Kaan İnce ölmemeliydi (Gültekin Emre)

Kaan İnce

GİZDÜŞÜM (Gizdüşüm / Ka n / Birinci Defter), Kaan İnce

“Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen.”

 

Çarşamba. Kaan İnce (1971-1992) bir efsaneye dönüştü. Ankara’daki İzlek dergisinin yayın yönetmeni Nizamettin Uğur, onu, şiirini ve onun yakın arkadaşlarını en iyi tanıyanlardan. “Kaan İnce, İnce Bir Kalp Ağrısı” yazısını okuyunca, sonra da Kenan Yücel’in titiz çalışmasıyla ortaya çıkan Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, 2016) şiirleri tekrar tekrar gözden geçirince anladım ki, bir şaire intihar yakışır demeyeceğim ama şunu diyeceğim, Kaan İnce ölmemeliydi. O öldü ya da onu öldürdüler. İntihar bir insanlık suçu sayılır mı bilmem ama, kimi suçlayacağımızı bir bilebilsek; ölüm böyle gelmemeli. Ama geliyor ya getiriliyor. Şairin el yazılı şiirlerini okuyup üzülmeyecek, acı çekmeyecek birilerini düşünmek istemiyorum. Fotoğraflarına bakarken de benzer duygular yakama yapışıyor. Bu kitap, bu şiirler sanki ülkemizin, yaşamımızın kapkara bir aynası; hem görünen hem görünmeyen hem gözüken hem gözükmeyen. “Sepetlenir gecede suretim / Kopan sızımdır yaramdan acıyla” (“Suretim”). “Bu ince sızılı yaşam benim” (“Korku”) diyor ya Kaan İnce, aslında hepimizin, o dinmeyen, giderek büyüyen korkular, yaralar, sızılar.

Gültekin Emre, Varlık,  Eylül 2016, s. 111-112

Önemli bir kitap: Agios Ritsos (Gültekin Emre)

“Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.”

Önemli bir kitap: Agios Ritsos

Perşembe.. Ritsos, yalnızca Yunan şiirinin “aziz”i değil, artık dünya şiirine kazınmış da bir şair. Onun en yakın dostlarından biri de şiirimizin önemli ustalarından, Özdemir İnce’dir.  “agios” Yunanca “aziz” demekmiş.  Agios Ritsos’u (Ve Yayınevi, 2016) yani “Aziz Ritsos”u okurken pek çok yazı bana tanıdık geldi. Özdemir İnce’nin bu “aziz” üzerine daha önce yazdığı yazıların, şiirlerin bir toplamı bu derleme. Kitabı okurken Yunan şiiri bağlamında şiire, şaire bakış da okura eşlik ediyor. Kitabı Kenan Yücel yayına hazırlamış, “sunu”yu yazmış. Ritsos’u “aziz” yapan unsurlara şöyle açıklık getirilmiş: “Şiiriyle ve politik duruşuyla Yunan halkının yanında oluşu, her türden baskıya, zulme, işkenceye, hapisliğe, sürgünlüğe rağmen bu duruşundan ödün vermemesi, boyun eğmemesi, en baskıcı dönemlerde bile –olanakları olduğu halde- yurdunu terk etmemesi, halkıyla kader birliğini sürdürmesi Ritsos’un ‘aziz’ olarak anılmasının, kendisine duyulan derin saygının, sevginin temel nedenleri olarak sıralan”mış.

Ritsos ile Özdemir İnce, Atina, 1978

İlk bölüm “Karanlıkta Gören Adam”da, Özdemir İnce’nin Ritsos üzerine yazdığı yazılar, şiirler (yazılış tarihlerine göre) yer alıyor. İkinci bölüm “Yannis Ritsos İçin Şiirler”de Özdemir İnce’nin “aziz” şair için yazılmış şiirlerine yer verilmiş. Özdemir İnce’yle Ritsos’un fotoğrafları son bölümde. “Gel dönelim artık biz de baba yurduna / izini sürecek çiçektozlarının, açtıkları yoldan, / ama ölmeye değil, yaşamak ve yazmak için, / anlatmak için gülen ayva ile ağlayan narı.” (“Kendime Okuntu”). Şiir, şair, toplumsal yaşam bağlamında aydınlatıcı, kalıcı, düşündürücü… önemli bir kitap, Agios Ritsos, yani Aziz Ritsos.

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Eylül 2016, s. 111-112

Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde (Gültekin Emre)

“Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde; önsöz, sonsöz, ‘şiir başlıkları dizini’yle, öylesine özenli, titiz. Evet, artık kalmadı o incelikler ‘Ve’ inceliklere dikkat eden bir yayınevi var. Gülten Akın’ın kulakları çınlar mı, bilmem.”

Çok İncelikler Vardı Dünyada

Pazartesi.  Bir zamanlar Çok İncelikler Vardı Dünyada (Ve Yayınevi, 2016), artık yok, hiçbir şey yok demeye dilim varmıyor ama inceliğin olmadığı kesin. Hep “kemer sıkılan” (aslında halkın boğazının sıkıldığı dönemlerden geçilmeye çalışılan) sıkıntılı, bunalımlı, yaralı… günler… Mehter Marşı’nın her fırsatta çalındığı bir ülkede yeni ufuklar keşfetmek olası mı? Bir zamanların gözde edebiyat dergisi Soyut’un sahibi Halil İbrahim Bahar’ın onca şiirinden Kenan Yücel’in yaptığı sıkı bir ayıklamanın, seçmenin ürünü kitabı okurken iyi bir şairi keşfetmenin sevincini yaşıyorken, darbe olmaz mı?

Bu şiirler benim için de bir darbe oldu: Şiirlerin başlıklarının, bir ikisi hariç, hep tek sözcükten oluşuyor, dize başları da hep küçük harfli, farklı olma derdinde değil, ama gerçekten farklı şiirler. Çünkü İkinci Yeni’ye, başka bir eğilime hiç ilgi duymamış bir şairin şiirleri. Şu üç dize içinde bulunduğum ortamı aydınlatmıyor ama yıllar öncesinden bir öngörüyü içerdiği için dikkatimi çekti: “çevresi böylesine kapkara bir karanlıkken / şimdi nasıl yer bulunacak / havası kaçmış düşselliklere” (“Soruşturma”). Bunu bir bilebilsem, bir bilebilsek. “bir kasırga öncesi / olabildiğince // ne olacaksa olsun ortasında durup bekledik / kara bir bakışın / bu göbekbağını koparmasını / bir vuruşta” (“Güneşsiz”). Ve Yayınevi’nin kitapları koleksiyon değerinde; önsöz, sonsöz, “şiir başlıkları dizini”yle, öylesine özenli, titiz. Evet, artık kalmadı o incelikler “Ve” inceliklere dikkat eden bir yayınevi var. Gülten Akın’ın kulakları çınlar mı, bilmem.

Gültekin Emre, Varlık,  Eylül 2016, s. 111-112

Adil İzci’den ada öyküleri: “Ada Sularında” (Rüstem Kurtoğlu)

Adil İzci’den Ada Öyküleri

“Adil İzci, on altı öyküden oluşan bu çalışmasında; kabalıkları, hoyratlıkları güzelliklerle karşılıyor. Canını sıkan durumlara kısa kısa değiniyor; ama, ağırlıklı olarak iyi ve güzel olanın ardına düşüyor. Yolu üzerine çıkan güzelliklere değine değine yol alıyor. Cemal Süreya gibi söylemek istersek, “Yerde bir kıymık güzellik bulsa, bütün dünya onu görsün istiyor. Hatta gidip bütün dostlarına telgraf çekiyor.”

Hızla betonlaşan, “yeşili kovan”, gürültüyle ve trafikle didişen, çağdaş bir kentten umulan hizmet akışını düzenli olarak sürdüremeyen İstanbul, sevenlerine durmadan düşkırıklıkları ve acılar yaşatıyor. Yüzyıllardır sanatçıların, edebiyatçıların gözdesi olmayı başaran İstanbul’daki bu olağandışı gidiş, en çok da edebiyatçıları yaralamışa benziyor. Olağanüstü duyarlıklarıyla hep iyinin ve güzelin yanında konumlanan edebiyatçı, o güzelim İstanbul’una hepten darılabilir mi? Adil İzci, Ada Sularında adlı öykü kitabında bu konuda tanıyı koyuveriyor: “Hem benim derdim İstanbul’la değil ki, kaosuyla.” (s. 84) Okumaya devam et

Diasporik Kuartet: “dışarda ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”

Ahmet Ataş: Diasporik Kuartet

Ahmet Ataş, Diasporik Kuartet, şiir kitabı, ve yayınevi

“dışarda ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”

Diasporik Kuartet’te şair (Ve Yayınevi, Aralık 2015) İngiltere’deki göçmenlik yaşamını geçmişle bugünü bağlayarak oluşturmuş, ‘diller, kültürler, anılar mekânlar arasında’ dokumuş şiirlerini.”

Pazartesi.  “Henüz ezilmemiş otların öyküsü”nden  açılıyor Ahmet Ataş “göçün ham zarafetine”. Başka topraklarda “ılık bir kış gömleğinden soyunmuş gibi”dir. Ve “dışarda / ince bir Sylvia Plath yağmuru çiseliyor”dur.  “dalgın bir kule gibi kala kaldım yağmurda”. Ah,“yurtsuzum,” der. Yıllar “kolsuz bir heykel gibi devrilirken üstüne” Batman, Ankara, Londra ondan uzaklaşıp durur. Diasporik Kuartet’te Ahmet Ataş (Ve Yayınevi, Aralık 2015) İngiltere’deki göçmenlik yaşamını geçmişle bugünü bağlayarak oluşturmuş, “diller, kültürler, anılar mekânlar arasında” dokumuş şiirlerini. “Diaspora”, göç ve göçmenlik olgularını” içeriyor. Ayrıca “Yurdundan kopmuş, uzak ülkelerde yaşayan toplulukları imliyor.”

“de ki her oğul reva bir yolculuğa küs.”

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Ekim 2016, s. 111-112

Bobby Sands: Okuyanı sarsan şiirler…

Bobby Sands: Bir direnişçi

Hapishane Şiirleri, Bobby Sands

“Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!”

Hapishane Şiirleri

Perşembe. Hapishanede yazılan şiirler beni etkilemeden öte, hep sarsmıştır. Ülkemiz hapishanelerinde yazılan şiirlerin etkileyici örnekleri pek çoktur.  Şair Bobby Sands, İrlandalı bir direnişçi, Cumhuriyetçi. İngiltere’nin İrlanda’yı işgaline karşı çıkan bir devrimci. İRA gönüllüsü. Britanya Parlamentosu’nun genç üyesi. Açlık grevine ancak elli altı gün dayanabilen bir şair. Yakın tarihin önemli trajedilerinden Bobby Sands’in yaşam öyküsü. Onun Hapishane Şiirleri (Ve Yayınevi, Nisan 2016) “ağır tecrit koşullarında, devlet malı tuvalet kâğıtlarına ya da içeri kaçak sokulan sigaralık kâğıtlara, vücudunun içinde sakladığı tükenmez kalem içi ile” yazılmış. Okuyanı sarsan şiirler bunlar.

Bu şiirler (daha doğrusu ağıtlar) belki hamdır, işlenmemiştir ama özgürlük mücadelesinde hapistekilere, acı çekenlere umut olmuştur, olmaktadır. “Ah! Sevimli ahalinin yanında olmayı isterdim. / Görünmez perilerin dans ettiği  bir ateşin önünde / Kara şeytanlarından uzakta H Tipi cehenneminin, / Rüyalarına musallat olan, kalbine işkence eden.” (“İstirahatgâh”).  Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Ekim 2016, s. 111-112

Şiir Günlüğü (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Ekim 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Ömür, Sakalsız Bir oğlanın Tragedyası, Elli Yıl Sonra ‘Kargı’ ve Oza adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

Ömür

Perşembe. Halit Asım’ım Ömür’ünü daha önce okumuştum (1992) ama bu yeni baskısı (Ve Yayınevi, 2015) daha doyurucu. Başka şiirlerle, mektuplarla, fotoğraflarla, el yazılarıyla, hakkında yazılanlarla, düzyazı şiirlerle, yayına hazırlayanın notlarıyla çok özenli ve titiz bir yayıncılık, editörlük örneği, bu. Tek kitaplık bir Ömür. 23 yıl sürmüş bir yaşamdan geride kalanlar. Kırk Kuşağı şairi mi, Garip’in yolunda giden biri mi Halit Asım? İkisi birden gibi geliyor bana. “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar, / Ve azat edilmiş avuçlarım. / Allahsız hatıralar ararım, / Ki solgun dünyasında günahkâr. // Çırpınan uyku, Arzu uzaktır, / Çocuk alnımda çizgi ve bere. / Yazık, Hülyası mahrem kalplere, / Geceyi adamak kalacaktır.” Hayal olmuş bir şairden ne kaldıysa gerçek, onlar var bu Ömür’de. Okumaya devam et

“Kırmızı Dokuzlu” (Belgin Turgutlu)

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık dergisinin Ekim 2015 sayısında Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu romanı hakkında Belgin Turgutlu’nun yazısı yayımlandı. 

Şimdiye değin daha çok şiir kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Sarsmaz’ın ilk baskısı 1999’da Teos Yayınları’ndan çıkan romanı Kırmızı Dokuzlu’yu yaklaşık on beş yıl aradan sonra Ve Yayınevi imzasıyla okumak edebiyat okuru için farklı bir sürpriz özelliği taşıyor. Şairin özgeçmişi okunduğunda her zaman karşımıza çıkan bu “Kırmızı Dokuzlu”nun ne menem bir şey olduğunu merak edenler için güzel bir sürpriz bu.

Kenan Yücel’in editörlüğünde ve Cansın Bozoğlu’nun kapak tasarımıyla yayımlanan kitabın editörünü Şiirden dergisindeki yazılarıyla tanıyorum daha çok. Şiirini çok yakından tanımadığım, ama daha çok eleştirel yazılarıyla ilgimi çeken Kenan Yücel’in, genç yaşlarında yitirdiğimiz iki ozan Özge Dirik ve Arkadaş Z. Özgerin yapıtlarını okurla farklı bir format ve “saygı” ölçütlerinde buluşturması; Özdemir İnce’nin ilk şiir kitabı Kargı’yı yeniden basımı, Andrey Voznezenskinin Oza’sını Ülker İnce çevirisiyle albenili bir sunumla yeniden yayımlayışı dikkate değer işler olarak görünüyor. Volkan Hacıoğlu çevirisiyle George Santayananın Şiirin Öğeleri ve İşlevi’ni yayımlaması da önemli. Okumaya devam et

Sessiz kalınmayacak bir kitap: ‘Gölgede 100 Derece’ (Gültekin Emre)

“Canlı, diri, ironisine sımsıkı sarılmış bir dili var Oğuzhan Akay’ın. Kendisini “cümle”, gölgesini “sözcükler” görüyor şair. Aslında Oğuzhan Akay, “ergenlik sivilceleri patlayan” toplumun bağrında açılan yaraların şiirini yazıyor.”

Varlık dergisinin Mart 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) hakkında yazdı: “Sessiz kalınmayacak bir kitap.”

Varlık, Mart 2015, s. 108

Varlık, Mart 2015, s. 108

“Çarşamba. Ben de şiirlerdeki fotoğrafların nedenini çözmeye çalışıyordum. Her şiire gizlenmiş pekçok fotoğraf var, bunu sezdim ama nasıl görüntüler olduğunu düşünüp duruyordum. İyi bir fotoğraf makinam olsaydı bir Edip Cansever şiiri nasıl görüntülerdim, bilmiyorum. Bunu hiç düşünmedim. Oysa, şiiri fotoğraflamak da olabiliyormuş, Gölgelerle büyüyen şiirlerin hemen kendini ele vermeyen imgeleri -görebilenler için- fotoğraflar içeriyormuş demek ki. Kitabın sonunda daha da netleşiyor bu gölge meselesi: “Her şiirin içerisinde bir gölge var ya da bir gölge gizli. Bütün gölgeler, kitapta toplanıp, dev bir puzzle gibi büyük bir gölgeyi oluştura”cakmış ilerde. Oğuzhan Akay’ın 8-9 yıla yayılan şiirlerini biraraya getiren Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) (Ve Yayınevi 2014) için şu çağrı yapılıyor kitabın sonunda amatör ve profesyonel tüm fotoğrafçılara: “Fotoğrafçılar, kitaptaki istedikleri şiirleri okuyup, özümseyip fotoğraflasın, fotoğraflar arasından o şiire en çok yakışan fotoğrafı biz seçelim. ” Sonra da, bu özgün çalışma, şiirle fotoğraflar bir sergide buluşturulsun, isteniyor. Şiir ve fotoğrafının kartpostalı da yapılacakmış, Kazananlara çeşitli armağanlar da verilecekmiş. Güzel anlamlı, yeni bir çalışma şiirle fotoğrafı buluşturacak. Oğuzhan Akay, savrulan zamanın içinden “Gerçek masal olmuş, hayal çok olmuş” diyerek yola çıkıyor şiirleriyle başı dik gölgeleriyle birlikte. Canlı, diri, ironisine sımsıkı sarılmış bir dili var Oğuzhan Akay’ın. Kendisini “cümle”, gölgesini “sözcükler” görüyor şair. Aslında Oğuzhan Akay, “ergenlik sivilceleri patlayan” toplumun bağrında açılan yaraların şiirini yazıyor. “Şiirden söz etmek istiyorum size şimdi bu şehirde/ Ne de olsa İngiliz sayılırım Fransız kalırken dizelere”. Şiir dilindeki özgünlük, farklılık sezilmeyecek, görülmeyecek gibi değil. Şiirlerdeki sözcük oyunları, yabancılaştırma unsurları. . . önemli, yepyeni. “Şiir şarkı olmak ister, şairse eski bir şehre kaçma”yı. Bazı şeylere sessiz kalınıyor gibi görünse de bir çığlığın doğum anı şöyle: “kaçak dövüşmelerin ülkesi burası/ alttan vurup gülümseyenlerin/ üstten vurup ağlayanların/ anının rınının ülkesi/ biz de bu ülkeyi çok sevdik/ zaten başka da seçenek yoktu/ birbirimize düştük boğulduk/ suyu çoktu”. Sessiz kalınmayacak bir kitap, Gölgede 100 Derece.”

Gültekin Emre, “Şiir Günlükleri”, Varlık, Mart 2015, s. 108

“Anacığım, Merhaba!” (Gültekin Emre)

Varlık, Ocak 2015

Varlık, Ocak 2015

Varlık dergisinin Ocak 2015 sayısında, Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü” köşesinde “Anacığım, Merhaba!” hakkında yazdı.

Salı. Ülkü Başsoy, Ece Ayhan’ın Mülkiye’den sınıf arkadaşı. Bir dönem yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş Ankara’da. Ece Ayhan’ın intihar girişimi, platonik aşkı için arkadaşlarıyla dertleşmeleri ve başka ince ayrıntılarla örülü öğrencilik günleri… Sonra Ülkü Bey’in diplomat olarak ülke ülke dolaşması. Ece Ayhan’ın gidecek bir yeri olmadığından Ankara’yı, İstanbul’u mesken tutuşu. Şairin İsviçre ve Almanya’daki günlerini de eklemeliyiz yurtsuzluğuna. “Anacağım Merthaba!” Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar (Ve Yayınevi, 2014). Ülkü Başsoy’un değerlendirmeleri, gözlemleri, mektup ve kartpostallar  Ece Ayhan’ın fazla bilinmeyen dünyasının kapılarını açıyor. Kitapta yer alan mektup ve kartpostallar 1965–1976 yıllarını kapsıyor. “Ece Ayhan’ın askerden, kaymakamlık yaptığı Çardak’tan, hapisten, İstanbul’da bir süre çalıştığı De Yayınevi’nden, beyin ameliyatı için 1974’te gittiği Zürich’ten ve o yıllarda gezdiği çeşitli Avrupa kentlerinden gönderdiği mektuplar ve kartlar…” Üç de şiir yer alıyor bu Ece Ayhan yüklü kitapta: “Selanik”, Benares’in Ölünmüş Kadınları” ve “İstanbul’un Ölünmüş Kadınları”. Kitabın  “Sunu” yazısında bu şiirlere ilişkin ayrıntılı bilgi veriliyor. Ayrıca, ciddi bir arşiv çalışmasıyla çoğu ilk kez günışığına çıkan Ece Ayhan fotoğrafları. Ne diyor Ece Ayhan? “aldırma, yaşam bu, çıkar yol başlangıçta da yoktu ki.” Ülkü Başsoy’un uzunca ve detaylar içeren yazısı Ece Ayhan’ın Ankara’daki öğrencilik günlerine, sonraki dönemlerine, ayrıca başkentteki etkinliklere… de ışık düşürüyor. “Birbirinden ilginç Ece Ayhan portreleri… / Bir portreler galerisi” yani. Yazılış serüvenine, serpilip gelişmesine yakından tanık olduğum “Anacağım, Merhaba!” elimden düşüremediğim kitap, Ece Ayhan şiirlerini yeniden elime almamı sağladı.

Gültekin Emre, Varlık, Ocak 2015

Ece Ayhan portreleri galerisi

Varlık’ta Oğuzhan Akay söyleşisi

Oğuzhan Akay: “Ben zihnin, bilincin, bilinçaltının, düşündüğü gibi yaşayanların şiirini yazıyorum. O yüzden, benim şiirim azınlıktır. Yazmanın şehveti mi bu? Evet, orgazm oluyorum hatta. Bu, dilsel anlamda böyle.”

Varlık dergisinin Ocak 2015 sayısında Oğuzhan Akay’la Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri) kitabı hakkında yapılan bir söyleşi yayımlandı. Oğuzhan Akay’la Vural Bahadır Bayrıl söyleşti…

Nedir bu kitabı boydan boya kat eden “Gölge” laytmotifi, neyi işaret ediyor?

Oğuzhan Akay: Objeler, nesneler, suretler gölgeleriyle var hayatta. Kimi gölgelerini yakalamaya çalışıyor, kimi gölgeleriyle var olduğunu hissediyor,kimi de farkına bile varmıyor.
Gölgelerin oluşturduğu bir puzzle dünyası bu. Eksiği yok,fazlası var. Fazlası da iz bırakan duygular. Bu şiirleri yazarken de, hep bir gölgeler kitabına gidiş kavramıyla yol aldım.
Gölgeleri ruhun silüeti gibi de adlandırmak mümkün belki. İşaret bu. Beden giysimiz, ruhumuz özümüz. Nesne ve objelerin ruhu olur mu? Olur. Ona da elektronlar vb. diyebiliriz. Her şiirde bir gölge gizli. Okunduğu anda, kitaptan firar edecek bir gölge okuruna yoldaşlık etmeye başlayacak… Sonuçta 11 yıldır süregelen bir projenin sonucu bu kitap. Bakalım etkisi ne olacak?

Gölgede 40 dereceyi biliyoruz da 100 derece ne oluyor? Cehennem iması mı bu? (Çağrışım 100 numara?) Okura ne ima ediyorsun?

Oğuzhan Akay: Öncelikle kitap 100 sayfa.

Gölgede 40 derece de bir kitap evet (İnci Aral), ama tahammül edilebilir bir sıcaklık ve alışıldık bir derece o. Gölgede 100 derece ise kaynama noktasında. Bizim cehennemimiz. Yazarken, okurken, tanık olurken, gözlemlerken yaşadığımızherşey.
Dante’nin Cehennem’inden farkı, ben okur da farkına varsın istiyorum. Yaşayanlar duygusal anlamda bunu depresyon sanıyorlar. Oysa ortalık100 derece.

Okur, gölgesinin farkına varsın yeterli benim için…

Hani yerliler, beyaz adamların yükünü taşıyormuş dağ taştırmanarak. Birden durduklarında beyaz adam neden durdunuz? demiş. Yerlilerdenbiri yanıtlamış: ruhlarımız geride kaldı, koştururken, onu bekliyoruz.
Gölgelerimizi bekleyelim biz de…

oğuzhan Akay şiirleri, gölgede 100 derece, jpg şiirleri, fotoğraf ve şiir

Neden jpg?

Oğuzhan Akay:  Fotoğraf ve resim yüklü dosyalara jpg deniyor biliyorsun ya… Bunlar da aslında sadece şiir değil, birer fotoğraf ya da resim. Henüz çekilmemiş fotoğraflar. Yapılmamış resimler.
Gölgelere ait. Fotoğraflarının çekilmesini, resimlerinin yapılmasını bekliyorlar onlar da.
Şiir dışındaki diğer sanatlara da uzanan bir el var. Ve günümüzün bilgisayar dünyasındaki formatlara.

Mc Donald’s bile “ironi” yaparken reklamlarında, şiirde“ironi” ne yapabilir? Gideceği yol nedir ironinin?

Oğuzhan Akay:  Socrates’in diyalog yöntemi iki aşamadan oluşur. Biri, ironidir. Yani altını çizeceği şeyleri ironiyle gösterir. Tartışmaya açık olduğunu gösterir. İkinci aşama maiotiktir. Onda da ustaca sorduğu ve sorguladığı konularla zihinde var olduğunu düşündüğü bilgileri ortaya çıkarır. İroniye dönersek, söylenenin tam tersidir yapılan. Eleştiriden beslenir. Mizahtan farkı da budur. İroninin gideceği yer, felsefedir, düşüncedir, hayatı ve kendini sorgulamaktır. Şiirde de budur. CinAyetler’i yayımladıktan sonra bu şiir nereye gider gibi düşünenler vardı. Üremez, biter gibi… Bitmediği, bitmeyeceği görüldü. Büyük bir damar bu benim için. Tabii damarı bulamayanlara ve bilmeyenlere iğne verilmez.
Mc Donald’s doğru yolu bulmuş diyelim o zaman, kendisi için de.

Lirik ironi… Belki senin şiirini adlandıracak şey budur. Tek başına ironi değil. Farklı bir alaşım.

Oğuzhan Akay: Bu alaşım, zaman içerisinde ortaya çıktı. Cemal Süreya’nın beni keşfetmesini sağladığım süreçte daha sembolikti yazdıklarım. Hatta Türkiye Yazıları’na yazmaya başlamadan önceki baba şairler yazı kurulunun önüne çıktığımda sınavdan geçmiştim, yazdıklarımı irdelemiş ve 3. Yeni mi bu? demişlerdi. Yeni olmadı, çünkü onu sürdürmedim ama yeniyi yazmak istedim. Yeni insanı, yeni dünyayı ve yaşamı. Kendi gişemi açmak. Başkalarının gişesinde kuyruğa girmektense “sıradan bir adamım ben /kuyruktayken” demek. Sözü çırağım olarak yanıma almak.

Tanımlaman yerinde bir saptama. Ben de lirik ve ironikbiriyim… O halde gölgem de aynı.

Lirik ben’i, şiirinin öznesini (şair olarak sen değil, şiirlerinin ortaya koyduğu benlik, şair-ben) okur nasıl algılamalı?

Oğuzhan Akay: Lirizmde var oluş coşkusu ve iştahı vardır. Varlık olmanın sevinci diyebiliriz. İroni yaparak eleştirirken lirizmle de durumu trajediye değil, umuda sürüklersin.
Benim yapmaya çalıştığım da budur. Şair olarak da kendi lirimi çalarken, ironiyle de düşünceyi ve eleştirel, anarşik yapıyı harekete geçirmeyi amaçlıyorum. Kafa buluyorum.

Şiirde ironi’yi Cem Yılmazvari “komiklik yapmak”diye / gibi algılayanlar var. Şiir ile ironi, şiir ile mizah nerede buluşmalı, nerede birbirinden uzak durmalı?

Oğuzhan Akay: Şiirle mizah sanırım Metüst’te buluşmuştur. Bizim toplumumuz mizahı sever, ama mizah yapanı da çok “ciddiye” almaz. Bendeki ironi, kişiliğimden kaynaklanıyor diyebilirim.

Dile hakim olmanın getirdiği uçsuz bucaksız bir güvenle yazıyorum. Acı çekmiyorum yazarken. Sözcükler beynimden, dilimden kayıyor, dans ediyor, gülüyor, hüzünleniyor.
Farklı anlam ve boyutlara taşınıyor. Günlük yaşamımda da ironiyi kullanıyorum. Bunun yüzde 1’i de şiire giriyor diyelim.Tekrarlarsam: Ne yazıyorsam, o benim. Bunun da yukardaki bir yanıtın tersine eksiği var, fazlası yok.

Senin şiirin bir yandan da “tutkulu bir dil çalışması”. Dil ile didişip, sevişiyorsun genelde. Kimi şiirlerde Dil’in ve çağrışımın seni baştan da, yoldan da çıkardığını gördüm. Yazmanın şehveti mi bu?

Oğuzhan Akay: “Cinim benim/ benim cinim/ sözü bana getir/ çırağım olsun/ geçinip gideriz” diye başlar ilk kitabım olan CinAyetler’in girişi. Tam da budur. Baştan ve yoldan çıkışım bilinçli bir teslimiyet. Akıl kaymasından çok akla tutulma vardır. Ben zihnin, bilincin, bilinç altının, düşündüğü gibi yaşayanların şiirini yazıyorum. O yüzden, benim şiirim azınlıktır. Yazmanın şehveti mi bu? Evet, orgazm oluyorum hatta. Bu, dilsel anlamda böyle. Önündeki 8 atı süren arabacı gibi. Duyguları, aklı sürüyorum. Kelimeleri büküyorum, kamçılıyorum, kelepçeliyorum, sonra sevişiyorum dille. Bu çok güzel bir duygu. Lirizm burdan geliyor işte.

Coşku bu. Hız yapıyorum. Sonuna dek gidiyorum. Yaratıcılık, fikir bulmakla ilgili ya. Bir şiirin de hikâyesinin, fikrinin olması gerek. Yoksa bana ne şairin ıstırabından okur gözüyle… Ama bu benim doğrum ya da doğumum. O nedenle ki, bir kitabımın adı da Ürk Şiirleri’dir. Türk değil… Türk şiir akımının dışında, bazı kurbağaları ürkütecek bir kitap olmuştur. Rahmetli Seyhan Eroğlu da bunu en iyi anlayanlardan ve böyledir diyenlerdendi benim için. Hatta o Zırtlak demiştir buna. Zırtlaklıklar herkesi rahatsız eder. Prime-time’a girmez. O nedenle under-rating olursun. Bir yeraltı şairi olarak görüyorum ben de kendimi. Görmezden gelmeye gerek yok, zaten yeraltından gidiyorum, metro kullanıyorum. Senin ‘Öteki Poetika’n da başka bir başkaldırı ve otoban öyle, sözgelimi. Çünkü köklü ve geleneksel bir damarın içerisinde. Onun da alıcısı has şiir okurları. Böyle rahatız, diyelim. Ne mutlu ürk’üm diyene.

Gündeliğin, modern hayat gündemine taşıdığı çok fazla olgu/ durum var şiirinde. Hatta magazin boyutu bile var senin şiirinin… Ben bunun “yeni” bir şey olduğunu düşünüyorum, sen?

Oğuzhan Akay: Başkası için kötü olabilir bu. Ama bende eğreti durmaz. Şapka takmak gibi. Onu takmanın da raconu vardır. Bir kenarı alın kemiğinin altına oturtulursa güzel durur, yakışır. Şöyle düşünüyorum: Mimari ya da resim kendini sürekli yeniliyor. Eskiden alarak bazen, bazen de geleceğe bakarak. Contemporary (güncel) resim ve bunun sergileri var dünyada ve bizde biliyorsun Baha. Niye zaman akıp giderken, hep aynı yerde kalsın ki şiir.

Okurun günlük gereksinmelerine karşılık verecek şiirleri yazmazsan (reklamcı gözüyle diyorum), şarkı sözlerini okur o da. Klip izler. Bırak şiir, dar çerçevede ve liselerde nefret ettirilen edebiyat dersleri boyutunda sürsün deniyorsa da yürümez bu. Antik kalırsın- kuntik seni yer. Ben yeniyi ve yenilenmeyi, özgün olmayı baştan seçtim. Hayatla beslenen, yaşayan her yeni şey girecek, benim potamda eriyecek ya da benim gölgeme karışacak ki, şiirime yenidir bu diyebileyim. Yeni Rakı gibi isimde ve cisimde kalmak lazım. Bu duyguyu verdiysem sana da, bunu pozitif olarak görüyorum kendim için.

Ki, ortalıktaki zihni en açık, en zeki, en yeni adamlardan birisin. Yazdıkların geleneksele yakın olabilir ama ordaki öz yeni. Sözcükler eski olabilir, ama giysileri yeni. Sanırım saptadığın şey, benim haylaz yapımla da ilgili. Uslanmaz bu deli gönül. Şiir zapt-u rapta alınmaz. Alınmayacak. Ben de alınmayacağım.

Kimi şiirleri reklam ajanslarında yaptığımız “brandstorming” yapar gibi yazmışsın sanki. Ne dersin bu gözleme?

Oğuzhan Akay: Brain yani beyin, storming yani fırtına… Yazarken bin çiçek açar, bin fikir çarpışır kafamda. Gece yazdığımı sabah beğenmem. Üstüne yatarım. Serbest çağrışımlar da olabilir elbette. Aslolan, ister öyle ya da böyle, fikrini ve zikrini net olarak ifade edebilmendir değil mi? Mana bazen karında (karın bölgesinde yani, eşte değil) saklıdır.
Bunlar, şairin ya da sanatçının yöntemleridir. Kimi beyin fırtınasıyla yazar. Kimi içip yazar. Kimi derdiyle inler bağırır. Benzetir alemi, bir güzel. Dayak atar. Derdine ortak arar. Sonrası yapıdır, kurgudur. Ne biliim kurgu değil. Montaj. Taşı yontunca heykel çıkar ki, bu da kurgudur. Bende brainstorming yaparak yazdıklarım varsa onları bir güzel yontuyorum sonra. İşçilik, uygulama (execution), geliştirme daima olur. Bok, bok olarak kalmaz. Akar gider. Nasıl Yazıyorlar? adlı kitapta (kafekültür yayınları) ayrıntısıvar. Meraklısı bakabilir.

İnteraktif bir kitap olsun istemişsin, okur ile yeni türden bir ilişki kurmak istiyorsun. Peki, bu olursa veya olunca ne olacak?

Oğuzhan Akay: Compact Risk Digital Poems de CD kutusunda çıktığında, herkes içerisinde CD aramıştı. Ve kitabı bulmuştu. Okuru, kendi oyunuma katılmaya çağırdım hep.
Dikkat… Çekiyoruz! dedim kitabın sonunda. Bu şu demek: Bu şiirleri okuyan biri, birileri, anladığını, algıladığını, şiirin ve o şiirdeki gölgenin duygusunu fotoğraflayıp gönderirse 31 Mayıs 2015’e kadar, ne olacak? Bu fotoğraflardan veya resimlerden paspartulanacak nitelikte çözünürlüğü olan, şiirin gölgesine ve koşullara uyanlar seçilecek. Bir galeride veya bir uygun mekânda o şiirle birlikte sergilenecek. Satılırsa ne ala? O zaman, o kişiye de satıştan pay düşecek. Böylece iki sanat bir olacak. Amaç ne? Üretilen ve yaratılan bir şey, artı değer, artı sanat yaratacak. Samanlık seyran, ironi lirik olacak. Görselliğe kavuşacak… Satılmazsa da serginin açılış günü hep beraber eğlenmiş olacağız.

Söyleşen: Vural Bahadır Bayrıl, Varlık, Ocak 2015