Tek ölçütümüz yazınsal değer

Kenan Yücel ile söyleşi, Dilek Atlı, Bursa Olay gazetesi.

Ve Yayınevi genel yayın yönetmeni Kenan Yücel ile yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde yayımlandı:

“Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz.”

Söyleşen: Dilek Atlı

Ve Yayınevi ne zaman kuruldu? Edebiyat dünyamıza hangi kazanımları sağlamayı hedefliyor?

Ve Yayınevi, yaklaşık bir yıllık bir hazırlık süreci sonrasında, Nisan 2014’te ilk kitaplarını yayımladı.

“Yazın, sanat ve düşün dünyasının eşsiz değerlerini, özelliklerini artıran, zenginleştiren, özenli, nitelikli yayınlarıyla kültürel gelişime ve Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısına yön verebilecek, geleceğe uzanan kaynak yayınlarıyla toplumun bilgi birikimine büyük oranda katkı sağlayan, seçkin bir yayınevi olmak hedefiyle yola çıkıyoruz.” demiştik yolun başında. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Yayımladığımız kitapların edebiyat ortamında ve okurlar nezdinde gördüğü ilgi, doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyor; bundan büyük sevinç duyuyorum.

Andrey Voznesenski’nin Oza‘sı ya da Kaan İnce’nin Gizdüşüm‘ü gibi uzun yıllar önce basımı yapılmış ve okurun ulaşma şansı olmayan kitapları da yeniden yayımlıyorsunuz? Hedef okurlar kimler?

Oza‘nın Ülker İnce tarafından yapılan çevirisine, yayına hazırladığımız bir kitapla ilgili arşiv taraması yaparken, Dost dergisinin eski sayılarından birinde rastladık, bu keşif heyecanlandırdı bizi, çünkü Oza‘nın Türkçeye ilk çevirisiydi ve kitaplaşmamıştı. Ülker İnce’yle görüştüğümde bir derginin solgun sayfalarında unutulup kalmış bir çevirisinin uzun yıllar sonra yeniden karşısına çıkmasının onu da heyecanlandırdığını fark ettim. Aradan çok uzun yıllar geçtiği için, Ülker İnce çeviriyi yeniden gözden geçirdi, Canan Güldal’ın desenleriyle birlikte, hard cover (sert kapaklı) olarak kitabı yayımladık. Bu nedenle, Oza‘nın bizdeki baskısını yeniden basım diye nitelemek yanlış olur. Oza, Ülker İnce’nin çevirisiyle ilk kez kitaplaşmış oldu Türkçede. Yakında ikinci baskısını yapacağız.

Gizdüşüm‘e gelince… Kaan İnce’nin şiir kitaplarının nerdeyse yirmi yıldır baskısı yapılmıyordu, birçok okur kitaplara ulaşamıyor, fotokopileriyle, internette bulabildiği şiirleriyle yetinmek durumunda kalıyordu. Kaan İnce’nin bütün şiirlerini Gizdüşüm (Gizdüşüm/Ka n/Birinci Defter) adıyla yayımladık. Nizamettin Uğur’la birlikte yayına hazırladığımız bu kitapta Kaan İnce’nin daha önce yayımlanmamış el yazısı şiirleri, fotoğraf albümü ve ayrıntılı bir kaynakça da yer alıyor.

Ve Yayınevi’nden çıkan yeni kitaplar hangileri?

Çağdaş Amerikan şiirinin en önemli ve en çok okunan şairlerinden Martin Espada’nın Şairin Paltosu adlı seçilmiş şiirleri ile Özdemir İnce’nin büyük Yunan şairi Yannis Ritsos’u anlatan yazıları ve ona adadığı şiirlerden oluşan Agios Ritsos‘u yayımlamıştık en son.

Yönetmen Özcan Alper’in başyapıtı kabul edilen Sonbahar filminin senaryosu kitaplaştırılarak Ve Yayınevi’nden çıktı. Sinema alanında kitap yayımlamaya devam edecek misiniz? Sırada hangileri var?

Özcan Alper önemsediğim bir yönetmen, ikinci uzun metrajlı filmi Gelecek Uzun Sürer‘in senaryosunu da yayına hazırlıyoruz. Sinema dizimiz için başka projelerimiz de var, yakında onları da hayata geçireceğiz.

Özellikle şiir türünden söz edecek olursak, kitap basımı tercihinizi neye göre yapıyorsunuz? Örneğin, yeni şairleri okurlarıyla tanıştıracak mısınız?

Tek bir ölçütümüz var, yazınsal değer. İyi ve has şiiri öne çıkarmaya devam edeceğiz. Elbette -değerli bulduğumuz- yeni şairlerin şiirlerini de okura ulaştırmayı sürdüreceğiz. Geçtiğimiz yıl genç şair Akın Art’ın ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar‘ı yayımlamıştık, kitap önemli bir ilgi görmüştü. Bunlar bizi gönendiren şeyler.

Roman ve öykü türlerinde hangi kitapları okuyabiliriz Ve Yayınevi’nden?

Roman türünde, Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu‘sunu, Leyla Saral’ın Kısa Bir İç Çekişle‘sini, Ahmet Önel’in Oto/kopi‘sini yayımladık.

Büyük yazar Muzaffer Buyrukçu’yu, ölümünden uzun yıllar sonra, Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı yayımlanmamış bir öyküsüyle yeniden edebiyatın gündemine taşıdık. Oğuzhan Akay’ın Touchdown‘u, Deniz Günal’ın İstasyon Öyküleri, Adil İzci’nin Ada Sularında‘sı, yayımladığımız diğer öykü kitapları.

Hangi türdeki kitapları okurlara kazandırıyorsunuz?

Edebiyat ağırlıklı bir yayın çizgisi izliyoruz. Geniş bir yayın yelpazemiz var. Şiir, şiir sanatı, öykü, roman, anı, mektup, sinema dizilerinden iki buçuk yıllık süre içinde yirmi yedi kitap yayımladık.

Koleksiyon değerinde kitaplar yayımlamayı sürdüreceğiz…

Bursa Olay, 27.9.2016, s. 4

 

Sonbahar (Şenay Aydemir)

Sonbahar (KAPAK)

Sonbahar, bir filmin yaratım süreçlerinin en önemli duraklarına dair fikirler verdiği için önemli bir kaynak.”

Özcan Alper’in 2008 yılında gösterime giren ilk filmi Sonbahar, birçok sinema otoritesi tarafından son yılların en iyi ‘ilk filmi’ olarak kabul ediliyor. Hatta bu iddiayı daha da ileriye taşıyanlar var. Evet, Sonbahar, Türkiye sinema tarihinin en iyi ilk filmlerinden birisi olarak kayıtlara geçti.

Bir filmi iyi yapan şeyler yalnızca sinema matematiğinin tutarlı olması değildir. Yani iyi bir senaryoya, sağlam bir ekibine, çarpıcı bir yönetmenlik ufkuna ve yetenekli oyunculara sahipseniz bu parçalar sizin iyi bir film yapmanıza yeterli olabilir. Eğer sinemanın bir matematiği varsa, yukarıdaki bileşenleri formülün doğru yerlerine koyduğunuzda, doğru sonucu da bulursunuz. Ama bir filmin bütün bu hesapları aşan, toplumun, hayatın sinir uçlarına dokunan özellikleri de olmalı. Filmleri iyi yapan şey, sinema bilgisi ve matematiğidir belki ama unutulmaz yapan şey ‘duygusu’dur.  Okumaya devam et

Özcan Alper ile Söyleşi (Milliyet Kitap)

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Söyleşi: Bülent Usta

Özcan Alper’in “Sonbahar” filmi gösterime girdiğinde, filmdeki dalgaların iskeleyle buluştuğu o unutulmaz sahnede olduğu gibi birden patlamış, yarattığı dalgalar hayatlara çarpıp politik film algısını değiştirmişti. Film çekim planları, senaryosu ve hakkında çıkan yazılarla birlikte kitaplaştı. Türkiye’de bu türden sinema kitaplarının fazla görülmediğini düşününce, biraz geç de olsa “Sonbahar” filminin kitabına kavuşmak güzel oldu. Özcan Alper’le yayımlanan bu kitap vesilesiyle, kitaplarla ve edebiyatla ilişkisini konuşalım istedik. Henüz gösterime girmemiş olan filmi “Rüzgârın Hatıraları”ndaki başkarakterin kafa seslerini yazarken Özcan Alper’le çalışma imkânı bulduğum zaman, filmlerinden ne kadar tahmin etsem de edebiyattan bu kadar çok beslenen ve metinler arası düşünebilen bir yönetmen olduğuna tanık olmak şaşırtıcı gelmişti bana.

Özcan Alper ile filmlerinin ardındaki kitaplar ve çocukluğundan kitapçılık yaptığı üniversite yıllarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Kitabın ortaya çıkış süreci nasıl oldu?

Film gösterime girdikten sonra bir yayınevi, politik filmlerle ilgili bir proje içerisinde “Sonbahar”la ilgili bir çalışma yapmak istemişti, ama gerçekleşememişti o proje. Sonrasında “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”i kapsayan bir kitap fikri düşünülmüş ama araya başka şeyler girince o da olmamıştı. Bir şekilde Ve Yayınevi, bu teklifle gelince, biz de herhalde doğru zaman şimdi, deyip çalışmayı kabul ettik.

Son filminizde sizinle birlikte çalışma imkânı bulduğum için, edebiyatla ilişkinizi, bir film projesine başlamadan evvel nasıl bir ön hazırlık yaptığını az çok biliyorum. Kitaplarla aranızdaki bu güçlü bağ nasıl oluştu?

Doğup büyüdüğüm coğrafyada, yani Hopa’da, geçmişte kitaplarla ilgili yaşanmış pek çok olay var. Kitapların yakıldığı, yasaklandığı zamanlarda kitaplar, toplanıp naylonlara sarılarak toprağa gömülüyordu. Sonrasında da bahçeden annem domates biber ekerken topraktan artık çürümüş kitapların çıktığını görmek benim için sarsıcıydı. Bu çok garip bir ilişki… Bir ülkede düşünün ki, bir çocuk topraktan kitapların çıktığını görüyor. Bir tarafıyla hüzünlü bir şey aslında ve bir yandan da o eski kuşak öğretmenlerin çocuklara okuma kültürünü vermesi de oldukça etkili. Dağ başındaki bir köyde yaşayan çocuk, yoksa nasıl okumaya merak salar?

“Sonbahar” filminin senaryosunu yazarken hangi kitaplardan faydalandınız?

Senaryoyu yazarken aralarında edebiyatçıların da olduğu pek çok insana okutup görüşlerini almıştım. Üçüncü filmim “Rüzgârın Hatıraları”nda da doğrudan edebiyatçılarla çalıştım. Sinema ve edebiyat ilişkisini çok önemsiyorum. Türkiye sinemasına baktığımızda, bunu Atıf Yılmaz’dan da dinlemiştim, sinemacılarla edebiyatçıların dirsek teması hiç eksik olmamıştı. Özellikle ’70’li yıllarda… Örneğin “Hakkari’de Bir Mevsim” filminde, bir tarafta Ferit Edgü, bir tarafta Onat Kutlar var.  Onat Kutlar gibi bir senaristle çalışamadığım için çok kahırlanırım… Bu filmimde Yaşar Kemal’le tanışıp senaryomu okutabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. “Gelecek Uzun Sürer” filmini yaparken Diyarbakır’da Seyithan Kömürcü gibi genç edebiyatçılarla buluşmuş, onlardan görüşler almıştım. “Sonbahar” filmi de bütünüyle edebiyattan besleniyor. Örneğin filme dair fikir, kitapta da yer alan Yesenin’in bir şiirinden ortaya çıkmıştı. Senaryo ve filmin bütün ruh hâli, o şiirdeki atmosfere göre şekillendi. O şiir, filmin bir tür özeti gibidir benim için. Aynı şekilde Lermontov’un “Hançer”i de filmin şekillenmesinde etkili olmuştu. Edebiyat sadece filmin ruh halini etkileyen bir şey değildi. Türkiye’deki edebiyat ve politika ilişkisine dair tartışmalardan da çok faydalanmıştım, “Nasıl bir politik sinema?” sorusunu kendime sorarken. Sevgi Soysal, edebiyat ve politika arasındaki ilişkiye dair çok iyi bir örnekti benim için. Sinemayla ilgili kuram ve eleştirel birikimin dışında, Murat Belge’nin edebiyat üzerine yazılarından Çernişevski’lere ya da Lucas’lara kadar, edebiyat eleştirisinden çok faydalandığımı söyleyebilirim. “Sonbahar” filmi ve kitap listesi deseniz, bu anlamda belki yüze yakın somut olarak kitap adı sıralayabilirim. Serol Teber’in “Melankoli” kitabı, diğer kitaplarıyla birlikte o listede üst sıralarda yer alır örneğin. Sadece edebiyattan değil, diğer tür ve alanlardan da faydalanmıştım filmi yaparken. John Berger de aynı şekilde, kitaplarından çokça beslendiğim, hatta tanışmayı, birlikte bir şeyler yapmayı istediğim yazarlardan birisi. Hayatta en sevdiğim yazarlardan biri Yaşar Kemal’se, diğeri John Berger diyebilirim.

Yeni filminiz “Rüzgârın Hatıraları” için de uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz sanıyorum. Gösterime girmeden filmin detaylarından bahsetmek doğru olmasa da birkaç küçük ipucu alabiliriz belki…

Evet, gösterimine daha var. Ahmet Büke ile senaryosuna çalıştığımız bu filmde de örneğin Marc Nichanian’ın “Edebiyat ve Felaket” kitabı, benim için yol gösterici oldu. Aynı şekilde Aram Pehlivanyan’ın “Özgürlük İki Adım Ötede Değil” kitabı da…  Bir ressam ve çevirmenin ’40’lı yıllardaki hikayesini anlattığı için, doğal olarak çok daha uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz. Bu filmde de bir şiirden yola çıkmıştım, sonra Sabahattin Ali’ler, Nâzım Hikmet’ler, Walter Benjamin’ler gibi pek çok yazar ve şairin eserlerinden ve hayat hikâyelerinden esinlenen bir filme dönüştü. Bu film, öyle adlandırmamış olsam da “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”le birlikte bir üçlemeyi oluşturuyor bir bakıma. Üçünde de bireysel ve toplumsal yönleriyle hafıza, yüzleşme ve bunun anlatılara yansıması var.

Şu sıralar yeni filmini hazırlayan bir yönetmene en son okuduğu kitapları sorsam…

Bu aralar Cemil Kavukçu’nun son kitabı “Üstü Kalsın”ı okumaya başladım. Burhan Sönmez’in “İstanbul İstanbul” ve Selim Temo’nun “Ruhun Bedeni” de okuduklarım arasında. Gazetelerin kitap ekleri aracılığıyla takip ediyorum yeni çıkan kitapları. İnternetten değil de kitapçılardan kitap almayı tercih ediyorum, dokunarak, sayfalarını karıştırarak. Ama bu kentsel rant dönüşümü yüzünden kitapçıların sayısı oldukça azalıyor. Kadıköy’de birkaç kitapçı kaldı ve onlarda da aradığım her kitabı bulmam mümkün olmuyor. Kitapçıların azalmasına, üniversitede öğrenciyken kitapçılarda çalışmış olduğum için ayrıca üzülüyorum. Kadıköy’de öğrenciyken çalıştığım kitapçı, şimdi meyhaneye dönüştü, ne yazık ki… Kadıköy’de her yer bar olmaya başladı, hiçbir sınır yok, en azından sokaklarda bir kota konulabilirdi, böylelikle kitapçıların var olabilmesi için de bir imkân olurdu.

Kaynak: Milliyet Kitap, 20.7.2015