‘Atıyla koştuğudur bir kadının’ | Zarife Biliz’le söyleşi (Nurgül Özlü)

Nurgül Özlü, Zarife Biliz ile Yeryüzüne Dönerken kitabı üzerine söyleşti. 26.8.2018’de Evrensel’de yayımlanan söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz.

Editör, şair ve çevirmen Zarife Biliz.
Zarife Biliz

Nurgül Özlü: Annemizin bedeninden kopuşumuzla birlikte yeryüzüne dönüyoruz. Güven dolu bir ortamdan kendimizi yabancı hissettiğimiz soğuk ve eksikliklerimizle dolu bir ortama. Yeryüzüne gelince ölümün başlamış olmasının çaresizliği karşılıyor insanı. Benliğimize kavuştuktan sonra nesneler dünyasına adım atıyoruz. Şiirlerinizde kendinden emin, olayları nesnel görebilen bir yetişkin ve onun içinde dünyayı gizemli gören, hayret duygusu içinde olan bir çocuk kalbi vardır. Neden ‘Yeryüzüne Dönerken’ diye başlayalım mı söze?

Zarife Biliz: Aslında siz sorunun içinde ismi gayet güzel yorumladınız. Hem yorumunuz hem de sorunuzla şiir sözünün ayırıcı yönünü de ortaya serdiniz aslında. Okuyanın benliğinde yeniden, belki de bambaşka anlamlarla doğmaya muktedir olan sözse şiir, yazana ait olduğu kadar okuyana da aitse doğru yerden başlıyoruz demektir röportaja.

 “Yeryüzüne Dönerken” ismi içime ilk doğduğunda bunun doğru isim olduğunu biliyor ama mana bahçesinin sınırlarını bir türlü çizemiyordum. Zihnimde iki anlam öne çıkıyordu: “yeryüzüne dönmek” benim için çok uzun yıllardır bir madenci gibi karanlıkta işlediğim, yerin altında tuttuğum –en basit tabirle– sözcükleri gün ışığına, yerin yüzüne çıkarmak demekti. Kendimi dünyaya koşmak, insana soyunmaktı. Ama aynı zamanda, yeryüzüne dönmek insandan soyunmaktı da. İnsan kılıfıyla koptuğum evrene, hayvan, bitki ya da taş, varlıklardan bir varlık olarak geri dönme, evrenle göbek bağımı tekrar kurma çabasıydı. İsimde benim bilebildiklerim bunlardı fakat bunlarla kalmadı.

Bir anlamı hayat işaret etti, birini de burada siz işaret ettiniz. Kitap yayına hazırlanırken elim bir olay yaşadık, 19 yaşındaki yeğenimi bir kazada kaybettik. Erkenden yeryüzüne dönen güzel yeğenimin oldu kitap. Anlam kendini kıyıya vurdu. Yaşam dediğimiz süre tabii ki ölüme doğru yürüyüşümüz bir anlamda ve erken olanları bizi tarifsiz bir acıya boğsa da hepimiz eninde sonunda yeryüzüyle kucaklaşıyoruz. Bilirsiniz, Türkçede sonsuzluk için iki ayrı kelime vardır: ezel ve ebet. Nitekim ölüm, sonsuzluk maceramızın ebet tarafı. Fakat sizin soruyu sorarken belirttiğiniz üzere evrenin sonsuzluğundaki maceramızın ezel tarafı da var. Yeryüzüne gelebilmek için annemizin karnından kopuyoruz. Ezelden ebede, doğumdan ölüme çember tamamlanıyor, başladığımız yere dönüyoruz bir anlamda.

N.Ö.: Çeşitli dergilerde yazı işleri müdürlüğü, editörlük ve çevirmenlik yaptınız. Çeviri ve editörlük çalışmalarınız hâlâ devam etmekte. Yazdıklarınızı çıktığınız içsel yolculuklarda gördükçe doğaçlama mı yazıyorsunuz yoksa öncesinde tasarlayıp temayı belirleyerek mi?

Z.B.: Ben şiiri bulmuyorum, aramıyorum da, o gelip beni buluyor. Otuz yıldır çok çok az yayımlayarak yazmayı sürdürmemin başka bir açıklaması olamaz zaten. Bazen bir şiirin kendini tamamlaması çok uzun zaman alabiliyor. Hiç bitmeyen, yarım kalmaya yazgılı görünenler de yok değil. Bazen hangi dizenin hangi dizeyle hasbıhal edeceğini önceden ben de bilmiyorum. Uzun süre tek başına avare dolanan dizeler, ikilik, üçlük, dörtlükler oluyor. Karşılıklı bir keşif bu, hiç şüphesiz ki şiir benden fazlasını biliyor. Bunu asla inkâr etmem.

N.Ö.: Şiirinizde zaman, mekân ve eylemler zinciri göze çarpıyor. Zaman var olan değil insan tarafından nicel olarak var edilendir. Zaman ile hayatın verebileceği acıları kastediyorsunuz bazı dizelerinizde. Zaman, şiirinizde acı getirileri olan soyut bir mekânınız. Zamanı bir kediye benzetiyorsunuz. “Zamanla dost öylece durmak”(s.13) dizesindeki dostluk kadim bir dostluk. Acılarımız ve yaşlanmak olmasaydı dost olmak kolaydı zamanla. Şiirinizde temsili olan acılar var, olmuş bitmiş, yaşanmış ve acısı geriye kalan. Olacakların tasarımını yapmayan bir şiir, Zarife Biliz’in şiiri. “Tek bir derdim var benim/ Yeryüzünün kabuğu üzerinde koşturan cümle mahlukât/ Altında soluklanan hayat/ Devridaim içindeki zaman” (s.25) diyen bir öznenin şairi acı, insan ve zamanla ilgili neler söylemek ister bizlere?

Z.B.: Zaman çok uğraştığım bir konu, gerek şiirde gerek hayatta. Keza an ve zaman ilişkisi de öyle. Aslına bakarsanız anlarla hep başım dertte oldu. Anlar insana büyük işkenceler edebilir. Anları topladığınızda bir zaman birimi etmez mesela ama zaman      birimleri anlardan oluşur gene de. Bir saat kaç an’dan oluşur örneğin? Bir an kaç saniye, kaç saat sürer? Yanıt elbette “hiçbiri”! “An ki fıskiyesi sonsuzluğun” diyor ya Cemal Süreya, biraz buna yakın düşen ama çok çok ötesine de geçen bir şey kastettiğim. Bir tür ağrı denebilir belki de.

Ama insanın aptallığı işte; zaman denilen yapay bir şey icat ediyor, sonra bu şeyin hükmü altında yaşamaya başlıyor, bir de üstüne ondan delicesine korkuyor. Sanmam ki insan dışında başka bir varlığın (iç) saati işkence etsin ona. Bu zaman meselesinin yukarıda bahsettiğim, bir varlık olarak evrene dönmek konusuyla da ilgisi var. Hepsi birlikte… Ne kadar imkânlı bilmiyorum ama evrenin saatine ve zamanına kavuşmak istiyorum tekrar. O doğal ve kendinde iç saate. Nesne değil de tekrar varlık olabilmek için bu insan zamanından kurtulmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Yeryüzüne Dönerken, Zarife Biliz'in ilk şiir kitabı. Ve Yayınevi, 2018.

N.Ö.: Görmek ve bakmak şiirinizde başat temalardan diyebiliriz. “Kördüm/ Olmuştum”. Öznenizin ışıkla ve karanlıkla sorunu yok, geldiği ve gideceği yeri merak etmiyor. “Baktıkça/ Çıplaklığımı da unutuyordum” (s.41) Çıplaklık insanın kendisi olabilme ve en doğal hali. “Oysa beklemek yok evrenin dilinde/ Durmak var”(s.59) durup öylece bakmak ve görmek…

Z.B.: Işıkla ve karanlıkla derdimin olmaması bir açıdan hayvan yanımla ilgili sanırım, tekrar olmayı arzuladığım varlık yanımla. Bir taş ya da tilki karanlıktan korkar mı mesela? Gözlerimiz bu kadar körleşmeseydi biz de korkmazdık herhalde. Ve Exupéry’nin Küçük Prens’ini anarak söylersem, insanın gözleriyle bir şey görebileceğine inanmıyorum. Benim şiirimdeki görmek de genelde gözle yapılan bir eylem değildir. Bazı acılar insanın gözünü kör edip anların sonsuzluğuna mahkûm bırakabilir. Bu körlüğü, kör bir insanın aynı zamanda karşıdaki kişi tarafından görülmüyor olduğu sanısıyla beraber düşünmek gerekir. Göz kör olursa gönül gözü mecburen hakiki olanı görmeyi öğrenir; görünenin, nesnenin, insanların sakladıklarını sandıkları şeylerin ötesini görmeyi.

Çıplaklığa gelince, çıplaklık eksiklikle tanımlanan bir şey şiirde, o yüzden de utanç eşlik ediyor ama haklısınız, çıplaklık insanın en doğal hali ve şiirdeki öznenin bu durumuna karşı, terazinin diğer kefesinde, maruz kaldığı kabulsüzlük ve otantik varlığı içinde kendi olamama sorunu duruyor diyebiliriz. Bunu yer yer fark ediyor, bazen edemiyor ama anlamaya, bakmaya çalışıyor. Bu şiirdeki öznenin şahsi bir sorunu gibi duruyor belki ama toplumsallıktan gücünü almadığını kim söyleyebilir? Bugün kim kimi olduğu gibi kabul etmeye gönüllü! Herkes maskeleri seviyor, maskenizi çıkarıp gerçek –yani çıplak– halinizi gösterin “dost” sayınızdaki çarpıcı azalmadan gözleriniz yaşarır. Oscar Wilde Mutlu Prens’te, “İnsanın dostlarını tanıması tehlikeli bir şeydir!” der. Kimsenin çıplaklığa dayanacak kadar midesi de yüreği de sağlam değil bu zamanda.

N.Ö.: Doğadan güç alıyorsunuz. Rüzgârın uğultusu, hava, su, ağaçlar, kargalar, dağ kuytuları… Doğadaki dengelerin bozulmasına başkaldıran,“ İnsan denen tamahkâr hayvan hariç” diyerek insanın kötülüğünden korkup, hayvanlara ve doğaya sığınıyor şiir özneniz.

Z.B.: Başka türlüsü nasıl mümkün olur bu zamanda hiç bilemiyorum, hayal bile edemiyorum. İnsana muhtaçlığım ölçüsünde nefretim de var sanırım. Doğaya ise hayvan varlığımla geri dönebilme yönünde derin bir özlemim. Başka türlü bir “olmayı” hiç tecrübe etmedim ama en temelde insanı da, insan olmayı da sevmiyorum. Doğada ise yukarıda saydığınız üzere sesini duyduğum, varlığıyla huzur bulduğum canlı cansız o kadar kardeşim var ki! Doğanın kendiliğini, doğallığını seviyorum, insanın yapaylığı ise en basit tabiriyle yavan ve sıkıcı.

N.Ö.: Bedensel unsur olarak eller öne çıkıyor. Karanlığa ve kendimize uzanan, kitabın üstünde uzayan, kendi gövdesini okşayamayan ve gözlerin yerini alan eller…

Z.B.: Elleri severim, hep sevmişimdir. “Ellerinden yaşlanır insan önce” diye avare dolaşan bir dizem var. Daha gövdesini bulup yuvalanamadı. Üniversitede fotoğraf çektiğim yıllarda sırf el fotoğraflarından bir sergi açmayı isterdim. Yaratan, yapan, yıkan, seven ve öldüren eller nasıl önemsenmez? Karanlıkta gözlerimizin yerini alan, yalan söylemeyi hiç beceremeyen eller nasıl sevilmez?

N.Ö.: Soyut bir mekân algısı oluşuyor zihnimizde. Mekânsızlık; dünyada zaten misafir olmakla mı ilgili? Öznenin içindeki canlılara, orada kurulan saraylara, kurtlara, atlara ve ormana rastlıyoruz. “ Çocuk olmak da var şu dünyada/ Çocuk kalmak da/ Sence niye iyileşmiyor avcumdaki yara”(s.21). Şiirinizde çocukluk günlerinden hafızanızda kalan izler esas mekân denebilir mi? Nesneler dünyası üzerine kurulu değil şiir atmosferiniz. Çocukluk günlerimizin hazları birer sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Tekerlemeler, masalımsı hatırlatmalar fantastik ve gizemli bir hava katmaktadır şiirinize. Bu kurgusal bir tercihiniz midir yoksa yazarak rahatlamanın olmazsa olmazı bir eğilim midir?

Z.B.: Yukarıdaki bir soruda “zaman soyut bir mekânınız” dediniz, çok doğru bir tanımlama. Kaynağını artık olmayan bir zamandan alan, varla yok arası bir bellek zamanının içine oturup yazıyorum şiirleri, var olduğu kesin bir hiç-zaman, zamanı aşkınlaştırarak, ileri geri giderek ve ân’a dönerek dokuyorum. Bana bu kaçınılmaz geliyor, çünkü hepsi içimde aynı anda yaşıyor, karmakarışık bir örümcek ağı gibi, ben aradan birkaç deseni alıp bu kargacık burgacık, bu zavallı dile tercüme etmeye çalışıyorum ancak. Nesneler varsa eğer şiirde, o hiç-zamanın belleğinden çıkıp geliyordur kesin, orada bir yerleri olduğu için buradalar.

Bu dünyada olmadığım zaman çok, fakat her an şiirin sarayında değilim elbet, uzun zaman hiç uğrayamadığım da olur oraya. Dönüp durursunuz; hayvanlar, ağaçlar, kurtlar, atlar, taşlar sonra şiire tercüme olur, karanlıkta gölgeler kıpırdar sadece ve gözler işe yaramaz… Kurgusal tercih ve haz dediniz. Hazla aram pek hoş değildir. Tercih ve irade konusunda da biraz karışık düşüncelerim var. Sahici olan hiçbir şey tercih değildir belki de, zorunluluktur aslında ama biz onu tercih sanırız.

Söyleşen: Nurgül Özlü

Evrensel, 26.6.2018, s. 13

Şiirle “Yeryüzüne Dönerken” | Hasan Erkek

Hasan Erkek, 25.10.2018 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Zarife Biliz’in Yeryüzüne Dönerken adlı şiir kitabı hakkında yazdı. Yazının tam metnini yayımlıyoruz.

Zarife Biliz’in, Kadim Bir Dille Dile Getirilmiş, Kederli, Bilgece Şiirleri

Belki eski bir benzetme gibi gelecek ama şiirde yeri var: Kimi şairin kumaşı iyidir, kimi de yalın kumaşının üzerine güzel işler nakışını. Kimi taşa baksa şiir görür, kimi taşın üstüne öyle bir nakış işler ki, taş şiire dönüşür. Işte Zarife Biliz’de her ikisi de var. Taşı, toprağı, dalı yaprağı, börtü böceği şiir görenlerden. Onlardan damla damla şiir çıkaranlardan. Bir de öyle güzel nakış işliyor ki, nakışı kumaşına çok yakışıyor. Hepsi birlikte alaşıyor ve güçlü bir şiire ulaşıyor.

Zarif Biliz’in şiirinin kumaşından, nakışlarından derin bir keder akıyor. “Kendi sesimden korkmasam ağlayacaktım” diyor bir şiirinde ya, sanki bütün şiirlerine sinmiş o hava. Her nasılsa içinde bir hüzün yer etmiş. Ama bu öyle arabesk bir hüzün değil. Bu soğuk dünyanın, insanlığın ezeli ve ebedi kederi gibi. Şair sanki bütün insanlık adına çekiyor bu acıyı. Belki de bu yüzden şiirlerini karanlıkta yazıyor.

Ancak bu ezeli kedere hep aşk eşlik ediyor. Ama aşk da keder kılığında çıkıyor karşımıza ya da tersi. Aşk kederle tartılıyor hep, şairin dizelerinde. Aşkı temize çekmek için sanki “yakarıyor göklerin yetim kalmış evladı” aşk tanrısına, ona keder tanrısı cevap veriyor. Kederi öyle büyük ki, onun da bir tanrısı olsa gerek.

İçinde atların koşturduğu şiirler

Bununla birlikte Biliz’in insanlarla çok “muhabbet”i yok. İnsanlığın halleri karşısında tanrısal bir gözlemci gibi. İnsanlıktan ümidini kesmiş değil ama ona olan güveni hayli zedelenmiş olmalı. Bir türlü iyileşmiyor avucundaki yara. O daha çok atlarla, şahinlerle, tilkilerle yeryüzünün kabuğu üzerinde koşturan cümle mahlukatla yoldaş. “Kuşu besliyorum karanlığın dalında / Tayı besliyorum artık koşmasa da / Aslanı besliyorum / Kurtları, tilkileri, timsahları eğliyorum / Bedenimi onlara yurt belliyorum” diyor. Hele atlara özel bir ilgisi olduğu anlaşılıyor. Kitaptaki en başarılı şiirlerin başında atların içinde koşturduğu şiirler geliyor. Şairi de yeryüzünde koşturan içindeki bu masal atları sanki. “Atımsa toynaklarını / İçimin sert denizlerine vuruyor” diyor bu anlatısal şiirlerinin birinde. Öte yandan atı da, “kaygılardan azade” bir at değil. O da kitap boyunca akan kederden payına düşenini alıyor. “Oysa atım bir hayvan / Terli bir hayvan / Çağlar öncesinden etine batmış bir kamayla / Hiç durmadan koşturan”.

Zarife Biliz’in şiirleri arkaik anlatılar tadında. Homeros’tan, Sappho’dan el almış gibi. Bunu yaratmak için de özel, arketipik bir dil arayışında. “Bir dil var öğrenmemiz gereken / Bir dil aslında hep bildiğimiz / Ve kelimesiz hatırlayacağımız” diyor.

Bu epik, (kimi zaman lirik, kimi zaman dramatik) şiirler zamanın ve tarihin içinden süzülüp gelirken kutsal kitaplara da uğramış yolları. Ama laik bir bakışla, mistik bir gözle değil. Sanki bütün derdi “unutulmuş olanı hatırlamak / şimdi ve burada”. Kimi zaman dingin, kimi zamansa taşkın bir ruh haliyle diyor diyeceğini. Zira bu ruha dar gelmiş beden kılıfı. İçinde kişneyen atın toynaklarını gövdesinin duvarlarına vurması da ondan olsa gerek.

Zarife Biliz'in ilk şiir kitabı Yeryüzüne Dönerken, Ve Yayınevi, 2018.

Bir rüya hâli

Yalnız zamanla değil, mekânla da sorunu var Zarife Biliz’in. Bütün kadim metinlerde de öyle değil midir? En büyük mekân da yeryüzü. Bir zamanlar kendini yeryüzüne sürgün etmiş olmalı ki (yer altında mı saklı tuttu kendini yoksa gökyüzünde mi mavi bir ada mı buldu kendine, bilinmez), şimdi şiirle yeryüzüne dönmüş. Yeryüzünde ise bazen ileri-geri, bazen de döngüsel hareket ediyor. Ama bu hareket de bir çeşit rüya misali. Zaten bütün şiirlerinde sürrealist bir hava var. Dinsel olmayan bir metafizik, mistik olmayan bir düşsellik kaplamış yeryüzünü. Bu rüya hâli içinde felsefenin kıyılarında dolaşıyor atlarıyla: “Kalmalı mı, gitmeli mi bu dünya”, “İttirin boşluğu ileriye / Atlayacağım”, “Bu dünya bir garip orman / İçinde bir tek ağaç yok” diyor. Diyor da diyor…

Paul Valéry, “şiir duygularla değil, sözcüklerle yazılır” demiş. Melih Cevdet Anday bunun önemini en iyi bilen ve bu sözü sıklıkla tekrarlayan bir şairimizdi. Sözcüklerin önemine vurgu yapan başka bir şair de Mallarmé’dir. O da, “şiir (Özdemir İnce’ye göre dize) fikirlerle değil, sözcüklerle yazılır” demiş. Bu iki sözün gerçekten kime ait olduğu konusunda bir belirsizlik olsa da, sözlerin önemini değiştirmiyor. Sözcükler yazarın, şairin en önemli anlatım aracıdır. Yazarlığın gerisini de, yazarın ya da şairin sözcüklerini bile isteye esirgediği boşluklar ve yine sözcükleri üst üste koyma ustalığı olarak tarif edilebilecek kurgular oluşturur. Zarife Biliz, değerinin, özgül ağırlığının farkında olarak kullanıyor her sözcüğü. Kuşandığı sözlük, sarf ettiği sözcükler o demli şiirin ortaya çıkmasında en büyük role sahip. Yalnız sarf ettiği sözcükler değil, bile bile sakındığı, esirgediği sözcükler de bu dokunun oluşmasında etkili oluyor. İyi şair yalnız söyledikleriyle değil, söylemeyip gizledikleriyle, bıraktığı boşluklarla da şiirini kurar. Okuru da şiirinin oluşumuna ve alımlanmasına davet eder. İmgelerle, çağrışımlarla, onun hayal gücünü harekete geçirir. Zarife Biliz daha ilk kitabında bunun üstesinden geliyor. Yıllardır edebiyat alanında çevirmenlik ve editörlük yapıyor olmasından, sözcük ormanında gözleri kapalı dolaşabiliyor ve istediklerini “tam isabet”le seçip alabiliyor, almaması gerekenleri de aynı isabetle eleyebiliyor. Elemiş olduğu anlaşılıyor şiirlerinden. Arkasındaki  o birikim önünü ışıtıyor.

Yukarıda adını andığımız şairlerin belirlemelerinden hareketle, şiirde duyguların ve düşüncelerin yerinin olmadığı sanısına kapılmamalı değerli okurlar. Öyle bir sanıya neden olursak, eksik dile getirmiş oluruz. Biçimin değerinin anlaşılması için, uzun yıllar “ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemli” cümlesi dillere pelesenk oldu. Oysa her ikisi de hayati derecede önemlidir. Yeni düşünceler ve sahici duygular bütün sanat alanlarında olduğu gibi şiirde de vazgeçilmezdir. Ama bunlar yine de sözcüklerle güçlü bir biçimde ifade edilirse, okura etkili bir biçimde ulaşır ve zihninde, yüreğinde kalıcı bir etki bırakır. Zarife Biliz’in şiirinde, bu sahici duyguları ve o duyguların gerisindeki düşünceleri de görmek mümkün.

Zarife Biliz (Fotoğraf: Aylin Ominç)

Yeryüzüne dönerken 

Zarife Biliz’in şiiri, arkaik bir tadı olan yeni bir şiir olmakla birlikte, gelenekten kopuk değil. Dahası ondan iyi beslenen bir şiir. Dikkatli bir okur, her şiirinin, her dizesinin arkasındaki referansları görebilir, sezebilir. İşte birkaç örnek; “Geldiğim yerde ceviz ağaçları yoktu / Bu yüzden mi acaba esintiyi bilmem” (Cahit Külebi), “Sokak lambalarının altında / Akçaburgazlı Yekta’yı gördüm / Yolda giderken”( Turgut Uyar), “O ben değilim, / Testideki suyun sayhasında yansıyan” (İsmet Özel), “Kalbi buza kesen Kay’ı hatırladım / Okuduğum masalları bir bir hatırladım” (H.C. Andersen)…

Yeryüzüne Dönerken, ilk şiir kitabı olmasına rağmen, ilk kitap zaaflarına düşülmemiş. Kitaptaki bütün şiirler belirli bir düzeyin üzerinde. Zamanın içinden süzülmüş, doğrula düzele gelmiş, yetkinleşmiş şiirler. Dolgu sözcükler, dolgu dizeler yok gibi. Birçok şairin son şiir kitabından daha nitelikli.

Dileyelim ki Zarife Biliz şiiriyle yeryüzünde kalsın artık. Ömrünü şiirle nakışlasın. Yeni şiir kitaplarıyla kitaplığımızın şiire ayrılan raflarını doldursun. Okundukça cümlemizin zihnine, gönlüne aksın.

Şiir kitabı yayımlayan çok az yayınevinden biri olan Ve Yayınevi’ne de, böyle bir dönemde şiir kitapları yayımladığı, bizi yeni seslerle buluşturduğu ve kadim sesleri hatırlattığı için teşekkür etmek gerekir.

Hasan Erkek, Cumhuriyet Kitap, 25.10.2018, s. 4