Ateş Sözcükleri (Melih Levi)


Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

            Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri Eylül ayında Ve Yayınevi’nden yayımlanan Süreyya Aylin Antmen hakkında nicedir bir yazı kaleme almayı istiyordum. Şiirde pek nadir karşılaşılan bir özü, yaklaşımı ve bütünselliği yakalamış olan Antmen’in şiirinin en temel özelliklerinden bahsetmek yeni bir dil gerektiriyor. Şairin kendini dünyaya ve nesnel, görsel, duyusal ögelere karşı nasıl konumlandırdığını anlamak ve anlatmak bir hayli güç. Konumlandırmak sözcüğü bile kulağa ters geliyor çünkü şairin nesnel olanı bir mesafeden izlediğini, dünyayı temsil etmeye çabaladığını düşündürüyor. Şiirimizde türüne az rastlanır bir hassasiyet ve duyarlılık barındıran Antmen’in şiirsel dünyasını anlatabilmek için sanırım ters yola girmem gerekecek. Bunu Antmen’in yerleşmiş şiir anlayışının kalıplarından nasıl sıyrıldığını, onları nasıl dönüştürdüğünü ve yepyeni bir şiirselliğe kapılar açtığını anlatarak yapacağım.

Bugünlerde okuduğunuz birçok şiirde bu temsil etme dürtüsünün ön planda olduğunu görebiliriz. Bir tür senkronizasyon, eş zamanlama söz konusu: imgeler, şiirde dikkatin veya duygulanımın yoğunlaştığı anlarda ortaya çıkıveriyor. Bu deneyim bize sembolist şiirden kalan bir miras. Romantik şiir düşüncesinden ayrılmak adına doğasal ve şiirsel süreçler arasında keskin ayrımlar yapmaya gitmiş Sembolist şiirin imge kavramı şunu hedefliyor: Şairin yaşadığı duygusal karmaşayı barındırabilecek bir imge oluşturmak. Şiire fiziki bir harita gibi baktığımızı hayal edersek, bu anları şiirin en engebeli bölgeleri olarak düşünebiliriz. Soyut ve somut olanın en ısrarlı devinimlerle bir araya geldiği anlar. Şiirin sinir hücrelerinin en yoğunlaştığı bölgeler. Türkçe şiirde ses, ölçü ve ahenk gibi ögelerin gittikçe önemini kaybetmesi de bu tür imgeci şiire duyulan ilgiyi artırdı. Şiirde işitselin yerine yalnızca görsel düzen egemen olmaya başladı ve bu görsel egemenliğin rahatını kaçıracak ögeler gittikçe azaldı.

Sembolist düşüncenin etkisinde kalan şiirde imgeler bir duygulanımı sadece barındırmak veya temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu duygulanımları zapt ediyor ve hapsediyor. İnsan deneyimini, algıyı ve duyguları sözlerden oluşan denklemlere çeviriyor. Postmodern şiirin bu temsil etme dürtüsünün önüne geçtiğini iddia etmek bir yanılsama olacaktır çünkü postmodern düşüncenin hakikat konusundaki şüpheci yaklaşımı ve tekilin egemenliğini reddedişi varoluşsal deneyimlerin putlaştırılmasına ve insan deneyiminin sabit ögeleri olarak varsayılmasına sebep oluyor. Sabit ya da yorumlanabilir bir hakikat fikrine olan inancın peşinen reddedilmesi ile ortaya çıkan endişe, kaygı, melankoli, arzu gibi soyut kavramlar adeta somut, objektif ve evrensel olgularmış gibi işleniyor.

            İmgenin bu diyalektiği –yani şiire dağılımı ve belli bölgelerde yoğunlaşması arasındaki gerilimi– kuşkusuz ki söylem sanatı için önem taşıyor. Fakat bütün bunların yanında şiirde daha az temsil edilen bir damar var. Paul Celan ve Füruğ Ferruhzad gibi şairlerde karşılaştığımız bir şiirsellik. İmgeleri dilde türeyen imtiyazlı ögeler haline getirmek yerine onları insan algısının en temel eğilimlerinde keşfeden bir damar. Ingeborg Bachmann, Frankfurt Dersleri’nde, Celan’ın şiiri hakkında şöyle diyordu: “Eğretilemeler tümüyle yok olmuş, sözcükler bütün maskelerini indirmiş, bütün sırlarını söylemişler, hiçbir sözcük diğerini kovalamıyor, etkilemiyor.” Antmen’in şiirini belli bir şiir türüne veya söylem tarzına hapsetmek istemem ama bu şairlere yakın gördüğüm taraflarını vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

            Bu şiirin en çarpıcı özelliklerinden biri her dize yenilenen –ısrarlı hale gelen değil fakat derinleşen– bir duyumsama arzusu. Doğanın dilini değil, doğayı duymak. Doğanın şekillerini, dokusunu, değişimlerini ve titreyişlerini hissetmek. Doğanın dili dediğimiz vakit etrafımızdaki her şeyin sanki dile meylettiğini veya dünyanın tümce bilimle anlaşılabileceğini varsayıyoruz. Fakat Antmen’in şiiri doğaya böylesine bir dayatma yapmaktan kaçınıyor. Kitapta çok az sayıda noktalama işaretinin yer alması bunun ilk belirtilerinden. Noktasız biten şiirlerin neredeyse hepsinde bir döngü söz konusu. Doğayı yataklarından söküp şiirin ve dilin yapay ortamlarında, seralarında yaşatmak yerine bu tehdidin belirdiği anlarda geri çekilmek, hâkimiyet kurma dürtüsünü bastırmak ve dilin insan bilincinde oluşturduğu leke ve yaraları anlatmak… İşte bunlar Antmen’in şiirlerinde karşılaşabileceğimiz dürtülerden bazıları. Örneğin, “Oradayım ben, kalbim orada” şiirinde şu dizelerle karşılaşıyoruz:

az kalmıştı varmaya, kurtulmaya
çıkardım üzerimden ten giysisini
bir dil lekesi kaldım senden içeri
beni söyleyen karanlık nerede başlar arzusuna
nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri
oradayım ben, kalbim orada

Şair varmaya ve kurtulmaya az kaldığını iddia ediyor. Bir keşfin eşiğinde sanki. Bu eşikte olma durumu lirik şiir tarihinde en sık karşılaştığımız alametlerden biridir çünkü şairin, dünyada duyumsadıklarına veya duygularına bir isim verirken hep eli titrer. Dili söylemeye varamaz. İsim vermek yalnızca anlaşılır kılmak değil aynı zamanda karmaşık hadiseleri bir kelimeye hapsetmek demektir. Şair bu bölümde benzer bir sorunsalla yüzleşiyor. Varmaya az kalmıştı. Nereye varmaya? Şiirin başlığındaki “oraya” mı? Orası neresi?

            Paul Celan’ın şiirinde de sıklıkla karşılaştığımız yer-yön belirteçleri Antmen’in şiirinde önemli bir rol oynuyor. “Burası” ve “orası” gibi belirteçler okuyucuya bir çırpıda dilin egemenliğini hatırlatıyor. Özellikle şiirde yön göstermek için kullanıldıklarında bu belirteçler, dilin merhametine sığınmamıza neden oluyor. Nereyi işaret ediyor şair? Antmen bir yön ve mekân beklentisi yarattıktan sonra bu zarfları işlevselliklerinden arındırıyor. Öyle ki, okudukça, belirgin bir yön beklentisi kayboluyor. Bu kayboluş bir “dil lekesi” gibi şiire işleniyor. Yukarıdaki beyit bu gerilimin belki de en güçlü tanığı. “Beni söyleyen karanlık.” Şairin benliğinden izler, fısıltılar taşıyan bu karanlık “nerede başlar arzusuna”? Ben’e ait olan arzu birden karanlığın, bütün bir ortamın arzusu oluyor. Fakat bu genişleme yaşanır yaşanmaz, bu arzu gün yüzüne çıkar çıkmaz sözdiziminde kopukluk tehlikesi beliriyor. Dilin tökezlemesine şahit oluyoruz: Şiir, “nerede başlar arzusuna / nerede yitirir onu” gibi devam edebilecekken, “nerede yitirir buldum sanırken tüm sesleri” ile devam ediyor. Yine bir aktarım söz konusu. Karanlığın nesnesi arzudan sese dönüşüyor. Arzunun yitmesiyle bir arada tuttuğu dünya görüşü ve dilsel düzen de kayboluyor. Bu çözülme noktasında “nerede” sorusuna nihayetinde bir yanıt geliyor: “oradayım ben, kalbim orada.”

            “Adımı unutmaktan” şiirinin sonunda şu dizeler yer alıyor:

ışıl ışıl, ölü bir bakış dağların iç denizinde
peşine katıp sürüklüyor şimdi beni
dilin köklerinden geriye
ne kaldıysa

Şiirin genelinde iç ve dış kavramları arasında süregelen gerilim bu son bölümde doruk noktasına ulaşıyor. Doğa tek bir imgesel işlev üstlenmekten sürekli kaçınıyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış”: bu tasvir Antmen’in sözcüklerden bahsederken kullandığı dili hatırlatıyor. Sözcükler bir yandan ışıldıyor ve aydınlatıyorlar. Bir yandan da aydınlattıkları yere karanlığı getiriyorlar. Sözcükler yeni anlamlar üretirken yeni yas objeleri ilan ediyorlar. Yukarıdaki dörtlüğün ilk bölümünde “sürükleme” eylemini yapan şairin kurguladığı bu tezatlı imge: “ışıl ışıl, ölü bir bakış… sürüklüyor şimdi beni.” Fakat Antmen bu imgenin öncelik kazanmasına izin vermiyor. İlk iki dize ve son iki dize arasındaki uyumsuzluk yine dilin tökezlediği, birleşmeyi ve birleştirmeyi reddettiği bir âna dikkat çekiyor. “ışıl ışıl, ölü bir bakış” imgesi kıtanın asıl vasıtası olmaktan çıkıyor ve yerini yas ilan eden başka bir söz grubuna bırakıyor: “dilin köklerinden geriye ne kaldıysa.” Şairi sürükleyenler artık bu arda kalanlar.

            Dilin adlandırma ve yok etme ikilemi etrafındaki bu git geli şairin dilsizliği arzuladığı gibi bir izlenim uyandırabilir. Fakat “dilsizlik değil yolun sonundaki arzu.” Teslimiyet de değil:

bırak acısın
saklıdır ağzı zihni kuşatan yüreğin
onca yaprak serpilir gül açılır diken sivrilir
duyulmaz yine de kanatsı hafifliği
kor suskunluğu taşıyan dirimi acısın bırak
dilsizlik değil kuğuların geçişi birbiri ardında
ve sözcüksüz değildir sevgi, yönü yoktur
akkor oklarının

Antmen’in daha önceki kitaplarında da karşılaşabileceğimiz bir uzlaşma söz konusu. Acı, leke, yara gibi imgeler burada önemli bir rol oynuyor. Dilin yetersiz geldiği veya gerisinde acı bıraktığı yerleri kabul etmek, onlarla yaşamayı öğrenmek şiirsel sürecin bir parçası. Nitekim bu yaraları taşımayı reddetmek, şiirin mükemmel bir dile veya imgelerin kusursuz bir tasvir gücüne ulaşabileceği konusunda ısrarcı olmak, egemenlik kurma dürtüsünü her seferinde yeniden kışkırtacak. Şair yeri geldiğinde sözcüklere şüpheyle yaklaşıyor, kitabın adından belli olacağı gibi, onları “ateş” imgesi ile ilişkilendiriyor. Güneşe çok yakın uçup kanatları yanan İkarus gibi, kör cesaretle isimlere yakın uçmanın da bir düşüşü, yitirişi getireceğini biliyor. Buna rağmen “sözcüksüz değildir sevgi” diyor. İki olumsuzun bir arada kullanılması da şairin sözcükler konusundaki temkinine işaret ediyor. “Sevginin sözcükleri vardır” demekten sakınıyor.

            Her toplumun köşesinde, marjinlerinde kalmış, marjinal olandan öğreneceği çok şey olduğu gibi, şiirin de köşelerine itilenlerden öğrenecek çok şey vardır. Antmen’in şiirinin köşelerinde sıklıkla ünlü harflerle karşılaşıyoruz. Ünlü harfle biten dizeler, özellikle de uyakla buluştuklarında, sesin uzamasına ve şiire bir yönelme hâlinin nüfuz etmesine yol açıyor. “Parçalanmış zaman” şiiri şöyle başlıyor: “gecenin ağlarından çıkarıyordum seni / o kanla dolmuş kalbini.” “Giz saatleri” ise şöyle:

giz saatlerinde daha bir pembeleşir
gülde gizli bir gül kolonisi
daha bir soluklanır
ertelenmiş zamanların güneşi

Şiirleri okurken dilin yapısal özelliklerini duyumsamamak mümkün değil. Tamlama ekleri, yönelme ve belirtme hallerinin şiirin bünyesine işlediğini bilhassa sesli okurken fark edebiliriz. Fakat yer-yön belirteçlerinin sık kullanımında olduğu gibi, yapısallık hissinin nasıl ötesine geçildiğini düşünmek gerekiyor. Şiirin köşelerine yerleşmiş, bu marjinal sesleri daha iyi dinlememiz gerekiyor. Bu sesler Antmen’in şiirinde elzem bir rol oynayan inilti, uğultu ve uluma eylemlerini çağrıştırıyor. Modern şiirin ölçü ve ritim duygusundan yoksun kalarak kaybettiği işitsel düzenin son kalıntıları gibi… görsel düzenin egemenliğini sarsabilecek bir işitsel düzenin son çırpınışları. “böyledir kırık kanatların doğurgan sesi.” İşte Antmen’in şiirinin damarına işlemiş bir yas duygusu, bir acı, bir haykırış hissiyatını bu köşede kalmış seslerden anlamak mümkün. “Uluyorsun dünyaya” şiiri hem bu sesleri duyabileceğimiz hem de ulumanın şiirdeki etkisini daha iyi anlayabileceğimiz bir örnek sunuyor:

uluyorsun dünyaya
daha önce kavranmamış bir acılıkla
söndürüyor ay ışığını nicedir aç kurtların sesi
işte orada, karanlığında, kırılıyor gövdenin kanlı buzulu
ve sürüklüyor peşinden, bilinmez, hatta ürkünç
bir o kadar görkemli hızıyla seni
doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek
uzakların

Uluma ile başlayan bu şiir bir “orada”ya işaret ederek devam ediyor. Şairin kurguladığı mekânın, “oranın” görsel karşılığını saptayabilmek çok zor. Kitap boyunca karşılaştığımız çeşitli imgeler ve eylemler var: karanlık, kan, ay ışığı, sürükleme. Bütün bu kavramlar, nesneler “sözcüksüz değildir” elbet, hepsi bir isme kavuşmuş, dünyaya “kımıldama!” diye emrediyor gibiler. Kımıldamamalı dünya çünkü bu âna “daha önce kavranmamış bir acı” hâkim. Lakin, dikkat edin, dünyanın bir ânını kavrama arzusu nasıl da hızlı, tüketici ve vahşi bir arzuya dönüşüveriyor: “doymadık tek bir ırmağı kalmayana dek / uzakların.” İmgenin bu evrimine şahit olan birtakım sesler var. “dünyaya”, “acılıkla”, “sesi”, “buzulu”, “seni.” “Orada” konusunda ısrar eden, sürekli uzağı, uzaklarda bir yeri göstermek ve tasvir etmek isteyen görsel düzene karşı, bizi sesin en derinlerine çeken, acının kulakları tırmalayan ulumalarını taşıyan işitsel bir düzen de var. Nitekim Antmen, “sesin içinde / köklerine sızıyorum şimdi burada olmanın,” diyor kitabın son şiirinde. Kitaba adını veren şiir, “Ateş sözcükleri”nden bir alıntı ile bitireceğim yazımı.

dikenler az sonra çekerler ufku üzerimize
bu nerden gelir bilinmez ağırlıkla soluruz
toprağın çığırtkan sorgusunu
iniltisini sıradağların

“Toprağın çığırtkan sorgusu” ve “iniltisi” sıradağların. Antmen doğanın hayıflanışını ve şikâyetlerini bir dile çevirmekten sakınıyor. Bu dizelerin arkasında yine bir “orada” belirteci saklanmış. Şairin sözcükleri bir coğrafyaya işaret etmekte. Fakat sözcükler doğaya erişim sağlamak veya doğanın dilini duyurmak için değil, bir eşik yaratmak için varlar. İsim vermek ve yok etmek arasındaki ince çizgiyi korumak için. Aydınlatıcı ateşe yaklaşmak ile onda kavrulup kül olmak arasındaki hassas dengeyi yaşatmak için. Ateş-ten değil, ateş sözcükleri. İmgeci değil, imgeye direnen şiir.

Melih Levi, Varlık, Ocak 2019, S. 1336, s. 106-108

Süreyya Aylin Antmen ile söyleşi | Edebiyattan Sayfalar

Sonsuzluğa Kiracı, Geceyle Bir ve Ateş Sözcükleri adlı şiir kitaplarını yayımladığımız şair Süreyya Aylin Antmen, Cenk Kolçak’ın Edebiyattan Sayfalar programına konuk oldu. 11 Kasım 2018’de Artı TV’de yayımlanan programı Youtube bağlantısından izleyebilirsiniz.

Süreyya Aylin Antmen ile “Ateş Sözcükleri” üzerine söyleşi

“Gizem, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir”

Söyleşen: Onur Akbaş

Üçüncü şiir kitabı Ateş Sözcükleri‘ni geçtiğimiz ay yayımladığımız Süreyya Aylin Antmen ile yeni kitabı ve şiire bakışı üzerine yapılan söyleşi Duvar Kitap‘ta yayımlandı.

 Onur Akbaş'ın, şair Süreyya Aylin Antmen ile yaptığı söyleşi Duvar Kitap'ta yayımlandı. 17.10.2018 

 

 

 

 

Daha önce şiirlerinizle yolu kesişmemiş olanlar için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Şiir yazmaya 1994 yılında başladım, evde bir şairin daha olması, sürekli şiirle, daktilo sesiyle iç içe olmanın bunda etkisi vardır mutlaka. Zamanla şiiri bir yaşama, direnme ve mücadele biçimi olarak gördüğüm için yazmayı sürdürdüm, bizi biz yapan şeyi, birbirini tanımayan insanların bir diğerine kalbiyle dokunmasını şiirin hakkaniyetli toprağında buldum. Şiirim ilk olarak 2004 yılında yayımlandı, sonrasında pek çok dergide yer almaya devam etti. İlk kitabım Sonsuzluğa Kiracı 2011’de, ikinci şiir kitabım Geceyle Bir ise 2016 yılında yayımlandı. Bu Eylül ayında ise Ateş Sözcükleri Ve Yayınevi’nden çıktı.

Süreyya Aylin Antmen (Fotoğraf: Muzaffer Özgen)

Siz eserlerinizi biçimsel ve tematik açıdan nasıl değerlendirirsiniz?

Biçim ve tema olarak bir kaygı gütmüyorum, şiirin doğasına aykırı herhangi bir çabaya da girmek istemem, çünkü şiir her şeyden önce yaşanan, duyumsanan bir şey, sonra sözcüklere bürünür, ancak orada bile bizden bağımsız bir soluk alıp verme vardır. Yapmaya çalıştığım şey yalnızca o soluk alan şeyi büyük bir belirsizliğin ortasından çekip almak, bunu bazen bir yaşam ezgisiyle, bazen fısıltılarla, ulumalarla, bazen de yakıcı bir acıyla yapıyorum. Aynı zamanda başkalarının acılarını, direncini, yaşama kaygısını duymaya çalışıyorum. Hâl böyle olunca tema kaygısından uzaklaşıp bir yaşam çabasına bakıyor insan. Çünkü şiir de yaşam gibi, zıt kutuplar arasında gergin bir hat kuruyor, ama bu hat aynı zamanda piyanonun tuşları gibi, en güzel ezgileri bize duyuruyor. Herhangi bir şey ne eksik ne fazla, bu yüzden biçilecek kesin sınırlar yok, aksine yıkılacak sınırlar, gidilecek yollar, uğruna dip kökleri gibi sessiz bir dil kurulacak mücadele var. Aşk, acı, ezgiler, direniş, mücadele, ortak acılar, yas, yıkım ve yeniden inşa daima şiirin merkezinde…

Okur için eserlerinizin nasıl bir işlevi olmasını istersiniz? 

Belki ilk kez hissedecekleri, duyumsayacakları şeylerle başka dünyalara özgü bir nefes alabilmelerini, dünyaya, varlığa, yaşamın mucizevi dokusuna gözlerini her zamankinden daha dikkatli açarak sözcükler aracılığıyla yeni bir bakışın tüm olanaklarını denemelerini dileyebilirim ancak. Tabii bir de dizelerin aramızdaki o aşılmaz mesafeleri yıkarak yeni köprüler kurabilmesini…

Süreyya Aylin Antmen'in üçüncü şiir kitabı, Ateş Sözcükleri. Ve Yayınevi, Eylül 2018.

Biraz da yeni şiir kitabınız Ateş Sözcükleri üzerine konuşalım isterseniz.

Ateş Sözcükleri, birlikte direnmenin, koyu günleri söylerken yarın açacak olan güneşe doğru yürümenin bir yoluydu benim için. Evet her şey geçecek, her şey geride kalacak, büyük acılar, elbette büyük sevinçler de, ama ortak acılarımızın peşinden çok daha büyük sevinçler gelecek. Bunu görmek, söylemek gerek. Direnmenin sayısız yollarını bulmalı. Bunu şiirden daha doğru aktarabilecek bir şey yok bana kalırsa. Bir önceki kitabım Geceyle Bir‘de “elbet uyanacak taşlar” diyordum, çünkü onların da zamanı var, tıpkı yaşamda her şeyin doğru bir zamanı olduğu gibi… Aynı zamanda yaşamımla örtüşen şiirler bunlar. Hepimiz aynı coğrafyada bir büyük yanığı, yangını soluyoruz, bu da bizi yazarken ve okurken bir arada tutuyor.

Şiir gizemin peşinden koştuğu gibi bazen de gizemi peşinden sürükler. Ancak son kitabınızda yer alan şiirlerde, gece, giz, gizem, karanlık ve siyah sözcükleri  dikkat çekiyor. Bize bu manada açık gibi gelen bu kelimeler şiirinizin hangi tarafını tanımlıyor?

Gizem, şiirin doğasında, bir iksir gibi içeriği saklı ezgisinden kaynaklanan ikinci bir dilde, sözcüklerin bir araya gelişindeki sessiz gürültüdedir. Belki bir yankı, doluluk, tılsım olarak hissederiz onu ve tam da bu nedenle hiç kavrayamayız. Bu saydığınız sözcüklerin taşıdığı yükler şiirin uğultulu toprağını imliyor, oradan sesleniyor bize, orayla temas hâlinde kalmamıza olanak tanıyor. İnsan ruhunun karanlığından, son bir nefes veren şeylerin dönüşerek yeniden doğduğu o yaratım alanından söz ediyorum elbette. Bu sözcüklere fısıltılar, haykırışlar, düşler ve uğultular eşlik edebilir. Şiiri düşünür ve yaşarken, sancıyan yanımızın soluk alıp verdiğini bize anlatan sözcüklerdir bunlar. Bunun, yalnızca benim şiirimde değil, genel olarak şiirin doğasında olan sessiz bir iletişim hâli olduğunu düşünüyorum.

“Direnişi en iyi şiir anlatır”, Duvar Kitap, 17.10.2018, S. 27, s. 30

Süreyya Aylin Antmen, Söyleşen: Onur Akbaş

Şiirsiz zamanlarda şiir (Sabri Kuşkonmaz)

“Geceyle Bir” bize bir güzel şiir kozmosu sunuyor. İncelikle, umutla ve güzellikle dolu bir özel şiir dünyası,  baştan sona aksamadan süren bir ses, ritim ve anlam uyumudur elimizdeki kitap…

Süreyya Aylin Antmen, yaşadığımız onca dil ve gürültü kirliliği arasında bir kristal ses, hakiki şiir kitabı Geceyle Bir ile ses veriyor. Kitap ile günceli böyle bir “kirlilik” üzerine kurulmuş bir cümleyle özetleyebiliriz. Bu kirlilik, açık bir ikiyüzlülük ve riyanın neden olduğu politik bir kirlilik.

Çokça yineleme pahasına bir kez daha yazmalı: Güncelin olanca kötü ve kötücül olmasına karşın, şiirde hâlâ umut var. Şiir hâlâ insanı anlatabiliyorsa, demek ki güncelin içinde insan da var! Bir şeyler hep yanlış giderken, avunumuz, sığınağımız olan şeylerden biri şiirler. İnsanlığımızı, insani duyguları, insani duyumsallığı anımsatan çabalar… Okumaya devam et

“Yeryüzünü dinliyorum” (Süreyya Aylin Antmen’le söyleşi)

“Yeryüzünü Dinliyorum”

Süreyya Aylin Antmen’le Geceyle Bir adlı şiir kitabı hakkında yapılan ve Diri Ozanlar Derneği‘nin 3. sayısında yayımlanan söyleşi…

“Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.”

DİRİ OZANLAR DERNEĞİ: 5 yıl aradan sonra ikinci kitabın çıktı. Görünüşte basit durabilir ama önemli olduğunu düşünüyorum; ne hissediyorsun?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Elbette, güzele, iyiye ulaşmaya çalışan her çaba çok kıymetlidir. Bir edebî eserin önemiyse yaratma sürecindeki koşullardan, özverili emekten, metnin kendi açtığı o rüzgârlı yoldan geliyor. Yazarından, şairinden çıkıp okura ulaşıyor; insanların kalplerine ve ruhlarına erişiyor. Bunu çok önemsiyorum. İlk kitapta suyun yüzeyinde kalabildiğini görmek vardı, ikincisindeyse akıntıya karşı koyabildiğini görmek… Herhalde üçüncü de dalgayı içmek gibi olacak, öyle bir heyecan… Okumaya devam et

“Şiir: Birlikte doğrulacağımız günler için bir sığınak”

“Şiir, birbirimizin acısını taşıyor olmanın bir nişanesidir; çünkü ‘ben’den başlayıp ‘biz’in alanına varıyor, kalplere ve ruhlara dokunuyor. Bugünün gerçekliğiyle yanıp kavrulan bir dünyada bunu çok önemsiyorum. Benim için şiir gerçeği taşıyabilmek; birbirimizi anlamak ve birbirimize uzaktan da olsa dokunabilmek için gizli bir geçittir. Aynı zamanda, birlikte doğrulacağımız günler için de bir sığınak.”

Süreyya Aylin Antmen ile yapılan ve 4.12.2016 tarihli BirGün gazetesinde yayımlanan söyleşinin tam metni…

Söyleşen: Nazlı Yıldırım

NAZLI YILDIRIM: Beş yıl aradan sonra “Geceyle Bir” ile çıkageldiniz. Birikim ve işçilik gerektirir. Süreci nasıl değerlendirdiniz?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Sonsuzluğa Kiracı‘dan sonra daha bir durulmuş olan ruhun; kendi içerisinde pek çok sıkıntıya karşı duran zorlu bir sürecin şiirleri Geceyle Bir. Dosyanın tamamlanması sürecinde tabiatla çok daha iç içe olduğum ve yeryüzüyle iletişimi sürdürmenin yeni imkânlarını aradığım bir uzun zamanı yaşadım. Esasında zihinde, ruhta ve yürekte çoktan yaşanmış ve bitmiş olanın şiirleriydi bunlar; yeryüzü seslerinde kendi iç seslerimi karşılamaya başladıkça bir dil evi edindiler. Kalbin ve zihnin ortaklaşa verdiği bir savaşın, yakıcı reddedişin; duyulan özlemlerin, acının ve arzunun tortusu vardı, kalbin ateşe verdiği bir ruhta sanırım yalnızca bu tortuyu havalandırmış oldum ve şiirler birbirinin peşi sıra geldiler. Bazen boşlukla biçimlenmiş acı verici bir sessizlik, bazense yükseklerde ve aşağılarda yaşam ateşini arayan bir doluluk eşlik etti şiire. Göklerde, kalpte başlayan bir ateşin yankılarını aradım. Ne olursa olsun, yaşamın, bir kez olsun yitirmişlerin kazandığı bir savaş olduğunu belleğin derinliklerinden bu ateşin yankılarıyla çıkarmaya çalıştım. Okumaya devam et

“Köklerin kanatlanma isteği var şiirde…”

Süreyya Aylin Antmen: “Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.”

Yeni kitabı Geceyle Bir‘le birlikte ilk şiir kitabı Sonsuzluğa Kiracı‘nın ikinci basımını yaptığımız Süreyya Aylin Antmen’le yapılan bir söyleşi Gazete Duvar‘da yayımlandı.

Süreyya Aylin Antmen

GAZETE DUVAR: Her şairin; başlangıç sürecine ait iki aşamalı bir hikâyesi olduğuna inanırım… Birincisi şairin ilk yayımlanan şiirine kadarki döneme aittir; ikincisi de ilk yayımlanan kitabına kadarki sürece… Şair için bu iki dönemin anılarının, deneyimlerinin aynı zamanda kurucu rol oynadığını da düşünürüm. Bu konuda senin anlatacakların neler olabilir?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Yazmaya başlamamla ilk şiirimin yayımlanması arasında on yıllık bir süreç var. Bu yönden katılıyorum size, bu sürecin kurucu etkisi yadsınamaz bir şekilde şiirimdedir. Kitaplarla ve daktilo edilmiş şiir sayfalarıyla dolu, üstelik dergi de hazırlanan bir evde büyüdüm. Evde daktilo sesi kesildiğinde, sanırım daha o günden devam etmeye karar verdim ve o ses hep hayatımda oldu.

Bütün o sarsıcı ve yeniden kurucu deneyimler, bir mucizenin sırrını taşıyan anılar… Bir eşi, dokusu ancak şiirin kubbesi altında bulunabilecek şeylerdi benim için. Zorlayıcı olduğu kadar büyülü de bir alan. Deneyimlerim yolumu şiirle kesiştirdi, ifade alanını şiirle kurdu. Şimdi düşününce başka türlü de olamazdı gibi geliyor.

İlk şiirim 2004 yılında Patika dergisinde yayımlandı. Kitabımın çıktığı 2011 yılına kadarki sürecin biraz daha zorlayıcı geçtiğini söyleyebilirim. Bir yol açmak, o yolda yalnız kendi sesini duyarak ve sadece sezin yoluyla ilerlemek; bir yandan da yolun zorluklarına karşı direnmek, mücadele vermek kolay değildir. Kurucu sayılabilecek, ama daha çok tetikleyici bir etkisi olmuştur bu sürecin de.

Bu ilk dönem bende her şeyin oluştuğu, olan biten şeylerin bir karşılık bulduğu ve bir kimlik edindiği sürece de denk geliyor aynı zamanda. Hem felsefî hem ideolojik bir zeminde ilerleme gayreti içerisindeyken yaşananlar şiirimin de şekillenmesini sağlamıştır.

Geceyle Bir, Süreyya Aylin Antmen'in ikinci şiir kitabı, Ve Yayınevi

Gazete Duvar: Şiir, kadın ve kadın şair denilince ne düşünüyorsun?

Süreyya Aylin Antmen: Bu konu, şiir gündemini ne yazık ki çok meşgul etti, halen de üzerine konuşulmaya devam ediyor. Zaman zaman bizler de fikirlerimizi söyledik. Kadın şair dediğimizde, zaten ortaya büyük bir sorunun varlığını yerleştirmiş oluyoruz: Cinsiyetçilik. Buna karşılık biz de ısrarla vurguluyoruz: Kadın şair değil; şair kadın… Ancak böyle bir vurgu bile külliyen gereksiz bana kalırsa. Şiirin, içten içe erkek egemen dilin kültürel kodlarıyla belirlendiğinin ve kadının da bu sınırların içine çekildiğinin, adeta ikincil özne olarak görüldüğünün pek de gizli olmayan bir göstergesi bu tür ayrımlar. Alt metinde bunu okuyoruz. Şair şairdir, kadının özellikle vurgulanmasını ve bu yönde bir ayrımcılığı zul sayarım.

Buradan baktığımızda kadınların yazdıkları şiir bir hesaplaşma dilini de içerisinde barındırıyor diyebiliriz. Bu hesaplaşma, çok uzun bir zaman boyunca erkek egemen kültür tarafından kuşatılmış, bastırılmış ve yok edilmeye çalışılmış olan kadın sesini şiirde güçlü bir şekilde duyurma, varlığını açık yüreklilikle ortaya koyma şeklinde gerçekleşiyor. Esasında değişen dünya koşullarının da etkisiyle kadının yazmayı seçmesi ve bunda ısrar etmesi bile başlı başına bir hesaplaşmadır günümüzde; çünkü varlığı çok uzun yıllar boyunca erkeklerin yazdığı şiirlerde bir özne, hep bir cinsellik simgesi olarak kalmıştır. Artık eril dili parçalamak, yıkmak ve sesimizi, gücünü kendinden alan bir cüretle yükseltmek gibi bir derdimiz var. Üzerine çok konuşulacak bir konu bu aslında, kadın ve şiir dediğimizde ister istemez söz bu alana çekilmiş oluyor. Kısacası şiir üzerine düşünür ve konuşurken merkeze varlığı koymamız gerektiğini savunuyorum.

Şiir dediğimizde ise sadece yaşamı; binlerce kez ölmeden ölmeyi ve küllerinden yeniden doğrulmayı düşünüyorum. Köklerin kanatlanma isteği var şiirde; tarihin karanlık tortusu ve insan ruhunun karanlığı içinden aydınlığı söyleme ve gösterme çabası. Çok geniş bir ifade alanı bu benim için.

Gazete Duvar: Şairin etkilenmeyeni yoktur. Senin şiirini etkileyen, açıktan ya da örtük olarak besleyen kaynaklar hakkında neler söyleyebilirsin? Şiirin geçmişten günümüze kadarki birikimiyle nasıl bir ilişki içindesin?

Süreyya Aylin Antmen: Bu birikimi sanırım ruhen hissettim hep, içimde çok derinlerde bir yerde bir köz ateşi gibi yanmakta olduğunu çok güçlü şekilde hissettim ve okuma pratiklerimde de kendime eş ruhlarla yakınlık kurdum.

Etki alanı çok geniş aslında, şiirimin etkilenmediği bir şey olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim, yazmak çok bireysel bir deneyimdir çünkü. Belli başlı etkiler de var, sınırlandığını, baskı altında olduğunu hissetmek de tetikleyici bir etkidir örneğin… Öncelikle yaşadıklarımızdan, sonrasında toplumsal olaylardan etkileniyoruz; vicdanî olanın alanı bizim de etkilenme alanımız. Şiirimi besleyen kaynaklar özelde deneyimler, rüyalar, varoluş kaygısı; genelde ise sinema, tiyatro, kitap ve müzik gibi insan ruhunu ve algısını yükselten şeyler etrafında odaklanıyor. Fakat bu etkiler şiirimi yazarken başlı başına gözettiğim şeyler değil, daha içerde, oluşumunu benim de asla tam olarak kavrayamayacağım, birbirinden bağımsız farklı dinamiklerden beslenen bir ezgi var bana eşlik eden… Bu ezgi bana “içerdeki insan”, yani o unutulmuş yabancıymış gibi geliyor.

Ruhumun karanlık bölgelerinde gezinen ve beni içten içe kemiren bir tırtıl var, işte onun varlığı, bir gün bir kelebeğe dönüşerek kanatlanacak olma ihtimaliyse şiirimi besleyen en güçlü şey.

Sonsuzluğa Kiracı, Süreyya Aylin Antmen'in ilk kitabının 2. baskısı, Ve yayınevi

Gazete Duvar: Şiirlerini okuyanlarla ilgili bir hayalin, öngörün var mı? Örneğin yeni yayımlanan ikinci kitabın Geceyle Bir‘i okuyan birinin duygusuna, düşüncesine şiirlerinin, dizelerinin nasıl yansıyacağına, sesinin onda nasıl yankılanacağına yönelik bir öngörün var mı? Okuruyla şiirinizin nasıl bir etkileşim oluşturacağını düşünüyorsunuz?

Süreyya Aylin Antmen: Hayır, böyle bir öngörüm yok. Bir şiir okuru olarak okuduğum şiirle sarsılmayı, büyülenmeyi, yükselmeyi ve başka dünyalara özgü bir nefes alabilmeyi gözetirim. Şiirimde ancak okur adına benzer bir etkilenmenin gerçekleşmesini diliyorum, yani Geceyle Bir‘in okurda, insan ruhunun güneşi olarak gördüğüm geceyle birleşmesini. Bu, şiirle okur arasındaki en güzel yakınlık.

Geceyle Birdeki şiirler çok sarsıcı bir sürecin şiirleri. En coşkun yerinde bir anda duruyor ve bakışını utanca, acıya, zulme; günümüzün gerçekliğine çeviriyor. Bir sızı gibi. Okurun, bir çatı kurma kaygısından uzak, çok içerden ama kendisine olabildiğince uzaktan yakınlaşmayı seçmiş bir dil bulacağını düşünüyorum.

Gazete Duvar: Bugünün şiirini genel olarak nasıl değerlendiriyorsun?

Süreyya Aylin Antmen: Yazılmakta olan şiiri yakından takip ediyorum, özellikle gençlerin şiirini. On yıl öncesinde şiirde bir durgunluk, tıkanıklık vardı, belki de bir birikmeydi bu. Şimdiyse günümüzde yazılan şiir bir taşkın gibi. Artık genç şiirin önünde daha fazla imkân, çok daha geniş bir ifade alanı var, ilgi de bu alanda bir ivme gösteriyor. Sesi yüksek, derdiyle hemhal, ancak etkisi sönük bir dilin revaçta olduğunu da görüyorum şu sıralar. Bunu da çok olağan karşılıyorum, iyi şiir hep kıyıda köşede kalmak zorunda bırakılmıştır çünkü. Bize de o iyi şiirin izini sürmek, keşfetmek düşüyor.

Şiirde kendini yıkan ve yeniden kuran, yaşayan bir dili önemsemişimdir. Kadınların dili bu yönden daha güçlü, hayal gücünü uyandıran, keskin ve daha engin bir ufka sahip geliyor, bu yüzden bu şiirleri daha yakından takip etmeye çalışıyorum. Dilin sınırsızlığı, yaşamın mucizevi dokunuşu, yaralarımızın direnci bu güçlü dille göneniyor.

Gazete Duvar, 21.10.2016, (Söyleşiyi yapan: Enver Topaloğlu)