“Sözcüklerin kendi sesleri vardır” / Ahmet Ada (Radikal Kitap)

Radikal Kitap, 4.9.2015

Radikal Kitap, 4.9.2015

4.9.2015 tarihli Radikal Kitap’ta yayımlanan söyleşinin tam metnini paylaşıyoruz.

Ahmet Ada’nın yirmi ikinci şiir kitabı ‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Ada ile çoğu düzyazı şiirlerden oluşan kitabını ve şiirlerinin müziğini konuştuk.

Söyleşi: Mitat Çelik

‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ yirmi ikinci şiir kitabınız. Çoğu düzyazı şiirlerden oluşuyor. “Ey, kolları fıskiye şiir! İçten bağlıyım müziğe.” Şiirlerinizin müziğini sorayım.

Düzyazı şiirlerin bir iç müziği var. Bunu şiirleri sesli okursanız işitebilirsiniz. Modern şiirin en zoru düzyazı şiir ses olarak eksi konumdadır. Atonal de diyebiliriz. Ama sözcüklerin kendi sesleri vardır. Sözcüklerden oluşan şiir dili ses ve anlam üretir. Düzyazı şiirler de öyledir. “İçten bağlıyım müziğe” derken kastettiğim budur. Melih Cevdet Anday, “dil söylemek için değil, işitmek içindir. Her şey kulakta oldu bitti. Rimbaud, yıldızların hafiften fru-fru ettiklerini duymuştu. Öyle ise dediklerini de anlamıştır” diyor. İşitilen şey, şiirsel sözün müziğidir ve aynı zamanda anlam da üretir.

Şiir tümceleriniz gramer kurallarını çiğneyen bir konumda değil. Ne dersiniz?

Anlamı cisimleştirmek için sözdiziminde karmaşık bir yolu seçmediğimden. Düşünce ve imgenin iç içe geçtiği yoğun şiir tümceleriyle yalınlıktaki derinliği bulmaya çalıştım.

Varlığın evi” başlıklı şiirinizde ölçülü bir biçimde cinsellik giriyor şiirinize. Şiirlerinizde cinsellik ender işlediğiniz bir konu. Yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. İnsanın bütünlüğünü sağlayan bir olgudur. “Varlığın evi”nde erotik düzlemde yansıtmaya çalıştım.

“İkinci adamın söylediği” şiirinizde Gezi direnişindeki anti-kapitalist gruba, dayanışmaya, kardeşliğe, barışa göndermeler var. Doğru mu kavrıyorum?

Doğru kavrıyorsunuz. Sekiz Gezi şiirinin ilki o. Şair öznenin şiirsel söylemiyle değil, ikinci şahsın şiir söylemiyle olup biteni anlamlandırmaya çalışan bir şiir. Öteki şiirlerde “biber gazı, duman, ağaç, park, polis, kırmızılı kız, tazyikli su, kask, Taksim, Ali” gibi sözcükler direnişe, başkaldırıya gönderen sözcüklerdir. Aynı zamanda dilde bir müziğin kurulması için kullanıldılar.

“Sonrası ağustos” bölümündeki “Opera binasının önünde” şiirinizde “Çiçeğe kesmiş opera binası / İçinde gül sesli dostlarım var / Kuş yolluyorlar lacivert dağlara / Adresimiz belli olsun diye” diyorsunuz. Mersin bir tutku mu şiirlerinizde?

İçinde yaşadığım mekân olarak Mersin, opera binası, deniz, kültürel atmosfer, arkadaşlarım, saatler ölüme doğru ilerlese de, hem gözümün önünde hem de belleğimdedir hep. Şiirlerime bir ucundan girmemesi düşünülemez.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’in kurmaca bir şiiri olan “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiriniz humor barındırıyor. Neden böyle bir anlatımı seçtiniz?

Humor ya da ironi şiiri zenginleştirici öğelerdir. Lirik şiire kattığınızda “aklın inceliği” ile şiiri güçlendirmiş olursunuz. Bu şiirimde şairleri bir orkestranın elemanları gibi göstererek ince bir alaya yol açtım. Ahmet Erhan’ın erken ölümü, ölümle hesaplaşmayı gerektirdi. Bu hesaplaşmayı ince bir alaycılıkla yaptım.

Bu kitabınızla kendinizi hangi şiire akraba hissediyorsunuz?

Kendi şiir deneyimim, başlangıçtan beri, dünya modern şiirine komşudur. Yağmur Başlamadan Eve Dönelim‘de de,  çağdaş lirik şiirin, düzyazı şiirin olanaklarını zenginleştirmeye çalıştım. Dünya şiirinin çoğu şairleri bir ritim estetiği kurarken, diğer yandan insanı, dünyayı, hayatı anlamlandırma çabası içinde oldular. Anlamlandırmayı dolayımlı olarak yapan şairlere komşu oldum. Geniş çağrışım alanları açtıklarını gördüm.

Düzyazı şiirlerinizden gövdenizi doğaya salmışsınız izlenimi edindim. “Olabilirsem dikili bir taş yıldızları görürüm buradan” diyorsunuz. Nasıl bir şey doğa olmak?

Saf olmayan içkin bir şey ve içerdedir. Varlığa uygun bir şey diyebilirim. Toprak, bitkiler, hayvanlar, deniz, Çiftlikköy; özgür ve aydınlık, hatta özerk bir evren sunmaktadır bana.

“Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’e portre çizimiyle Köksal Çiftçi, kapak ve iç desenleriyle Canan Güldal katkıda bulunmuş; bu da zenginleştirmiş kitabınızı.

Kaynak: Radikal Kitap

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, Haziran 2015, 104 sayfa

Şiirin şimdiki zamanı (Melih Levi)

“Şu aralar heyecanla takip ettiğim Ve Yayınevi’nin geçtiğimiz aylarda okuyuculara sunduğu şair Akın Art beni bu yenilenme ve kendime muhalefet etme ihtiyacı ile baş başa bıraktı. Mevsimler ve Temmuzlar özünde hüzünlü bir yapıt. Ölüm sık sık bir tema olarak karşımıza çıkıyor fakat Akın Art’ın şiirinde ölüm kelimelerin, algının ve anlık birlikteliklerin geçiciliğini anlatan türden.”

 

Akın-Art-Şiir

Şiirin şimdiki zamanı

“Şiir: Olmadan öncesinde, o bizce: Olduktan sonra biz onca,” demiş Özdemir Asaf. Şiirin “olması” için ne gerekli? Bu konuda tabii ki yemek tarifi sunar gibi şiirsel teknikleri sıralamak mümkün değil. Ama şu da bir gerçek ki başarılı şiir adeta bir meyve gibi ağaçtan düşmeye meyletmiş bir olgunluğa sahip olmalıdır. Meyvenin doğanın bin bir gizemli sürecinden geçtikten sonra bu olgunluğa eriştiğini biliriz. Şiir için de öyledir. Arkasında bir ustanın gizemli hayal gücü, edebi yetişkinliği ve şiirin o noktaya gelebilmek için sürdüğü atölye hayatı hep kendini belli eder. Şiire girişirken, şiiri okurken, şiirin hangi dilden konuştuğunu anlamaya çalışırken bu dokuyu hissederiz, fakat şiir olmaya başladıkça şiirin işleyişi anlaşılmaz bir hal alır, mekanizmaları görünmezliğe karışır. Artık şiir bizi kendi dünyasına çekmiştir ve bu dünyada sürekli kendimizi tanımlama gereksinimi duyarız. Okumaya devam et

Unutulmuş bir şair: Halit Asım (Yücel Kayıran)

Halit Asım, Ömür, şiirler 1940

“Kuşlar, bu oda kasvetlidir,/ Konmayın penceresine sakın;/ Burda merak getirdi bir kadın// Kuşlar, insan firar edebilir,/ Yuvalarda cenubu arıyan bir çocukla;/ Ve kaçabilir bir dizi mavi boncukla.” Bu dizeler, Halit Asım’ın “Kuşlar” adlı şiirinden. Halit Asım, kendi tinsel dünyasının determinasyonuyla yazan bir şair; rastlantıyla devşirilmiş bir anlam dünyası yok.

Asım, “Kuşlar” şiirini Nurullah Ataç’a ithaf etmiş. Ataç, Varlık dergisinde çıkan bir yazıya atfen, Asım’dan söz ediyor, kitabı okuduğunda yazacağına ilişkin vaatte bulunuyor. Asım da, arkadaşı Niyazi Tunga’ya yazdığı bir mektupta, Ataç’ın vaadine atıfla “sevincim artacak ve kuvvet bulacağım” diyor. Nurullah Ataç yazsaydı, Halit Asım unutulmazdı. Yaşar Nabi Nayır’ın Varlık’ı, Halit Asım’ın unutulmasına engel olamamış. Yani Halit Asım, Türk şiiri ortamının hasıraltı ettiği bir şair.

Asım’ın, antolojilere alınmayışı veya unutuluşuyla ilgili en önemli soruyu Orhan Kahyaoğlu dile getirir: “1950 sonrası çıkan tüm antolojilerde Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun şiirleri görülebiliyorsa, Halit Asım’ı haydi haydi görmek gerekirdi.” (Sombahar Dergisi, Mart-Nisan 1995)

Halit Asım’ın görülmemiş olmasının nedeni Ahmet Hâşim’le ilgili olabilir. 1930’lu yılların sonu ile 40’lı yılların başında, Ahmet Hâşim’e karşı bir olumsuz tavırdan söz edilebilir mi? Bir veri: Baki Süha Ediboğlu’nun 1944 yılında yayımlanan Türk Şiirinden Örnekler (1920-1944) antolojisi, Yahya Kemal Beyatlı ile başlar, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve Garip şairleriyle son bulurken; bu antolojide, Ahmet Hâşim’e yer verilmemiştir. Göz ardı edilemez bir durum.

Bu ilgiyi kurmakla, aslında gizli bir yargı da ileri sürmüş oluyorum: Halit Asım’ın, Ahmet Hâşim’in poetik çocuğu olduğunu. Dahası Halit Asım, Ömür’deki şiirlerinde Hâşim’le münakaşa ediyor gibidir de. “Fani” şiirini birlikte okuyalım: “Dinleyin ey fani yapraklarım,/ Billûr bakireler ağlamakta../ Güller mahzun ve şarkılar yarım,/ “İrem” Kokuları çok uzakta..// Sarhoşluklarımın yabancısı,/ Sen ey Meçhul belde, bekle biraz../ Uzaklaş aşkımın yalancısı,/ Aşina yüzlerdeki sürgün yaz..”

Bir başka neden ise, şiir dilinin sekülerleşmesiyle ilgili gibi geliyor bana. Garip şiiriyle birlikte,  Türk şiirinin dili sekülerleşmeye başlıyor. Garip şiiri, bu seküler kopuşun dönemeci. Garip şiirine ve onu takip edenlere yolun açılmasının nedenini burada aramak gerek. Şiir, seküler olmayan bir dil dağarıyla yazılmış ise, bu şiirler de, daha sonra, söz konusu kelimelerin değiştirilmesi yoluyla sekülerleştiriliyor. Rüştü Onur anıldığı için oradan devam ediyorum: Onur’un “Endişe” adlı bir şiir vardır; iki dörtlükten oluşur bu şiir. Bu şiirin, [Salah Birsel’in hazırladığı Rüştü Onur kitabında] ikinci dörtlüğünün ilk dizeleri şöyle: “Nedendir neden Tanrım/ İçimi kimselere açamıyorum.” Rüştü Onur’un ilk yazdığı haliyle, bu dizeler şöyledir: “Nedendir neden rabbim/ içimi dostlara açamıyorum.” Değiştirilen kelimelere dikkat çekerim. Şiirin dil dağarının sekülerleştirilmesi derken kastettiğim bu.

Şiirin hümanistleşmesi
Burada, ikinci bir tezi daha dile getirmiş oluyorum: Halit Asım’ın tinsel evreni, bu sekülerleşmenin hemen öncesinde yer alıyor. “Kuşlar” şiirinde, Asım’ın öznenin, kadının varlığıyla mutlu olan bir erkek özne olduğunun emareleri var. Bu özne aynı zamanda, tanrının emir ve buyruklarını bir üst-ego biçiminde içselleştirmiş bir özne. Şiirin sekülerleşmesiyle birlikte, şiirde konuşan özne de, cinsiyet bakımından belirsizleşir. Buna şiirin hümanistleşmesi de diyebiliriz.

Türk şiirinin, Cumhuriyet döneminden hemen önceki evresinde, Tevfik Fikret ile Ziya Gökalp’in şiirinde ortaya çıkan çok önemli bir tema, çok önemli bir problem vardır. Bu problem, inanç buhranını dile getiren bir temadır. Cumhuriyetle birlikte bu problem yerini sekülerleşmeye bırakıyor. Halit Asım, bu problemin son halkası gibi görünüyor. Ama Asım’ın şiirindeki bu problem, Fikret’teki veya Gökalp’teki türden değil. Sözünü ettiğim buhran, Fikret veya Gökalp’te teolojik düzeydedir. Teolojik düzey derken kastettiğim, inancın, ritüel kısmı değil, içsel ve zihinsel düzlemde yaşanış biçimidir. Her ikisi de sanki derin bir dostu kaybetmiş gibi konuşurlar.

Asım’da ise, bu buhran, bir inanç buhranı olarak değil ama ona bağlı bir sorun olarak, daha çok dinsel bir karmaşa/çatışma şeklinde açığa çıkmaktadır; ve teolojik değil, dünyevi olmakla ıralıdır. “Ömür” şiirini birlikte okuyalım: “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar,/ Ve azat edilmiş avuçlarım./ Allahsız hatıralar ararım,/ Ki solgun dünyasında günahkâr.// Çırpınan uyku, Arzu uzaktır,/ Çocuk alnımda çizgi ve bere./ Yazık, Hülyası mahrem kalplere,/ Geceyi adamak kalacaktır.”

Asım’ın şiirindeki anlatıcı-ben, persona, Allah’ın emir ve buyruklarına bağlılıkla, bedeninin determinizmine ait arzu arasındaki manevi gerilimde, günah içinde kalmış bir bendir. Bu şiirdeki ıstırap veya manevi acı, günah içinde oluşun sonucu olarak açığa çıkmaktadır. Günah içinde oluş, arzu içinde oluştur ve istenilen bir şeydir. Ve bu arzu, psikanalizin keşfettiği arzudur. Mektuplarından, Halit Asım’ın Freud’u okuduğunu biliyoruz. Psikanalizin arzusu, Türk şiirinde, ilk defa Halit Asım’ın şiirinde ortaya çıkıyor. “Gecelerin Gelmeyen Baharı” adlı şiirinin son iki dörtlüğünü şimdi okuyabiliriz: “Sensizim ey cömert dişilik,/ Dinmiyen bir ağrı yaşamak böyle./ Sütünü esirgeyen meme, söyle,/ Var mıdır “Öte”de yer bir kişilik?//  Kör ol aşkın velût göz bebekleri,/ Tıkıyor beni verdiğin her yudum.// Kafamdaki hudutsuz hain şehri,/ Bu derin uykusunda parçalasam diyorum.”

Türk şiirinde erotik olanın bir tarihinden söz edilebilir ise, bu tarih, Halit Asım’la başlar. “Dişilik” ve “meme” kelimelerinin, bu denli somutluk halinde kullanımının bir başka örneği yok. Ama bu somutluk bir gerçeklik olarak değil, bir tahayyül olarak var: “Niyetimiz yollarda hep günah izleri,/ Ölesiye yaşamak arzusu denizi…” (“Ölesiye”) Arzuyu yaşayamayış, temel dram olarak ortaya çıkar: “Kanımı içen ey taze kadın/ Tasam, çürük et kokusu tasam.” Bu nedenle “Kaçmak namütenahi bir güze..” ister. Sevet-i Fünün’un bu kelimesini iki defa kullanmış Asım. Tekrar “Kuşlar”a dönelim: “Ve hikâyesi erdi sona,/ Nefesi kesilen rüyamın./ Uçtu dalların sükûnuna,/ Kuşları çürümüş dünyamın.”

Ömür, 1940 yılında yayımlanır; Asım, bir yıl sonra, yirmi üç yaşında iken ölecektir.

Ve Yayınevi, Ömür’ün yeni bir baskısını yapmış durumda. Ama bu baskıda, sadece Ömür değil, denilebilir ki, Halit Asım’ın ‘terekesi’ ve ‘tarihi’ de yer alıyor. “İçindekiler” şöyle: 1- Ömür, 2- Kitap Dışı şiirler, 3- Düzyazı Şiirleri, 4- Mektupları, 5- Albüm, 6- Hakkında Yazılanlar, 7- Yayına Hazırlayanın Notları, 8- [Halit Asım] Kaynakça[sı]. Kitabı, Kenan Yücel yayına hazırlamış. Ömür’ün, bu titiz ve pırıl pırıl baskısı için, Kenan Yücel’i kutluyor ve kendi adıma teşekkür ediyorum.

Kaynak: Radikal Kitap, 6.3.2015

Ömür, Halit Asım, mektuplar, şiirler, 1940

satin-al-buton

Kargı: Elli yıl sonra da “yeni” bir kitap (Haydar Ergülen)

Radikal Kitap, 17.10.2014

Haydar Ergülen Radikal Kitap ekinde (17.10.2014) Elli Yıl Sonra ‘Kargı’yı yazdı. Yazıyı buradan da okuyabilirsiniz, iyi okumalar…

“Türkçenin önemli şairlerinden ve sayılı şiir düşünürlerinden Özdemir İnce’nin Kargı’sı, İkinci Yeni’yle şiirimizin yaşadığı yenilikleri taşıyan ‘yeni’ bir ‘ilk’ kitap.”

Bir şiirde ‘kalyon’ sözcüğü geçiyorsa, o İkinci Yeni şiiridir. İkinci Yeni’nin ‘tipik’ sözcüklerinden biri diye düşünürüm kalyonu. Özdemir İnce’nin “Rondel” şiirinde üç kez yinelenir: “gümüş renkli kalyonları götüren/ soğuk güneş kesin sular altına/ gerçek gök ölmez aşklar adına/ mahzenlere küf kokusu taşırken”. Okumaya devam et

“bir gün elbette zeki müreni seviceksiniz” (Gökçen Ezber)

Radikal Kitap

Radikal Kitap, 22.08.2014

22.08.2014 tarihli Radikal Kitap’ta Gökçen Ezber’in Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası ve Arkadaş Z. Özger hakkındaki yazısı yayımlandı…

Öteki olmanın, ötekileştirilmiş insan yüreklerinin sesini arıyorsanız, onu Arkadaş Z. Özger’in dizelerindeki sözcüklerin tınısında duyabilirsiniz. Kategorize ederek, ayırarak ve ötekileştirerek ayakta durmaya çalışan köhne uygarlığımız, dünya görüşü, ırk, dil, din, cinsiyet ve daha birçok yapay kurgu üzerinden kıyıya itilmiş “öteki” insanlar yaratmaya devam ediyor. Erke hizmet etmeyen, tahakküme boyun eğmeyen her insana ya trajik yaşamlar biçiliyor, ya da yaşamları hepten ellerinden alınıyor. 1973 yılında, henüz yirmi beş yaşındayken yaşamını müphem, ama bir o kadar da bilindik bir nedenle kaybeden (5 Mayıs sabahı sokakta ölü bulundu) şair Arkadaş Z. Özger, Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası’nda, şiirleriyle bize ötekiliğin evrensel dilini inşa ediyor. Özger’in saydam dizelerinde, köhnemiş insanlığımızın temelleri açığa çıkıyor. Okumaya devam et