Memed Osman ile söyleşi | “Düşlerimize katlanamayanlar ile bir mücadele”

memed osman, düş yiyiciler sirki, roman, bursa olay gazetesi, dilek atlı, söyleşi

Memed Osman ile Bursa Olay’dan Dilek Atlı söyleşti. 19.9.2018 tarihli Bursa Olay gazetesinde yayımlanan söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz:

Belgesel, kurmaca, reklam projelerinde yönetmen ve yönetmen yardımcılığı, metin yazarlığı çalışmalarıyla dikkat çeken Mehmet Hacıosmanoğlu, “Memed Osman” mahlasıyla ilk romanını kaleme aldı. Ve Yayınevi’nden çıkan Düş Yiyiyciler Sirki‘nde mitolojik karakter Narkissos’un “kendine doğru bakma” eyleminden yola çıkan yazar, kitabıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Dilek Atlı: İlk roman, eminiz ki, heyecan vericidir bir yazar için.

Memed Osman: Heyecan verici olduğu doğru. Aynı zamanda insanlara ulaşacak bir kanal bulmak, sonraki üretimler için yeni bir motivasyon kaynağı da oluyor. Yedi sanatın tümü için de böyle sanırım. Yaratma güdünüze eklemlenen yeni bir kaynak.

D. A.: Siz, yazan birisiniz. Yazanlıktan yazarlığa sizi taşıyarak Düş Yiyiciler Sirki‘ni kaleme almanızı tetikleyen nelerdi, böyle bir süreç var mıydı?

Memed Osman: Aslında bu sorunun cevabını yazma sürecimi hatırlayarak verebilirim. Yazarlık yerine yazmayı önde tutmak, yazarken edebi faaliyeti hakkıyla yerine getirmeye çalışmak gibi öncelikleri -sorumlulukları- olan bir disiplin içinde Düş Yiyiciler Sirki’ni yazdım. Sanat, bu tarz özel bir üretim talep ediyor. Kafamdakileri kaleme almamı tetikleyen neden, video çekmemi, kolaj yapmamı veya şiir yazmamı tetikleyen nedenlerle aynıydı. Üretmek/yaratmak ve sonuçları paylaşmak, hayatımı kurgulayan bir eylem oldu her zaman.

memed osman

D. A.: Romanın baş karakteri “Na!”, imgelem açısından kimdir? Ya da kimler? Ek olarak, Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki ‘macerası’nı siz özetlerseniz nasıl ifade edersiniz?

Memed Osman: Na!, mitolojik Narkissos’un kendisidir. Hikâyemde ilaç mümessilliğinden emeklidir. Mitolojik kıssada susamış Narkissos, susuzluğunu gidermek için kıyıdan suya eğilir. Kendisini ilk defa sudaki yansımasında görür, kendisi hakkında farkındalığı artar –ya da söylendiği gibi kendisine aşık olur- ve bu onun ölümüne yol açar. Bu arkaik anlatı, insanın kendini tanımak için gösterdiği dirence, dolayısıyla başkalarının ona gösterdiği sınırları aşmaya çalışan bireye bir tehdit midir? Burada “kendine doğru bakma” fiili benim ilgilendiğim nokta oldu. Ve modern anlamda sorumu tekrarladım; psikoloji ve psikiyatri söyleminde narsisizmin etimolojik referansı olarak ele alınan bu eski hikâyenin karakteri, gündelik yaşamdaki izdüşümüyle yaftalanmayı hak eden bir karakter midir?

Bu bağlamda karakter olarak Na!, kendimize doğru yarıda kalmış (baltalanmış) bir bakışı ve Narkissos’un hikâyesini yeniden yorumlamayı da içeriyor. Na!’nın Düş Yiyiciler Sirki‘ndeki macerası böyle bir tema üzerinden şekillendi; kendimizi tanımaktan alıkoyanlara, düşlerimize bile katlanamayanlara karşı bir mücadele.

D. A.: Na!, aslında roman boyunca bir arayışın kucağında. Siz, bu arayışı nasıl adlandırıyor ve/veya tarif ediyorsunuz?  

Memed Osman: Kendi hikâyemize yeniden bir dönüş gerçekleştirmek. Hiç olmazsa seçimlerimizle ve toplumla yeniden yüzleşmek.

D. A.: Bir kısa roman ile okuyucuların karşısındasınız. Düş Yiyiciler Sirki, içinde barındırdığı “gerçeküstücülük” baharatıyla kıvamında bir lezzet olsun diye mi bir kısa roman? Ya da sizce, roman mı kendi ölçütlerini belirler?

M. O.: Aslında kesin ayrımlar yapmak zor ama gerçeküstücülüğün bilinçaltı, otomatizm ve bağlantısızlık yöntemlerinden biraz uzaktayım açıkçası. Düş Yiyiciler Sirki’nin de kısa roman veya uzun hikâye olması tamamen hikâyeyi duyumsamamla ilgili oldu. Önceden karar verebileceğim bir şey değildi. Yazarken olayı ve karakterleri ele alışınıza göre değişen bir uzam oluşuyor ve kendi sonunu getiriyor.

D. A.: Son olarak, edebiyatın G.G. Marquez ile yaşamımıza katılan “büyülü gerçeklik” kavramı ile ilgili kısaca ne düşünüyorsunuz?

M. O.: Sanat tarihi, algılama biçimlerimizin koca bir haritası. Bir sanat akımı üzerine konuşurken diğerleri de işin içine giriyor. Rene Clair’nin Dadaist filmi Entr’Acte’deki (1924) cenaze alayının zıvanadan çıktığı sahneyle, Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabındaki papazın yaptığı otopsideki kutsallık (iç organları kutsayıp çöp tenekesine atması) arasında bir bağlantı ortaya çıkıyor; gerçekliğimizin içinde müthiş bir olağandışılık var ve bu olağandışılık yine bizim gerçeğimizi anlatıyor.

Bursa Olay, 19.9.2018, s. 4

Unutma Kanında Bir Balık Gibi Sıçrayan Acıyı | Mustafa Köz ile Söyleşi

Mustafa Köz ile söyleşi…

Mustafa Köz, İki Yüzlü Zar'ın şairi, Usta şair.

Mustafa Köz

“Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.”

Mustafa Köz ile yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar üzerine yapılan bu söyleşi Günlük Evrensel gazetesinde, 23 Haziran 2018 tarihinde yayımlanmıştı. (Söyleşen: İsmail Afacan)

 

Sözcüklerle kurulan dünya

İsmail Afacan: Kitabın ismiyle başlayalım mı söyleşiye? Neden İki Yüzlü Zar?

Mustafa Köz: Diyalektik, “Her şey karşıtını içinde taşır; zıtların içinde birlik vardır.” diyor. Bu ilişkide iyilik kötülüğe, doğru yanlışa, erdem ikiyüzlülüğe,varlık yokluğa ya da hiçliğe dönüşebilir. Yaşam da ölüme… Gerçek varlık tektir ve  tek gerçek de ölüm galiba. Yaşamın ürettiği ölüm. Yaşam da ölümün içinde. Bu gerçekliğin çelişmesinde de iki yüz saklı.  Doğduğumuz an ölmeye başlıyoruz ya da yeryüzüne ölmeye geliyoruz. Sartre’ın deyişiyle, “Ölümden başka her şeyi biz var ediyoruz ve ölüm, yaşamı anlamsız kılıyor.” Öldüğümüzde ölümü bilmeyeceğiz ama yaşarken yaşamı biliyoruz. Bütün savaşımımız da yaşamı daha anlaşılır, belasız, eşit ve özgür kılmak için.

Şair de bu savaşımı anlamak ve kendinden öteye taşımak için sözcüklerle bir dünya kuruyor. Bu kitapta bunu yeniden denedim. Yeniden, diyorum çünkü önceki kitaplarda tek tek de olsa varlık, varoluş, yokluk, hiçlik, ölüm, ölümsüzlük gibi tek kavramdan karşıtlıkla türeyen kavramları kurcalamıştım. İki Yüzlü Zar, kitabın bir bölümünde bu ikili çatışmaya yeniden baktı.

Kitabın adındaki kinayeyi de görmüşsünüzdür. Hem diyalektik bakış hem de ironik gönderme var bu adda. İki yüzlü, erdemsiz, adaletsiz bir dünyada şair yani bu kitabın şairi kirlenmeden kalmak istiyor. Bunun için kendini bu dünyaya ait duyumsamıyor. Bir sonsuzluk arayışı denebilir şiirlerin peşinde olduğu. Gılgamış’tan bu yana şairlerin aradığı da bu değil mi? Şair belki de ölümsüzlüğü arayan Uruk Kralı Gılgamış ve onun dostu vahşi Enkidu’dur. Enkidu ölümü tanıdı, Gılgamış ise onu kabullendi. Şair mi? O, Gılgamış’ın bilge Utnapiştim’den aldığı ve bir yılana kaptırdığı ölümsüzlük otunu o yılanın ağzından almaya çalışıyor. Yoksa niye yazılsın ki şiir?

Mustafa Köz'ün Ve Yayınevi'nden 2018'de çıkan yeni şiir kitabı İki Yüzlü Zar.Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim

 İ.A.: İki Yüzlü Zar’da ölüm ve ölümsüzlük teması dikkat çekiyor. Her şair, dönem dönem ölüm teması işler kitaplarında. Sizin bu temayı işlemenizin nedeni ne?

M.K.: Ölüm ve ölümsüzlük de şairin karşıtlıkla kurduğu temalar değil mi? Şairler, yazarak sözcükleri anlamaya, daha da ötede onlardan öç almaya çalışırlar. Belki de sözcükler öç alır şairlerden. İki Yüzlü Zar’da da ölümün sözcüklerini kullanarak ölümü anlamaya, ona yabancılaşmaya, ondan öç almaya giriştim. Yazarak ölümsüzlüğü görmeyi istedim. Ölümsüzlüğün görülür bir şey olmasını isterim. Ölümsüzlüğü görseydim, şiirlerim İki Yüzlü Zar’daki kadar acı ve keder dolu olmazdı. Tema getirdi biraz da bu acıyı. Şairleri acıyla yazdıran, şu kısacık ömürlerinin şiirlerle daha da kısalacağını bilmeleri. Oysa yazarak bu dünyada kalmak istiyor şairler. Kitapta ölümün ve ölümsüzlüğün bu denli didiklenmesinin nedeni de bu sanırım.

Lirik öfke

İ.A.: Hırçın Yara, Kör Soru, Büyük Av, Karanlık Oda, Özkıyım, Kara Fırtına… Kitaptaki şiir başlıklarından bazıları… Kitaba dair bir görüntü çiziyor. Toplumsal atmosferi imleyen şiirler… Öfke ve kızgınlık var ama lirik bir öfke…  İnceden de bir umutsuzluk var sanki. Ama diğer yandan umutsuzluğa teslim olmayan bir yaklaşım da söz konusu.

M.K.: “Lirik öfke” sözünü sevdim. Kitabın özü de bu lirik öfke üzerine oturdu. Birinci bölümdeki şiirler ve algı bu görüntüyü çiziyor. Doğanın gizi, gizemi, şaşırtıcılığı karşısında şairin yalnızlığını ve şaşkınlığını söyleyen şiirler… Umutsuz demeyelim de daha çok anlamak isteyen, merak eden, soru soran bir şairin poetik direnmesi. Ne için? Şiirle yeni bir ruh edinmek için. Gündelik ilişkilerle çarçur ettiğimiz ruhlarımız, bu dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya yetmiyor çünkü.

Bu kitap, bunu için de yazıldı. Şiirle bu yeryüzünü anlamaya çabaladım. Şiirin işlevlerinden biri de budur. “Sır” şiirimde “Unutma kanında bir balık gibi sıçrayan acıyı.” demiştim. O acıyı unutmamalıyız. Toplumsal öfkemizi diri tutacak da acıdır, şairi şiirle bileyecek de… Acı bizi umutsuz kılmaz, öfkemizi daha da görünür kılar. Bu bilinç de bizi umutsuzluğa karşı dirençli tutar.

İ.A.: Kitapta, poetik yaklaşımınızı aktardığınız şiirler var? Özellikle “Şairin Esini” bölümünde…  Şiire dair güzel şiirler okuyoruz bu bölümde…

M.K.: Batı şiirinde çok yapılan poetik deneydir şiiri şiirle anlatmak. “Şiir Sanatı” adıyla yayımlanan bütün şiirlerde şair; şiir görgüsünü, bilgisini, anlayışını göstermek ister. İkinci bölümdeki şiirleri böyle okuyabilirsiniz. Şiir üzerine çok yazı yazdım. Bu yazılar bana ve kimseye şiiri öğretmez. Olsa olsa şairin şiir yazma sürecini yansıtır okura. “Şairin Esini” bölümünde bunu şiirle denedim.

Şiirdeki genç şair benim

İ.A.: “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” şiiri gençlere ne diyor? Ya da siz genç şairlere neler söylemek istersiniz? 

M.K. Bu şiiri kendim için yazdım. Şiirdeki genç şair benim. Başka genç şairler de bu şiirde kendilerini görmek isterlerse görebilirler. Sözünü ettiğim “poetik deney”i en iyi söyleyen şiirin “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi” olduğunu düşünüyorum. Şiirin bir gençlik duygusu olduğunu biliyoruz. Genç şairlerin bu şiirdeki düşünceleri tartışmalarını isterim. Şiir, şiirden öğrenilir kuşkusuz ama şiir için yazılan yazılar ve şiir için yazılan şiirler de şiir kadar önemlidir.

Gençlerin şiir geleneğini Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya iyi süzmelerini isterim. Her şey oradadır. Şiir üzerine ne yazıldıysa okumalılar. İyi şiirler, onların ustalarıdır. Sabır ve zaman yazar şiiri, şairler değil.

Bu şiirden bir iki bölüm, sözlerimi daha iyi toparlayacak sanırım. Sözü “Genç Şairin Yeni Şiir Bilgisi”ne bırakalım mı?

Zamanın Gölgesi

 

“Şiirim yaşayacak mı?” diye sormuştum 

yaşlı, nemrut bir şaire bir gün, sözcüklerden çok.

Biliyordum ki her sözü, kör bir yarada gezinen bir neşterdi o                  dilgerin.

Sadece gülümsedi, konuşsa yara açılabilirdi. Anladım ki                          taşın

içinde gezinen rüzgârı görmeliydi şair,

rüzgârın gölgesinde çırpınan zamanı.

 

Ölü Şairler 

 

Çığlık çığlığa uyanıyorum gece yarıları,

sözcükler dökülüyor her yerimden, diri, lime lime

pörsümüş, gözü kara, ürkek, çılgın

kimilerine geçiyor sözüm, kimileriyse buyruksuz

ölü şairler koşuyor kimilerinin ardından

kimileriyse koşuyor ölü şairlerin peşi sıra

siste, tipide annesini yitirmiş çıplak taylar gibi.

 

Sorular

 

Tutsam, diyorum, dizginlesem onları, bukağılasam

o sözcüklerle çivilesem nallarını

kimindir o soyut koşu, taylara rüzgâr veren o derin boşluk?

 

Kuyu

 

Ey şair, gördün koşu bitecek, büyüyecek tay

boşluksa o eski boşluk, kaz dur onu

çünkü ruhundur ne kadar kazsan da görülmez sonu.

İki Yüzü Zar da ruhumda yeni bir kazıydı. Kazı sürüyor.

 

ÖLÜMSÜZLÜK

 

Eski sessizlikleri dinliyorduk,

bir kuş uzun uzun, bir çekirge kesik kesik

sözcüklerin toprak rengi sevinci

ağzı var, dili yok ölümsüzlüğün

uzar giderdi otlar, bulutlar üstünde.

 

Kış güneşi gibi ürkek, soğuk

atlarımız yorgun yaralı, menzil uzak

av hayvanları gibi kuşkuda, tez ayak

eski sessizlikleri dinliyorduk.

 

Mustafa Köz ile söyleşi, Günlük Evrensel, 23.6.2018, s. 12

Arka sokaklarda değişen bir şey yok (Seray Şahinler Demir)

Adnan Veli’nin aktardıkları, İstanbul’un arka sokaklarında hâlâ daha değişen pek fazla bir şey olmadığını gösteriyor bize. Kanık ailesinin cevherlerinden biriyle tanışmak isteyen, dönemin İstanbul’u ve gazetecilik serüveni hakkında bilgi edinmek isteyenler için güzel bir fırsat… Adnan Veli ile tanışmaya, İstanbul’un arka sokaklarına dalmaya hazır mısınız? Maceraya hazır olun.

Adnan Veli

Adnan Veli Kanık, Orhan Veli’nin erkek kardeşi. Aralarında iki yaş var. Ağabeyini tanımayan yok fakat edebiyat ve tarih meraklıları Adnan Veli’nin de gazeteci ve yazar olduğunu bilir. Ağabeyi kadar meşhur olmasa da Adnan Veli döneminin önde gelen gazetecileri ve mizah yazarları arasındaydı. İstanbul Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alan Adnan Veli, 1949 yılından Vatan gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Akbaba, Dolmuş, Karikatür, Taş, Papağan gibi mizah dergilerinde yazılar ve hikayeler kaleme aldı. Ayrıca İstanbul Radyosu için radyofonik skeçler yazdı.

Bir süre casus olduğu iddiasıyla hapse girdi. Ankara Merkez Ceza ve Tutukevi’nde yatarken takma adla bir yazı dizisi hazırladı ve bu dizi “Mapushane Çeşmesi” adlı belgesel hikâyesi olarak yayımlandı. Aynı yıl kitap haline dönüştürüldü. Adnan Veli, yedi yıl sonra hapisten çıktı ve gazetecilik yaşamına geri döndü.

Tefrikanın ilanı, Hayat Mecmuası, 8.2.1957, S. 18

87 GÜN TEFRİKA EDİLMİŞ

İşte Adnan Veli’nin 17 Şubat 1957 tarihinde Vatan Gazetesi’nde 87 gün tefrika edilen yazı dizisi “Batakhane İnsanları” uzun yıllar saklı kaldığı yerden çıktı ve bugünün okuruyla buluştu. Ve Yayınevi tarafından yayıma hazırlanan eser İstanbul’un pek bilinmeyen, karanlıkta kalan, hep merak edilen, maceralar ve trajedilerle dolu dünyasına götürüyor bizi. Bir röportaj-hikâyeden oluşan bu yazı dizisinin hikâyesi de oldukça ilginç. Adnan Veli, kimliğini gizleyerek şehrin bazen izbe bazen merkezi noktalarındaki kumarhane, bar, genelev gibi noktalarına gidiyor. Burada yaşadıklarını ve gözlemlediklerini yazıya döküyor.

Kitabın konusuna gelince… İstanbul Batakhaneleri, kumarbazı, külhanbeyleri, uyuşturucu bağımlıları ve kadın satıcılarını merkezine alan bir çalışma. Hepsi birer belge niteliğinde denebilir. Adnan Veli Kanık, İstanbul’un arka semtlerine giriyor ve burada dönen dolaplara dikkat çekiyor. İlk öyküsü “Bir Gece Baskını”nda bir hafiye gibi çalışıyor ve İstanbul’un arka sokaklarına sızıyor. Bu öyküde polis kılığında karşımıza çıkarak bir kumarhane baskınına katıldığını görüyoruz. Üç buçuk saat bir damda buz gibi kiremitlerin üzerinde operasyon için bekliyor. Ve Komiser Talat ile birlikte evin içine girerek kumar masasını dağıtıyorlar. İçlerinde önde gelen işadamlarından Sinan Defneli de var. Defneli’nin yaşam öyküsü Adnan Veli’yi etkiliyor. Ve böylece onun izini süren başka bir maceraya daha atılıyor. Adnan Veli’nin yaptığı sıradan bir anlatı değil. Bir gazeteci olarak sorumluluk üstleniyor ve şehirde yaşanan ahlaki yozlaşmanın peşine düşüyor. Her olayda bir soruna dikkat çekiyor. Bu metinde daha çok kazanma hırsının verdiği sonuçlara ve bunların hayata olan etkisine odaklanıyor. Kumarın yaygınlaştığını, kulüplerin kumarhane olarak işletildiğini, özellikle zengin tabakada bu tür kumar partilerinin yaygın olduğunu söylüyor.

BUNCA ŞEYE RAĞMEN SİZİ KİM ALIR ADNAN BEY?

“Muhabbet Tellalları Toplanıyor” başlıklı hikâyesinde ise İstiklal Caddesi’ndeki fahişelerin varlığına dikkat çekiyor. Yine kılık değiştirerek arka sokakların yolunu tuttuğunu görüyoruz. Bu kez, Ispartalı Davut oğlu Abdürrahim olarak karşımıza çıkıyor. İçkili bir lokantaya girerek bir kadın aradığını dile getiriyor. Lokantada çalışan garsonların gerçek yüzlerini ortaya çıkarmayı ve kenar mahallelerde yaşanan fuhuş vakasının boyutlarını ortaya koymayı amaçlamış. Kadınlarla yüz yüze görüştüğüne tanık oluyoruz. Kitabın son bölümlerinde ise Adnan Veli’nin okuyucularla bir konuşması var. Burada yazarın bir bölümde işlediği Lale’nin hikâyesine değiniyor. Okurlar Adnan Veli’nin Lale ile aşk yaşayıp yaşamadığını sormuş. Dolayısıyla tefrikanın en merak edilen konusu Lale olmuş. Yine bu bölümde Adnan Veli bir okuru ile arasında geçen anısını paylaşıyor. Yazara telefon açan okuru: “Beyefendi, biliyor musunuz ki sizin evlenmeniz artık enikonu güçleşti. Bu kadar batakhaneye girip çıktıktan, bu çeşit maceralar içinde yaşadıktan, üstelik bunları da bütün tafsilatıyla gazete sütunlarında anlattıktan sonra sizi kim alır Allah aşkına?” demiş.

İstanbul Batakhaneleri, Adnan Veli Kanık

EDEBİ ANLATIMI DİKKAT ÇEKİYOR

İstanbul Batakhaneleri için gazetecilik deneyiminin yanı sıra edebi yapıt da denebilir. Adnan Veli’nin anlatımı macera romanı tadında. Olay örgüsü ve akışı çok güçlü. Esere bir röportaj-hikâyeden ziyade öykü havası veriyor. Bir an Orhan Veli’yi anımsıyoruz ve yüzümüzde hafif bir gülümseme oluyor.

Kitap bir belge izdüşümü olsa da görsel olarak bir tablo çizemiyor. Batakhanelere sızarak rol yapan Adnan Veli’nin yaşadıklarını fotoğraflaması elbette imkânsızdı. Bu noktada Mümtaz Arıkan devreye girmiş. Arıkan kitap için özel çizimler hazırlamış. Bu resimler kitabı canlandırırken hikâyelerin dokusuna da hizmet ediyor.

Adnan Veli, bu röportajlarını kitap olarak yayınlanıp yayınlanmayacağını soran bir okuruna olumsuz yanıt vermiş. Okurun hakkı bugün bize düşüyor.

Adnan Veli’nin aktardıkları, İstanbul’un arka sokaklarında hâlâ daha değişen pek fazla bir şey olmadığını gösteriyor bize. Kanık ailesinin cevherlerinden biriyle tanışmak isteyen, dönemin İstanbul’u ve gazetecilik serüveni hakkında bilgi edinmek isteyenler için güzel bir fırsat… Adnan Veli ile tanışmaya, İstanbul’un arka sokaklarına dalmaya hazır mısınız? Maceraya hazır olun.

Seray Şahinler Demir, Yeni Şafak Kitap Eki, 11.4.2018

Öteki Amerika’nın Şiirleri: Martin Espada (Sabri Kuşkonmaz)

Martin Espada, hiç bir yerde görmediğimiz Amerika’yı anlatıyor; acımasızca sömürülen evsizler, göçmen tarım işçileri, yoksullar, kira parasına yaşamaya çalışanlar, hastalar, kimsesizler…

Edebiyatın tek paltosu Gogol’un Palto adlı öyküsüydü. Bu eserin dili, içeriği; anlattığı küçük insanın hayat parçacıklarından büyük bir yapıtın çıkması, Dostoyevski’ye neredeyse bu roman kadar ünlü sözü söyletmiştir: “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık.”

Şairin Paltosu, Martin Espada

İçinde bulunduğumuz güncel koşullarda, kabile/klan kültürü ve buna uygun davranış biçimlerini örnek alabileceğimizi düşünüyoruz. Bu bağlamda örneğin, Amerika’nın (Amerika Birleşik Devletleri anlamında) dünyaya baştan beri yapıp ettiklerini yargılarken, Amerikan yazarlarının işlenen bu suçların kefaretini ödeyip ödemediği –yanlış- tartışmasını gündeme taşıyabiliriz. Dünyaya zulüm eken bu imparatorluğun karanlık yüzünün dışında, örneğin edebiyat alanında ortaya konan yapıtlarla insanlığa çektirilenler arasında bir mahsup mümkün müdür? Bir başka yönden söylersek; bu ülkenin dünyaya verdiği zararlarla, olumlu etkilerinin mahsubunda, hesap hanesi insanlık için karda mıdır, zararda mıdır? Normal zamanlarda, böyle sapla samanın karıştırıldığı sorular saçmadır. Ama ülkemizde artık sapla saman karıştırılıp, akıl balığı çoktan kavağa çıkarıldığı için böyle bir akıl yürütmeyi akla getirebiliyoruz.

Farklı bir yönde, şöyle bir karşılaştırma da yapabilirdik: 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ortalarına kadar görülen büyük Amerikan yazarları kuşağı ile şimdiki zamanda durum nasıldır? Jack London, Mark Twain, Melville, Emily Dickinson, John Steinbeck, Poe, Eliot, Walt Whitman, e.e.Cummings, Faulkner, Hemingway… listeyi uzatabiliriz. Edebiyatın kulvarında böyle bir terazi kurmak çok hakkaniyetli olmaz elbet. Ayrıca benzer karşılaştırmayı dünyanın başka ülkeleri ile de yapabiliriz.

Martin Espada, Şairin Paltosu, Amerikan şiiri, Amerikan şair,

Martin Espada

Şair Martin Espada estetik ve poetik düzlemde iktidarla hesaplaşmasını yapıyor

Aslında böyle kafa karıştırıcı hesaplara ve karşılaştırmalara gerek olmadığını, bir şiir kitabı yalın bir biçimde gösteriverdi! Anlatmaya çalıştığımız mahsup işlemini ve kurmaya çalıştığımız teraziyi ortadan kaldıran bir şair Martin Espada. Kitabı Şairin Paltosu ile şimdi edebiyatta palto sayısını çoğalttı. Sadece palto sayısını çoğaltmak değil elde edilen, en beylik söyleyişle, şair “öteki” Amerika’nın şiirleriyle karşımızda. Bu açıdan da, Amerika’nın dünyaya yapıp ettiklerine karşı şair ve şiirleri suçu azaltan, bir hafifletici neden etkisi yaratan şiirler olmak şöyle dursun, tam tersine, Amerika’nın içerdeki “suçlarını” gösteren örneklerle bir ağırlatıcı neden olma sonucuna götürüyor bizi. Demek ki bu hesapta da ülkelerle ülkeleri değil, ezen ezilen diyalektiğine göre bir hesap ve hesaplaşma yapmak gerekiyor. Yani Martin Espada, bize Amerikan’ın içerdeki acımazlığını somutlukla gösteriyor ve bu açıdan da “ülke puanını” yükseltmiyor.

Şair Martin Espada estetik ve poetik düzlemde iktidarla hesaplaşmasını yapıyor. Günümüz şiiri için dilde, anlatım ve içerikte içe dönme/ bükülme ve hatta uzaya, boşluğa bükülme iddialarını ben de dile getirmiştim. Bunun karşısında, farklı yaratımlarla birlikte şimdiki zamanın insanını anlatıp çözümleyen, somut ve soluk alan şiirlerin de olması/yazılması gerektiğini yönünde görüşlerimizde ısrar edip durmuştuk. Bütün bunlara yanıt Martin Espada’dan geldi. Şair, hiç bir yerde görmediğimiz Amerika’yı anlatıyor; acımasızca sömürülen evsizler, göçmen tarım işçileri, yoksullar, kira parasına yaşamaya çalışanlar, hastalar, kimsesizler… kısacası tüm ötekiler…

Şirin hayata ve insana tanıklığı

Şiirin hayata ve insana tanıklığında söz edilir. Son zamanlarda bırakın şiiri ve şiir çevirmeyi, her hangi bir şey yazmanın bile suç mahallinde yakalanmak sayılacağı sınırlarda yaşıyoruz. Tanıklık bile suçlulukla eşit hale geldi. Öyle ki, “Çağının tanığı değil, sanığı ol” diyen Arif Damar’ın özlü sözünün ve öngörüsünün aşıldığı bir zamandayız. Yani sanıklık ile tanıklık artasındaki sınırı dünyanın ve ülkenin muktedirleri kaldırdı. Herkesin, başta kamusal alan olmak üzere tüm genel ve özel alanlardan kaçışması isteniyor, “Aman kaç şahit yazmasınlar…” paniğidir istenen. Hal böyleyken, bize İlyas Tunç Martin Espada’yı getirmiş. Kitabı yayımlayan Ve Yayınevi.

Çeviriyi yapan İlyas Tunç’u da ayrıca ve özellikle kutlamak gerek. Şiirin bu denli kıyıya itildiği bu zamanlarda, Martin Espada şiirlerinden doyurucu bir seçki oluşturmuş. İlyas Tunç, kitabın girişinde Martin Espada ve şiirini anlatan yazısıyla da ayrıca çok yararlı bir iş yapmış. Çünkü Martin Espada’yı bu çeviri ile tanıdığımı da itiraf etmeliyim.

Sabri Kuşkonmaz, Kitap Eki, 24 Mart 2016

Erguvanından Batakhanesine İstanbul (M. Sadık Aslankara)

Adnan Veli Kanık ve “Erguvanından Batakhanesine İstanbul”

Adnan Veli, ayrıntılar üzerinden sekerek ilerlemesi gerektiğini iyi bildiğini yansıtıyor anlatısında. Böylece adımlarını ustalıkla atarken okurunu da peşinden sürükleyebiliyor. Kaldı ki herhangi roman evreninin gereksindiği yönünde, olup bitenleri siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkileniş temelinde sınıfsal zemin üzerine oturtup üstelik polisiye örgüye dayalı dolantılar eşliğinde yapılandırarak zenginleştiriyor da anlatısını.

Her yıl bir biçimde İstanbul odaklı kitaplara da yer açıyorum Kitaplar Adası’nda. Tarihinden kültürüne, toplumsal yaşamından sanat etkinliklerine, bitki örtüsünden belgesellerine anılarına, romanlarından öykülerine, filmlerine, oyunlarına, bunların yansıdığı mekânlar olarak tiyatro, sinemalarıyla müzelerine sergi salonlarına, konserlere, nelere, nerelere uzanan nicesine yer açsam da sonu gelmiyor İstanbul kitaplarının.

Baharda, Boğaz’a vuran rengiyle İstanbul’un erguvanlarını kucaklıyoruz yine hep birlikte. Böylesi esrik duygularla yaşarken bir İstanbul kitabı daha okudum bu ara: İstanbul Batakhaneleri (Ve Yayınevi, 2018)…

Adnan Veli Kanık, İstanbul Batakhaneleri

Adnan Veli Kanık

Adnan Veli’nin (1916-1972), 1957’de Vatan gazetesinde “Batakhane İnsanları” başlığıyla seksen yedi gün boyunca tefrika hâlinde yayımladığı röportaj dizisi, üzerinden altmış yıl geçtikten sonra ilk kez kitaplaşıyor. Turgut Çeviker’in, yalnızca başlıkta “küçük bir değişiklik” yaptığı vurgusuyla derleyip hazırladığı İstanbul Batakhaneleri, Mümtaz Ankan’ın özgün çizimleri eşliğinde bizi, ancak zihinlerde yaşatılabilecek bir İstanbul belgeseli izlemeye davet edip dönem İstanbulu’na götürüyor görece.

Turgut Çeviker, Yayıma Hazırlayanın Notları’nda, şu değerlendirmesini paylaşıyor:

“Adnan Veli, mizah hikâyelerinde ve fantezi yazılarında toplumu dışarıdan gözleyen ve izlenimleriyle yazmaya koyulan bir yazardır (…) Bu, İstanbul Batakhaneleri için de geçerli bir olgudur; oradaki derin ve iğrenç çukura bir romancı gibi bakmış; kendini olayların parçası kıldığı için yaşananlar içselleşmiş ve sonuçta sıradışı iç dünya tahlillerine ulaşılmıştır. İstanbul Batakhaneleri, döneminde yayımlanmış yazın yapıtlarıyla karşılaştırılabilecek güçtedir.” (s. 10)

Bu yargısı boşuna değil Çeviker’in. Adnan Veli, İstanbul Batakhaneleri‘nde, bir gazetecilik örneği olsa da bu, gerçekten romancılara yakışacak tutumla kuruyor anlatısını. Diyeceğim, nesnel belgeye yaslanmakla birlikte bunu ilk ağızda roman evreni kurarak, sonra tanıklığını yaptığı olayları bu evrende işleyip tanıdığı insanları birer karaktere dönüştürerek benzeri romanlarda rastlanabilecek bir anlatı çıkarıyor ortaya.

Edebiyatımızın bir gelenekçisi bağlamında, yazarlığın zanaatla uzluk kolanında sürmesi gerektiğini iyi bilen, buna dönük her hüneri yazı masasıyla buluşturmayı başaran, kalemini bu doğrultuda bileyen ama “halk yığınlarına seslenmeyi hedefleyen bir edebiyat” yazarının verimi gözüyle bakmakta sakınca yok bu nedenle İstanbul Batakhaneleri‘ne.

Adnan Veli, ayrıntılar üzerinden sekerek ilerlemesi gerektiğini iyi bildiğini yansıtıyor anlatısında. Böylece adımlarını ustalıkla atarken okurunu da peşinden sürükleyebiliyor. Kaldı ki herhangi roman evreninin gereksindiği yönünde, olup bitenleri siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkileniş temelinde sınıfsal zemin üzerine oturtup üstelik polisiye örgüye dayalı dolantılar eşliğinde yapılandırarak zenginleştiriyor da anlatısını.

Yazdıklarının arka alanını göstermek çabasına girmeyişi, karmaşık ilişkileri ille anlatıvermek gibi bir tutumdan uzak duruşu, sıçramalı geçişleri anlatının değerini yükseltiyor, okurdaki merak duygusunu kışkırtıyor ayrıca.

Birbirinden bağımsız bölümlerle tefrika hâlinde yayımlanan röportajını bütünlüklü bir romana dönüştürebilmesi yazarın, gazeteciliğin ötesinde enikonu yazarlık uzluğuna yaslandığını da gösteriyor zaten. Bu arada tefrikanın getirdiği canlılıktan özellikle yararlanıp okurun buna eylemli biçimde katılımını sağlarken üzeri örtük de olsa, bunu kışkırtı öğesi biçiminde ustalıkla kullanıyor da.

Geçmişte Bilgi Yayınları Adnan Veli’nin bütün yapıtlarını yayımlamıştı. Şimdi Ve Yayınevi’nin sürdürmesini dileyelim bu tutumu. Adnan Veli de kimilerinin uğradığı unutulmuşluğa terk edilme karanlığından kurtulsun böylece.

Orhan Veli

Veli Kardeşlerin Derin Hüznü

Erguvanlar kenti İstanbul’un çehresine kazınmış hüzünlü iki kardeş onlar; Orhan Veli (1914-1950), Adnan Veli…

Şu erguvanlar, şu İstanbul, kim bilir neler gördü yaşadı yüzyıllar, bin yıllar içinde… Ama Veli Kardeşler bir hüzün ilmeği hâlinde öylece duruyor İstanbul’un boğazında. Şiirleri gezinirken Boğaz’ın sularında, anlatıları dolaşıyor kıyı bucak her yakasında kentin.

Romandan gelip geçen karakterlerin hüznü de bizim boğazımızı düğümlüyor okuma eyleminde. Düşmüş hayatlarıyla çözümsüzlüğün kıskacında debelenen, yaşamlarını ise peşlerine takılarak boğuldukları batağın kıvrımlarında sürdüren İstanbul’un “ötekileri” yani. Ölmek öldürmekle, sürünüp sönmekle koyun koyuna yaşamaları bir yana artık kendi kendileri bile olamayan bu insanların, “ufak tefek farklarla hepsinin birbirinin aynı olduğu” (s. 73) görülüyor bu batak dünyasında, özetle İstanbul, bu hayatları da barındırıyor. Adnan Veli, bunları anlatırken İstanbul’daki hayatın böylelikle birbirine nasıl ulandığını gösteriyor bize.

Kentin simgesi erguvan renklendirip örtse bile, şu kadar yıl sonra İstanbul’un bir başka yanına daha bakma fırsatı yakalıyoruz Adnan Veli’nin kaleminden. Bir İstanbul belgeseli havasında, “batakhane” gerçeğinin ayırdında olmayanların da kapısını çalabilecek güçte. Şair, yazar iki güzel kardeşin hüznünü de yansıtan, onların yaşamıyla da örtüşen bir İstanbul romanı olarak okunabilir o hâlde İstanbul Batakhaneleri. Unutulmaz Veli Kardeşler lirizmiyle kol kola…

M. Sadık Aslankara, Cumhuriyet Kitap, 19.4.2018, s. 26

Tevfik Fikret yüz elli yaşında!

Tevfik Fikret, “çağına kadar süregelmiş şiir anlayışını değiştiren” büyük şair…

Tevfik Fikret’i doğumunun yüz ellinci yılında saygı ve sevgi ile anıyoruz. Onu, Abdülhamit’in istibdat döneminde yazdığı, bütün zamanlara seslenen “Sis” şiiriyle selamlıyoruz, A. Kadir’in yenileştirmesiyle… Arşiv desteği için Turgut Çeviker’e teşekkür ediyoruz. Okumaya devam et

Cumhuriyet’e kimlik veren aydına ‘Armağan’ / Nadir Temeloğlu

Cumhuriyet Aydını Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Nadir Temeloğlu, 24.11,2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı.

“Tecer’in yazıları buram buram halk sevgisi tütüyor. Ona göre Türkçenin gelişmesi, kültür hayatının yaratılması için halkın yaşantısına tanık olmak ve ondan öğrenmek gerekir. Milli hayatı bir bütün ele alabilmek için, halk fikrini işlemek kaçınılmazdı. Fakat halk fikrinin oluşturulması için de bir devrime ihtiyaç vardı. Halk fikri, halkın hakimliği ile sağlanabilirdi.”

Cumhuriyet, Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, Ahmet Kutsi Tecer

Cumhuriyet kurmak, yeni bir kültür yaratmak

Fransız düşünür Montesquieu, “Kanunların Ruhu” kitabında “Cumhuriyet, erdemli insanların yönetimidir” der. Senaca ise Cumhuriyet’i, “İlim ve ahlakın, adalet ve faziletin iktidarı” olarak niteler. Okumaya devam et

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Eksiksiz bir başvuru kitabı: Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan

Gültekin Emre 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: 

“Turgut Çeviker’in titiz, kılı kırk yaran araştırmacılığıyla Ve Yayınevi’nin ‘koleksiyon değerinde’ benzersiz kitap yayınlama anlayışı bir araya gelince, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan gibi eksiksiz bir başvuru kitabı çıkmış ortaya.”

Ahmet Kutsi Tecer'e Armağan, başvuru kitabı, Turgut Çeviker, Ve Yayınevi

“Orada bir köy var uzakta” şiirini ezberlediğimde ortaokuldaydım. O gün bu gündür bu şiir bana çaresizliğin pençesinde kıvranan Anadolu’nun içli, kırışıklıklarla, acılarla, ağıtlarla dolu, yoksul yüzünü gözümün önüne getirir hep. Okumaya devam et

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar

Büyük şair Halil İbrahim Bahar’ı ölümünün yedinci yıldönümünde sevgiyle anıyoruz…

Halil İbrahim Bahar, Tansık şiiri,

‘Beni anlayanlar değil ancak sesimi duyanlar çoğaldıkça yalnızlığım, yabancılaşmam da daha hızlı artıyor… Bu ağırlığın taşıyıcısı benim… Kiminle paylaşabilirim? Çevrem uçuşan kınkanatlılarla dolu… Ayakları balçığa batmışken uçtuklarını sanıyorlar…”

Halil İbrahim Bahar7 Kasım 2001, Perşembe

Halil İbrahim Bahar kimdir?

Halil İbrahim Bahar

(25 Ocak 1928, Trabzon – 16 Kasım 2010, İstanbul)

1928’de Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı Kavaklı (Zara) köyünde doğdu. Annesinin adı Zeliha, babasının adı Ali’dir. İlkokulun üç sınıfını Kavaklı’da, iki sınıfını Çarşıbaşı’nda (İskefiye) okudu. Orta öğrenimini Trabzon Lisesi’nde (1940-46) tamamladı. 1946’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1952’de bitirdi. 1954-57 yılları arasında psikiyatri dalında uzmanlık öğrenimi gördü. Okumaya devam et

Çam Sıkıntısı (C. Hakkı Zariç) | Cumhuriyet Kitap

C. Hakkı Zariç Arkadaşım Zekâi‘yi yazdı

hakkı zariç, cumhuriyet kitap, arkadaşım zekâi, Arkadaş Zekai Özger

C. Hakkı Zariç 9.11.2017 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta İsmet Tokgöz’ün Arkadaşım Zekâi adlı kitabı hakkında yazdı:

“Arkadaş Zekâi’nin mektuplarıyla birlikte el yazısı şiirlerine de tanık oluyoruz kitapta. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış fotoğraflar toplumsal hafızamıza yeni ayrıntılar ekliyor.

Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz, Arkadaş Zekâi Özger, Mektupları

Çam Sıkıntısı

Arkadaş Zekâi Özger, 3 Temmuz 1970 tarihinde, Bolu’dan yazdığı mektupta “çam sıkıntısı”ndan bahsediyor arkadaşı İsmet Tokgöz’e.  “-iyi mi, bir de çam sıkıntısı var şimdi bende. çam sıkıntısı: bituhaf bişey, anlatılmaz. önceki gün müydü, çok çıldırdı. (…) şimdi uslu gök. güneşe yol gösteriyor. ben çam kokuyorum. kokladığım çamı güneşe uzatıyorum.” Okumaya devam et

Arkadaşım Zekâi (Bahar Oskay) | Evrensel Kitap

Günlük Evrensel gazetesinin eki olarak yayımlanan Evrensel Kitap, Bahar Oskay’ın Arkadaşım Zekâi hakkındaki yazısını yayımladı (3.11.2017).

Öyküleri ve denemeleriyle tanıdığımız yazar İsmet Tokgöz’ün, üniversite yıllarından yakın arkadaşı Arkadaş Z. Özger’i anlattığı Arkadaşım Zekâi Ve Yayınevi tarafından yayımlandı. Çoklar Sokağında Bir Yalnız alt başlığını taşıyan kitapta Tokgöz, Arkadaş’ı aile sıcaklığı içinden, özlemlerinden, incinmişliklerinden aktarıyor bize. Sıcak, samimi bir dille kurulmuş…

İsmet Tokgöz

Arkadaşım Zekâi hakkındaki yazı… Evrensel Kitap

Öyküleri ve denemeleriyle tanıdığımız yazar İsmet Tokgöz‘ün, üniversite yıllarından yakın arkadaşı Arkadaş Z. Özger’i anlattığı Arkadaşım Zekâi Ve Yayınevi tarafından yayımlandı. Çoklar Sokağında Bir Yalnız alt başlığını taşıyan kitapta Tokgöz, Arkadaş’ı aile sıcaklığı içinden, özlemlerinden, incinmişliklerinden aktarıyor bize. Sıcak, samimi bir dille kurulmuş olan cümleler arasında gezinirken, kendimizi bir anda Arkadaş’la Ankara sokaklarında buluveriyoruz, sanki onun usul usul uzaklaşmasını gözleyen biziz, bakışlarımız onun sokağın köşesinden öylece dönüp kaybolmasını izliyor. Bazen de, Arkadaş ile karşılıklı otururken buluyoruz kendimizi. Kederini, acısını görüyoruz. Ancak dertleşmiyor bizimle; tek bir sözle kırgınlığını, incinmiş yanını gösteriyor. Bu ânın içerisinde, iki kişiye ait olan bu zamanın sonsuzluğunda buluyoruz kendimizi. Okumaya devam et

Ahmet Kutsi Tecer’i analım, okuyalım (Doğan Hızlan)

Ahmet Kutsi Tecer, Cumhuriyet Devriminin Bir yaratıcısı

Doğan Hızlan bugünkü Hürriyet Cumartesi’de Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan kitabımız hakkında yazdı: Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma.

Cumhuriyet aydınlarının, sanatçılarının, edebiyatçılarının her zaman anımsanması, tanıtılması, öğrenilmesi/öğretilmesini hepimiz, eli kalem tutan herkes gündeme getirmeli.

Turgut Çeviker’in yayına hazırladığı, Ahmet Kutsi Tecer’e Armağan çok önemli, hepimizin kitaplığında bulunması gereken bir çalışma. Okumaya devam et

Âşık Veysel’in Yayımlanmamış 61 Yıllık Röportajı

Âşık Veysel’in 1956 yılında Dinar’a yaptığı bir gezi sırasında şair Nedret Gürcan tarafından yapılan ses kaydının tam metnini yayımlıyoruz. Bazı kısımları Özdemir İnce’nin “Âşık Veysel’le ilgili bir yalan üzerine” başlıklı köşe yazısında yayımlanan röportajın tam metni ilk defa Ve Yayınevi sayfasında yayımlanıyor. Röportaj metnini bize ulaştıran Özdemir İnce’ye teşekkür ederiz.

Âşık Veysel’i Sivas’ta keşfeden ve destekleyerek önünü açan Ahmet Kutsi Tecer‘i de saygı ve sevgi ile anıyoruz.

Bugün Âşık Veysel’in doğumunun 123. yılı… İyi ki doğdun Âşık Veysel!

Âşık Veysel, Nedret Gürcan ile Dinarda. Yıl 1956.

Âşık Veysel ile Nedret Gürcan. Dinar, 1956. (Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları, s. 241)

Ses kaydını yazıya geçiren muhabirin notu: Âşık Veysel’in 1956 yılında Dinar’a yaptığı gezi sırasında alınan yeni bir ses kaydı ortaya çıktı. Saz çalıp para kazanmak için gittiği Dinar’da 4 günde 4 konser veriyor, bu konserlerden birinde yaptığı sohbet zamanın ses kayıt cihazı telli diktafona aktarılıyor. Konuşmanın önemli bir kısmı gayet net anlaşılır durumda. Bir kısmı şair Nedret Gürcan tarafından Şairler Yaprağı dergisinde de kaleme alınan o sohbette Âşık Veysel ilk şiirini Atatürk için yazdığını söylüyor. Konuşmayı hiç müdahale etmeden, mümkün mertebe Aşık Veysel’in kendi telaffuzuyla aktarmaya çalıştık. Türkçenin bu büyük üstadını redakte edecek yeteneği kendimde göremedim.

Kayıt, Âşık Veysel’in saz çalışıyla başlıyor. Müzik bitince bir erkek sesi: “Çok çok teşekkür ederiz üstad. Eksik olmayın. Gerek ben Nedret Gürcan, gerek ortaokul müdür muavini Reşat Ünsal size çok çok teşekkür ediyoruz ziyaretiniz için. Şimdi Dinar Belediye Reisi’nin yanına kadar gidelim. Kendisi bekliyor.”

– Sağolun. (Aşık Veysel’in sesi) Okumaya devam et

“Kitaptaki o ‘Mavi Sakal’ benim!”

AHMET ÖNEL’DEN OTO/KOPİ

Ahmet Önel, “Oto/Kopi”de gündelik yaşamın sorunları içinde bunalan insanın iç çatışmalarını, dış dünyayla ilişkisini, yalnızlığını, güvensizliğini ve kendisini gerçekleştirme çabalarını ele alıyor. Önel ile kitabı hakkında konuştuk.

Ahmet Önel ile Oto/kopi adlı anlatı / roman kitabı hakkında söyleşi. Cumhuriyet Kitap 7.7.2017

Ahmet Önel

BERKEN DÖNER: Oto/Kopi‘nin bir”anlatı” olduğu, daha kitabın kapağında belirtiliyor. Gerçekten de kitabı okurken bir öykü okumaya başladığımız izlenimi oluşuyor ama giderek bir iç konuşmaya tanıklık ediyormuşuz gibi. Metnin bir “anlatı” olduğuna nasıl karar verdin? Bir yazınsal tür olarak anlatının sınırlarını nasıl belirlersin? Türlerin birbirinden ayrıldığı özelliklerle değil de birbirleriyle geçişen özellikleri bağlamında neler söylemek istersin?

AHMET ÖNEL: Oto/Kopi‘nin bir anlatı olduğuna, oylumuyla ortaya çıktığında karar verdim. Kafamdaki uzun öykünün sınırlarım aşmıştı ama yine bendeki “roman” tanımının içini dolduracak denli boyutlu ve derinlikli değildi. Novella’nın uzun anlatı olduğunu biliyoruz. Anlatının sınırları ile belirlemenin de ötesinde, metindeki duygu ve arayışlar diye de yanıtlamalıyım bu soruyu. Öykümdeki kadın karakter, “kaybeden biri olmanın sınırlarında” gezinen biri örneğin. Okumaya devam et

Okur Söyleşileri / Hülya Yalçın

Okurlarımızla* yaptığımız söyleşileri Okur Söyleşileri başlığı altında web sayfamızda paylaşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin bugünkü konuğu Hülya Yalçın. İyi okumalar dileriz…

Okur Söyleşileri. Ve Yayınevi'nin kitap takip sistemine kayıt olan okurlarıyla yaptığı okur söyleşileri Hülya Yalçın ile sürüyor.

Hülya Yalçın

“Yüzlerce kitap okudum, hiç böyle bir uygulama görmedim.”

Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kitapların hayatınızda nasıl bir yeri var? Bu sıralar neler okuyorsunuz?

İstanbul’da yani ruhumun ait olmadığı bu şehirde yaşamaya çalışıyorum. Adım Hülya. Kitap ve kedi severim çokça. Kitap okunmayan gün benim için yaşanmamış demektir. Ortalama iki günde bir kitap bitiren bir okuyucuyum. Bu sıralar Arkadaş Z. Özger ve Didem Madak okuyorum.

GÜZEL İŞLER YAPIYORSUNUZ

Yayınevimizden nasıl haberdar oldunuz? İlk izlenimleriniz nelerdi?

Yayınevinizden çok aradığım bir kitabı bulamazken haberdar oldum. Memnun da oldum doğrusu. Güzel işler yapıyorsunuz. Okumaya devam et

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce

Mecit Ünal, 30.6.2017 tarihli Aydınlık Kitap‘ta Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası‘nı yazdı:

Tanrı’ya meydan okuyan şair: Özdemir İnce  

“Kimseye Borcumuz yok var olmak için”

Özdemir İnce, kulenin tepesinden değil, şiirin doruğundan meydan okuyor…

Ahir ömründe şiire el atması bir romancının, çağrısına daha fazla direnememesinden olsa gerek şiirin. Şiir, romancının içindeki bir uktedir aslında. Şairin ise, yaşı ilerledikçe, görmüş geçirmiş olmanın verdiği tecrübenin hazzıyla erotizme yönelmesi bir gelenek olmuştur. Başkaldırı şiirleri gençlikte kalmıştır artık; hatta başkaldıracak bir şey de kalmamıştır bir bakıma. Peki, ama öyle mi gerçekten? Erotizm, küçük bir dokunuşla bir başkaldırıya da evrilebilecekken şairin giderayak geride kalan yaşama –ve her şeye– tenden, tenin sınırlarından bakması bir görü eksikliği olarak değerlendirilemez mi? Okumaya devam et

Şiirsiz zamanlarda şiir (Sabri Kuşkonmaz)

“Geceyle Bir” bize bir güzel şiir kozmosu sunuyor. İncelikle, umutla ve güzellikle dolu bir özel şiir dünyası,  baştan sona aksamadan süren bir ses, ritim ve anlam uyumudur elimizdeki kitap…

Süreyya Aylin Antmen, yaşadığımız onca dil ve gürültü kirliliği arasında bir kristal ses, hakiki şiir kitabı Geceyle Bir ile ses veriyor. Kitap ile günceli böyle bir “kirlilik” üzerine kurulmuş bir cümleyle özetleyebiliriz. Bu kirlilik, açık bir ikiyüzlülük ve riyanın neden olduğu politik bir kirlilik.

Çokça yineleme pahasına bir kez daha yazmalı: Güncelin olanca kötü ve kötücül olmasına karşın, şiirde hâlâ umut var. Şiir hâlâ insanı anlatabiliyorsa, demek ki güncelin içinde insan da var! Bir şeyler hep yanlış giderken, avunumuz, sığınağımız olan şeylerden biri şiirler. İnsanlığımızı, insani duyguları, insani duyumsallığı anımsatan çabalar… Okumaya devam et

Panayırda “Opera Kahkahası” (Haydar Ergülen)

Haydar Ergülen Hürriyet Kitap Sanat‘ta  Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası hakkında yazdı.

Çok anlamlı ve çok katmanlı

Özdemir İnce’nin yeni şiir kitabı Opera Kahkahası. Kahkaha gibi renkli. Opera gibi çoksesli, yüksek sesli. Opera kahkahası gibi yineleyici, iğneleyici ve bilici. Böyle çoğul ve çok ‘anlamlı’ bir kitap: Çok anlamlı ve çok katmanlı. Bir tavır olarak şiir. Bu muhalif olmayı aşan bir şeydir. Şiiri bir ‘doğrudan eylem’ olarak görmek ve göstermektir.

‘Opera Kahkahası’ ama mekân opera değil, bir panayır. Karnaval desem şenlik gibi anlaşılır. Galiba panayır kültürel olarak da daha ‘bize ait’ ve kaosu, karmaşayı daha iyi anlatıyor. Temaşa değil, karmaşa. Tıpkı opera kahkahası gibi sinir bozucu. “Opera kahkahası! Bassolar ve baritonlar atar kederli bir aryadan sonra, sopranoya ve koroya sırtını dönerek. Henüz tenor yoktur sahnede…” Okumaya devam et

Efsane şairi: Nima Yuşic (Nazlı Yıldırım)

Modern İran şiirinin kurucusu

Modern İran şiirinin kurucusu Nima Yuşic, 12 Kasım 1896’da Yuş köyünde doğdu. Zatürreeye yakalanan şair 1960’da Tahran’da vefat etti. Ve Yayınevi’nden çıkan Ey İnsanlar adlı özenle seçilmiş şiirlerinden oluşan eser, M. Bülent Kılıç’ın çevirisiyle ilk kez Türkçede yayımlanıyor. Türkçeye kazandırılan Nima Yuşic’in şiirleri yeni bir bakış getiriyor. Yaşamını şiirlerine yerleştiren Ey İnsanlar adlı eserde M. Bülent Kılıç’ın “Çağdaş İran Şiirinin Kurucu Şairi: Nima Yuşic” ve “Nima’nın Şiire Getirdiği Biçimsel ve Özsel Yenilikler Üzerine” adlı iki yazısı da bulunuyor. Diğer bölümlerinde yer alan Ahmet Şamlu, Feridun Moşiri ve Furuğ Ferruhzad’ın şair hakkında yazdıkları yazıları yer alıyor. “Nima Yuşic’ten Mektuplar” ve “Albüm” ise devamında gelen diğer bölümler.

“vay bana!

bu kara gecede nereye asayım yamalı ceketimi

ki açayım bağrımı da

boşansın haddinden fazla derdim

saplanınca zehre bulanmış onca kurşun.

vay bana!”

“Efsane şairi”

“Efsane” adlı şiiriyle modern İran şiirinin başlangıcı oldu. “Efsane Şairi” olarak da anılan Yuşic, çağın ve toplumun zihniyetini yansıtmış zamanın şairidir. Kendisinden sonraki birçok şairi etkileyerek öncü olmuştur. Okumaya devam et

“Yeryüzünü dinliyorum” (Süreyya Aylin Antmen’le söyleşi)

“Yeryüzünü Dinliyorum”

Süreyya Aylin Antmen’le Geceyle Bir adlı şiir kitabı hakkında yapılan ve Diri Ozanlar Derneği‘nin 3. sayısında yayımlanan söyleşi…

“Bu şiirde insan yalnızlığının içerisinde çabalamanın ne kadar zorlayıcı, kimi zaman da yakıcı olabildiğinin bir yansıması var. Bir şeyi kavramaya, onu idrak etmeye en yakın olduğumuz an, aslında ne kadar da yalnızız. Gerçeklik bizi olabildiğince dışına itiyor ve bunu da yakınlaşmanın sarsıcı diliyle yapıyor.”

DİRİ OZANLAR DERNEĞİ: 5 yıl aradan sonra ikinci kitabın çıktı. Görünüşte basit durabilir ama önemli olduğunu düşünüyorum; ne hissediyorsun?

SÜREYYA AYLİN ANTMEN: Elbette, güzele, iyiye ulaşmaya çalışan her çaba çok kıymetlidir. Bir edebî eserin önemiyse yaratma sürecindeki koşullardan, özverili emekten, metnin kendi açtığı o rüzgârlı yoldan geliyor. Yazarından, şairinden çıkıp okura ulaşıyor; insanların kalplerine ve ruhlarına erişiyor. Bunu çok önemsiyorum. İlk kitapta suyun yüzeyinde kalabildiğini görmek vardı, ikincisindeyse akıntıya karşı koyabildiğini görmek… Herhalde üçüncü de dalgayı içmek gibi olacak, öyle bir heyecan… Okumaya devam et

“2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri” (Orhan Kahyaoğlu)

Bir şiiri gecikmeli tanımak

Orhan Kahyaoğlu yazdı: “Halil İbrahim Bahar’ın, şiiri üzerine ömür boyu düşünen bir insan olduğu öne sürülebilir. Ama, bu kitap çıkana kadar, şiirleri konusunda yerleşik bir fikrimiz oluşamamıştı.”

Bize sorarsanız, 2016 yılının en önemli şiir olaylarından biri, Ve Yayınevi’nden geçen aylarda yayımlanan, Halil İbrahim Bahar’ın “seçilmiş şiirler”inden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabıdır. Özellikle 1960- 80 yılları arasında yazılan Türkçe şiiri yakından izleyen her okur, kaçınılmaz olarak Bahar’ın şiiriyle karşılaşmıştır. İnanılmaz dikkat çeken bir şiirdir bu. Okumaya devam et