Tevfik Fikret yüz elli yaşında!

Tevfik Fikret, “çağına kadar süregelmiş şiir anlayışını değiştiren” büyük şair…

Tevfik Fikret’i doğumunun yüz ellinci yılında saygı ve sevgi ile anıyoruz. Onu, Abdülhamit’in istibdat döneminde yazdığı, bütün zamanlara seslenen “Sis” şiiriyle selamlıyoruz, A. Kadir’in yenileştirmesiyle… Arşiv desteği için Turgut Çeviker’e teşekkür ediyoruz.

SİS

 

Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis,

gitgide büyüyen bir ak karanlık.

Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,

kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,

o tozlu, korkunç yığına bakan göz

şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık, kalın örtüyü,

bu örtü tıpatıp sana uydu, ey kanlı toprak,

ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,

döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!

Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,

oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!

Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan

zevk ve safaya susamış bağrında emziren!

Ey Marmara’nın mavi kucağında

ölüm uykusuna dalmış diri,

ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,

ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul,

gene de güzel görür, taptaze görür seni,

gene de üstüne titrer sana bakan.

Ne kadar tatlı, cana yakınsın, ne kadar,

süzgün, mavi gözlerinle sen uzaktan!

Oysa ne farkın var kirli kadınlardan senin,

hiçbir şey umurunda değil, belli,

ne bunca acı türkü, ne bunca kan ağlayan!

Sen kurulurken katmış olmasın bir hain el

senin temeline zehirli suyunu kötülüğün.

İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri,

nereye baksan çekememezlik, nereye baksan çıkarcılık,

nereye baksan hergelelik, yalan dolan.

Demek yükselmek yalnız bunlarla oluyor.

Koynunda barınan nice yaratık arasında

kaç tanesinin alnı açık, yüzü ak?

 

Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,

örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

 

Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,

katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

Sağlam mezarı anıların, ulu tapınak,

onurlu taş direkler, bağlı devler gibi,

geçmiş günleri gelecek günlere anlatmakla görevli,

ey kale duvarları, şehri dolanan, çepeçevre,

dişleri düşmüş kafatasları gibi, sırıta sırıta.

Ey kubbeler, Tanrıya yakaran yapılar,

ey minareler, sözde kalmış doğrularsınız.

Ya siz, damları çökmüş medreseler, mahkemecikler!

Selvilerin kara gölgelerinde birer yer tutmuş,

geçmişlere rahmet dileyen mezar taşları,

ey sabırlı dilenciler sürüsü!

Türbeler, bizde ne gürültülü anılar uyandırırsınız,

ama yatarsınız bir şey demeden, ey atalar, sessiz sedasız!

Tozun toprağın, çamurun savaş alanı, sokaklar!

Ey yangın yerleri, uğursuzların gecelediği,

bir olay sayıklarsınız her açılan yaradan.

Kara damlı, kendi halinde, fukara evler,

ayağa kalkmış birer yas gibi durursunuz.

Ne kadar da dokunaklı somurtuşunuz var,

leyleklere, çaylaklara yuva olmuş tasalı ocaklar,

uzun yıllar, besbelli, tütmek nedir, unutmuşsunuz!

Ey kuru ağızlar, açlıktan kazınınca mideler,

her alçak lokmayı yutmaya hazırsınız!

İşte toprağın bereketi, işte bütün yiyecek içecek.

İşte elini uzatsan her şey eline değecek,

böyleyken aç yaşa, işsiz güçsüz yaşa,

boş yere gökten, Tanrıdan dilen dur

ekmeği, aşı, kurtuluşu, rahatı,

bu ne biçim Tanrıya sığınma, ikiyüzlü, alçakça!

Sesler çıkarırsınız köpekler gibi,

oysa konuşan yaratıklarsınız, onurlu ve değerli,

sövülüyor bu nankörlüğe çığlıklarla!

Ağlarsınız boşuna, gülersiniz zehir gibi.

Küfreden gözler yoksulluğu söyler, açlığı, kederi.

Namus, masalların boşluğunda bir anı.

Adamı yukarılara çıkaran yol, el etek öpme yolu.

Yakınması senin yüzünden bütün

öksüzlerin, dulların, arkasızların,

senin yüzünden bütün, ey silahlı korku!

Nasıl dokunulmaz olacak, özgür olacak

şöyle bir soluk almayla kişi,

söyle, ey kanun denen efsane!

Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!

Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!

Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,

ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,

senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.

Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!

Ey kalem ve kılıç, siyasî iki mahkûm,

ey doğruluk ve yiğitlik,

unutulmuş yüzlersiniz artık!

Ey kodamanlar ve kuyrukları onların,

pısırıklar, çekingenler, korkaklar sizi,

nasıl da alışmışsınız iki büklüm yaşamaya,

adınızın sanınızın da maşallahı var hani!

Ey yere eğilmiş kafalar, ak pak, ama tiksindirici!

Ey genç kadın ve ardından koşan delikanlı!

Ey kahırlı ana, ey dargın karı koca!

Ya sizler be çocuklar,

anasız babasız, başı boş yavrucaklar, ya sizler…

 

Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,

örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Yenileştiren: A. Kadir, Yeni Ufuklar, 8/1967, S. 183, s. 31-34

Tevfik Fikret, Sis şiiri

Tevfik Fikret

Tevfik Fikret için neler dediler?

“Onun mutlakiyet devrinde saltanata, istibdada, irticaya karşı güttüğü mücadele, halk kütleleri arasında ve fikir cephesinde daha ileri bir cemiyete geçmek insiyakının ilk tezahürleriydi. Bu devrede Fikret 1908 inkılâbının bir müjdecisi addedilebilir.” Sabiha Sertel

“Fikret, memleketin içinde kıvrandığı taassup, cehalet ve istibdat karanlığı üzerine çakan bir şimşekti. Bunun aydınlığı sonsuza kadar sürecek ve herkes nasibince bu büyük kaynaktan yararlanabilecektir.” Mustafa Baydar

“Kendi neslimin bütün çocukları üzerinde olduğu gibi, rûhumda, ahlâkımda, zevkimde, lisânımda, san’atımda en büyük têsîri o icrâ etmişti. Şark âleminden kafamı o çıkarmıştı. Bir müddet onun kâinâtında kalmıştım.” Yahya Kemal

“Tevfik Fikret XIX. yüzyılda şiirimizin Batılılaşmasında, yeni bir görüş, duyarlık, deyiş ve imgeye ulaşmasında, ‘Edebiyat-ı Cedide’ denilen akımın oluşmasında en çok emeği geçenlerden biridir.” Asım Bezirci

“Bir sanatçı, bir düşünür geleceğe dönük olduğu ölçüde ölümsüzleşir. Tevfik Fikret bugün yaşadığı devirden daha canlı, daha diri, daha çok anlaşılmış durumda. Yarın bugünkünden de daha yücelerde olacak ve Türk devrimcilerinin ilk öncü şairliği payesi ona verilecek.” Çetin Altan

“Tevfik Fikret de, özellikle ‘Sis’ şiirinden sonra, halktan kopuk, zorba, yasalara uymayan yönetimlerin karabasanı olmuştur, oluyor ve bir süre daha olacak gibi.” Mehmet H. Doğan

“Bakınız Tevfik Fikret’in eski ‘Sis’ine! İstanbul’un ufuklarını öyle sarmıştır ki, bir nefes almıya görün, ciğerlerinize kadar girer.” İlhan Selçuk

“Fikret, memlekette mevcut şiir telakkisini büsbütün değiştirdi; artık şiiri kendisi için değil, ihtiva ettiği fikirler için seviyorduk; ayrıca şiirin iddialarını da değiştirdi.” Ahmet Hamdi Tanpınar

Tevfik Fikret kimdir?

Tevfik Fikret, Sis şiiri

Tevfik Fikret (Portre: Feyhaman Duran)

FİKRET, Mehmet Tevfik (24 Aralık 1867 – 19 Ağustos 1915)

Yalnız mensup olduğu (Edebiyatı Cedide) devrinin değil, bütün edebiyat tarihimizin mühim simalarından biri sayılmağa lâyık şairlerimizdendir. İstanbul’da Aksaray’da doğdu. Babası Hüseyin Efendi, Çankırı’nın Ilgaz kazasından ve Karacaviran nahiyesinin Dalköz köyündendir ki Urfa Mutasarrıfı iken öldü. Asıl adı Mehmet Tevfik olan Fikret, ilk yazılarını bu imza ile yazmış, Serveti Fünun’a girdikten sonra Tevfik Fikret imzasını kullanmıştır. Aksaray’daki Mahmudiye Valde Rüştiyesi’nden sonra Galatasaray Lisesi’ne girmiş ve oradan 1888’de birincilikle çıkmıştır. 14, 15 yaşında ilk şiir tecrübelerine başlayan şair mektebi bitirince Hariciye İstişare Odası’na girmiş ve akrabasından Bülbül Tevfik Paşa’nın delâletile Sadaret Mektupçu Kalemi’ne sekiz yüz kuruş aylıkla tayin edilmişti. Biraz sonra İstişare Odası muavini oldu. Bir taraftan da Gedikpaşa’daki Ticaret Mektebinde türkçe, fransızca ve yazı dersleri verdi. Sonra müsabaka ile Galatasaray’a türkçe hocası oldu.

Bu sıralarda Tercümanı Hakikat’e Nazmi müstearile, İsmail Safa’nın çıkardığı Mirsat mecmuasına Mehmet Tevfik imzasile manzumeler yazmış, sonra Safa ile birlikte Malûmat gazetesini neşre başlamışlardı. Bu mecmua Baba Tahire geçtikten sonra Tevfik, Recaizade Ekrem’in tavassutu ile Servet-i Fünûn’un edebî muharrirliğine getirildi. Şekil ve mahiyet bakımından önceleri eskilerden pek ayrılmıyan şiirleri gittikçe yenileşiyor ve başkalaşıyordu. Bir kaç yıl içinde büyük bir şöhret kazandı. Bu şiirler 1898’de Rübâbı Şikeste adile basılınca o zamana kadar görülmemiş bir rağbet kazandı. Ertesi yıl ikinci defa neşredildi.

Servet-i Fünûn’daki edebiyat hareketleri 1901’de saltanat idaresi tarafından susturulmuştu. Fikret de beş, altı yıldanberi türkçe hocalığını yaptığı Rumelihisarı’ndaki Robert Kollej’in yanında Âşiyan adını verdiği köşküne çekildi. 1908 İnkılâbı’na kadar kendi âleminde yaşayan Fikret “Sis” ve “Bir Lâhza-i Ta’ahhur” gibi Abdülhamit idaresine karşı haykıran ve “Târîh-i Kadîm” gibi taassubu ve dini baskıları kırmak istiyen manzumelerini yazıyordu. O zaman neşri değil, elden ele geçmesi bile yasak olan bu eserler, gençler tarafından ezberleniyordu. Fikret’in en fazla hayranlık uyandıran devri bu zamanlardır.

1908 İnkılâbı’ndan sonra Fikret, Hüseyin Cahit Yalçın ve Büyük Türk Lügati muharriri Hüseyin Kâzım’la birlikte Tanin gazetesini kurdular. Fakat Fikret, siyasî dedikodulardan çabuk iğrendi ve Tanin’den ayrılarak Galatasaray Müdürü oldu. Mektepçilikte gösterdiği kabiliyet ve heyecan dikkate lâyıktır. Mektebin hayatında onunla derhal büyük değişme ve düzelme meydana geldi ama Fikret resmî işlerin usandırıcı şekillerine tahammül edemiyordu. Bu yüzden Nazır Emrullah Efendi ile aralarında ihtilâf çıktı ve Fikret müdürlükten çekildi. Bir aralık İstanbul Erkek Muallim Mektebi’ndeki derslerini muhafaza etmişti. Satı’ın müdürlükten ayrılması üzerine orasını da bıraktı. Darülfünun edebiyat hocalığına bir kaç ders gelmişti. Muallim Meclisi’ndeki müzakerelerden titizlenerek oradan da istifa etti. Amerikan Koleji’ndeki vazifesine münhasır kaldı ve “Doksan Beşe Doğru”, “Hân-ı Yağma” gibi “İttihat ve Terakki”yi iğneliyen şiirlerini yazarak zamanının siyasî kavgalarından muztarip bir halde yaşadı.

Rübâbın Cevâbı”, “Halûkun Defteri” ve çocuk şiirlerini muhtevi Şermin bu sıralarda neşrolunmuştur. Fikret kırk beş yaşında öldü ve Eyüp’e gömüldü. Şiirimize hayatı ve tabiatı getirmiş, nazmımızı hem mevzu, hem şekil bakımından Avrupalılaştırmıştır. Şiirlerinde felsefe ve heyecandan ziyade zevk, sanat ve mümtaziyet hâkimdir. Harf ve dil inkılâplarına yetişebilseydi öz türkçenin en tabiî ve pürüzsüz örneklerini verebilirdi. Ahlâkında olduğu gibi yazılarında da her türlü ihmalden ve lâübalıiliklerden çok çekinirdi. Türk gençliğine dürüstlük ve seçkinlik telkin etmiştir.

Kaynak: Türk Meşhurları Ansiklopedisi, İbrahim Alâettin Gövsa, 1946

Çam Sıkıntısı (C. Hakkı Zariç) | Cumhuriyet Kitap

C. Hakkı Zariç Arkadaşım Zekâi‘yi yazdı

hakkı zariç, cumhuriyet kitap, arkadaşım zekâi, Arkadaş Zekai Özger

C. Hakkı Zariç 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta İsmet Tokgöz’ün Arkadaşım Zekâi adlı kitabı hakkında yazdı:

“Arkadaş Zekâi’nin mektuplarıyla birlikte el yazısı şiirlerine de tanık oluyoruz kitapta. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflar toplumsal hafızamıza yeni ayrıntılar ekliyor.

Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz, Arkadaş Zekâi Özger, Mektupları

Çam Sıkıntısı

Arkadaş Zekâi Özger, 3 Temmuz 1970 tarihinde, Bolu’dan yazdığı mektupta “çam sıkıntısı”ndan bahsediyor arkadaşı İsmet Tokgöz’e.  “-iyi mi, bir de çam sıkıntısı var şimdi bende. çam sıkıntısı: bituhaf bişey, anlatılmaz. önceki gün müydü, çok çıldırdı. (…) şimdi uslu gök. güneşe yol gösteriyor. ben çam kokuyorum. kokladığım çamı güneşe uzatıyorum.” Okumaya devam et

Âşık Veysel’in Yayımlanmamış 61 Yıllık Röportajı

Âşık Veysel’in 1956 yılında Dinar’a yaptığı bir gezi sırasında şair Nedret Gürcan tarafından yapılan ses kaydının tam metnini yayımlıyoruz. Bazı kısımları Özdemir İnce’nin “Âşık Veysel’le ilgili bir yalan üzerine” başlıklı köşe yazısında yayımlanan röportajın tam metni ilk defa Ve Yayınevi sayfasında yayımlanıyor. Röportaj metnini bize ulaştıran Özdemir İnce’ye teşekkür ederiz.

Âşık Veysel’i Sivas’ta keşfeden ve destekleyerek önünü açan Ahmet Kutsi Tecer‘i de saygı ve sevgi ile anıyoruz.

Bugün Âşık Veysel’in doğumunun 123. yılı… İyi ki doğdun Âşık Veysel!

Âşık Veysel, Nedret Gürcan ile Dinarda. Yıl 1956.

Âşık Veysel ile Nedret Gürcan. Dinar, 1956. (Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları, s. 241)

Ses kaydını yazıya geçiren muhabirin notu: Âşık Veysel’in 1956 yılında Dinar’a yaptığı gezi sırasında alınan yeni bir ses kaydı ortaya çıktı. Saz çalıp para kazanmak için gittiği Dinar’da 4 günde 4 konser veriyor, bu konserlerden birinde yaptığı sohbet zamanın ses kayıt cihazı telli diktafona aktarılıyor. Konuşmanın önemli bir kısmı gayet net anlaşılır durumda. Bir kısmı şair Nedret Gürcan tarafından Şairler Yaprağı dergisinde de kaleme alınan o sohbette Âşık Veysel ilk şiirini Atatürk için yazdığını söylüyor. Konuşmayı hiç müdahale etmeden, mümkün mertebe Aşık Veysel’in kendi telaffuzuyla aktarmaya çalıştık. Türkçenin bu büyük üstadını redakte edecek yeteneği kendimde göremedim.

Kayıt, Âşık Veysel’in saz çalışıyla başlıyor. Müzik bitince bir erkek sesi: “Çok çok teşekkür ederiz üstad. Eksik olmayın. Gerek ben Nedret Gürcan, gerek ortaokul müdür muavini Reşat Ünsal size çok çok teşekkür ediyoruz ziyaretiniz için. Şimdi Dinar Belediye Reisi’nin yanına kadar gidelim. Kendisi bekliyor.”

– Sağolun. (Aşık Veysel’in sesi) Okumaya devam et

Muzaffer Buyrukçu’nun iki kitabı üzerine (Nazlı Yıldırım)

Muzaffer Buyrukçu, sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan “Arkadaş Anılarında Orhan Kemal” yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor.

Yaşadığımız çağın sıkıntılarından kurtulmanın birçok yolunu aradığımız şu günlerde hafızamıza iyi gelen isimlerden bir tanesi de Muzaffer Buyrukçu’dur. Dönemi değerlendirmenin, olayları yorumlamanın bir diğer seçeneğidir çağın zihniyetini yansıtan eserler okumak. Buna örnek verebileceğimiz birçok isimlerin başında gelir Muzaffer Buyrukçu.

1950 ve sonrası dönemlerde sık sık adı geçen, üstelik hiçbir kuşağa, yazın anlayışına ve edebi akım kategorisine sığdırılmadan özgün bir ses olarak tek başına anıldı. Ben de Muzaffer Buyrukçu Edebiyatı olarak başlıca anıyorum. Ayrıca günlük yazının ustalarındandır. On yıla yakın bir zaman sonra Ve yayınevi, Muzaffer Buyrukçu’nun hiçbir yerde yayımlanmamış uzun öyküsünü okuruna kavuşturdu. Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları‘nı okuduğumda daha erken bir kavuşma olmalıymış, dedim.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?

İlk başta Haydar’ın öyküsünü okuyor sanısına kapılsak da alt metni fark ettiğimiz an içinde bulunduğumuz dönemin benzerliğiyle şaşırtıyor bizi. Karısı Esma’yı yolcu etmesinden sonra Haydar’ın otogarı gözlemlemesiyle başlıyor her şey. Ayrıntıların yoğunlaştığı bu kalabalıklarda Haydar’ın penceresi pasif bir tepki olarak belirginleşse de asıl şey toplumun iktidarsızlık belirtisidir.

Bir taraftan olay örgüsü ilerlerken diğer taraftan mitingler, karakolda yaşanılan şiddet, sağ-sol çatışması, bomba ihbarları, düşüncelerin yırtıldığı yerde birbirine patlayan küçük kesimler, dindarlaştırılma baskısı gibi daha nice keskin sorunların ortaya çıkardığı korku ve tedirginliğin psikolojik şiddetine maruz bırakılan toplumun bireyi olarak güvensizlik içinde kıvranır. Tüm bunları ayrıntılara yerleştirmek, dönemi ilişkilendirmek her yönüyle titizlikle çalışılmış verimli bir yapıttır. Haydar’ın da yaşadığı budur. Ve bunu cinselliğin bastırılamaz güdüsüyle aşmaya yahut da yaşanılanları yok etmeye çalışır. Artık kontrol edilemez içgüdülerin hâkimiyeti altına girer. Haydar, karısı Esma dışında da kadınlarıyla ilişki yaşasa dahi şu sözleri sarf etmekten kendini alamaz. “Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?”

Dönemin edebiyat gündemine ışık tutmakla beraber, ışığı biraz daha ileriye tutarak görülmesini istediği şeylerin günümüz çağın zihniyetiyle ilişkileniyor. Peki, bundan bir sonrası adım ne olacaktır, ne yaşanacaktır bilinmez ama bunu görmenin tek yolu ışığı birazcık daha doğrultmak. Böylelikle Muzaffer Buyrukçu’nun öykülerini anlar ve yarattığı dünyanın hissiyatına sinmiş oluruz. Bu benzersiz  Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı uzun öyküsü ile ilk Muzaffer Buyrukçu yolculuğuna başlayabilirsiniz.

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, kitap, Muzaffer Buyrukçu

Orhan Kemal ile dostluk

Sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan Arkadaş Anılarında Orhan Kemal yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor. En yakın dostu olan Orhan Kemal’den de izler taşıyan, edebiyat camiasından isimlerin geçtiği bir eserdir. Günay Güner yazar hakkında şöyle yorumlamış, “onun günlüklerinde pırıltılı görkemli bir dönemin yazar ilişkileriyle, dostluklarıyla, çatışmalarıyla, yaşantılarıyla ilk elden içeriden tanıklığıdır.”

Buyrukçu’nun günlüklerinden dünyaya bakmak

Oğlu Erdem Buyrukçu’nun hazırladığı Muzaffer Buyrukçu Arşivi’nden Türkiye Yazıları’nda, Soyut dergisinde ve gazetelerde çıkan günlüklerine ulaşılabilir. Sadece bununla sınırlı değil. Günlük yazınında yazdığı birçok eseri var Muzaffer Buyrukçu’nun. Edebiyat tarihine, döneme, gelecek edebiyatçılarına da tanıklık edeceği ve sürekliliğini kazanan yapıtlardır bunlar. Mustafa Şerif Onaran, Muzaffer Buyrukçu’nun ölümünden sonra kaleme aldığı bir anma yazısında (Muzaffer Buyrukçu’nun Günlüklerinde Edebiyatın Gizli Tarihi) şöyle der; “Bir de Muzaffer Buyrukçu’nun günlüklerinden bakmalı o dünyaya. Gerçekleri aramak gibi bir yanlışa düşmeden, Buyrukçu’nun yorumunda, edebiyatımızın gizli tarihini sezmekle yetinmeli. Muzaffer Buyrukçu, tanımadığımız, önemsemediğimiz nice edebiyatçıda değişik bir kişilik olduğunu gösterdi bize. Sayısı yirmiye yaklaşan o günlükleri yeniden yayımlamalı. Edebiyatın içindeki çalkantıları yakından görmeli. Belki o günlüklerde kendimizi bile tanımakta zorlanacağız. Olsun. Mevlana o gerçeği yakından kavramış: Olduğumuz gibi görünmüyoruz ki! Göründüğümüz gibi olmuyoruz ki!“

Orhan Kemal’le beraber, Arap Talat, İhsan Hasırcı, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı gibi isimlere de sık sık rastlıyoruz. Öncü Kitapevi, Karaköy, Cibali’den Nuruosmaniye’ye, İkbal Kıraathanesi, İstasyon Meyhanesi ve en çok toplanıldığı mekan olan Adana Kebabevi’nde geçen muhabbetlerin doyulmaz tadına iştirak ediyoruz. Yedi başlık altında toplanılan Orhan Kemal anıları, 1953-1970 yılları arasında yaşanılanların biriktirildiği bir sarnıçtır.

Dostlarla muhabbet

Orhan Kemal’in ölümüyle yıkılan, Gençlik parkındaki aile çay bahçesinde otururken Muzaffer Buyrukçu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan vesikalık fotoğrafını gördüğünde kökleşmiş belleğinde birikmiş anılarını yeniden canlandırır.Gazeteyi katlayıp Orhan Kemal’ini bizlere anlatmak için yeniden yola çıkar. On yedi yıl süren dostluğunu anlattığı Arkadaş Anılarında Orhan Kemal birikimin görgü tanığıdır. Orhan Kemal’i, Muzaffer Buyukçu’yu ve diğer isimleri bir kez daha yaşadığımız bir eserdir. Hiçbir edebiyatçının teselli edemediği bir yıkımla baş başa kalır ve yalnızlaşır Muzaffer Buyrukçu.

Romanlarıyla, öyküleriyle günlükleriyle sessizliği yırtan Muzaffer Buyrukçu, şu zamanlarda seda oluyor dilimize. Toplumda yargılanmış, yaşamdan sürülmüş, görülmeyen, soluğu hissedilmeyen kahramanların sesi oldu. Gerçek bir İstanbul’u anlattı. Edebiyatta ise kuvvetli bir hafıza oldu.

Bahsettiğim bu iki eser dışında yeniden güncellenerek toplu eserleri de yayımlandı yakın zamanda. Hem ruhumuzu hem bedenimizi gevşeten Muzaffer Buyrukçu’nun yazdıklarına daha çok ihtiyaç duyacağız.

 

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, 62 s., Ve Yayınevi

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, Muzaffer Buyrukçu, 80 s., Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 14.10.2016, s. 10