğim bu.

Şiirin hümanistleşmesi
Burada, ikinci bir tezi daha dile getirmiş oluyorum: Halit Asım’ın tinsel evreni, bu sekülerleşmenin hemen öncesinde yer alıyor. “Kuşlar” şiirinde, Asım’ın öznenin, kadının varlığıyla mutlu olan bir erkek özne olduğunun emareleri var. Bu özne aynı zamanda, tanrının emir ve buyruklarını bir üst-ego biçiminde içselleştirmiş bir özne. Şiirin sekülerleşmesiyle birlikte, şiirde konuşan özne de, cinsiyet bakımından belirsizleşir. Buna şiirin hümanistleşmesi de diyebiliriz.

Türk şiirinin, Cumhuriyet döneminden hemen önceki evresinde, Tevfik Fikret ile Ziya Gökalp’in şiirinde ortaya çıkan çok önemli bir tema, çok önemli bir problem vardır. Bu problem, inanç buhranını dile getiren bir temadır. Cumhuriyetle birlikte bu problem yerini sekülerleşmeye bırakıyor. Halit Asım, bu problemin son halkası gibi görünüyor. Ama Asım’ın şiirindeki bu problem, Fikret’teki veya Gökalp’teki türden değil. Sözünü ettiğim buhran, Fikret veya Gökalp’te teolojik düzeydedir. Teolojik düzey derken kastettiğim, inancın, ritüel kısmı değil, içsel ve zihinsel düzlemde yaşanış biçimidir. Her ikisi de sanki derin bir dostu kaybetmiş gibi konuşurlar.

Asım’da ise, bu buhran, bir inanç buhranı olarak değil ama ona bağlı bir sorun olarak, daha çok dinsel bir karmaşa/çatışma şeklinde açığa çıkmaktadır; ve teolojik değil, dünyevi olmakla ıralıdır. “Ömür” şiirini birlikte okuyalım: “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar,/ Ve azat edilmiş avuçlarım./ Allahsız hatıralar ararım,/ Ki solgun dünyasında günahkâr.// Çırpınan uyku, Arzu uzaktır,/ Çocuk alnımda çizgi ve bere./ Yazık, Hülyası mahrem kalplere,/ Geceyi adamak kalacaktır.”

Asım’ın şiirindeki anlatıcı-ben, persona, Allah’ın emir ve buyruklarına bağlılıkla, bedeninin determinizmine ait arzu arasındaki manevi gerilimde, günah içinde kalmış bir bendir. Bu şiirdeki ıstırap veya manevi acı, günah içinde oluşun sonucu olarak açığa çıkmaktadır. Günah içinde oluş, arzu içinde oluştur ve istenilen bir şeydir. Ve bu arzu, psikanalizin keşfettiği arzudur. Mektuplarından, Halit Asım’ın Freud’u okuduğunu biliyoruz. Psikanalizin arzusu, Türk şiirinde, ilk defa Halit Asım’ın şiirinde ortaya çıkıyor. “Gecelerin Gelmeyen Baharı” adlı şiirinin son iki dörtlüğünü şimdi okuyabiliriz: “Sensizim ey cömert dişilik,/ Dinmiyen bir ağrı yaşamak böyle./ Sütünü esirgeyen meme, söyle,/ Var mıdır “Öte”de yer bir kişilik?//  Kör ol aşkın velût göz bebekleri,/ Tıkıyor beni verdiğin her yudum.// Kafamdaki hudutsuz hain şehri,/ Bu derin uykusunda parçalasam diyorum.”

Türk şiirinde erotik olanın bir tarihinden söz edilebilir ise, bu tarih, Halit Asım’la başlar. “Dişilik” ve “meme” kelimelerinin, bu denli somutluk halinde kullanımının bir başka örneği yok. Ama bu somutluk bir gerçeklik olarak değil, bir tahayyül olarak var: “Niyetimiz yollarda hep günah izleri,/ Ölesiye yaşamak arzusu denizi…” (“Ölesiye”) Arzuyu yaşayamayış, temel dram olarak ortaya çıkar: “Kanımı içen ey taze kadın/ Tasam, çürük et kokusu tasam.” Bu nedenle “Kaçmak namütenahi bir güze..” ister. Sevet-i Fünün’un bu kelimesini iki defa kullanmış Asım. Tekrar “Kuşlar”a dönelim: “Ve hikâyesi erdi sona,/ Nefesi kesilen rüyamın./ Uçtu dalların sükûnuna,/ Kuşları çürümüş dünyamın.”

Ömür, 1940 yılında yayımlanır; Asım, bir yıl sonra, yirmi üç yaşında iken ölecektir.

Ve Yayınevi, Ömür’ün yeni bir baskısını yapmış durumda. Ama bu baskıda, sadece Ömür değil, denilebilir ki, Halit Asım’ın ‘terekesi’ ve ‘tarihi’ de yer alıyor. “İçindekiler” şöyle: 1- Ömür, 2- Kitap Dışı şiirler, 3- Düzyazı Şiirleri, 4- Mektupları, 5- Albüm, 6- Hakkında Yazılanlar, 7- Yayına Hazırlayanın Notları, 8- [Halit Asım] Kaynakça[sı]. Kitabı, Kenan Yücel yayına hazırlamış. Ömür’ün, bu titiz ve pırıl pırıl baskısı için, Kenan Yücel’i kutluyor ve kendi adıma teşekkür ediyorum.

Kaynak: Radikal Kitap, 6.3.2015

Ömür, Halit Asım, mektuplar, şiirler, 1940

satin-al-buton