Adil İzci’den ada öyküleri: “Ada Sularında” (Rüstem Kurtoğlu)

Adil İzci’den Ada Öyküleri

“Adil İzci, on altı öyküden oluşan bu çalışmasında; kabalıkları, hoyratlıkları güzelliklerle karşılıyor. Canını sıkan durumlara kısa kısa değiniyor; ama, ağırlıklı olarak iyi ve güzel olanın ardına düşüyor. Yolu üzerine çıkan güzelliklere değine değine yol alıyor. Cemal Süreya gibi söylemek istersek, “Yerde bir kıymık güzellik bulsa, bütün dünya onu görsün istiyor. Hatta gidip bütün dostlarına telgraf çekiyor.”

Hızla betonlaşan, “yeşili kovan”, gürültüyle ve trafikle didişen, çağdaş bir kentten umulan hizmet akışını düzenli olarak sürdüremeyen İstanbul, sevenlerine durmadan düşkırıklıkları ve acılar yaşatıyor. Yüzyıllardır sanatçıların, edebiyatçıların gözdesi olmayı başaran İstanbul’daki bu olağandışı gidiş, en çok da edebiyatçıları yaralamışa benziyor. Olağanüstü duyarlıklarıyla hep iyinin ve güzelin yanında konumlanan edebiyatçı, o güzelim İstanbul’una hepten darılabilir mi? Adil İzci, Ada Sularında adlı öykü kitabında bu konuda tanıyı koyuveriyor: “Hem benim derdim İstanbul’la değil ki, kaosuyla.” (s. 84) Okumaya devam et

Oğuzhan Akay’dan “Touchdown” öyküleri!

Oğuzhan Akay, Touchdown.

Oğuzhan Akay, Touchdown Bar, Touchdown öyküleri,

Oğuzhan Akay öykülerinde okuyanı sarıp sarmalayan bir içtenlik var

Touchdown, Oğuzhan Akay’ın kendine has diliyle yazdığı öykülerden oluşan bir kitap. Kendini ve yaşamı deşeleyerek yazdığı öykülerde ele avuca sığmayan akıcı bir anlatımın getirdiği canlılık, yer yer patlayan ironiyle kendisini gösteren eğlenceli bir dil, zaman ve mekân içinde yolculuğa çıkaran bir kurgu, yürek atışlarınıza bürünen bir ritim, okuyanı hemen içine çeken, sarıp sarmalayan bir içtenlik var.

“İyi ki demokratik bi tutumum yok kendimi yönetirken. Böylesi daha dürüst. Kocaman bir şebekeyim. Öyle üç beş tane keleciden bahsetmiyorum, bin beş yüz taneyim en az. Gözlemciler, köleler, hakemler, anarşistler, korkaklar, aslanlar, polislerim, orospularım ve çocuklar. Şehir dolusu ben. Şehir dolusu hasta. İçimi kaşıyorum. Hep. Numara yaptığımı biliyorum. Bildiğimi zaten biliyorum diyorum bir tıslamayla. Karar veremiyorum aslında diye itiraf ettiğimi duyuyorum. Siyah, beyaza yol veriyor. Biraz trip. Alıyor ve gidiyor. Öldürüyor ama ölmüyor. Yönetiyor ama itaat etmiyor. İçimi deşiyorum. Hiç ümitlenme diyorum. Güzel kız buraya baksana. Korkma, seni sevmem.”

satin-al-buton

Üç Öykücü: Bilbaşar, Seyda, Buyrukçu (M. Sadık Aslankara)

Ve Yayınevi Muzaffer Buyrukçu’nun (1930-2006) ilk kez yayımlandığını duyurduğu Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları başlıklı uzun öyküsünü okurların, en azından öykü severlerin ilgisine sundu…

(…)

Muzaffer Buyrukçu öykülerindeki kişiler, “evin yolunu tut(an)” ama asla “hayal kurmayı bırak(mayan)”, “yoksul (ya da orta halli) memur”lar (15, 27) daha çok. Bu tek uzun öyküsünde de yine böyle bir öykü karakteriyle karşılaşıyoruz, her zamanki gibi bir film kahramanını izlercesine de peşine takılıyoruz onun. Okumaya devam et

Buyrukçu ile yeniden! (BirGün)

BirGün, 28.8.2015, s. 15

BirGün, 28.8.2015, s. 15

Söyleşi: Kadir İncesu

Sessiz sedasız aramızdan ayrıldığında tarihler 26 Ağustos 2006’yı gösteriyordu. 21 Öykü, 10 Günlük ve 8 Roman olmak üzere toplam 39 kitaba imza atan Muzaffer Buyrukçu, aradan geçen 9 yıl içerisinde neredeyse unutuldu gitti. Ve Yayınevi tarafından yayımlanan Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları adlı kitabıyla yeniden gündeme geldi. Eğer Buyrukçu’nun diğer kitaplarını da okumak isterseniz sahafların yolunu tutmanız gerekiyor. Muzaffer Buyrukçu’yu oğlu Erdem Buyrukçu anlattı.

Cemal Süreya’nın ‘Edebiyatımızın Mareşali’ diye adlandırdığı Muzaffer Buyrukçu’nun dosyaları arasında bularak yayıma hazırladığınız ‘Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları’ adlı kitaptan söz eder misiniz?

Cemal Süreya yakın arkadaşı babamı hem yaşamı hem de yazın tarzı dolayısıyla 1963’lü yıllarda Maksim Gorki’ye benzetirdi… Babam bu eserinde bireyin yeryüzünde bulunmasının nedeni olan cinselliği, enine boyuna kurcalar, onun üzerinde kılı kırk yaran bir dikkatle durur. Cinselliğin tenlerde ve ruhlarda meydana getirdiği görkemli mucizelerin merkezlerindeki devinimlere ayna tutar ve cinselliğin patladığı noktalardaki kıvılcımları ansızın yangına dönüştüren sevişmeleri, sevişmelerin temelinde yatan olguları… her edime, her davranışa bir anlam katan sevgileri ele alır. Kitap, öykünün kahramanı Haydar’ın ve onun herhangi bir şekilde yaşamına katılan Esma, Ninja, İzmirli ve Meral’in cinsellik dolu serüvenci kimliğiyle birleşerek akıp gider. Okuyucuların her satırında kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri, sevinecekleri, kızacakları, üzülecekleri bu öykü kitabını çok seveceklerine inanıyorum.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Muzaffer Buyrukçu’nun edebiyatımızdaki yeri üzerine neler söylenebilir?

Ben oğluyum, tarafsız olamam. Ancak babam yazmaya başladığı 1950 yıllarından bu yana Korkunun Parmakları’yla öykücülüğümüze yepyeni bir tarz, yepyeni bir ses getirmiştir. Mağara‘yla başlattığı yenilikçiliğin sınırlarını genişleterek, romancılığın içeriğini zenginleştirmiştir. Şarkılar Seni Söyler’le öykücülüğünde bir kez daha kendi devrimini yapan Buyrukçu, Her Yer Karanlık’la yazıncılığını doruğa ulaştırmıştır.

Hikâyelerinde figüran kadrosunu çok geniş tutan ve ayrıntılar etrafında adeta dans eden Buyrukçu’nun hikâye kahramanları, yazın süreci içinde köklü bir değişikliğe uğramıştır. Öykü yazarlığında her ne kadar onu Orhan Kemal ve Sabahattin Ali çizgisinin ardılı gibi değerlendirseler de Buyrukçu, hep kendine özgü kalabilmeyi ve edebiyatta kendi dili ve kurgusunu yaratma hünerini göstermiştir. Yapıtlarına dahil ettiği kişiler sıradan halk tipleridir ve onların yaşam kültürleri ve yaşama biçimleri Buyrukçu`nun roman ve öykülerinin temel direğini oluştururlar.

En önemlisi Türk edebiyatında, dünyada eşi benzeri olmayan bir günlük tarzı yaratmış olması. Hikâyeciliğini, romancılığını görmezlikten gelsek de kesin olan Buyrukçu’nun günlüklerinin Türk edebiyatı tarihine, insanlarına ve edebiyatçılarına tanıklık edeceğidir. Babam Türk edebiyatının belgeselini yazmıştır. Bugün Cemal Süreya, Orhan Kemal ve Türk edebiyatının diğer temel taşlarını okuyucu olarak tanıyorsak bunu Muzaffer Buyrukçu’ya borçluyuz.

Babanızın unutulduğunu düşünüyor musunuz?

Son on üç yıldır Türkiye’nin siyasi tercihi yaşamımızdaki değerli tüm hücreleri zehirlediği gibi Türk edebiyatına da büyük bir darbe vurdu. İnsanları, edebiyatın köşe başları direklerini karakter erozyonuna uğrattı, değiştirdi, egolarını yükseltti. Ben sadece babamın değil babam gibi Türk edebiyatının gelişmesine katkıda bulunan ve bugün aramızda olmayan onlarca yazarın da unutulduğunu düşünüyorum. Ama bir gün bu sanatçılarımızın unutulmuşluğunun biteceğine ve Türk Edebiyatının eski günlerine döneceğine de inanıyorum.

Kaynak: BirGün gazetesi, 28.8.2015

satin-al-buton