Süreyya Aylin Antmen: “Şiir, vicdani aktarımı olan tek köprüdür.”


Şiirin yerleşik ön kabullerle bir alıp veremediği var mıdır? Bu soruyu “Şiir doğası gereği yerleşik olanı sarsar” diye yanıtlayan Sonsuzluğa Kiracı (2011), Geceyle Bir (2016) ve Ateş Sözcükleri (2018) kitaplarının şairi Süreyya Aylin Antmen ile şiire, felsefeye, yazma alışkanlıklarına, şiirin güncelle ilişkisine, dile ve doğaya dair konuştuk.

Söyleşen: Melike Belkıs Aydın

Süreyya Aylin Antmen, 2017 (Fotoğraf: Erdost Yıldırım)

Genel olarak yazma alışkanlıklarını merak ediyoruz. Yazmaya nasıl hazırlanıyorsunuz? Yazı araçlarıyla aranız nasıl? Vazgeçemediğiniz kalem defteriniz var mı? Evde mi yazıyorsunuz dışarıda mı?

Bilinçli bir hazırlıktan bahsetmek ne derece doğru olur bilemiyorum. Şu aşamada her şey şiirin doğasına uygun işliyor, içerdeki ses ya da zihnin kendine özgü ezgisi dönüp duruyor, asıl hazırlığı o yapıyor daha çok, her gün biraz düşündüklerimizle, yaşadıklarımızla, biraz da maruz bırakıldığımız ve tepki gösterdiğimiz şeylerle, insan olarak bizi sınayan koşullarla hazırlanıyoruz yazmaya. İnsanın varlığına has çelişkiler, çıkmazlar, zorlanmalar, zorlamalar, kendini dinleyebildiği o sessizlik saatlerinden kalma incinmişlik ve yaşam dolu yük bütün bu hazırlıksız hazırlığın bir parçası gibi geliyor bana. Bazen günlerce zihnimde dönüp duruyor şiir, uyutmuyorum, zaten o da kendinden başka şeye imkân tanımayarak baskın çıkıyor, talep ettiği zamanı kendime tanıyorum, vaktinden evvel kalem kâğıda gidersem devamı hiç gelmeyebilir de. Yavaş yavaş belirmeye başladığı zaman ağaçların arasında kısa bir yürüyüşle sesli olarak düşünüyorum şiiri, sonra belki yanıma kâğıt kalem almışsam yazıyorum orada.

Eskiden daktilo ederdim, uzun bir süre dolmakalemle yazdım, iki yıldır da eski gümüş kaplama bir tükenmezle yazıyorum, anısı itibariyle galiba tek vazgeçemediğim o. Defterlerimin çoğunluğunu kullanmaya kıyamam, saklarım, ama bazılarını da son sayfasına kadar müsvedde olarak kullanıyorum. Çalışırken nerede olduğum çok fark etmiyor, yazıyorsam mutlaka ağaçlarla ve kuşlarla iç içeyimdir, zihnin bu şekilde daha iyi işlediğini, içerdeki sesi duymanın daha bir berraklaştığını düşünüyorum, evdeyken de aynı şekilde bahçeye bakan penceremin önünde, masamdayım genelde. Çalışırken gözettiğim tek şey doğayla ilişkimin kesilmemesi.

Şiirinizde, bir disiplin olarak felsefenin de izlerini görebiliyoruz. Felsefe her zaman bir yanıt arama çabası mıdır aynı zamanda soru sorabilme faaliyeti  de  diyebilir misiniz? Şiirin felsefe ile ilişkisine nasıl bakılmalı?

Felsefe, insan doğasına, zihnin işleyişine ve varlığın kaynağı ile bir varlık ufkuna bakma olanağı sağlıyor. Bu bakış, şiirle birlikte yaşadığımız zamana ve tanıklığına, içinde bulunduğumuz toplumsal ve bireysel koşullara taşınıyor. Felsefe nedenler üzerine düşünür ve arayışı çağırırken, şiir, benzer bir düşünüşün içerisinde ve elbette ki kendi gerçekliği çerçevesinde tüm olasılıkları açığa verir, ancak pek çoğunu da gizler, şiiri gizemli kılan şey biraz da bu bana kalırsa. Bu içerde tutuş, gizlerken bile gizlediği şeyi duyumsatma gücü. Bilinemez, söylenemez olana da aynı mesafeyle yaklaşması. Şiirde anlık bir parlama gibi var olan birtakım çelişkili anlar vardır, gelgitler, açılmakla teslimiyeti reddetmek arasında çetin bir anlaşma; insanın aşılamazlığı üzerine atılmış kara çentikler… Sonra metnin hâkimiyeti daima elinde tuttuğunu gösteren kimi sınırlar, bir sınırsızlığın içerisinde gözalıcı şekilde ışıldar; o kamaşmayı gördüğünüzde, şiirin sizi ancak kendi istediği ölçüde içine aldığını görüyorsunuz, bu içe alış kendinden bağımsız olarak bir bakışın enginliğini de talep ediyor. Yazarken, okurken olduğundan daha fazla sıkı tutuyor bu bağı, bu yüzden düşünceye varmak şiir yoluyla biraz daha zorlayıcı. Şiiri düşünürken, ona, felsefeyle aynı yolda yapılan, ancak farklı manzaralara hâkim olunan bir yolculuk olarak bakmak gerek belki de, ancak biraz farklı olarak, burada canlı olan, yaşayan, ancak bizden bağımsız da var olabilen bir şeyler var, hem düşüncenin, varlığın köklerinden geliyor hem de sezginin, daha soyut varlıkların köklerinden. Vicdan, hakkaniyet, düş, sevgi, utanç gibi. Biz buralardan kopup gelen ışığın felsefeyle de buluşmasına şahitlik ediyoruz şiirde. Bu yüzden gizemli, kudretli, büyüleyici ve aynı zamanda güvenli alanlarımızı, rahatlığımızı sarsan bir tarafı var.

Bizi bütün gücünü kullanarak kendi gerçekliğimizi sorgulamaya, kendi suretimizle yüzleşmeye çağırıyor. Burada elbette, insanı olabildiğince içine çekerken bir yandan da en uzağa düşürebilen bir ilişki biçimi söz konusu. Bazen ne arıyorsak, neye gereksiniyorsak o’dur şiir, ama bazen de neyden kaçınıyor, sakınıyorsak, neyle yüzleşmekten imtina ediyorsak o. Biraz böyle bakıyorum bu ilişkiye. Felsefede düşüncenin aydınlığı varken, şiirde bunun yanı sıra zihnin uzlaşımsız ayrıksılığı ve ruhun kasvetli karanlığı da vardır, ancak bu şiir için negatif bir değer değil; bir fener, aydınlatmak için yalnızca kendi yöntemlerini kullanıyor.

İnsanın doğanın bir parçası oluşu, doğayla ilişkisi de şiirinizin öteki izleklerinden biri. İnsan doğanın uyumlu bir parçası olarak kabullenemiyor, doğadan ayrı ve üstün bir konuma yerleştiriyor kendisini. Böylesi belki güvende hissettiriyor. Ama sizin şiirinizde doğa bir yabancı değil doğrudan ait olduğumuz çevre. Doğa ve kültür ayrılığına ilişkin ne söyleyebilirsiniz?

Doğadaki parçalarımızı bulmalı, bu parçalarda kendimizi sınamalıyız. Orada bulduklarımız bizi gerçek anlamda insan kılan, bakışımızı, duyuşumuzu, dolayısıyla varlık amacımızı belirleyen şeyler. Yeryüzü bizimle nasıl sözcüksüz konuşuyor, onu duymak için dikkat kesilirsek, bize dayatılan, bakışımızı daha yüzeyde olan bir alana çevirmemizi talep eden koşullarla göz göze geliriz o zaman. Bu kuşatmayı, ancak doğanın içimizdeki seslerine bir karşılık verebilirsek aşabiliriz, özelikle bu çağda bunu yapabilmek önemli. Kabuğumuzun içerisinde daha güvenli hissediyoruz, bunu anlıyorum, ötekini duymazsan yaralanmazsın, ama düşünmeli, bu şekilde gerçekten güvende miyiz?

Yaşam çoğalmayı, çoğalırken bütünlüğü ve biricik uyumu korumayı talep ediyor, insanlar da artık kendi tabiatlarına uygun yaşamıyorlar, bu koşullarda bir kültür oluşumu ve aktarımından bahsetmek zor geliyor bana.

“Acısın bırak, acıdıkça kendinsin, azalan, biriken / susarken söylediklerinsin” diyorsunuz. Dünyayı anlamanın bir yolu acıyı deneyimlemek mi? Kazananların söz hakkı resmi tarih ise şiirin olanakları da ötekilerin dilini var ediyor. Sizin şiiriniz için yenilenlerin söz hakkı diyebilir miyiz?

Zihnin gücüne artık meydan okumaya başlayan bir etin acısı, yalnızca dönüştürülebilmiş olan acı bize, dünyadaki her şeyin akıl almaz bir çılgınlık içinde gerçekleştiğini söyleyebilir. Anlamın derisini çığlıklarla soyan bir yanılsamayı gerçeklikle eş tutabilir. Yitirebilir ve yitirdiklerimizde kendimize ait parçaların ışımakta olduğunu görebiliriz, ancak yine de, gerçek bir yitirişten bahsedemeyiz.

Yaşamın sadece acı çekmiş ruhlar için ayırdığı bir yüzü var, kendi olmak, azalırken başka yerler/zamanlar/zamansızlıklar için birikmek, birikirken dünyanın yükünü sırtlayabilmek, konuşmak için artık bir dile gereksinmemek bunun sadece küçük bir parçası. “Bırak acısın” derken, “yaşamak için, gerçek bir yaşam sürebilmek için acıyı göğüsleyebilmeli, sonunda acınla birlikte kendini de dönüştürebilmelisin, çünkü kendisini dönüştürebilen dünyayı da dönüştürür” demek istiyorum biraz da. Acı çekmiş kişinin günden güne yitirdiği ve bir daha asla geri dönemeyeceği bir yer var, artık o, bu dünya içinde başka bir yer’e ait, oradan bakınca dünyanın gerçekliğini, telaşını, tasasını anlamlandırabilmek çok güç, anlamsız geliyor. Bu noktada evet bazı deneyimler bizi, yaşamımızda pek tercih etmeyeceğimiz bir noktaya taşıyor, ancak acısını dönüştürebiliyorsa insan, o anlamlandırılamaz olanı soyup yerine anlamını kendisi var eden bir yaşam parçasını, hakikat gibi bir düşü, asıl gerçekliği koyuyorsa şiire, kazananlar dediklerinizin en başından yitirdiği ve asla sahip olamayacağı şeylere erişiyor. Ancak şiir hepimiz için var.

Öteki olmaksa çok kolay, acı çektiği için sessizleşenler, bir köşede iyi şeyler yapmaya çabalayanlar, bir uzvu olmayanlar, bilinmeyen bir dilde konuşanlar ya da farklı şeyler söyleyenler vb. herkes her an öteki olabilir, bu ayrışmayı yapanlar büsbütün yabancımız değiller üstelik. Toplum kendisi gibi olmayanı derhal dışına itiyor, çemberin içindekilere gelirsek, onların gerçek bir yaşamın temsilcileri olduklarını düşünmüyorum. Dolayısıyla şiir, onların soğuk gerçekliğini yok eden kendine özgü, yıkıcı, büyülü gerçekliğiyle bu yaşamın tek sakinlerinin yitirenler, acısı ile dinerek karşı sesi yükseltebilenler olduğunu söylüyor bize. Ve benim şiirim de bu noktada konuşmaya başlıyor her zaman, yitirdikleri ve acısını çektikleri, çekmeye devam edecekleriyle. Umarım onların ve daha pek çoklarının söz hakkı olabilmiştir.

Şiirin dilin düzenini yeniden üretmek değil onu baştan, yeniden kurmak olduğunu söyleyebilir miyiz? Böylelikle şairin de dil için kurucu bir işlevi vardır. “Dilin varlığın evi” olduğunu söyleyen Heidegger şiir ile felsefeyi de birlikte düşünmüştü. Dil bir iletişim aracı değil var olduğumuz ve kendimizi tanıdığımız zeminin ta kendisiydi. Şair, dille ilişkisinde edilgen değil, doğrudan eyleyen ve dönüştüren bir konumda mı olmalı?

Şiir elbette doğası gereği yerleşik olanı sarsar, verili dilin dışına taşar, başka bir gerçekliğin diliyle konuşur. Kendisinden önce gelenle hesaplaşmadan, verili dili aşındırmadan, yıkmadan kendisini kuramaz. Yaşayan, sorumluluğunun ve varlık amacının bilincinde bir şiirden bahsediyorsak eğer, şair doğrudan eyleyen ve dönüştüren öznedir. Bir şiir yaşıyorsa, zaten kendi içerisinde bütün savaşları bitirmiştir. Aksi halde şiirden konuşamayız.

Şiirin güncele yanıtını hemen vermesini beklemek sizce doğru olur mu? Şairin ve şiirin dünyaya karşı söyleyecekleri olduğunu kabul edersek tanıklığın sorumluluğundan söz edebilir miyiz?

Şiir güncele hemen yanıt verebilir de… Daha önce de çok kez söylemişimdir, bunu doğrudan yapmıyorum ben, böyle bir yazma eylemini doğru bulmuyorum çünkü. Olanın bende bir karşılığının oluşması lazım, onun şiirde kendine bir dil bulması için başka dinamiklerle birleşebilmesi gerekir, doğrudan verilen şey tepkidir, ancak şiir tepkiyi de dönüştürür, onu arzularla, hakikat arayışıyla, direniş ve mücadeleyle birlikte ele alıp değerlendirir. Güncel bunun asla dışında değil ancak. Zihnin bilgiyi, tepkiyi, deneyimi bir potada işleyebilmesi için zamana ihtiyacı var, düşünceler ve hisler, çetin bir savaştan çıkıp arı bir dile kavuştuğunda, aslında geçmişte olanla birlikte bugün yaşanandan da sözünü esirgemez, geçmiş tekrar tekrar yaşanıyor zira, bunu göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Şiir geçmiş, bugün, gelecek üzerinde vicdani aktarımı olan tek köprü. Şiirin işlevini düşünürken onun geleceğe taşıdığı sözü bugün de görebilmeliyiz, bize duyumsattıkları arasında bunlar da var. Başka türlü o şiirin yaşamaya ve yaşatmaya devam edemeyeceği açık.

Şiir benim için bir utanç tanıklığı. Dilin sınırlarından ötürü tanıklığını yapamadığımız, aklı zorlayan, vicdanımızı darmadağın eden, ancak ne önüne geçmeye ne de değiştirmeye gücümüzün yettiği olaylardan geriye kalan bir büyük utancın tanıklığı…

Okumak ve yazmak işi salt zihinsel bir eylem olarak görülse de bedenin de yoğunlaşmasını gerektiren, baş, boyun, gözler, kollar bir bütün olarak bedenin de dahil edildiği doğrudan bedensel de bir süreç. Sizin şiirlerinizde bedenin hallerinin, bedenselin önemli yer tuttuğunu düşünüyorum. Varoluşun halleri gibi yazmak da, şiir de bedensel bir pratik değil mi? Şiir öteki metin türlerine göre okuma ve yazmanın bu bedensellik halinin en belirgin türü, sayfada bırakılan boşluklar, yinelemeler, sesin yoğunluğu…

Şiir dediğimizde, zaten bir beden, ruh ve zihin birlikteliğinden söz ediyoruz biraz da. Bazen sözcükler birbiri ardına ezgiyle, yükseliş ve ani bir alçalışla geldiğinde orada kandan, candan bir parçanın varlığını duyumsayabiliriz, ruhun dans edişine benzer bu, düşüncelerden ve hislerden yapılma bir bedenin kıvrımlarında gezinir, onun ahengine kapılırız. Yazarken beden de bize katılmıyor mu? Elbette, şiirdeki boşluklar bile yeri geldiğinde çok şey söylüyor, hepsi birer işaret, içine girebilirsek birer nota gibi bizi doğru ezgilere götürebilirler.

Kitabınıza da adını veren “Ateş Sözcükleri” şiirinizde “sözcüklerden bir dünya veriyorum sana / sun onu tanrıya dalların penceresinde” ve “Geceyle Bir”de “yıkanacağız böylece biz / ve yeniden başlayacağız söze” diyorsunuz. Sözü kurarken, dilin, uzlaşılmış iktidarı yinelememesi yazının bir sorumluluğu mu? Söze nasıl başlamalı ve kurmalı?

Siz zaten soru yöneltirken cevabı da vermiş oluyorsunuz. Ben de, her yeni söz, zaten verili dilin dışına çıktığı için kendi iktidarını kurarak gelir, demek istiyorum. Sözün kendi gücünü, doğasını dayattığı, dizginlenemez bir alandan bahsediyoruz, özgürlüğü ve özgünlüğü yarattığı alandan geliyor. Bu anlamda biricik ve evet, uzlaşımsız.

Söze nasıl başlamalı? Öncelikle kendimizle yüzleşmekten güç alarak, geri adım atmayarak, önümüze koyulan zorlukların tetikleyici olması bakımından gerekli olduğunu görerek ve mücadeleyi sözle olduğu kadar pratikte de vererek başlamak gerek sanırım. Tanımlanmış olan her şeyden arınmalı önce, dünyaya hayretle ve hayranlıkla bakabilmeli, yaşadığımız şeyleri ne kadar kötü, içinden çıkılmaz, yıkıcı bulsak da onları dönüştürerek aşabilmeli. Kendimizi severek, inanarak, yalnızca iyi hissettiğimiz şekilde yaşayarak üzerimize çöken karanlıkla mücadele edebilir, kendimize dayanabiliriz.

Biraz da üzerimizdeki gözleri ayıklayarak yapabiliriz bunu, düşünmenin ve yazmanın önüne koyulan her sınır birer gözdür, insanın dikkatini ve odak noktasını dağıtmak için icat edilen şeyler birer gözdür. Bunlardan arınmak gerek. Yalnız olacağız, yalnız ama birlikte. Kendimizde bağımsız olacağız. Yazmak her anlamda sadakat ister, ‘yıkanacağız’ ve sonra yazının sorumluluğunu hatırlayarak, bu sadakatle başlayacağız söze. Kolay şeylerden bahsetmiyoruz, bu yüzden şiir, aynı zamanda bir yaşama biçimidir.

Ve artık umuda gereksinim olmadığını görüyorsak, oraya yıkımı koyabilmek gerekir.

Yeni E, Nisan 2019, S. 30, s. 22-25

Panayırda “Opera Kahkahası” (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Hürriyet Kitap Sanat‘ta  Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası hakkında yazdı.

Çok anlamlı ve çok katmanlı

Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası. Kahkaha gibi renkli. Opera gibi çoksesli, yüksek sesli. Opera kahkahası gibi yineleyici, iğneleyici ve bilici. Böyle çoğul ve çok ‘anlamlı’ bir kitap: Çok anlamlı ve çok katmanlı. Bir tavır olarak şiir. Bu muhalif olmayı aşan bir şeydir. Şiiri bir ‘doğrudan eylem’ olarak görmek ve göstermektir.

‘Opera Kahkahası’ ama mekân opera değil, bir panayır. Karnaval desem şenlik gibi anlaşılır. Galiba panayır kültürel olarak da daha ‘bize ait’ ve kaosu, karmaşayı daha iyi anlatıyor. Temaşa değil, karmaşa. Tıpkı opera kahkahası gibi sinir bozucu. “Opera kahkahası! Bassolar ve baritonlar atar kederli bir aryadan sonra, sopranoya ve koroya sırtını dönerek. Henüz tenor yoktur sahnede…” Okumaya devam et

Ahmet Ataş’tan “Diasporik Kuartet”…

Diasporik Kuartet

Diasporik Kuartet, göç şiirleri, Ahmet Ataş

 

Ahmet Ataş’tan Diasporik Kuartet

Ahmet Ataş – Göç ve göçmenlik şiirleri

Diaspora, göç ve göçmenlik kavramlarıyla yakından ilgili bir kavram. Yurdundan kopmuş, uzak ülkelerde yaşayan toplulukları imliyor.

Uzun yıllardır İngiltere’de yaşayan şair Ahmet Ataş, diller, kültürler, anlar, mekânlar arasında durmaksızın salınmanın getirdiği dilsel ve imgesel bir gerilimin kendisini hemen duyumsattığı şiirleriyle göçmenlik olgusunu büyük bir başarıyla işliyor. Kimi şiirlerde ortaya çıkan İngilizce başlıklar, alıntılar, dizeler, yer adları, kurduğu diasporik dekorun asli renklerine dönüşürken, bazı anların, durumların çevrilemezliğinin de altını çiziyor sanki…

“Rochester Castle’dan
bir sokağın olağan görünüşüdür
bana bu hüzünlü vitray camlarda
senin dağınık bir gülün rengine eğilirkenki
özenli ellerini anımsatan.”

satin-al-buton

“Rüzgâr Atı”, Ersan Erçelik

Ersan Erçelik, Rüzgâr Atı

Rüzgâr Atı, Ersan Erçelik

Rüzgâr Atı

Ersan Erçelik ve “Rüzgâr Atı”

‘Rüzgâr atı’, şamanların zaman ve mekân içinde yolculuğa çıkmalarını, görünenlerin ardındaki gerçekleri görebilmelerini sağlayan bir enerjidir.

Ersan Erçelik, bu yeni kitabıyla okuru, şiirin rüzgâr atını sürerek farklı bir evrende yolculuğa davet ediyor.

“Börtü böceklerle, ah yaşlı Şaman
sürdük bir ömür o rüzgâr tayını
ucu bucağı yok kalbimizin, sanki yeryüzü
parmaklarımdan damlayan su, avuçlarımda eriyen zaman
kum yıllarında gördüğümüz bir seraptır yarın dedikleri
her şey bir rüya, uyanmayı hiç istemediğiniz
her şeyin içinde hiçbir şey gizli.”

satin-al-buton

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” / Ülkü Başsoy ile söyleşi

Ece Ayhan Sivil Girişimi, Ece Ayhan’la 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de tanışan ve arkadaşlıkları uzun yıllar devam eden Ülkü Başsoy ile Ece Ayhan Kültürevi’nde “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ece Ayhan ile yıllar süren yazışmaları Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar adıyla Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırılan Başsoy, bir Ece Ayhan simgesi olarak değerlendirdiği “Ters Sofora” ağacından yola çıkarak Ece Ayhan’ın izini sürdüğü söyleşi ilgiyle izlendi.

Ece-Ayhan-Ters-Bir-Sofora-1024x435

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora”

Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin  “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora” adını taşıyan Ülkü Başsoy ile söyleşi etkinliği 12 Ekim 2015 tarihinde Ece Ayhan Kültürevi’nde yapıldı. Kolaylaştırıcılığını gazeteci Ragıp Duran’ın yaptığı etkinlik 10 Ekim’de Ankara’da “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”ne yapılan bombalı saldırı sonucu katledilen 100’ü aşkın barış gönüllüsünün anılmasıyla başladı. Okumaya devam et

Mevsimler ve Temmuzlar (Ahmet Ada)

 

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333 

Akın Art’ın lirik dili şairane olana kapalı ve yalın. İmgenin olanaklarını bu ilk şiirlerinde kullanıyor. Bu da belli bir şiir birikimine dayandığını gösteriyor. Gündelik hayata gönderen diri bir şiiri var.

Mevsimler ve Temmuzlar genç bir şair olan Akın Art’ın ilk şiir kitabı. Öyle çok uzun ya da dolambaçlı bir yazınsal yaşamı yok: 29 Aralık 1989’da Antalya’da doğmuş. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İşletme, Nâzım Hikmet Akademisi’nde Edebiyat eğitimi görmüş. Biyografisinde,  Bilgi Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politik bölümünde yüksek lisans eğitimini sürdürdüğü belirtiliyor. Şiirlerini ve eleştiri yazılarını çeşitli dergi ve fanzinlerde yayımlamış Akın Art. Okumaya devam et

Kenan Yücel ile söyleşi (M.Bülent Kılıç)

Kenan Yücel ile söyleşen: M. Bülent Kılıç

Kenan Yücel, Kuzgun dergisi

Kenan Yücel, Kuzgun Dergisi, Sayı 4 (Fotoğraf: Cantekin Yılmaz)

Yayın yönetmenimiz Kenan Yücel ile yapılan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.


M. Bülent Kılıç: Sevgili Kenan Yücel, Ve Yayınevi yeni bir yayınevi sayılır. Yolun başındasınız; henüz 13 kitap yayınlamış oldunuz. Bunların pek çoğu da şiir kitabı. Şiirin yerlerde süründüğü, şiir kitaplarının kitapçılarda en az itibar gördüğü bir dönemde şiir kitapları yayınlamaya karar vermek cesaret istiyor. Birçok yayınevinin bu işe yanaşmadığını, yanaşanların da “marka isim”leri tercih ettiğini biliyoruz. Müflis bir yayıncı mı olmak istiyorsun; iş bilmez biri misin,  yoksa kahraman mı olmaya çalışıyorsun?

Kenan Yücel: Yeni bir yayıneviyiz gerçekten de, nisan ayında ilk yılımızı dolduruyoruz, daha bir yaşında bile değiliz! Yayımladığımız kitapların sayısı ise on üçe ulaştı şimdiden, ne güzel.

Şiirle yola çıktık, iyi şiir kitaplarını yayımlamayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Okumaya devam et

“Edebiyatta üretim ilişkilerini değiştirmek gerek”

Şair Akın Art ile ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar üzerine yapılan bir söyleşi Genç Gazete‘de yayımlandı.

Akın Art

Akın Art

(Esra Mine Güngör, Onur Bayrakçeken, Eray Erkoca – Genç Gazete) Yeni Yazılar Genel Yayın Yönetmeni Akın Art ile Ve Yayınevi’nden çıkan ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar üzerine söyleştik. Akın Art ile Türkiye şiirinin güncel niteliği, sorunları ve eksiklikleri üzerine konuştuk.

Öncelikle bize biraz kendini tanıtır mısın? Daraltmak gerekirse özellikle, şiire nasıl başladın?

Açıkçası bu tip bir soruya nasıl cevap verilir bilmiyorum. Pek de hatırlamıyorum nasıl başladı. Hatırlayabilenlere de hayret ediyorum. Şöyle denilebilir herhalde, ortaokul-lise zamanlarından beri şiir okumak ve yazmak konusunda hevesliydim. Bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Bunun üniversitede biraz daha ciddiye binmeye başladığını söyleyebilirim. Bunun nesnel sebepleri var: Üniversitenin ortamının rahatlığı ve yarattığı serbest zaman. Bunun yanında yanlış hatırlamıyorsam ben üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmet Akademisi vardı o zamanlar. Edebiyat bölümüne girmiştim. NHA’nın şiir atölyesinde Mustafa Köz’le birlikte üç sene çalıştık. Bu şiirlerin de tamamı olmamakla birlikte önemli bir kısmı o dönemde çıkan şiirler. Cevap olmuştur umarım. Okumaya devam et

Ezberlenip unutulmuş bir sıkıntıdan gelen Arkadaş’ın şiiri (Yavuz Özdem)

Arkadaş’ın Şiiri

Değerli şair Yavuz Özdem, Hürriyet Gösteri dergisinin Kasım-Aralık-Ocak 2015 tarihli 314. sayısında Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası ve Arkadaş’ın şiiri hakkında yazdı: “Ezberlenip unutulmuş bir sıkıntıdan gelen Arkadaş’ın şiiri”.

Arkadaş'ın şiiri, Arkadaş Zekâi Özger, Arkadaş Z. Özger'in şiiri, Yavuz Özdem'in Hürriyet Gösteri'de yayımlanan yazısı.

“Arkadaş Z. Özger’in şiirleri ‘Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası’ adıyla kitaplaştırıldı (Ve Yayınevi, 2014). ‘Sakalsız bir oğlanın tragedyası’ kitap adı olarak, ‘hayat trajik bir homoseksüeldir’ diyen şairin, şiirini doğrudan ilgilendirir, ilgilendiriyor.”

Arkadaş Z. Özger’in şiirleri Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası adıyla kitaplaştırıldı. (Ve Yayınevi, 2014) ‘sakalsız bir oğlanın tragedyası’ kitap adı olarak, ‘hayat trajik bir homoseksüeldir’ diyen şairin, şiirini doğrudan ilgilendirir, ilgilendiriyor. Ancak, Arkadaş Z. Özger, şahsi ‘mağduriyet’ten yola çıkarak; bu minval üzere bir tepkinin, bir kendi ‘farklılığının’ tanınmasının şiirini yazmamış. Aksine kimlik-ötekileştirme ilişkisine, ezen-ezilen ilişkisi penceresinden bakıp meseleyi sınıfsal ezilmişliklerle iç içe görmüştür. Denebilir ki devrimciliği yatay düzlemde ele alıp 2000’ler dünyasının ancak yakalayabildiği çizgiyi, 1970’ler Türkiye’sinde yakalamıştır. Onun şiiri bence bu noktada önemli.

Arkadaş'ın şiiri, Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, Arkadaş Z. Özger, Arkadaş Zekâi Özger

‘Sakalsız bir oğlanın tragedyası’ şiiri için en uygun nitem ‘yıkıcı’ olabilir

‘Sakalsız bir oğlanın tragedyası’, Arkadaş’ın hem yayımlanan ilk şiiri (Soyut, 1967); hem de ötekileştirilmeye başlandığı sıralarda, erkek egemen söyleme karşı çıkışının şiiridir. ‘sakal yok ya ucunda, ..bıyık dikerim size,  yanaklarım yul bryner şimşir tarak ister misiniz’ türünden alışılmamış bağdaştırma ve söyleyişlerin çoklukla yer almasından ötürü şakacı, ironik, güleç yüzlü şiir nitemleriyle karşılanmıştır; ama bence bu şiir, onun bir çeşit öfke kusma biçimidir. Zira kalıplaşmış, donmuş anlayışların temsil ettiği bilinçli-bilinçsiz her türlüsünden ‘iktidar destekleyici’ unsurları, ti’ye almak suretiyle (bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim/ ben ettim siz etmeyin sakal veririm size, ..bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine vb.) yıkmayı amaçlamış ve başarmıştır da. Bu bağlamda‘sakalsız bir oğlanın tragedyası’ şiiri için en uygun nitem ‘yıkıcı’ olabilir.

Zaten şiirlerinin büyük bölümünde 68 kuşağı ve bu kuşağın ruhunu özne olarak alan bir şairdir o. Özellikle biley (s. 35), tamirat (s. 36), aşkla sana (s. 102), adak (s. 69), sözcük (s. 77), sevdadır (s. 105) şiirleri bu bağlamda hemen anılabilir. Hatta bunlar o dönemde yazılan ‘sert’ şiirler arasında da kendilerine hemen yer bulabilecek şiirlerdir. Sözgelişi ‘tamirat’ta, düşük gelirli babasının hafta sonları yaptığı ayakkabı tamirciliğine gönderme yapıp ‘vur gülüm vur gülüm vur gülüm/ vur sen de burjuva ayakkabılarının altına’ der. (Yakın çevredeki bürokratların ayakkabılarıdır söz konusu olan.) adak’ta Ocak 1971 deki SBF yurduna binlerce polis tarafından yapılan baskın işlenmiştir, ‘sözcük’ şiiri Deniz Gezmiş için, ‘aşkla sana’ şiiri ise 1971’de Mahir Çayan’la birlikteyken düzenlenen bir operasyonda ölen Hüseyin Cevahir için yazılmıştır; ‘alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü/ kanla yıkayan dostum’ dediği Hüseyin Cevahir, aynı zamanda arkadaşıdır.

‘Özge’ bir şiire imza atmıştır Arkadaş Zekâi Özger

Arkadaş’ın 68 ruhuna ilişkin şiirlerinin ‘70’lerde yazılan şiirlerden farklı-özgün olduğunun altını çizmeliyim. Evet onun şiirinde de döneme özgü ‘Proleter, militan, burjuva, sınıf, sınıf ateşi, örs, çekiç gibi kelime ve kavramlar karşılar bizi veyahut da ‘bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum kimseleri’ dizesi gibi çok tanıdık söyleyişler de yer almaktadır; ve fakat bunlarla yapılan bağdaştırmalar, oluşturulan bölümler vs. dönem şiirinin bir hayli dışındadır.

Sözgelişi örneklediğim ‘bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum kimseleri’ dizesi‘ne kadar üstelesem yanlış bir değişimi’ gibi vurucu ve özgün bir dizeyle ikilik oluşturmuştur. Keza militandır; ama ‘acemi ve hüzne yakın, yalnızlığa yakın bir militan’. Düzene karşı savaşçıdır; ama (kemirgen bir düzenin/ kopardığı yüreğim /bir soygun karasında) ak ölüm savaşçısı’dır. Görüldüğü üzere dönem şiirinin havasından suyundan etkilenmekle ve kimi müşterekleri barındırmakla birlikte; ‘özge’ bir şiire imza atmıştır Arkadaş.

Ayrıca ‘70’ler şiirinde pek rastlamadığımız sapmalar da yer almakta onun şiirlerinde. ‘cuma gecesi ertesi’, ‘güzleme’, güvercinleyim’, (hay’dan) haylamaz, ‘martılamak’, ‘biralanmış (bir berber), ..mutlulandı (karıncam) ve yine bu minval üzere alışılmamış bağdaştırma ve söyleyişlerle ‘kötü bir halk partisi kalıntısı’, ben eksik bir birikimin tortusuyum’, bir bulutla rahibeleşen güneş’, atlayıp karıncama biraz eski bir çölü’ vb. günümüze ‘70’ler şiirini taşımaktan ziyade, İkinci Yeni’den, 80 sonrası şiire eşikler, esintiler taşımakta.

Arkadaş’ın şiiri ‘şiirlerinin bir ana bağlama yaslanmasıyla’ İkinci Yeni’den ayrılır

Arkadaş Zekâi Özger için ‘İkinci Yeni etkisinde şiirler yazmıştır’ türünden tespitler de yapılmış zaten. Katılıyorum. ‘sakalsız bir oğlanın tragedyası’nın da aralarında olduğu kimi şiirler özellikle işaret edilebilir; ancak onlardan ayrıldığı çok önemli bir nokta var, vurgulanması gereken; o da şiirlerinin bir ana bağlama yaslanmasıdır. Bilindiği üzere İkinci Yeni’nin böyle bir derdi hiç mi hiç yoktur. Bu ana bağlam da onun ötekileştirilen kimliğine (kanayan sürekli yara) ilişkin olduğundan varlığını hep hissettirir, hissettiriyor.

Aşkı ‘kendi uçurumlarından’ yola çıkıp betimlediği ‘eksik bir gün için şiirler’inin (s. 65) son bölümünden bir örnek fikir verecektir bize: “aşk parmağımda yanlış bir uçurum / dokunurken bırakır ürkek bir martı gibi (çünkü deniz orada) / -ben alışkın değilim bir eli martılamaya (çünkü deniz orada/ çünkü deniz orada) (…) sevgi/ denizin başlangıcı’

Görüldüğü üzere dipten gelen bir dalga, bizi Arkadaş’ın kanayan yarasıyla buluşturmakta. O arada alegoriler, alışılmamış bağdaştırmalar, anıştırmalar vs. rastlantısal olandan uzak, hep bu bütüne ilişkindir. Sözgelişi: ‘hayat trajik bir homoseksüeldir’ (merhaba canım, s. 55) dediği şiirde- ki zeki müreni seviniz dediği şiirdir de aynı zamanda- ‘ah canım aristophanes/ barışı ve eşek arılarını unutmuyorum’ dizeleriyle bize Antik Yunan’daki adalet anlayışını anıştırır; ama asıl göndergesi o günkü mahkemelerde görev üstlenen jürilerin oluşum biçiminedir, zira jüri üyesi olmanın tek koşulu: ‘Yurttaş bir erkek’ olmaktır.  Kısacası uzak çağrışımlar bile bir ana bağlama yöneliktir onun şiirinde.  Denebilir ki M. Kundera’nın ‘iktidar sizi nereden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur’ sözü Arkadaş’ın şiirlerinin orta yerine bağdaş kurup oturmuş, oturmakta.

Arkadaş’ın şiirinde noktalama imleri

Arkadaş’ın şiirini değerlendiren bir yazıda noktalama imlerinden ve onların şiirsel işlevlerinden de dem vurmak gerekir. Gerçi modern şiirin ‘noktalama’ ile aman aman işi olmaz, olmamıştır ve bu durum da işin doğasına uygundur; neticede ‘anlam’ı yazarın istediği sınırlar içinde tutan düzyazının tersine; anlam’la bir derdi olmayan; olduğunda ise, anlam’ın sınırlarını alabildiğine zorlayan şiir’den söz ediyoruz. Ancak Arkadaş’ın şiirlerinde kendini hissettirecek bir noktalama düzensizliği var; veyahut da düzenliliği: Kimi şiirlerde noktalama imlerinden hiçbiri yer almazken, kimilerinde sadece bölüm-bölümce sonlarında (.) nokta imini kullanmış. Kimi şiirlerde (.) nokta yerine (:) iki nokta, (,) virgül yerine (.) nokta kullanmış vs.

Sözgelişi, 130 dizelik ‘beyaz ölüm kuşları’ şiirinde sadece bir yerde (:) iki nokta kullanmış. Hiç işlevi olmayan kullanımlara da rastlamak mümkün: ‘ben sevgiye hasretim. sevgi uzakta’ (hüzün mevsimi, s. 23) (,) virgül yerine (.) nokta kullanmış; oysa burada hangisini kullanırsa kullansın (veya hiç bir im kullanmasa da) bir işlevsellik söz konusu olamıyor. Bana en ilginç geleni ise, 44 dizelik ‘tamirat’ şiirinin tamamında bir (.) nokta, bir de (,) virgül kullanmış. (.) Nokta, en sonda yer almış; eh bir parça anlaşılır buluyorsunuz; ama (,) virgül gerekmeyebilir; çünkü anlamı sınırlandıracak şekilde kullanılmış: ‘bir burjuva kuklasıyım, korkak/ ve acemi bir militanım’ yani ‘korkak’ nitemi, ‘militan’la sınırlı olsun istemiş, (,) virgülü kullanmasaydı hem ‘burjuva kuklası ve korkak’; hem de ‘korkak ve acemi militan’ı düşündürecekti biz okurlara; ancak istememiş.

Bu konuda ilkin çok savruk ve bütünlükten uzak bir görüntü vermekte; ama belli ki bilinçli bir seçim, bir amaç gütme söz konusu. Dikkate değer bir emek, bir gözetim diyebilirim. Sanki Arkadaş ‘Dünya’nın en düzenli olanı cosmos da zaten chaos’tan çıkar’ düsturuna ‘noktalama’ vesilesiyle de bir vurgu yapmak istemiş gibidir.

Arkadaş'ın şiiri, Arkadaş Z. Özger, Zekâi Özger, Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz

Arkadaş Z. Özger

Devrimcilik Arkadaş’ın şiirinin içinde

Sonuç olarak ‘devrimcilik’, noktalama dâhil, Arkadaş’ın şiirinin içinde diyebilirim. Çünkü Türkçe’de devrimcilik, ‘düşünsel bir yol’ anlamına gelir. Eski yaşama kurallarını ve anlayışlarını değiştirip yeni bir yaşama biçimini kurmayı düşünme yolu. Arkadaş’ta şairin hayatı şiire ‘işte buradan dâhil’. Ama hepsinden önemlisi Arkadaş, bir gün bütün acıların eskiyeceğine inanan bir yürek taşımış kısa ömrünün içinde. Dizelerden taşan ‘bir özge enerji’nin açıklaması da budur bence:

(BEN ARKADAŞ ZEKÂİ ÖZGER)

BEN ESKİDEN UZAKLAR(DIM), ELYAZMASI(YDIM) VE

KIRIK BİR SEVİNÇTİM. ACININ VE ONARMANIN

BEDENİMİ YUĞDUĞU AK PAK HARÇ KUYUSU(YDUM).

Yavuz Özdem, Hürriyet Gösteri, Kasım-Aralık-Ocak 2015, S. 314, s. 30-32

“bir gün elbette zeki müreni seviceksiniz” (Gökçen Ezber)

Radikal Kitap

Radikal Kitap, 22.08.2014

22.08.2014 tarihli Radikal Kitap’ta Gökçen Ezber’in Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası ve Arkadaş Z. Özger hakkındaki yazısı yayımlandı…

Öteki olmanın, ötekileştirilmiş insan yüreklerinin sesini arıyorsanız, onu Arkadaş Z. Özger’in dizelerindeki sözcüklerin tınısında duyabilirsiniz. Kategorize ederek, ayırarak ve ötekileştirerek ayakta durmaya çalışan köhne uygarlığımız, dünya görüşü, ırk, dil, din, cinsiyet ve daha birçok yapay kurgu üzerinden kıyıya itilmiş “öteki” insanlar yaratmaya devam ediyor. Erke hizmet etmeyen, tahakküme boyun eğmeyen her insana ya trajik yaşamlar biçiliyor, ya da yaşamları hepten ellerinden alınıyor. 1973 yılında, henüz yirmi beş yaşındayken yaşamını müphem, ama bir o kadar da bilindik bir nedenle kaybeden (5 Mayıs sabahı sokakta ölü bulundu) şair Arkadaş Z. Özger, Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası’nda, şiirleriyle bize ötekiliğin evrensel dilini inşa ediyor. Özger’in saydam dizelerinde, köhnemiş insanlığımızın temelleri açığa çıkıyor. Okumaya devam et

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası / 2. Basım!

İlk Basımı Nisan 2014’te yapılan, büyük ilgi gören,  “En Çok Satanlar” listelerinden uzun süre inmeyen ve kısa sürede tükenen Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nın 2. basımını Haziran 2014’te yapmıştık. Gözden geçirilmiş, hard-cover (sert kapaklı) üretilen, tüm nüshaları numaralandırılmış bu özel basım kitabımıza gösterilen ilgi artarak sürüyor. Tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz.

Kitabın telif gelirlerini “Arkadaş Z. Özger Kitaplığı”nın kurulması için bağışlamıştık. Çalışmalarımızın sürdüğünü ve “Arkadaş Z. Özger Kitaplığı”nın açılışını önümüzdeki yıllarda yapacağımızı da buradan duyurmuş olalım.

Ve Yayınevi, koleksiyon değerinde kitaplar…

 

“Ve” Şiirde Israr Ediyor!

 

Evrensel, 25.7.2014, s. 12

Zamanın şiirden yana çekimser olduğu günümüzde bahçemize yeni heceler ekerek sözcüklerin kitaplarda yeşerdiğini görmek umut verici. Şiir yayımlayan bağımsız yayınevleri kervanına katılan “Ve Yayınevi” birbirinden önemli kitaplarla içimizde biriken boşluğun sesini duydu. Yayınevinin editörü Kenan Yücel ile yaptığımız söyleşi, şiire dair umutlarımızı diri tutmamız ve ısrar etmemiz için nedenler sunuyor bize.

C. Hakkı Zariç: Kitapçılarda raf ömrü gittikçe azalan, hatta geldiği gibi iade edilen şiir kitaplarının durumu malum. Dağıtım şirketlerinin burun kıvırdığı, büyük yayınevlerinin yasak savmak için yılda bir iki şiir kitabı bastığı bu cangılda siz nereden cesaret alarak bu belleği değiştirmeye karar verdiniz? Her şeyin kendi ritminde kirlendiği bir dünyada iş mi bu sizin yaptığınız?

Kenan Yücel: Piyasanın genel görünümü ne yazık ki bu. Söz konusu olan şiir kitabıysa dağıtıma girmek, rafta durmak, dolayısıyla okura ulaşmak çok güç. Yola çıkarken “şiir kitabı basmayın, basacaksanız da ilk kitaplarınız şiir olmasın, dağıtamazsınız” diyen çok oldu. Serde Don Kişotluk var, burnumuzun dikine gitmeyi de seviyoruz. Türü ne olursa olsun, iyi kitabın, nitelikli kitabın, okurdan hak ettiği ilgiyi göreceğinden de kuşkumuz yok. Şiirle başladık yayıncılığa. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunuyor olmanın özgüveniyle hareket ettik. Nereden mi cesaret aldık… İyi şiirin gücünden cesaret aldık. Nitelikli okurun sezgilerinden cesaret aldık. Birikimimizden cesaret aldık. Gördük ki, iyi şiir, iyi kitap, kendi yolunu açıyor, raflarda kendisine yer de açıyor, “şiir satmaz” önyargılarını dağıtarak ilerliyor, kısa sürede yeni baskılar da yapıyor, “en çok satanlar” listelerine de giriyor. Yapılan güzel işlerin karşılığını bulması hevesimizi artırıyor elbette. Şimdi daha da cesuruz… Okumaya devam et

Andrey Voznesenski: “Oza” (Ahmet Ada)

Oza yazısı (Ahmet Ada) Aydınlık Kitap

“Aydınlık Kitap”, 11 Temmuz 2014, Sayı: 124, s. 13

 

Andrey Voznesenski : Oza / Ahmet Ada

                Andrey Voznesenski’nin ünlü Oza şiiri Özdemir İnce’nin önsözüyle, Ülker İnce’nin çevirisiyle yayımlandı. Yeni kurulan Ve Yayınevi bu uzun şiiri özel bir baskıyla, ciltli olarak okura sundu. (1) Çağdaş Rus Şiiri Antolojisi’nde (2) Ataol Behramoğlu Voznesenski döneminin şiirini şöyle dile getiriyor: “1950’lerden başlayarak 60’lı yıllar ve sonrasındaki dönemler Rus şiirine yeni bir canlılık, çeşitli yeni bir yöneliş ve arayışlar getirdi.” 1950-60’lı yıllar Rusyasında şiir stadyumlarda geniş halk kitleleri önünde okunan bir konumdaydı. Şiir kitapları binlerce basılıyor ve okunuyordu. Yevgeni Vinokurov, Yevgeni Yevtuşenko, Andrey Voznesenski, Bella Ahmadulina gibi şairler şiirin içerik ve biçiminde, dilinde kırılmalar yarattılar. Şiir dilindeki kırılmalar, Mayakovski’den başlayarak “özgür koşuk”un anlatım olanaklarını genişletti; anlam ve anlamlandırma çoğulluğu bu şairlerin çok geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Ayrıca, Rusçanın dizeme (ritme) zengin olanaklar sağlaması yeni kuşak şairlerinin seçkin örnekler vermesiyle neticelendi. Böylece Rus şiiri yeni bir evreye girdi. Rus insanının bireysel ve toplumsal hayatı bütün canlılığıyla şiire taşınabildi. Coşkulu edaları, dizem tutkuları Yevtuçenko ile Voznesenski’yi Mayakovski geleneğine bağladı. Okumaya devam et

‘Teknokriptler’ / Murat Üstübal

Murat Üstübal dil kazısını sürdürüyor. Sözcüğün tam anlamıyla sıkı, sımsıkı şiirlerle çıkıyor okurun karşısına. Şiirlerinde okurun yadırgadığı ne varsa, tümünün üstünde ısrarla durarak özgünlüğünü kuruyor şair. Sözcükleri yerinden oynatıyor, sözcükleri ve sözdizimini hücrelerine dek parçalayarak, parçaları yeniden kurgulayıp kodlayarak dilin, anlamın sınırlarını sürekli zorluyor.

Teknoloji ile insan arasındaki ilişkilenmeleri, insan zaafının teknoloji üzerindeki belirleyiciliğini, makinelerin, teknolojinin sosyal hayattaki rolü kadar sosyal hayatın ve ideolojilerin üzerimizdeki etkisini makineler üzerinden sorgulayan, yer yer Dada ve sanat kuramı eleştirisine girişen bir kitap, Teknokriptler.

Sıkı okur, bu kitap senin için!

Anlamın dehlizlerine inmeye hazır mısın? Bir şifre çözücüsü gibi, sabırla, merakla, heyecanla, tüm önyargılarından arınarak okumaya hazır mısın? Hazırsan, zorlu, ama bir o kadar da değerli bir yolculuk seni bekliyor…

satin-al-buton

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası / Arkadaş Z. Özger (trailer)

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası/Arkadaş Z. Özger, şiir, Ve Yayınevi, Nisan 2014, 144 sayfa. Kitap tanıtım filmi. (trailer)