Süreyya Aylin Antmen ile “Ateş Sözcükleri” üzerine söyleşi

“Gizem, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir”

Söyleşen: Onur Akbaş

Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ni geçtiğimiz ay yayımladığımız Süreyya Aylin Antmen ile yeni kitabı ve şiire bakışı üzerine yapılan söyleşi Duvar Kitap‘ta yayımlandı.

 Onur Akbaş'ın, şair Süreyya Aylin Antmen ile yaptığı söyleşi Duvar Kitap'ta yayımlandı. 17.10.2018 

 

 

 

 

Daha önce şiirlerinizle yolu kesişmemiş olanlar için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Şiir yazmaya 1994 yılında başladım, evde bir şairin daha olması, sürekli şiirle, daktilo sesiyle iç içe olmanın bunda etkisi vardır mutlaka. Zamanla şiiri bir yaşama, direnme ve mücadele biçimi olarak gördüğüm için yazmayı sürdürdüm, bizi biz yapan şeyi, birbirini tanımayan insanların bir diğerine kalbiyle dokunmasını şiirin hakkaniyetli toprağında buldum. Şiirim ilk olarak 2004 yılında yayımlandı, sonrasında pek çok dergide yer almaya devam etti. İlk kitabım Sonsuzluğa Kiracı 2011’de, ikinci şiir kitabım Geceyle Bir ise 2016 yılında yayımlandı. Bu Eylül ayında ise Ateş Sözcükleri Ve Yayınevi’nden çıktı.

Süreyya Aylin Antmen (Fotoğraf: Muzaffer Özgen)

Siz eserlerinizi biçimsel ve tematik açıdan nasıl değerlendirirsiniz?

Biçim ve tema olarak bir kaygı gütmüyorum, şiirin doğasına aykırı herhangi bir çabaya da girmek istemem, çünkü şiir her şeyden önce yaşanan, duyumsanan bir şey, sonra sözcüklere bürünür, ancak orada bile bizden bağımsız bir soluk alıp verme vardır. Yapmaya çalıştığım şey yalnızca o soluk alan şeyi büyük bir belirsizliğin ortasından çekip almak, bunu bazen bir yaşam ezgisiyle, bazen fısıltılarla, ulumalarla, bazen de yakıcı bir acıyla yapıyorum. Aynı zamanda başkalarının acılarını, direncini, yaşama kaygısını duymaya çalışıyorum. Hâl böyle olunca tema kaygısından uzaklaşıp bir yaşam çabasına bakıyor insan. Çünkü şiir de yaşam gibi, zıt kutuplar arasında gergin bir hat kuruyor, ama bu hat aynı zamanda piyanonun tuşları gibi, en güzel ezgileri bize duyuruyor. Herhangi bir şey ne eksik ne fazla, bu yüzden biçilecek kesin sınırlar yok, aksine yıkılacak sınırlar, gidilecek yollar, uğruna dip kökleri gibi sessiz bir dil kurulacak mücadele var. Aşk, acı, ezgiler, direniş, mücadele, ortak acılar, yas, yıkım ve yeniden inşa daima şiirin merkezinde…

Okur için eserlerinizin nasıl bir işlevi olmasını istersiniz? 

Belki ilk kez hissedecekleri, duyumsayacakları şeylerle başka dünyalara özgü bir nefes alabilmelerini, dünyaya, varlığa, yaşamın mucizevi dokusuna gözlerini her zamankinden daha dikkatli açarak sözcükler aracılığıyla yeni bir bakışın tüm olanaklarını denemelerini dileyebilirim ancak. Tabii bir de dizelerin aramızdaki o aşılmaz mesafeleri yıkarak yeni köprüler kurabilmesini…

Süreyya Aylin Antmen'in üçüncü şiir kitabı, Ateş Sözcükleri. Ve Yayınevi, Eylül 2018.

Biraz da yeni şiir kitabınız Ateş Sözcükleri üzerine konuşalım isterseniz.

Ateş Sözcükleri, birlikte direnmenin, koyu günleri söylerken yarın açacak olan güneşe doğru yürümenin bir yoluydu benim için. Evet her şey geçecek, her şey geride kalacak, büyük acılar, elbette büyük sevinçler de, ama ortak acılarımızın peşinden çok daha büyük sevinçler gelecek. Bunu görmek, söylemek gerek. Direnmenin sayısız yollarını bulmalı. Bunu şiirden daha doğru aktarabilecek bir şey yok bana kalırsa. Bir önceki kitabım Geceyle Bir‘de “elbet uyanacak taşlar” diyordum, çünkü onların da zamanı var, tıpkı yaşamda her şeyin doğru bir zamanı olduğu gibi… Aynı zamanda yaşamımla örtüşen şiirler bunlar. Hepimiz aynı coğrafyada bir büyük yanığı, yangını soluyoruz, bu da bizi yazarken ve okurken bir arada tutuyor.

Şiir gizemin peşinden koştuğu gibi bazen de gizemi peşinden sürükler. Ancak son kitabınızda yer alan şiirlerde, gece, giz, gizem, karanlık ve siyah sözcükleri  dikkat çekiyor. Bize bu manada açık gibi gelen bu kelimeler şiirinizin hangi tarafını tanımlıyor?

Gizem, şiirin doğasında, bir iksir gibi içeriği saklı ezgisinden kaynaklanan ikinci bir dilde, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir. Belki bir yankı, doluluk, tılsım olarak hissederiz onu ve tam da bu nedenle hiç kavrayamayız. Bu saydığınız sözcüklerin taşıdığı yükler şiirin uğultulu toprağını imliyor, oradan sesleniyor bize, orayla temas hâlinde kalmamıza olanak tanıyor. İnsan ruhunun karanlığından, son bir nefes veren şeylerin dönüşerek yeniden doğduğu o yaratım alanından söz ediyorum elbette. Bu sözcüklere fısıltılar, haykırışlar, düşler ve uğultular eşlik edebilir. Şiiri düşünür ve yaşarken, sancıyan yanımızın soluk alıp verdiğini bize anlatan sözcüklerdir bunlar. Bunun, yalnızca benim şiirimde değil, genel olarak şiirin doğasında olan sessiz bir iletişim hâli olduğunu düşünüyorum.

“Direnişi en iyi şiir anlatır”, Duvar Kitap, 17.10.2018, S. 27, s. 30

Süreyya Aylin Antmen, Söyleşen: Onur Akbaş

Unutma Kanında Bir Balık Gibi Sıçrayan Acıyı | Mustafa Köz ile Söyleşi

Mustafa Köz ile söyleşi…

Mustafa Köz, İki Yüzlü Zar'ın şairi, Usta şair.

Mustafa Köz

“Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.”

Mustafa Köz ile yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar üzerine yapılan bu söyleşi Günlük Evrensel gazetesinde, 23 Haziran 2018 tarihinde yayımlanmıştı. (Söyleşen: İsmail Afacan)

 

Sözcüklerle kurulan dünya

İsmail Afacan: Kitabın ismiyle başlayalım mı söyleşiye? Neden İki Yüzlü Zar?

Mustafa Köz: Diyalektik, “Her şey karşıtını içinde taşır; zıtların içinde birlik vardır.” diyor. Bu ilişkide iyilik kötülüğe, doğru yanlışa, erdem ikiyüzlülüğe,varlık yokluğa ya da hiçliğe dönüşebilir. Yaşam da ölüme… Gerçek varlık tektir ve  tek gerçek de ölüm galiba. Yaşamın ürettiği ölüm. Yaşam da ölümün içinde. Bu gerçekliğin çelişmesinde de iki yüz saklı.  Doğduğumuz an ölmeye başlıyoruz ya da yeryüzüne ölmeye geliyoruz. Sartre’ın deyişiyle, “Ölümden başka her şeyi biz var ediyoruz ve ölüm, yaşamı anlamsız kılıyor.” Öldüğümüzde ölümü bilmeyeceğiz ama yaşarken yaşamı biliyoruz. Bütün savaşımımız da yaşamı daha anlaşılır, belasız, eşit ve özgür kılmak için.

Şair de bu savaşımı anlamak ve kendinden öteye taşımak için sözcüklerle bir dünya kuruyor. Bu kitapta bunu yeniden denedim. Yeniden, diyorum çünkü önceki kitaplarda tek tek de olsa varlık, varoluş, yokluk, hiçlik, ölüm, ölümsüzlük gibi tek kavramdan karşıtlıkla türeyen kavramları kurcalamıştım. İki Yüzlü Zar, kitabın bir bölümünde bu ikili çatışmaya yeniden baktı.

Kitabın adındaki kinayeyi de görmüşsünüzdür. Hem diyalektik bakış hem de ironik gönderme var bu adda. İki yüzlü, erdemsiz, adaletsiz bir dünyada şair yani bu kitabın şairi kirlenmeden kalmak istiyor. Bunun için kendini bu dünyaya ait duyumsamıyor. Bir sonsuzluk arayışı denebilir şiirlerin peşinde olduğu. Gılgamış’tan bu yana şairlerin aradığı da bu değil mi? Şair belki de ölümsüzlüğü arayan Uruk Kralı Gılgamış ve onun dostu vahşi Enkidu’dur. Enkidu ölümü tanıdı, Gılgamış ise onu kabullendi. Şair mi? O, Gılgamış’ın bilge Utnapiştim’den aldığı ve bir yılana kaptırdığı ölümsüzlük otunu o yılanın ağzından almaya çalışıyor. Yoksa niye yazılsın ki şiir?

Mustafa Köz'ün Ve Yayınevi'nden 2018'de çıkan yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar.Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim

 İ.A.: İki Yüzlü Zar’da ölüm ve ölümsüzlük teması dikkat çekiyor. Her şair, dönem dönem ölüm teması işler kitaplarında. Sizin bu temayı işlemenizin nedeni ne?

M.K.: Ölüm ve ölümsüzlük de şairin karşıtlıkla kurduğu temalar değil mi? Şairler, yazarak sözcükleri anlamaya, daha da ötede onlardan öç almaya çalışırlar. Belki de sözcükler öç alır şairlerden. İki Yüzlü Zar’da da ölümün sözcüklerini kullanarak ölümü anlamaya, ona yabancılaşmaya, ondan öç almaya giriştim. Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim. Ölümsüzlüğün görülür bir şey olmasını isterim. Ölümsüzlüğü görseydim, şiirlerim İki Yüzlü Zar’daki kadar acı ve keder dolu olmazdı. Tema getirdi biraz da bu acıyı. Şairleri acıyla yazdıran, şu kısacık ömürlerinin şiirlerle daha da kısalacağını bilmeleri. Oysa yazarak bu dünyada kalmak istiyor şairler. Kitapta ölümün ve ölümsüzlüğün bu denli didiklenmesinin nedeni de bu sanırım.

Lirik öfke

İ.A.: Hırçın Yara, Kör Soru, Büyük Av, Karanlık Oda, Özkıyım, Kara Fırtına… Kitaptaki şiir başlıklarından bazıları… Kitaba dair bir görüntü çiziyor. Toplumsal atmosferi imleyen şiirler… Öfke ve kızgınlık var ama lirik bir öfke…  İnceden de bir umutsuzluk var sanki. Ama diğer yandan umutsuzluğa teslim olmayan bir yaklaşım da söz konusu.

M.K.: “Lirik öfke” sözünü sevdim. Kitabın özü de bu lirik öfke üzerine oturdu. Birinci bölümdeki şiirler ve algı bu görüntüyü çiziyor. Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.

Bu kitap, bunu için de yazıldı. Şiirle bu yeryüzünü anlamaya çabaladım. Şiirin işlevlerinden biri de budur. “Sır” şiirimde “Unutma kanında bir balık gibi sıçrayan acıyı.” demiştim. O acıyı unutmamalıyız. Toplumsal öfkemizi diri tutacak da acıdır, şairi şiirle bileyecek de… Acı bizi umutsuz kılmaz, öfkemizi daha da görünür kılar. Bu bilinç de bizi umutsuzluğa karşı dirençli tutar.

İ.A.: Kitapta, poetik yaklaşımınızı aktardığınız şiirler var? Özellikle “Şairin Esini” bölümünde…  Şiire dair güzel şiirler okuyoruz bu bölümde…

M.K.: Batı şiirinde çok yapılan poetik deneydir şiiri şiirle anlatmak. “Şiir Sanatı” adıyla yayımlanan bütün şiirlerde şair; şiir görgüsünü, bilgisini, anlayışını göstermek ister. İkinci bölümdeki şiirleri böyle okuyabilirsiniz. Şiir üzerine çok yazı yazdım. Bu yazılar bana ve kimseye şiiri öğretmez. Olsa olsa şairin şiir yazma sürecini yansıtır okura. “Şairin Esini” bölümünde bunu şiirle denedim.

Şiirdeki genç şair benim

İ.A.: “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” şiiri gençlere ne diyor? Ya da siz genç şairlere neler söylemek istersiniz? 

M.K. Bu şiiri kendim için yazdım. Şiirdeki genç şair benim. Başka genç şairler de bu şiirde kendilerini görmek isterlerse görebilirler. Sözünü ettiğim “poetik deney”i en iyi söyleyen şiirin “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” olduğunu düşünüyorum. Şiirin bir gençlik duygusu olduğunu biliyoruz. Genç şairlerin bu şiirdeki düşünceleri tartışmalarını isterim. Şiir, şiirden öğrenilir kuşkusuz ama şiir için yazılan yazılar ve şiir için yazılan şiirler de şiir kadar önemlidir.

Gençlerin şiir geleneğini Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya iyi süzmelerini isterim. Her şey oradadır. Şiir üzerine ne yazıldıysa okumalılar. İyi şiirler, onların ustalarıdır. Sabır ve zaman yazar şiiri, şairler değil.

Bu şiirden bir iki bölüm, sözlerimi daha iyi toparlayacak sanırım. Sözü “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi”ne bırakalım mı?

Zamanın Gölgesi

 

“Şiirim yaşayacak mı?” diye sormuştum 

yaşlı, nemrut bir şaire bir gün, sözcüklerden çok.

Biliyordum ki her sözü, kör bir yarada gezinen bir neşterdi o                  dilgerin.

Sadece gülümsedi, konuşsa yara açılabilirdi. Anladım ki                          taşın

içinde gezinen rüzgârı görmeliydi şair,

rüzgârın gölgesinde çırpınan zamanı.

 

Ölü Şairler 

 

Çığlık çığlığa uyanıyorum gece yarıları,

sözcükler dökülüyor her yerimden, diri, lime lime

pörsümüş, gözü kara, ürkek, çılgın

kimilerine geçiyor sözüm, kimileriyse buyruksuz

ölü şairler koşuyor kimilerinin ardından

kimileriyse koşuyor ölü şairlerin peşi sıra

siste, tipide annesini yitirmiş çıplak taylar gibi.

 

Sorular

 

Tutsam, diyorum, dizginlesem onları, bukağılasam

o sözcüklerle çivilesem nallarını

kimindir o soyut koşu, taylara rüzgâr veren o derin boşluk?

 

Kuyu

 

Ey şair, gördün koşu bitecek, büyüyecek tay

boşluksa o eski boşluk, kaz dur onu

çünkü ruhundur ne kadar kazsan da görülmez sonu.

İki Yüzü Zar da ruhumda yeni bir kazıydı. Kazı sürüyor.

 

ÖLÜMSÜZLÜK

 

Eski sessizlikleri dinliyorduk,

bir kuş uzun uzun, bir çekirge kesik kesik

sözcüklerin toprak rengi sevinci

ağzı var, dili yok ölümsüzlüğün

uzar giderdi otlar, bulutlar üstünde.

 

Kış güneşi gibi ürkek, soğuk

atlarımız yorgun yaralı, menzil uzak

av hayvanları gibi kuşkuda, tez ayak

eski sessizlikleri dinliyorduk.

 

Mustafa Köz ile söyleşi, Günlük Evrensel, 23.6.2018, s. 12

“Kitaptaki o ‘Mavi Sakal’ benim!”

AHMET ÖNEL’DEN OTO/KOPİ

Ahmet Önel, “Oto/Kopi”de gündelik yaşamın sorunları içinde bunalan insanın iç çatışmalarını, dış dünyayla ilişkisini, yalnızlığını, güvensizliğini ve kendisini gerçekleştirme çabalarını ele alıyor. Önel ile kitabı hakkında konuştuk.

Ahmet Önel ile Oto/kopi adlı anlatı / roman kitabı hakkında söyleşi. Cumhuriyet Kitap 7.7.2017

Ahmet Önel

BERKEN DÖNER: Oto/Kopi‘nin bir”anlatı” olduğu, daha kitabın kapağında belirtiliyor. Gerçekten de kitabı okurken bir öykü okumaya başladığımız izlenimi oluşuyor ama giderek bir iç konuşmaya tanıklık ediyormuşuz gibi. Metnin bir “anlatı” olduğuna nasıl karar verdin? Bir yazınsal tür olarak anlatının sınırlarını nasıl belirlersin? Türlerin birbirinden ayrıldığı özelliklerle değil de birbirleriyle geçişen özellikleri bağlamında neler söylemek istersin?

AHMET ÖNEL: Oto/Kopi‘nin bir anlatı olduğuna, oylumuyla ortaya çıktığında karar verdim. Kafamdaki uzun öykünün sınırlarım aşmıştı ama yine bendeki “roman” tanımının içini dolduracak denli boyutlu ve derinlikli değildi. Novella’nın uzun anlatı olduğunu biliyoruz. Anlatının sınırları ile belirlemenin de ötesinde, metindeki duygu ve arayışlar diye de yanıtlamalıyım bu soruyu. Öykümdeki kadın karakter, “kaybeden biri olmanın sınırlarında” gezinen biri örneğin. Okumaya devam et

“Yeryüzünü dinliyorum” (Süreyya Aylin Antmen’le söyleşi)

“Yeryüzünü Dinliyorum”

Süreyya Aylin Antmen’le Geceyle Bir adlı şiir kitabı hakkında yapılan ve Diri Ozanlar Derneği‘nin 3. sayısında yayımlanan söyleşi…

“Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.”

DİRİ OZANLAR DERNEĞİ: 5 yıl aradan sonra ikinci kitabın çıktı. Görünüşte basit durabilir ama önemli olduğunu düşünüyorum; ne hissediyorsun?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Elbette, güzele, iyiye ulaşmaya çalışan her çaba çok kıymetlidir. Bir edebî eserin önemiyse yaratma sürecindeki koşullardan, özverili emekten, metnin kendi açtığı o rüzgârlı yoldan geliyor. Yazarından, şairinden çıkıp okura ulaşıyor; insanların kalplerine ve ruhlarına erişiyor. Bunu çok önemsiyorum. İlk kitapta suyun yüzeyinde kalabildiğini görmek vardı, ikincisindeyse akıntıya karşı koyabildiğini görmek… Herhalde üçüncü de dalgayı içmek gibi olacak, öyle bir heyecan… Okumaya devam et

“Mektup, önemli bir belgedir.” (Turgut Çeviker ile söyleşi)

Bursa Olay, 17.12.2016, s. 4

Turgut Çeviker ile yayına hazırladığı “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” adlı kitapla ilgili yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde (17.12.2016, s. 4) yayımlandı.

 

Söyleşiyi yapan: Dilek Atlı

Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları Ve Yayınevi’nden çıktı; bu kitabı hazırlama fikri nasıl doğdu?

Mektup edebiyatı ve posta kültürü dergisi Posta Kutusu’nu (Dünya Yayınları, 2003-2004) yayımlarken Tarık Dursun K.’nın önerisiyle –bir mektup kaynağı olarak– Nedret Gürcan’a ulaştığımda önemli bir mektup arşiviyle karşılaşmıştım. 500 civarında mektup vardı; ayrıca mektuplara eşlik eden elyazısı veya daktilo edilmiş yazı ve şiirler vardı. Bu birikimden yaptığım seçmeyi Posta Kutusu’nda iki sayı yayımladım. Seçtiğim kalem sahipleri şunlardı: Cemal Süreya, Ahmed Arif, Fakir Baykurt, Âşık Veysel, Tarık Dursun K. İlgi uyandırmıştı. Okumaya devam et

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” / Ülkü Başsoy ile söyleşi

Ece Ayhan Sivil Girişimi, Ece Ayhan’la 1953 yılında öğrenim gördükleri Ankara Mülkiye’de tanışan ve arkadaşlıkları uzun yıllar devam eden Ülkü Başsoy ile Ece Ayhan Kültürevi’nde “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora!” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Ece Ayhan ile yıllar süren yazışmaları Anacağım, Merhaba! Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar adıyla Ve Yayınevi tarafından kitaplaştırılan Başsoy, bir Ece Ayhan simgesi olarak değerlendirdiği “Ters Sofora” ağacından yola çıkarak Ece Ayhan’ın izini sürdüğü söyleşi ilgiyle izlendi.

Ece-Ayhan-Ters-Bir-Sofora-1024x435

“Ece Ayhan: Ters Bir Sofora”

Ece Ayhan Sivil Girişimi’nin  “Ece Ayhan: Ters Bir Sofora” adını taşıyan Ülkü Başsoy ile söyleşi etkinliği 12 Ekim 2015 tarihinde Ece Ayhan Kültürevi’nde yapıldı. Kolaylaştırıcılığını gazeteci Ragıp Duran’ın yaptığı etkinlik 10 Ekim’de Ankara’da “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”ne yapılan bombalı saldırı sonucu katledilen 100’ü aşkın barış gönüllüsünün anılmasıyla başladı. Okumaya devam et

Okur Söyleşileri / Ayça Şahin ile Söyleşi

Ayça Şahin

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

Soyutlanmak ve nefes alabilmek için uğradığım mekanlardır kitaplar. Ama her zaman derin bir nefes almak mümkün olmuyor.

Yayınevimizden nasıl haberdar oldunuz? İlk izlenimleriniz nelerdi?

İnternet üzerinden bir kitap siparişinde bulundum. Daha önce haberdar değildim. Tanıştığıma memnun oldum.

İlk edindiğiniz kitabımız hangisiydi? Kitabı edinme hikâyenizi ve bu kitapla ilgili düşüncelerinizi kısaca bizimle paylaşabilir misiniz?

Arkadaş Z. Özger’ den Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası. Kitabı uzun zaman aradım, bir türlü bulamadım. Sonunda sizin de aracılığınızla zafere ulaştım! Kitabı elime aldığım günden beri hayatımın naif bir parçası haline geldi. Yani tüm o uğraşlara değdi.

Kitaplarımızın tasarımını (kapak, sayfa vs.) beğendiniz mi?

Kitabı daha önce görmemiştim. Bu kadar hoş bir tasarım da beklemiyordum açıkçası. Fiziksel özelliklerinden bayağı etkilendim yani.

Kitaplarımızın tümü numaralandırılıyor, Türkiye’de ilk defa uygulanan bir kayıt sistemiyle okurlarımıza kendilerindeki nüshayı Kitap Takip Sistemi‘mize kayıt ettirme, kitapla ilgili kişisel hikâyelerini paylaşma olanağı sunuluyor. Sistemi kullanmış biri olarak bu konudaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Bu sistemi kitabın arkasını incelediğimde öğrenmiş oldum, öncesinde duymamıştım. Garip ve nedensiz şekilde heyecanlandım. Aklımda hep “benden bir önceki ve bir sonraki nüsha kime ait, kitabın ilk ve son nüshalarını kim aldı acaba?” soruları döndü durdu. Ve o insanlarla tanışma isteği de cabası! Pek başarılı buldum

Bir okur olarak yayınevimiz hakkında neler söylemek istersiniz? Beklentileriniz nelerdir? Eleştiri ya da önerileriniz var mı?

Şu an için sadece elimdeki kitaptan yola çıkarak cevap vermek durumundayım. “Şiirlere İlişkin Notlar” kısmı sizin işinizse, takdir edilesi, pek yardımcı. Bu gibi kısımlar okuyucuya yol gösterici olacaktır. En azından bana yardımcı oldu.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Olağandışı samimiyetiniz daim olsun!

Çok teşekkürler…

Varlık’ta Oğuzhan Akay söyleşisi

Oğuzhan Akay: “Ben zihnin, bilincin, bilinçaltının, düşündüğü gibi yaşayanların şiirini yazıyorum. O yüzden, benim şiirim azınlıktır. Yazmanın şehveti mi bu? Evet, orgazm oluyorum hatta. Bu, dilsel anlamda böyle.”

Varlık dergisinin Ocak 2015 sayısında Oğuzhan Akay’la Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) kitabı hakkında yapılan bir söyleşi yayımlandı. Oğuzhan Akay’la Vural Bahadır Bayrıl söyleşti…

Nedir bu kitabı boydan boya kat eden “Gölge” laytmotifi, neyi işaret ediyor?

Oğuzhan Akay: Objeler, nesneler, suretler gölgeleriyle var hayatta. Kimi gölgelerini yakalamaya çalışıyor, kimi gölgeleriyle var olduğunu hissediyor,kimi de farkına bile varmıyor.
Gölgelerin oluşturduğu bir puzzle dünyası bu. Eksiği yok,fazlası var. Fazlası da iz bırakan duygular. Bu şiirleri yazarken de, hep bir gölgeler kitabına gidiş kavramıyla yol aldım.
Gölgeleri ruhun silüeti gibi de adlandırmak mümkün belki. İşaret bu. Beden giysimiz, ruhumuz özümüz. Nesne ve objelerin ruhu olur mu? Olur. Ona da elektronlar vb. diyebiliriz. Her şiirde bir gölge gizli. Okunduğu anda, kitaptan firar edecek bir gölge okuruna yoldaşlık etmeye başlayacak… Sonuçta 11 yıldır süregelen bir projenin sonucu bu kitap. Bakalım etkisi ne olacak?

Gölgede 40 dereceyi biliyoruz da 100 derece ne oluyor? Cehennem iması mı bu? (Çağrışım 100 numara?) Okura ne ima ediyorsun?

Oğuzhan Akay: Öncelikle kitap 100 sayfa.

Gölgede 40 derece de bir kitap evet (İnci Aral), ama tahammül edilebilir bir sıcaklık ve alışıldık bir derece o. Gölgede 100 derece ise kaynama noktasında. Bizim cehennemimiz. Yazarken, okurken, tanık olurken, gözlemlerken yaşadığımızherşey.
Dante’nin Cehennem’inden farkı, ben okur da farkına varsın istiyorum. Yaşayanlar duygusal anlamda bunu depresyon sanıyorlar. Oysa ortalık100 derece.

Okur, gölgesinin farkına varsın yeterli benim için…

Hani yerliler, beyaz adamların yükünü taşıyormuş dağ taştırmanarak. Birden durduklarında beyaz adam neden durdunuz? demiş. Yerlilerdenbiri yanıtlamış: ruhlarımız geride kaldı, koştururken, onu bekliyoruz.
Gölgelerimizi bekleyelim biz de…

oğuzhan Akay şiirleri, gölgede 100 derece, jpg şiirleri, fotoğraf ve şiir

Neden jpg?

Oğuzhan Akay:  Fotoğraf ve resim yüklü dosyalara jpg deniyor biliyorsun ya… Bunlar da aslında sadece şiir değil, birer fotoğraf ya da resim. Henüz çekilmemiş fotoğraflar. Yapılmamış resimler.
Gölgelere ait. Fotoğraflarının çekilmesini, resimlerinin yapılmasını bekliyorlar onlar da.
Şiir dışındaki diğer sanatlara da uzanan bir el var. Ve günümüzün bilgisayar dünyasındaki formatlara.

Mc Donald’s bile “ironi” yaparken reklamlarında, şiirde“ironi” ne yapabilir? Gideceği yol nedir ironinin?

Oğuzhan Akay:  Socrates’in diyalog yöntemi iki aşamadan oluşur. Biri, ironidir. Yani altını çizeceği şeyleri ironiyle gösterir. Tartışmaya açık olduğunu gösterir. İkinci aşama maiotiktir. Onda da ustaca sorduğu ve sorguladığı konularla zihinde var olduğunu düşündüğü bilgileri ortaya çıkarır. İroniye dönersek, söylenenin tam tersidir yapılan. Eleştiriden beslenir. Mizahtan farkı da budur. İroninin gideceği yer, felsefedir, düşüncedir, hayatı ve kendini sorgulamaktır. Şiirde de budur. CinAyetler’i yayımladıktan sonra bu şiir nereye gider gibi düşünenler vardı. Üremez, biter gibi… Bitmediği, bitmeyeceği görüldü. Büyük bir damar bu benim için. Tabii damarı bulamayanlara ve bilmeyenlere iğne verilmez.
Mc Donald’s doğru yolu bulmuş diyelim o zaman, kendisi için de.

Lirik ironi… Belki senin şiirini adlandıracak şey budur. Tek başına ironi değil. Farklı bir alaşım.

Oğuzhan Akay: Bu alaşım, zaman içerisinde ortaya çıktı. Cemal Süreya’nın beni keşfetmesini sağladığım süreçte daha sembolikti yazdıklarım. Hatta Türkiye Yazıları’na yazmaya başlamadan önceki baba şairler yazı kurulunun önüne çıktığımda sınavdan geçmiştim, yazdıklarımı irdelemiş ve 3. Yeni mi bu? demişlerdi. Yeni olmadı, çünkü onu sürdürmedim ama yeniyi yazmak istedim. Yeni insanı, yeni dünyayı ve yaşamı. Kendi gişemi açmak. Başkalarının gişesinde kuyruğa girmektense “sıradan bir adamım ben /kuyruktayken” demek. Sözü çırağım olarak yanıma almak.

Tanımlaman yerinde bir saptama. Ben de lirik ve ironikbiriyim… O halde gölgem de aynı.

Lirik ben’i, şiirinin öznesini (şair olarak sen değil, şiirlerinin ortaya koyduğu benlik, şair-ben) okur nasıl algılamalı?

Oğuzhan Akay: Lirizmde var oluş coşkusu ve iştahı vardır. Varlık olmanın sevinci diyebiliriz. İroni yaparak eleştirirken lirizmle de durumu trajediye değil, umuda sürüklersin.
Benim yapmaya çalıştığım da budur. Şair olarak da kendi lirimi çalarken, ironiyle de düşünceyi ve eleştirel, anarşik yapıyı harekete geçirmeyi amaçlıyorum. Kafa buluyorum.

Şiirde ironi’yi Cem Yılmazvari “komiklik yapmak”diye / gibi algılayanlar var. Şiir ile ironi, şiir ile mizah nerede buluşmalı, nerede birbirinden uzak durmalı?

Oğuzhan Akay: Şiirle mizah sanırım Metüst’te buluşmuştur. Bizim toplumumuz mizahı sever, ama mizah yapanı da çok “ciddiye” almaz. Bendeki ironi, kişiliğimden kaynaklanıyor diyebilirim.

Dile hakim olmanın getirdiği uçsuz bucaksız bir güvenle yazıyorum. Acı çekmiyorum yazarken. Sözcükler beynimden, dilimden kayıyor, dans ediyor, gülüyor, hüzünleniyor.
Farklı anlam ve boyutlara taşınıyor. Günlük yaşamımda da ironiyi kullanıyorum. Bunun yüzde 1’i de şiire giriyor diyelim.Tekrarlarsam: Ne yazıyorsam, o benim. Bunun da yukardaki bir yanıtın tersine eksiği var, fazlası yok.

Senin şiirin bir yandan da “tutkulu bir dil çalışması”. Dil ile didişip, sevişiyorsun genelde. Kimi şiirlerde Dil’in ve çağrışımın seni baştan da, yoldan da çıkardığını gördüm. Yazmanın şehveti mi bu?

Oğuzhan Akay: “Cinim benim/ benim cinim/ sözü bana getir/ çırağım olsun/ geçinip gideriz” diye başlar ilk kitabım olan CinAyetler’in girişi. Tam da budur. Baştan ve yoldan çıkışım bilinçli bir teslimiyet. Akıl kaymasından çok akla tutulma vardır. Ben zihnin, bilincin, bilinç altının, düşündüğü gibi yaşayanların şiirini yazıyorum. O yüzden, benim şiirim azınlıktır. Yazmanın şehveti mi bu? Evet, orgazm oluyorum hatta. Bu, dilsel anlamda böyle. Önündeki 8 atı süren arabacı gibi. Duyguları, aklı sürüyorum. Kelimeleri büküyorum, kamçılıyorum, kelepçeliyorum, sonra sevişiyorum dille. Bu çok güzel bir duygu. Lirizm burdan geliyor işte.

Coşku bu. Hız yapıyorum. Sonuna dek gidiyorum. Yaratıcılık, fikir bulmakla ilgili ya. Bir şiirin de hikâyesinin, fikrinin olması gerek. Yoksa bana ne şairin ıstırabından okur gözüyle… Ama bu benim doğrum ya da doğumum. O nedenle ki, bir kitabımın adı da Ürk Şiirleri’dir. Türk değil… Türk şiir akımının dışında, bazı kurbağaları ürkütecek bir kitap olmuştur. Rahmetli Seyhan Eroğlu da bunu en iyi anlayanlardan ve böyledir diyenlerdendi benim için. Hatta o Zırtlak demiştir buna. Zırtlaklıklar herkesi rahatsız eder. Prime-time’a girmez. O nedenle under-rating olursun. Bir yeraltı şairi olarak görüyorum ben de kendimi. Görmezden gelmeye gerek yok, zaten yeraltından gidiyorum, metro kullanıyorum. Senin ‘Öteki Poetika’n da başka bir başkaldırı ve otoban öyle, sözgelimi. Çünkü köklü ve geleneksel bir damarın içerisinde. Onun da alıcısı has şiir okurları. Böyle rahatız, diyelim. Ne mutlu ürk’üm diyene.

Gündeliğin, modern hayat gündemine taşıdığı çok fazla olgu/ durum var şiirinde. Hatta magazin boyutu bile var senin şiirinin… Ben bunun “yeni” bir şey olduğunu düşünüyorum, sen?

Oğuzhan Akay: Başkası için kötü olabilir bu. Ama bende eğreti durmaz. Şapka takmak gibi. Onu takmanın da raconu vardır. Bir kenarı alın kemiğinin altına oturtulursa güzel durur, yakışır. Şöyle düşünüyorum: Mimari ya da resim kendini sürekli yeniliyor. Eskiden alarak bazen, bazen de geleceğe bakarak. Contemporary (güncel) resim ve bunun sergileri var dünyada ve bizde biliyorsun Baha. Niye zaman akıp giderken, hep aynı yerde kalsın ki şiir.

Okurun günlük gereksinmelerine karşılık verecek şiirleri yazmazsan (reklamcı gözüyle diyorum), şarkı sözlerini okur o da. Klip izler. Bırak şiir, dar çerçevede ve liselerde nefret ettirilen edebiyat dersleri boyutunda sürsün deniyorsa da yürümez bu. Antik kalırsın- kuntik seni yer. Ben yeniyi ve yenilenmeyi, özgün olmayı baştan seçtim. Hayatla beslenen, yaşayan her yeni şey girecek, benim potamda eriyecek ya da benim gölgeme karışacak ki, şiirime yenidir bu diyebileyim. Yeni Rakı gibi isimde ve cisimde kalmak lazım. Bu duyguyu verdiysem sana da, bunu pozitif olarak görüyorum kendim için.

Ki, ortalıktaki zihni en açık, en zeki, en yeni adamlardan birisin. Yazdıkların geleneksele yakın olabilir ama ordaki öz yeni. Sözcükler eski olabilir, ama giysileri yeni. Sanırım saptadığın şey, benim haylaz yapımla da ilgili. Uslanmaz bu deli gönül. Şiir zapt-u rapta alınmaz. Alınmayacak. Ben de alınmayacağım.

Kimi şiirleri reklam ajanslarında yaptığımız “brandstorming” yapar gibi yazmışsın sanki. Ne dersin bu gözleme?

Oğuzhan Akay: Brain yani beyin, storming yani fırtına… Yazarken bin çiçek açar, bin fikir çarpışır kafamda. Gece yazdığımı sabah beğenmem. Üstüne yatarım. Serbest çağrışımlar da olabilir elbette. Aslolan, ister öyle ya da böyle, fikrini ve zikrini net olarak ifade edebilmendir değil mi? Mana bazen karında (karın bölgesinde yani, eşte değil) saklıdır.
Bunlar, şairin ya da sanatçının yöntemleridir. Kimi beyin fırtınasıyla yazar. Kimi içip yazar. Kimi derdiyle inler bağırır. Benzetir alemi, bir güzel. Dayak atar. Derdine ortak arar. Sonrası yapıdır, kurgudur. Ne biliim kurgu değil. Montaj. Taşı yontunca heykel çıkar ki, bu da kurgudur. Bende brainstorming yaparak yazdıklarım varsa onları bir güzel yontuyorum sonra. İşçilik, uygulama (execution), geliştirme daima olur. Bok, bok olarak kalmaz. Akar gider. Nasıl Yazıyorlar? adlı kitapta (kafekültür yayınları) ayrıntısıvar. Meraklısı bakabilir.

İnteraktif bir kitap olsun istemişsin, okur ile yeni türden bir ilişki kurmak istiyorsun. Peki, bu olursa veya olunca ne olacak?

Oğuzhan Akay: Compact Risk Digital Poems de CD kutusunda çıktığında, herkes içerisinde CD aramıştı. Ve kitabı bulmuştu. Okuru, kendi oyunuma katılmaya çağırdım hep.
Dikkat… Çekiyoruz! dedim kitabın sonunda. Bu şu demek: Bu şiirleri okuyan biri, birileri, anladığını, algıladığını, şiirin ve o şiirdeki gölgenin duygusunu fotoğraflayıp gönderirse 31 Mayıs 2015’e kadar, ne olacak? Bu fotoğraflardan veya resimlerden paspartulanacak nitelikte çözünürlüğü olan, şiirin gölgesine ve koşullara uyanlar seçilecek. Bir galeride veya bir uygun mekânda o şiirle birlikte sergilenecek. Satılırsa ne ala? O zaman, o kişiye de satıştan pay düşecek. Böylece iki sanat bir olacak. Amaç ne? Üretilen ve yaratılan bir şey, artı değer, artı sanat yaratacak. Samanlık seyran, ironi lirik olacak. Görselliğe kavuşacak… Satılmazsa da serginin açılış günü hep beraber eğlenmiş olacağız.

Söyleşen: Vural Bahadır Bayrıl, Varlık, Ocak 2015

“Kitap Estetik Bir Nesnedir”

Kitap Estetik Bir Nesnedir

BirGün gazetesi, 11.08.2014, s. 14

Genel Yayın Yönetmenliğini günümüz şiirinin özgün ve üretken isimlerinden Kenan Yücel’in üstlendiği Ve Yayınevi, şiir-edebiyat dünyasına taze bir soluk, farklı bir ses getirmiş bulunuyor. Ve Yayınevi, genç yaşta yaşamına son veren Özge Dirik’in tüm şiirlerini özenli bir çalışmayla derleyerek Nokta Durağı adıyla, Özdemir İnce’nin elli yıl önce yayımlanan ilk şiir kitabı Kargı‘yı, Elli Yıl Sonra ‘Kargı’ adıyla, yirmi beş yaşında bu dünyadan ayrılan Arkadaş Z. Özger’in şiirlerini Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘ adıyla okurla buluşturdu. Büyük ilgi uyandıracağına inandığımız bu önemli yapıtları Kenan Yücel’le konuştuk..

Söyleşen: İsmail Biçer

 

İsmail Biçer: Yayıneviniz hangi anlayıştan yola çıkarak hayat buldu; onu benzerlerinden farklı kılacak unsurlar neler olacaktır?

Kenan Yücel: Çok teşekkür ederim. Uzun zamandır düşündüğüm, üzerine kafa yorduğum bir projeydi. Nasıl yapıldığını yakından gördüğüm için nasıl yapılmaması gerektiğine ilişkin her şey kafamda netleşmeye başlamıştı. Uzun bir hazırlık süreci sonrasında taşlar yerli yerine oturdu. Bir görgü süreci diyebilirim buna. Yayıncılık üzerine okumalar, birçok yayıncıyla yapılan görüşmeler, tasarım üzerine kafa yormalar, ülkemizin yayıncılık geçmişinde yer alan iyi örneklerin etüt edilmesi önümüzü görmemizi sağladı. Memet Fuat’ın De Yayınevi, Ferit Edgü’nün Ada Yayınları özel bir ilgiyle incelediğimiz örnekler oldu. Kitabın estetik bir nesne olduğu genelde es geçilir. Ve Yayınevi olarak nitelikli içerikleri estetik bir tasarımla okura sunmak için yola çıktık, düşleri kanatlandıran kitaplar yayımlayacağız dedik. Butik bir yayınevi tasarladık. Yayımlanmayı bekleyen, üzerine eğilinmemiş, değer verdiğimiz bazı kitap projelerini öne aldık. Altının çizilmesi gereken, önemli olduğu halde dönemin hay huyu içinde gözden kaçırılmış kimi kitapları da… Okumaya devam et

“Ve” Şiirde Israr Ediyor!

 

Evrensel, 25.7.2014, s. 12

Zamanın şiirden yana çekimser olduğu günümüzde bahçemize yeni heceler ekerek sözcüklerin kitaplarda yeşerdiğini görmek umut verici. Şiir yayımlayan bağımsız yayınevleri kervanına katılan “Ve Yayınevi” birbirinden önemli kitaplarla içimizde biriken boşluğun sesini duydu. Yayınevinin editörü Kenan Yücel ile yaptığımız söyleşi, şiire dair umutlarımızı diri tutmamız ve ısrar etmemiz için nedenler sunuyor bize.

C. Hakkı Zariç: Kitapçılarda raf ömrü gittikçe azalan, hatta geldiği gibi iade edilen şiir kitaplarının durumu malum. Dağıtım şirketlerinin burun kıvırdığı, büyük yayınevlerinin yasak savmak için yılda bir iki şiir kitabı bastığı bu cangılda siz nereden cesaret alarak bu belleği değiştirmeye karar verdiniz? Her şeyin kendi ritminde kirlendiği bir dünyada iş mi bu sizin yaptığınız?

Kenan Yücel: Piyasanın genel görünümü ne yazık ki bu. Söz konusu olan şiir kitabıysa dağıtıma girmek, rafta durmak, dolayısıyla okura ulaşmak çok güç. Yola çıkarken “şiir kitabı basmayın, basacaksanız da ilk kitaplarınız şiir olmasın, dağıtamazsınız” diyen çok oldu. Serde Don Kişotluk var, burnumuzun dikine gitmeyi de seviyoruz. Türü ne olursa olsun, iyi kitabın, nitelikli kitabın, okurdan hak ettiği ilgiyi göreceğinden de kuşkumuz yok. Şiirle başladık yayıncılığa. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunuyor olmanın özgüveniyle hareket ettik. Nereden mi cesaret aldık… İyi şiirin gücünden cesaret aldık. Nitelikli okurun sezgilerinden cesaret aldık. Birikimimizden cesaret aldık. Gördük ki, iyi şiir, iyi kitap, kendi yolunu açıyor, raflarda kendisine yer de açıyor, “şiir satmaz” önyargılarını dağıtarak ilerliyor, kısa sürede yeni baskılar da yapıyor, “en çok satanlar” listelerine de giriyor. Yapılan güzel işlerin karşılığını bulması hevesimizi artırıyor elbette. Şimdi daha da cesuruz… Okumaya devam et

Okur Söyleşileri / Serkan Murat Kırıkcı ile söyleşi…

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri “Okur Söyleşileri” başlığı altında web sayfamızda paylaşacağız. Bu söyleşilerin ilkini Serkan Murat Kırıkcı ile yaptık. İyi okumalar dileriz…

Serkan Murat Kırıkcı

Serkan Murat Kırıkcı

“Kitapçılarda şiir bölümünün, raflarının en atıl yerlerde olduğu ve önemsenmediği bir dönemde sadece kitapların çıkması bile önemli bir şeyken, yayınevinin yaptığı iş çok büyük… Hatta Don Kişot’luk… Beklentim öncelikle, aynı çizgi ve kalitenin sürmesi…”

 

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

75’liyim… Kendi zevkini tatmin etmek üzere, hobilerini işe çevirerek yaşamaya çalışan biriyim. Grafikerlikle başlayarak gazetecilik, radyoculuk, film eleştirmenliği, editörlük yaptım, bir dönem fanzin çıkardım. Bu serüvenlerden sonra şu sıralar fotoğrafçılık yapıyorum. Bir de 2006’dan bu yana “Kayıp Paylaşımlar Koleksiyoncusu” adlı blogum var… Okumaya devam et