Tevfik Fikret yüz elli yaşında!

Tevfik Fikret, “çağına kadar süregelmiş şiir anlayışını değiştiren” büyük şair…

Tevfik Fikret’i doğumunun yüz ellinci yılında saygı ve sevgi ile anıyoruz. Onu, Abdülhamit’in istibdat döneminde yazdığı, bütün zamanlara seslenen “Sis” şiiriyle selamlıyoruz, A. Kadir’in yenileştirmesiyle… Arşiv desteği için Turgut Çeviker’e teşekkür ediyoruz.

SİS

 

Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis,

gitgide büyüyen bir ak karanlık.

Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,

kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,

o tozlu, korkunç yığına bakan göz

şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık, kalın örtüyü,

bu örtü tıpatıp sana uydu, ey kanlı toprak,

ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,

döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!

Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,

oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!

Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan

zevk ve safaya susamış bağrında emziren!

Ey Marmara’nın mavi kucağında

ölüm uykusuna dalmış diri,

ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,

ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul,

gene de güzel görür, taptaze görür seni,

gene de üstüne titrer sana bakan.

Ne kadar tatlı, cana yakınsın, ne kadar,

süzgün, mavi gözlerinle sen uzaktan!

Oysa ne farkın var kirli kadınlardan senin,

hiçbir şey umurunda değil, belli,

ne bunca acı türkü, ne bunca kan ağlayan!

Sen kurulurken katmış olmasın bir hain el

senin temeline zehirli suyunu kötülüğün.

İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri,

nereye baksan çekememezlik, nereye baksan çıkarcılık,

nereye baksan hergelelik, yalan dolan.

Demek yükselmek yalnız bunlarla oluyor.

Koynunda barınan nice yaratık arasında

kaç tanesinin alnı açık, yüzü ak?

 

Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,

örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

 

Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,

katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

Sağlam mezarı anıların, ulu tapınak,

onurlu taş direkler, bağlı devler gibi,

geçmiş günleri gelecek günlere anlatmakla görevli,

ey kale duvarları, şehri dolanan, çepeçevre,

dişleri düşmüş kafatasları gibi, sırıta sırıta.

Ey kubbeler, Tanrıya yakaran yapılar,

ey minareler, sözde kalmış doğrularsınız.

Ya siz, damları çökmüş medreseler, mahkemecikler!

Selvilerin kara gölgelerinde birer yer tutmuş,

geçmişlere rahmet dileyen mezar taşları,

ey sabırlı dilenciler sürüsü!

Türbeler, bizde ne gürültülü anılar uyandırırsınız,

ama yatarsınız bir şey demeden, ey atalar, sessiz sedasız!

Tozun toprağın, çamurun savaş alanı, sokaklar!

Ey yangın yerleri, uğursuzların gecelediği,

bir olay sayıklarsınız her açılan yaradan.

Kara damlı, kendi halinde, fukara evler,

ayağa kalkmış birer yas gibi durursunuz.

Ne kadar da dokunaklı somurtuşunuz var,

leyleklere, çaylaklara yuva olmuş tasalı ocaklar,

uzun yıllar, besbelli, tütmek nedir, unutmuşsunuz!

Ey kuru ağızlar, açlıktan kazınınca mideler,

her alçak lokmayı yutmaya hazırsınız!

İşte toprağın bereketi, işte bütün yiyecek içecek.

İşte elini uzatsan her şey eline değecek,

böyleyken aç yaşa, işsiz güçsüz yaşa,

boş yere gökten, Tanrıdan dilen dur

ekmeği, aşı, kurtuluşu, rahatı,

bu ne biçim Tanrıya sığınma, ikiyüzlü, alçakça!

Sesler çıkarırsınız köpekler gibi,

oysa konuşan yaratıklarsınız, onurlu ve değerli,

sövülüyor bu nankörlüğe çığlıklarla!

Ağlarsınız boşuna, gülersiniz zehir gibi.

Küfreden gözler yoksulluğu söyler, açlığı, kederi.

Namus, masalların boşluğunda bir anı.

Adamı yukarılara çıkaran yol, el etek öpme yolu.

Yakınması senin yüzünden bütün

öksüzlerin, dulların, arkasızların,

senin yüzünden bütün, ey silahlı korku!

Nasıl dokunulmaz olacak, özgür olacak

şöyle bir soluk almayla kişi,

söyle, ey kanun denen efsane!

Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!

Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!

Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,

ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,

senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.

Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!

Ey kalem ve kılıç, siyasî iki mahkûm,

ey doğruluk ve yiğitlik,

unutulmuş yüzlersiniz artık!

Ey kodamanlar ve kuyrukları onların,

pısırıklar, çekingenler, korkaklar sizi,

nasıl da alışmışsınız iki büklüm yaşamaya,

adınızın sanınızın da maşallahı var hani!

Ey yere eğilmiş kafalar, ak pak, ama tiksindirici!

Ey genç kadın ve ardından koşan delikanlı!

Ey kahırlı ana, ey dargın karı koca!

Ya sizler be çocuklar,

anasız babasız, başı boş yavrucaklar, ya sizler…

 

Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,

örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Yenileştiren: A. Kadir, Yeni Ufuklar, 8/1967, S. 183, s. 31-34

Tevfik Fikret, Sis şiiri

Tevfik Fikret

Tevfik Fikret için neler dediler?

“Onun mutlakiyet devrinde saltanata, istibdada, irticaya karşı güttüğü mücadele, halk kütleleri arasında ve fikir cephesinde daha ileri bir cemiyete geçmek insiyakının ilk tezahürleriydi. Bu devrede Fikret 1908 inkılâbının bir müjdecisi addedilebilir.” Sabiha Sertel

“Fikret, memleketin içinde kıvrandığı taassup, cehalet ve istibdat karanlığı üzerine çakan bir şimşekti. Bunun aydınlığı sonsuza kadar sürecek ve herkes nasibince bu büyük kaynaktan yararlanabilecektir.” Mustafa Baydar

“Kendi neslimin bütün çocukları üzerinde olduğu gibi, rûhumda, ahlâkımda, zevkimde, lisânımda, san’atımda en büyük têsîri o icrâ etmişti. Şark âleminden kafamı o çıkarmıştı. Bir müddet onun kâinâtında kalmıştım.” Yahya Kemal

“Tevfik Fikret XIX. yüzyılda şiirimizin Batılılaşmasında, yeni bir görüş, duyarlık, deyiş ve imgeye ulaşmasında, ‘Edebiyat-ı Cedide’ denilen akımın oluşmasında en çok emeği geçenlerden biridir.” Asım Bezirci

“Bir sanatçı, bir düşünür geleceğe dönük olduğu ölçüde ölümsüzleşir. Tevfik Fikret bugün yaşadığı devirden daha canlı, daha diri, daha çok anlaşılmış durumda. Yarın bugünkünden de daha yücelerde olacak ve Türk devrimcilerinin ilk öncü şairliği payesi ona verilecek.” Çetin Altan

“Tevfik Fikret de, özellikle ‘Sis’ şiirinden sonra, halktan kopuk, zorba, yasalara uymayan yönetimlerin karabasanı olmuştur, oluyor ve bir süre daha olacak gibi.” Mehmet H. Doğan

“Bakınız Tevfik Fikret’in eski ‘Sis’ine! İstanbul’un ufuklarını öyle sarmıştır ki, bir nefes almıya görün, ciğerlerinize kadar girer.” İlhan Selçuk

“Fikret, memlekette mevcut şiir telakkisini büsbütün değiştirdi; artık şiiri kendisi için değil, ihtiva ettiği fikirler için seviyorduk; ayrıca şiirin iddialarını da değiştirdi.” Ahmet Hamdi Tanpınar

Tevfik Fikret kimdir?

Tevfik Fikret, Sis şiiri

Tevfik Fikret (Portre: Feyhaman Duran)

FİKRET, Mehmet Tevfik (24 Aralık 1867 – 19 Ağustos 1915)

Yalnız mensup olduğu (Edebiyatı Cedide) devrinin değil, bütün edebiyat tarihimizin mühim simalarından biri sayılmağa lâyık şairlerimizdendir. İstanbul’da Aksaray’da doğdu. Babası Hüseyin Efendi, Çankırı’nın Ilgaz kazasından ve Karacaviran nahiyesinin Dalköz köyündendir ki Urfa Mutasarrıfı iken öldü. Asıl adı Mehmet Tevfik olan Fikret, ilk yazılarını bu imza ile yazmış, Serveti Fünun’a girdikten sonra Tevfik Fikret imzasını kullanmıştır. Aksaray’daki Mahmudiye Valde Rüştiyesi’nden sonra Galatasaray Lisesi’ne girmiş ve oradan 1888’de birincilikle çıkmıştır. 14, 15 yaşında ilk şiir tecrübelerine başlayan şair mektebi bitirince Hariciye İstişare Odası’na girmiş ve akrabasından Bülbül Tevfik Paşa’nın delâletile Sadaret Mektupçu Kalemi’ne sekiz yüz kuruş aylıkla tayin edilmişti. Biraz sonra İstişare Odası muavini oldu. Bir taraftan da Gedikpaşa’daki Ticaret Mektebinde türkçe, fransızca ve yazı dersleri verdi. Sonra müsabaka ile Galatasaray’a türkçe hocası oldu.

Bu sıralarda Tercümanı Hakikat’e Nazmi müstearile, İsmail Safa’nın çıkardığı Mirsat mecmuasına Mehmet Tevfik imzasile manzumeler yazmış, sonra Safa ile birlikte Malûmat gazetesini neşre başlamışlardı. Bu mecmua Baba Tahire geçtikten sonra Tevfik, Recaizade Ekrem’in tavassutu ile Servet-i Fünûn’un edebî muharrirliğine getirildi. Şekil ve mahiyet bakımından önceleri eskilerden pek ayrılmıyan şiirleri gittikçe yenileşiyor ve başkalaşıyordu. Bir kaç yıl içinde büyük bir şöhret kazandı. Bu şiirler 1898’de Rübâbı Şikeste adile basılınca o zamana kadar görülmemiş bir rağbet kazandı. Ertesi yıl ikinci defa neşredildi.

Servet-i Fünûn’daki edebiyat hareketleri 1901’de saltanat idaresi tarafından susturulmuştu. Fikret de beş, altı yıldanberi türkçe hocalığını yaptığı Rumelihisarı’ndaki Robert Kollej’in yanında Âşiyan adını verdiği köşküne çekildi. 1908 İnkılâbı’na kadar kendi âleminde yaşayan Fikret “Sis” ve “Bir Lâhza-i Ta’ahhur” gibi Abdülhamit idaresine karşı haykıran ve “Târîh-i Kadîm” gibi taassubu ve dini baskıları kırmak istiyen manzumelerini yazıyordu. O zaman neşri değil, elden ele geçmesi bile yasak olan bu eserler, gençler tarafından ezberleniyordu. Fikret’in en fazla hayranlık uyandıran devri bu zamanlardır.

1908 İnkılâbı’ndan sonra Fikret, Hüseyin Cahit Yalçın ve Büyük Türk Lügati muharriri Hüseyin Kâzım’la birlikte Tanin gazetesini kurdular. Fakat Fikret, siyasî dedikodulardan çabuk iğrendi ve Tanin’den ayrılarak Galatasaray Müdürü oldu. Mektepçilikte gösterdiği kabiliyet ve heyecan dikkate lâyıktır. Mektebin hayatında onunla derhal büyük değişme ve düzelme meydana geldi ama Fikret resmî işlerin usandırıcı şekillerine tahammül edemiyordu. Bu yüzden Nazır Emrullah Efendi ile aralarında ihtilâf çıktı ve Fikret müdürlükten çekildi. Bir aralık İstanbul Erkek Muallim Mektebi’ndeki derslerini muhafaza etmişti. Satı’ın müdürlükten ayrılması üzerine orasını da bıraktı. Darülfünun edebiyat hocalığına bir kaç ders gelmişti. Muallim Meclisi’ndeki müzakerelerden titizlenerek oradan da istifa etti. Amerikan Koleji’ndeki vazifesine münhasır kaldı ve “Doksan Beşe Doğru”, “Hân-ı Yağma” gibi “İttihat ve Terakki”yi iğneliyen şiirlerini yazarak zamanının siyasî kavgalarından muztarip bir halde yaşadı.

Rübâbın Cevâbı”, “Halûkun Defteri” ve çocuk şiirlerini muhtevi Şermin bu sıralarda neşrolunmuştur. Fikret kırk beş yaşında öldü ve Eyüp’e gömüldü. Şiirimize hayatı ve tabiatı getirmiş, nazmımızı hem mevzu, hem şekil bakımından Avrupalılaştırmıştır. Şiirlerinde felsefe ve heyecandan ziyade zevk, sanat ve mümtaziyet hâkimdir. Harf ve dil inkılâplarına yetişebilseydi öz türkçenin en tabiî ve pürüzsüz örneklerini verebilirdi. Ahlâkında olduğu gibi yazılarında da her türlü ihmalden ve lâübalıiliklerden çok çekinirdi. Türk gençliğine dürüstlük ve seçkinlik telkin etmiştir.

Kaynak: Türk Meşhurları Ansiklopedisi, İbrahim Alâettin Gövsa, 1946

Cumhuriyet’e kimlik veren aydına ‘Armağan’ / Nadir Temeloğlu

Cumhuriyet Aydını Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Nadir Temeloğlu, 24.11,2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı.

“Tecer’in yazıları buram buram halk sevgisi tütüyor. Ona göre Türkçenin gelişmesi, kültür hayatının yaratılması için halkın yaşantısına tanık olmak ve ondan öğrenmek gerekir. Milli hayatı bir bütün ele alabilmek için, halk fikrini işlemek kaçınılmazdı. Fakat halk fikrinin oluşturulması için de bir devrime ihtiyaç vardı. Halk fikri, halkın hakimliği ile sağlanabilirdi.”

Cumhuriyet, Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, Ahmet Kutsi Tecer

Cumhuriyet kurmak, yeni bir kültür yaratmak

Fransız düşünür Montesquieu, “Kanunların Ruhu” kitabında “Cumhuriyet, erdemli insanların yönetimidir” der. Senaca ise Cumhuriyet’i, “İlim ve ahlakın, adalet ve faziletin iktidarı” olarak niteler. Okumaya devam et

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Gültekin Emre 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: 

“Turgut Çeviker’in titiz, kılı kırk yaran araştırmacılığıyla Ve Yayınevi’nin ‘koleksiyon değerinde’ benzersiz kitap yayınlama anlayışı bir araya gelince, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan gibi eksiksiz bir başvuru kitabı çıkmış ortaya.”

Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, başvuru kitabı, Turgut Çeviker, Ve Yayınevi

“Orada bir köy var uzakta” şiirini ezberlediğimde ortaokuldaydım. O gün bu gündür bu şiir bana çaresizliğin pençesinde kıvranan Anadolu’nun içli, kırışıklıklarla, acılarla, ağıtlarla dolu, yoksul yüzünü gözümün önüne getirir hep. Okumaya devam et

Ahmet Kutsi Tecer’i analım, okuyalım (Doğan Hızlan)

Ahmet Kutsi Tecer, Cumhuriyet Devriminin Bir yaratıcısı

Doğan Hızlan bugünkü Hürriyet Cumartesi’de Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma.

Cumhuriyet aydınlarının, sanatçılarının, edebiyatçılarının her zaman anımsanması, tanıtılması, öğrenilmesi/öğretilmesini hepimiz, eli kalem tutan herkes gündeme getirmeli.

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma. Okumaya devam et

Edebiyat taşrada da yapılır (Doğan Hızlan)

Edebiyat taşrada da yapılır

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları kitabında okuyacağınız mektuplar, edebiyatçılar üzerine bilmediğiniz birçok noktayı içeriyor. Bir dönemin edebiyat dünyasını, kişisel dostlukları, şehirlerarası edebiyat trafiğini bütün ayrıntısıyla öğreneceksiniz.

Mektup yazmanın en aza indirgendiği günümüzde, bu türün belgesel açıdan taşıdığı önemi de üzülerek anımsayacağız. Şair Nedret Gürcan, Dinar’da Şairler Yaprağı adlı bir dergi çıkarıyordu. Anadolu’nun bir ilçesinde çıkan bu dergi, Türkiye’nin başka şehirlerinde yaşayan edebiyatçıların da yoğun ilgisini çekti. Okumaya devam et

“Mektup, önemli bir belgedir.” (Turgut Çeviker ile söyleşi)

Bursa Olay, 17.12.2016, s. 4

Turgut Çeviker ile yayına hazırladığı “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” adlı kitapla ilgili yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde (17.12.2016, s. 4) yayımlandı.

 

Söyleşiyi yapan: Dilek Atlı

Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları Ve Yayınevi’nden çıktı; bu kitabı hazırlama fikri nasıl doğdu?

Mektup edebiyatı ve posta kültürü dergisi Posta Kutusu’nu (Dünya Yayınları, 2003-2004) yayımlarken Tarık Dursun K.’nın önerisiyle –bir mektup kaynağı olarak– Nedret Gürcan’a ulaştığımda önemli bir mektup arşiviyle karşılaşmıştım. 500 civarında mektup vardı; ayrıca mektuplara eşlik eden elyazısı veya daktilo edilmiş yazı ve şiirler vardı. Bu birikimden yaptığım seçmeyi Posta Kutusu’nda iki sayı yayımladım. Seçtiğim kalem sahipleri şunlardı: Cemal Süreya, Ahmed Arif, Fakir Baykurt, Âşık Veysel, Tarık Dursun K. İlgi uyandırmıştı. Okumaya devam et

Arkadaş Zekâi Özger’in Dergisi: “KENT 16”

Kent 16

Metin Güven için…

“Zekâi kimin Arkadaş’ı idi?”

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‘nı yayına hazırlarken Arkadaş Z. Özger’e ilişkin çok sayıda kaynağı taramış olmama rağmen “Kent 16″nın sözünün edildiği tek bir yazıya rastlamamıştım. Uzunca bir süredir “Arkadaş Z. Özger’e Armağan” adıyla yayın hazırlıklarını sürdürdüğüm kitap için Arkadaş’a dair ne varsa biriktiriyor, hakkında yazılan ne kadar yazı varsa arşivliyordum. Bu kitap projesini paylaştığım değerli ağabeyim Turgut Çeviker, kendi çalışmaları sırasında taradığı dergilerde Arkadaş’la ilgili bir yazıya rastlarsa benim için fotokopi edip biriktiriyordu, zaman zaman yanına uğrayıp alıyordum kendisinden. Yine bu ziyaretlerimden birinde, ekim sonlarıydı, Turgut Ağabey birkaç yazının fotokopilerini vermiş, ben de çantama atıp eve gelmiştim. Bu yazılardan biri Metin Güven’in Mayıs 2003 tarihli Hürriyet Gösteri dergisinde yer alan “Zekâi kimin Arkadaş’ı idi” başlıklı yazısıydı. Büyük bir merak duygusuyla yazıyı okumaya başladım:

“Nurullah Ataç’a ait güzel bir söz vardır ve doğrudur: ‘Dergiler edebiyatın laboratuarıdır.’ 1960 sonrası Bursa’sında siyasal ve kültürel ortam eskiye oranla çok daha zenginleşmiş ve en önemlisi daha demokratikleşmişti. Bu anlamda; Halkevi-Oda Tiyatrosu oyunlar oynamaya başlamış, Sinematek açılmış ve küçük küçük dergiler çıkmaya başlamıştı. KENT 16 böyle bir dergiydi işte. O yılların ünlü edebiyat öğretmeni Mehmet Gündüz Göktürk’ün; Kuruçeşme Mahallesi, Otel Sokak 2 numaralı evinde (şimdi aynı binada Kelepir var) evin bodrum katını büro haline getiren, büyük oğlu Ömer Zafer Göktürk ve Ömer’in Atatürk Lisesi’nden sınıf arkadaşı Zekâi Özger; bu dergiyi 1965 yılının nisan ayında çıkarmışlardı.

 

Derginin ilk sayısında, birçok yazı ve şiirin yanında ‘Arkadaş’ adlı ve Zekâi Özger imzalı bir de öykü vardı. Bu öykünün ortalarında bir yerlerinde; anlatıcı (muhtemelen bu; Zekâi’nin kendisiydi, zira Zekâi o zaman on yedi yaşındaydı ve kendi yaşamı dışında bir başka hayatı kurgulayacak bilgi ve birikime sahip değildi.) bir düş görüyordu ve düşünde Tanrıyla konuşuyordu. Ve Tanrı ona iki defa: ‘Sen benim arkadaşımsın… Sen benim arkadaşımsın…’ diyordu. KENT 16 şu anda kimsede yok. Yazı öncesi süreçte, Ömer Zafer’le üç defa telefonla konuştum. Yakınlarda Bursa’ya geldiğinde yüz yüze de konuşmuştuk zaten. Onda yok, Bursa Osmangazi Belediyesi’ne ait kütüphanede yok. Arşivci olduğuna inandığım o yılları yaşayan ve anımsayan insanlara sordum, onlar da kendilerinde olmadığını söylediler.”

Arkadaş’ın on yedi yaşının dergisi

Okuduklarım beni müthiş heyecanlandırmıştı. Arkadaş’ın on yedi yaşlarındayken çıkardığı, kimselerde bulunmayan bir dergiden, Arkadaş Z. Özger’in “Arkadaş” adını nasıl ve niçin aldığını açıklayabilecek Zekâi Özger imzalı ve ‘Arkadaş’ adlı bir öyküden söz ediliyordu yazıda… KENT 16‘yı mutlaka bulmalıydım, ama nasıl! Hemen telefona sarılıp Turgut Ağabeyi (Çeviker) aradım, Metin Güven’in yazısında sözü edilen KENT 16 dergisini bulabilir miyiz diye sordum. Milli Kütüphane’de olup olmadığına baktırabileceğini söyledi. Ben de o günlerde Halit Asım’ın “Ömür” kitabı için Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalışıyordum, ertesi günün sabahı soluğu kütüphanede aldım.

Kütüphanenin veri tabanını inceledim, kayıtlı dergiler arasında görünmüyordu. Kütüphane çalışanlarına 1965 yılında Bursa’da yayımlanmış KENT 16 dergisini aradığımı, kayıtlarında göremediğimi, başka kütüphanelerin veri tabanlarına erişme olanakları olup olmadığını sordum. Bilgisayarlarından baktılar, Milli Kütüphane’de 2 adet göründüğünü söylediler. İçlerinden biri “Milli Kütüphane’de varsa bizde de olması gerekir aslında, belki kayıt edilmemiş dergiler arasından çıkabilir, ben bir bakayım” diyerek arşiv bölümüne yöneldi.  Sanırım heyecanım onlara da geçmişti. Orada merakla bekliyordum. Aradan on dakika kadar geçmişti ki kütüphane çalışanı elinde sayfaları yıpranmış bir dergiyle çıkageldi: KENT 16‘ydı işte! Derginin Aralık 1965 tarihli ilk sayısıydı. O anki sevincimi, heyecanımı anlatamam. Yıllardır unutulmuş olan dergi yeniden gün yüzüne çıkmış oluyordu. (Tarih 30 Ekim 2014. Nereden mi biliyorum, o gün çektiğim fotoğrafların dijital tarihinden.)

Derginin sayfalarını büyük bir merakla çevirmeye başladım. Metin Güven’in yazısında sözü edilen öyküsünü bir an önce bulup okumak istiyordum Arkadaş’ın. Öykü yoktu ama başka bir sürpriz bekliyordu beni, Arkadaş’ın (aslında ‘Arkadaş’ adını almadan önceki Zekâi Özger’in) ilk yayımlanan şiiri: “Niye Kapalı Kapılarınız-Bulamıyoruz”. (Evet, bu büyük bir sürprizdi, bir tarih değişiyordu, çünkü bugüne dek Arkadaş Z. Özger’in yayımlanmış ilk şiirinin 1967 yılında Soyut‘ta yayımlanan “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olduğu sanılıyordu.) Şiirin altında Zekâi Özger imzası vardı, gerçek adıyla yayımlanan ilk ve tek şiiriydi! (Bu şiir Arkadaş Z. Özger’in Haziran 1969’da Forum dergisinde “Mumsöndü” başlığıyla yayımladığı şiiridir, iki şiir arasında çok küçük farklılıklar vardır.)

Kent 16, Arkadaş Zekai Özger, Arkadaş Z. Özger, Bursa, şiir dergisi, KENT 16 DERGİSİ,

“Kent 16” dergisi, Aralık 1965, Sayı: 1

Arkadaş, arkadaşımızdır!

Derginin tüm sayfalarının fotoğraflarını çektim, ayrıca fotokopisini çektirip büyük bir mutlulukla kütüphaneden ayrıldım. Dönüş yolunda fotokopileri didik didik ettim. Metin Güven’in sözünü ettiği öykü KENT 16‘nın bu ilk sayısında yoktu. Güven derginin peşine düşmüş fakat bir türlü bulamamıştı, dolayısıyla Arkadaş’ın böyle bir öyküsü olduğunu başkalarının anlatımlarına dayanarak yazmıştı. Aktarılanlar doğru muydu yoksa aradan geçen uzun yılların Arkadaş’ın bazı gençlik arkadaşlarının zihinlerinde oynadığı bir oyunun sonucu muydu? Eminönü-Kadıköy vapurunda bunları düşünerek yol alıyordum.

Derginin bir fotokopisini Kadıköy’e geçtiğimde Turgut Ağabeye bıraktım. Derginin henüz ulaşamadığım bir sayısının daha olabileceği olasılığından söz ettim. Birkaç gün içinde Milli Kütüphane’de bulunan nüshalarına (2 adet) ulaştı Turgut Ağabey, ne yazık ki her iki nüsha da KENT 16‘nın ilk sayısına aitti. (Bu ilk sayının Milli Kütüphane’de bulunan nüshasının taranmış bir örneğini e-posta ekinde gönderdi bana.) Sonraki günlerde Turgut Ağabey ile Bursa Nilüfer Şiir Kütüphanesi’nden ve başka kaynaklardan izini sürdüysek de derginin başka bir sayısına ulaşamadık. Dergi tek sayı yayımlanmış bir dergi olarak mı kalmıştı, ikinci bir sayısı yayımlanmış mıydı, hâlâ bilinmezliğini koruyor. Yayımlanmış bir sayısı daha olsaydı ona dair bir bilgi kırıntısına mutlaka ulaşırdık diye düşünüyorum.

Evet, dergiler önemlidir. Dergilerde yayımlanmış bir yazı sizi kimselerin anımsamadığı, yitik bir dergiye götürebilir… Bu buluntu vesilesiyle değerli şair Metin Güven’i de özlemle anıyorum.

Arkadaş Zekâi Özger’in dergisi KENT 16‘nın yeniden günışığına çıkışının öyküsüdür bu anlattıklarım. VE Arkadaş arkadaşımızdır!

Kenan Yücel

Dergiyi ISSUU’da yüksek çözünürlükte okumak için tıklayın: http://issuu.com/veyayinevi/docs/kent-16