Bobby Sands: Okuyanı sarsan şiirler…

Bobby Sands: Bir direnişçi

Hapishane Şiirleri, Bobby Sands

“Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!”

Hapishane Şiirleri

Perşembe. Hapishanede yazılan şiirler beni etkilemeden öte, hep sarsmıştır. Ülkemiz hapishanelerinde yazılan şiirlerin etkileyici örnekleri pek çoktur.  Şair Bobby Sands, İrlandalı bir direnişçi, Cumhuriyetçi. İngiltere’nin İrlanda’yı işgaline karşı çıkan bir devrimci. İRA gönüllüsü. Britanya Parlamentosu’nun genç üyesi. Açlık grevine ancak elli altı gün dayanabilen bir şair. Yakın tarihin önemli trajedilerinden Bobby Sands’in yaşam öyküsü. Onun Hapishane Şiirleri (Ve Yayınevi, Nisan 2016) “ağır tecrit koşullarında, devlet malı tuvalet kâğıtlarına ya da içeri kaçak sokulan sigaralık kâğıtlara, vücudunun içinde sakladığı tükenmez kalem içi ile” yazılmış. Okuyanı sarsan şiirler bunlar.

Bu şiirler (daha doğrusu ağıtlar) belki hamdır, işlenmemiştir ama özgürlük mücadelesinde hapistekilere, acı çekenlere umut olmuştur, olmaktadır. “Ah! Sevimli ahalinin yanında olmayı isterdim. / Görünmez perilerin dans ettiği  bir ateşin önünde / Kara şeytanlarından uzakta H Tipi cehenneminin, / Rüyalarına musallat olan, kalbine işkence eden.” (“İstirahatgâh”).  Hapishane duvarlarını aşıp gelen şiirleri okurken, tutuklanan gazetecileri, Sivas’ta yakılan aydınları, şairleri düşündüm. “Giriş” yazısını bir kez daha okudum, şairin acı dolu yaşamını, eylemlerini ve bir kez daha içimi alevler sardı. Benim için unutulmaz bir şair artık, Bobby Sands. Gökçe Çataloluk’un çevirisi, dört dörtlük!

Gültekin Emre, “Şiir Günlüğü”, Varlık, Ekim 2016, s. 111-112

Muzaffer Buyrukçu’nun iki kitabı üzerine (Nazlı Yıldırım)

Muzaffer Buyrukçu, sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan “Arkadaş Anılarında Orhan Kemal” yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor.

Yaşadığımız çağın sıkıntılarından kurtulmanın birçok yolunu aradığımız şu günlerde hafızamıza iyi gelen isimlerden bir tanesi de Muzaffer Buyrukçu’dur. Dönemi değerlendirmenin, olayları yorumlamanın bir diğer seçeneğidir çağın zihniyetini yansıtan eserler okumak. Buna örnek verebileceğimiz birçok isimlerin başında gelir Muzaffer Buyrukçu.

1950 ve sonrası dönemlerde sık sık adı geçen, üstelik hiçbir kuşağa, yazın anlayışına ve edebi akım kategorisine sığdırılmadan özgün bir ses olarak tek başına anıldı. Ben de Muzaffer Buyrukçu Edebiyatı olarak başlıca anıyorum. Ayrıca günlük yazının ustalarındandır. On yıla yakın bir zaman sonra Ve yayınevi, Muzaffer Buyrukçu’nun hiçbir yerde yayımlanmamış uzun öyküsünü okuruna kavuşturdu. Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları‘nı okuduğumda daha erken bir kavuşma olmalıymış, dedim.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?

İlk başta Haydar’ın öyküsünü okuyor sanısına kapılsak da alt metni fark ettiğimiz an içinde bulunduğumuz dönemin benzerliğiyle şaşırtıyor bizi. Karısı Esma’yı yolcu etmesinden sonra Haydar’ın otogarı gözlemlemesiyle başlıyor her şey. Ayrıntıların yoğunlaştığı bu kalabalıklarda Haydar’ın penceresi pasif bir tepki olarak belirginleşse de asıl şey toplumun iktidarsızlık belirtisidir.

Bir taraftan olay örgüsü ilerlerken diğer taraftan mitingler, karakolda yaşanılan şiddet, sağ-sol çatışması, bomba ihbarları, düşüncelerin yırtıldığı yerde birbirine patlayan küçük kesimler, dindarlaştırılma baskısı gibi daha nice keskin sorunların ortaya çıkardığı korku ve tedirginliğin psikolojik şiddetine maruz bırakılan toplumun bireyi olarak güvensizlik içinde kıvranır. Tüm bunları ayrıntılara yerleştirmek, dönemi ilişkilendirmek her yönüyle titizlikle çalışılmış verimli bir yapıttır. Haydar’ın da yaşadığı budur. Ve bunu cinselliğin bastırılamaz güdüsüyle aşmaya yahut da yaşanılanları yok etmeye çalışır. Artık kontrol edilemez içgüdülerin hâkimiyeti altına girer. Haydar, karısı Esma dışında da kadınlarıyla ilişki yaşasa dahi şu sözleri sarf etmekten kendini alamaz. “Niye mutsuzum? Niçin içim kapkara?”

Dönemin edebiyat gündemine ışık tutmakla beraber, ışığı biraz daha ileriye tutarak görülmesini istediği şeylerin günümüz çağın zihniyetiyle ilişkileniyor. Peki, bundan bir sonrası adım ne olacaktır, ne yaşanacaktır bilinmez ama bunu görmenin tek yolu ışığı birazcık daha doğrultmak. Böylelikle Muzaffer Buyrukçu’nun öykülerini anlar ve yarattığı dünyanın hissiyatına sinmiş oluruz. Bu benzersiz  Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı uzun öyküsü ile ilk Muzaffer Buyrukçu yolculuğuna başlayabilirsiniz.

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, kitap, Muzaffer Buyrukçu

Orhan Kemal ile dostluk

Sadece öyküleriyle değil, anı-günlük tarzı eserleriyle de gündemini sıcak tuttu. Yine Ve Yayınevi’nden çıkan Arkadaş Anılarında Orhan Kemal yapıtını da anmadan geçmek olmaz. Anlatı-günlük türünde yazılan ve Orhan Kemal ile olan dostluk yıllarını anlattığı su tadında anlatımıyla ölümsüzleştirilmiş bir eserdir. Sımsıcak bir anlatımın verdiği bu yakınlık bizi de masaya davet ediyor. En yakın dostu olan Orhan Kemal’den de izler taşıyan, edebiyat camiasından isimlerin geçtiği bir eserdir. Günay Güner yazar hakkında şöyle yorumlamış, “onun günlüklerinde pırıltılı görkemli bir dönemin yazar ilişkileriyle, dostluklarıyla, çatışmalarıyla, yaşantılarıyla ilk elden içeriden tanıklığıdır.”

Buyrukçu’nun günlüklerinden dünyaya bakmak

Oğlu Erdem Buyrukçu’nun hazırladığı Muzaffer Buyrukçu Arşivi’nden Türkiye Yazıları’nda, Soyut dergisinde ve gazetelerde çıkan günlüklerine ulaşılabilir. Sadece bununla sınırlı değil. Günlük yazınında yazdığı birçok eseri var Muzaffer Buyrukçu’nun. Edebiyat tarihine, döneme, gelecek edebiyatçılarına da tanıklık edeceği ve sürekliliğini kazanan yapıtlardır bunlar. Mustafa Şerif Onaran, Muzaffer Buyrukçu’nun ölümünden sonra kaleme aldığı bir anma yazısında (Muzaffer Buyrukçu’nun Günlüklerinde Edebiyatın Gizli Tarihi) şöyle der; “Bir de Muzaffer Buyrukçu’nun günlüklerinden bakmalı o dünyaya. Gerçekleri aramak gibi bir yanlışa düşmeden, Buyrukçu’nun yorumunda, edebiyatımızın gizli tarihini sezmekle yetinmeli. Muzaffer Buyrukçu, tanımadığımız, önemsemediğimiz nice edebiyatçıda değişik bir kişilik olduğunu gösterdi bize. Sayısı yirmiye yaklaşan o günlükleri yeniden yayımlamalı. Edebiyatın içindeki çalkantıları yakından görmeli. Belki o günlüklerde kendimizi bile tanımakta zorlanacağız. Olsun. Mevlana o gerçeği yakından kavramış: Olduğumuz gibi görünmüyoruz ki! Göründüğümüz gibi olmuyoruz ki!“

Orhan Kemal’le beraber, Arap Talat, İhsan Hasırcı, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı gibi isimlere de sık sık rastlıyoruz. Öncü Kitapevi, Karaköy, Cibali’den Nuruosmaniye’ye, İkbal Kıraathanesi, İstasyon Meyhanesi ve en çok toplanıldığı mekan olan Adana Kebabevi’nde geçen muhabbetlerin doyulmaz tadına iştirak ediyoruz. Yedi başlık altında toplanılan Orhan Kemal anıları, 1953-1970 yılları arasında yaşanılanların biriktirildiği bir sarnıçtır.

Dostlarla muhabbet

Orhan Kemal’in ölümüyle yıkılan, Gençlik parkındaki aile çay bahçesinde otururken Muzaffer Buyrukçu, Cumhuriyet gazetesinde çıkan vesikalık fotoğrafını gördüğünde kökleşmiş belleğinde birikmiş anılarını yeniden canlandırır.Gazeteyi katlayıp Orhan Kemal’ini bizlere anlatmak için yeniden yola çıkar. On yedi yıl süren dostluğunu anlattığı Arkadaş Anılarında Orhan Kemal birikimin görgü tanığıdır. Orhan Kemal’i, Muzaffer Buyukçu’yu ve diğer isimleri bir kez daha yaşadığımız bir eserdir. Hiçbir edebiyatçının teselli edemediği bir yıkımla baş başa kalır ve yalnızlaşır Muzaffer Buyrukçu.

Romanlarıyla, öyküleriyle günlükleriyle sessizliği yırtan Muzaffer Buyrukçu, şu zamanlarda seda oluyor dilimize. Toplumda yargılanmış, yaşamdan sürülmüş, görülmeyen, soluğu hissedilmeyen kahramanların sesi oldu. Gerçek bir İstanbul’u anlattı. Edebiyatta ise kuvvetli bir hafıza oldu.

Bahsettiğim bu iki eser dışında yeniden güncellenerek toplu eserleri de yayımlandı yakın zamanda. Hem ruhumuzu hem bedenimizi gevşeten Muzaffer Buyrukçu’nun yazdıklarına daha çok ihtiyaç duyacağız.

 

Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları, Muzaffer Buyrukçu, 62 s., Ve Yayınevi

Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, Muzaffer Buyrukçu, 80 s., Ve Yayınevi

Nazlı Yıldırım, Aydınlık Kitap, 14.10.2016, s. 10

Tek ölçütümüz yazınsal değer

Kenan Yücel ile söyleşi, Dilek Atlı, Bursa Olay gazetesi.

Ve Yayınevi genel yayın yönetmeni Kenan Yücel ile yapılan söyleşi Bursa Olay gazetesinde yayımlandı:

“Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz.”

Söyleşen: Dilek Atlı

Ve Yayınevi ne zaman kuruldu? Edebiyat dünyamıza hangi kazanımları sağlamayı hedefliyor?

Ve Yayınevi, yaklaşık bir yıllık bir hazırlık süreci sonrasında, Nisan 2014’te ilk kitaplarını yayımladı.

“Yazın, sanat ve düşün dünyasının eşsiz değerlerini, özelliklerini artıran, zenginleştiren, özenli, nitelikli yayınlarıyla kültürel gelişime ve Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısına yön verebilecek, geleceğe uzanan kaynak yayınlarıyla toplumun bilgi birikimine büyük oranda katkı sağlayan, seçkin bir yayınevi olmak hedefiyle yola çıkıyoruz.” demiştik yolun başında. Nitelikli içerikleri estetik tasarımlarla sunan, koleksiyon değerinde kitaplar yayımlayan, butik bir yayınevi olmak hedefiyle çıktığımız yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Yayımladığımız kitapların edebiyat ortamında ve okurlar nezdinde gördüğü ilgi, doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyor; bundan büyük sevinç duyuyorum.

Andrey Voznesenski’nin Oza‘sı ya da Kaan İnce’nin Gizdüşüm‘ü gibi uzun yıllar önce basımı yapılmış ve okurun ulaşma şansı olmayan kitapları da yeniden yayımlıyorsunuz? Hedef okurlar kimler?

Oza‘nın Ülker İnce tarafından yapılan çevirisine, yayına hazırladığımız bir kitapla ilgili arşiv taraması yaparken, Dost dergisinin eski sayılarından birinde rastladık, bu keşif heyecanlandırdı bizi, çünkü Oza‘nın Türkçeye ilk çevirisiydi ve kitaplaşmamıştı. Ülker İnce’yle görüştüğümde bir derginin solgun sayfalarında unutulup kalmış bir çevirisinin uzun yıllar sonra yeniden karşısına çıkmasının onu da heyecanlandırdığını fark ettim. Aradan çok uzun yıllar geçtiği için, Ülker İnce çeviriyi yeniden gözden geçirdi, Canan Güldal’ın desenleriyle birlikte, hard cover (sert kapaklı) olarak kitabı yayımladık. Bu nedenle, Oza‘nın bizdeki baskısını yeniden basım diye nitelemek yanlış olur. Oza, Ülker İnce’nin çevirisiyle ilk kez kitaplaşmış oldu Türkçede. Yakında ikinci baskısını yapacağız.

Gizdüşüm‘e gelince… Kaan İnce’nin şiir kitaplarının nerdeyse yirmi yıldır baskısı yapılmıyordu, birçok okur kitaplara ulaşamıyor, fotokopileriyle, internette bulabildiği şiirleriyle yetinmek durumunda kalıyordu. Kaan İnce’nin bütün şiirlerini Gizdüşüm (Gizdüşüm/Ka n/Birinci Defter) adıyla yayımladık. Nizamettin Uğur’la birlikte yayına hazırladığımız bu kitapta Kaan İnce’nin daha önce yayımlanmamış el yazısı şiirleri, fotoğraf albümü ve ayrıntılı bir kaynakça da yer alıyor.

Ve Yayınevi’nden çıkan yeni kitaplar hangileri?

Çağdaş Amerikan şiirinin en önemli ve en çok okunan şairlerinden Martin Espada’nın Şairin Paltosu adlı seçilmiş şiirleri ile Özdemir İnce’nin büyük Yunan şairi Yannis Ritsos’u anlatan yazıları ve ona adadığı şiirlerden oluşan Agios Ritsos‘u yayımlamıştık en son.

Yönetmen Özcan Alper’in başyapıtı kabul edilen Sonbahar filminin senaryosu kitaplaştırılarak Ve Yayınevi’nden çıktı. Sinema alanında kitap yayımlamaya devam edecek misiniz? Sırada hangileri var?

Özcan Alper önemsediğim bir yönetmen, ikinci uzun metrajlı filmi Gelecek Uzun Sürer‘in senaryosunu da yayına hazırlıyoruz. Sinema dizimiz için başka projelerimiz de var, yakında onları da hayata geçireceğiz.

Özellikle şiir türünden söz edecek olursak, kitap basımı tercihinizi neye göre yapıyorsunuz? Örneğin, yeni şairleri okurlarıyla tanıştıracak mısınız?

Tek bir ölçütümüz var, yazınsal değer. İyi ve has şiiri öne çıkarmaya devam edeceğiz. Elbette -değerli bulduğumuz- yeni şairlerin şiirlerini de okura ulaştırmayı sürdüreceğiz. Geçtiğimiz yıl genç şair Akın Art’ın ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar‘ı yayımlamıştık, kitap önemli bir ilgi görmüştü. Bunlar bizi gönendiren şeyler.

Roman ve öykü türlerinde hangi kitapları okuyabiliriz Ve Yayınevi’nden?

Roman türünde, Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu‘sunu, Leyla Saral’ın Kısa Bir İç Çekişle‘sini, Ahmet Önel’in Oto/kopi‘sini yayımladık.

Büyük yazar Muzaffer Buyrukçu’yu, ölümünden uzun yıllar sonra, Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları adlı yayımlanmamış bir öyküsüyle yeniden edebiyatın gündemine taşıdık. Oğuzhan Akay’ın Touchdown‘u, Deniz Günal’ın İstasyon Öyküleri, Adil İzci’nin Ada Sularında‘sı, yayımladığımız diğer öykü kitapları.

Hangi türdeki kitapları okurlara kazandırıyorsunuz?

Edebiyat ağırlıklı bir yayın çizgisi izliyoruz. Geniş bir yayın yelpazemiz var. Şiir, şiir sanatı, öykü, roman, anı, mektup, sinema dizilerinden iki buçuk yıllık süre içinde yirmi yedi kitap yayımladık.

Koleksiyon değerinde kitaplar yayımlamayı sürdüreceğiz…

Bursa Olay, 27.9.2016, s. 4

 

Bobby Sands’ten “Hapishane Şiirleri”

bobby sands, belfast, Hapishane Şiirleri

Bobby Sands: Yanlış yerde doğru adam 

Bobby Sands, politik bir davanın, aslında ölümcül özgürlük arzusunun savaşçısı olmanın yanı sıra, şair, şarkı sözü yazarı ve güçlü bir aktivist.

Bazı insanların hayatları mahvolmayacak kadar değersizdir. Kimilerinin ki de uzun sürmeyecek kadar kutsanmış. Ve ikinci grupta yer alanlar, kendilerini usul usul mahvedip yok ederken, yeni dünyalar, yeni değerler yaratırlar ya da yeni dünya ve değerler için ilham verirler. Nasıl erdemli, olunması gerektiği yerde nasıl fedakâr, ketum ve güçlü olunması gerektiği hakkında kılavuzluk eder, gönüllü rehber olurlar.

Bir zamanlar IRA (Irish Republican Army-İrlanda Cumhuriyet Ordusu) mensubu Bobby Sands, kanımca bu tür insanlardan biri. Kendisi politik bir davanın, aslında ölümcül özgürlük arzusunun savaşçısı olmanın yanı sıra, şair ve şarkı sözü yazarı ve güçlü bir aktivist. Kendi yok olurken, etrafında ışıl ışıl parıldayan varlık alanları oluşturmuş bir genç adam. Okumaya devam et

Martin Espada: Palto gibi bir şiir (Doğan Sevimbike)

Şair Martin Espada, Şairin Paltosu

“Ve Yayınevi güzel kitaplar basmaya devam ediyor. Şiir kitapları sadece şiirlerden oluşmuyor, çevirmen-yazar söyleşileriyle ve yazar hakkında geniş bilgi sunumuyla, şairin ve şiirin dünyası hakkında düşüncelerimizi zenginleştiriyor.”

Doğan Sevimbike, Şairin Paltosu hakkında yazdı.

 

“Ama, isyan

Yörüngesidir bir sevgilinin parmaklarının,

Kıpırdamaya, durmadan örmeye

Devam etmesi gereken.”

Martin Espada: “Şair, yazar, çevirmen. 1957’de Brooklyn, New York’da Doğdu. Porto Rico Kökenli bir ailenin çocuğuydu. Northeastern Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre ücretsiz kira avukatlığı yaptı. Massachusetts Üniversitesi’nde profesör; hukuk ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Çağdaş Amerikan şiirinin önde gelen isimlerinden Martin Espada “Kuzey Amerikalı şairlerin Neruda’sı olarak tanımlanmaktadır. Imagine of the angels of bread (1996) adlı kitabıyla Amerikan Kitap Ödülü’nü kazandı. Ayrıca makalelerini içeren Zapata’s Disciples adlı kitabıyla Bağımsız Yayınevleri Kitap Ödülü’nü aldı. Paterson Şiir Ödülü, PEN/Revson Şiir Ödülü, Robert Creeley Ödülü aldığı diğer ödüller arasında sayılabilir.” (Şairin Paltosu adlı kitaptan).

İlyas Tunç’un, ustaca çevirisiyle ortaya çok güzel bir eser çıkmış

Şiir çevirisi hayli zor iştir, şiirin yazıldığı dil; dilin teknik yapısı ve sözcük zenginliği ile değişir anlam kaybeder yada anlamı güçlenir. Bu sebeple şiir için en az çevrilen yada çevrilse de özgün dilindeki etkiyi bulamayan bir edebiyat alanı da diyebiliriz. Fakat bu kitap için aynı şeyi diyemeyeceğim. Şiirleri okudukça bazen Türk bir şairden okuyormuşum hissine kapılıyorum. En az şair kadar çevirmen de önemlidir. İlyas Tunç’un, ustaca çevirisiyle ortaya çok güzel bir eser çıkmış. Şunu da eklemeliyim; şiir bir dilin en zengin en güzel halidir ve çeviri; özellikle şiir çevirisi bambaşka bir şey, şiir yeniden yaratılıyor kelimeler daha da güçleniyor. Bunun sebebi olarak şairin ve çevirmenin aynı dünya özlemini aynı ufku paylaştığını ve aynı gerçekleri gördüğünü düşünebiliriz. Başka türlüsü de olmazdı herhalde.

Şairin Paltosu, Martin Espada

Politik İmgelemin Şairi

Martin Espada şiirlerinin konusu her şey çünkü insana ait ne varsa ona yabancı değil; bağımsızlık, sömürgeler, Amerika’daki siyahiler, taksiciler, garsonlar, işçiler, kilise çalışanları, dul kadınlar, terk edilmişler, savaşlar, köylüler, gerillalar, faşist iktidarlar, yolculuklar, sevgililer, aşk ve devrimler…  Kitap, Martin Espada’yı iyi tanımamız için ilk olarak İlyas Tunç’un “Politik İmgelemin Şairi” adlı bir makalesiyle başlıyor. Walt Whitman’dan Pablo Neruda’ya uzanan Langston Hughes ve Allen Ginsberg’i de kapsayan bir geleneğin devamcılarından biri olarak ifade ediyor kendini ve yine kendi tabiriyle “ben kocaman bir ağacın ufak bir dalıyım” diyor; kitabın sonundaki “Martin Espada’yla Söyleşi” kısmında. Nâzım Hikmet hakkındaki düşünceleri de gene bu keyifli söyleşide yer alıyor. Kitapta Ömer Hayyam’la tanışmasını anlattığı bir şiiri bile mevcut. Palto yapar gibi şiir yazıyor; ve gene büyük bir paltonun içinden çıkıyor, başka bir palto yapmak için sözcükleri ve dünyası…

“Bu palto gibi bir şiir yazmak istiyorum,

düğmeleri, cepleri, çimen rengi kumaşıyla,

öksürükten boğulan bir adama bir palto kadar yararlı bir şiir.

Öğret bana.”

Ve Yayınevi güzel kitaplar basmaya devam ediyor. Şiir kitapları sadece şiirlerden oluşmuyor, çevirmen-yazar söyleşileriyle ve yazar hakkında geniş bilgi sunumuyla, şairin ve şiirin dünyası hakkında düşüncelerimizi zenginleştiriyor; bu sebeple bir şiir-sanatı bir poetika kitabı olarak da görülmeli, okunmalı.

Doğan SevimbikeKirpi Dergi

Yannis Ritsos: Şiire, aşka, ölüme inanmak (Haydar Ergülen)

Yannis Ritsos: Şiire, aşka, ölüme inanmak…

Yannis Ritsos: Şiire, aşka, ölüme inanmak… Haydar Ergülen’in Agios Ritsos kitabımız hakkında Vatan Kitap’ta yayımlanan yazısı.

Kavafis, Seferis, Elitis… Yunan şiirinin dünyaca tanınmış şairleri. Adlarını, bazı şiirlerini, kitaplarını biliyorduk, Kavafis’in “Şehir” şiiri ise artık neredeyse bir ‘anonim’ kimliği ve şöhreti kazanmıştı. Haşim’in “ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizesi gibi. “Başka şehirler bulamazsın, başka denizler bulamazsın. / Nereye gidersen git ardından gelecektir bu şehir.” diyordu Kavafis. Biz de adeta bu dizeyle ezber ediyorduk gurbeti.

Özdemir İnce, Yannis Ritsos, Haydar Ergülen, Ve Yayınevi, Vatan Kitap.

70’li yıllarda çeviri yoluyla pek çok Rus, Fransız, Amerikan, İngiliz, İspanyol, İtalyan, Arap şairi tanımıştık. Bir bölümü o yılların ateşli gündemine uygun olarak siyaseten ve alelacele çevrilmiş olsa da, çoğunluğu o dillerin büyük ve öncü şairlerinin kitaplarıydı. Hemen hepsinin de daha önce adını duymuş, fakat pek azını okumuştuk.

Daha önce adını hiç duymadığımız bir Yunan’ı, Yannis Ritsos’u ise yine bir şairden, Türk şiirinin büyük isimlerinden Özdemir İnce’den duymaya başlayacaktık. Bizim, İnce’den Ritsos’u gerek şiir çevirileri gerek onunla ilgili yazılarından duymaya başlamamız 70’lerin sonuna rastlar. Özdemir İnce’nin, Ritsos’un şiiriyle tanışması ise hayli öncedir, şöyle anlatır: “Yannis Ritsos’un adını ilk kez 1965 ya da 1966 yıllarında duydum. Paris’te okuyordum. O sıralar Kemal Özer Şiir Sanatı adlı bir dergiyi yayınlıyordu. Ritsos’un, Aragon’un dergisi Lettres Françaises’de uzun bir şiiri yayımlanmış.

Derginin o sayısını bulup kendisine gönderirsem, bu şairden kendisine söz eden Attila Tokatlı şiiri çevirecekmiş. Dergiyi bulup gönderdim. Ama göndermeden önce şiiri bir deftere çektim. Sanırım o yıllar fotokopi kolaylığı yoktu. Deftere çektim, çünkü okuduğum şiir şimdiye kadar okuduğum şiirlere benzemiyordu, eski gibiydi ama yepyeniydi. Bir şey söylemek istemiyormuş gibiydi, ama çok şey söylüyordu.” (Agios Ritsos, Özdemir İnce, Ve Yayınevi, Haziran 2016, s.73) Okumaya devam et

“Melankolinin oğlu: Kaan İnce” (Nurgül Özlü)

Kaan İnce : Melankolinin Oğlu

“‘Sahi sizdeki kaç nolu nüsha?’ diye samimi ve ilginç bir soru var,  Kaan İnce’nin Gizdüşüm adlı kitabının son sayfasında. Bu soru, kitap tanıtım sitesine yönlendiriyor okuyucuyu. Kitabı nasıl edindiğimize dair: Kitabın hayatımızda nasıl bir yer tuttuğu, bize kattıkları, kitapla ilgili kişisel hikâyemiz, nasıl ve nerden edindiğimizle ilgili sorular var. Bu sistemi uygulayan başka yayınevleri var mıdır acaba? Yayınevinin kitaplar satıldıktan sonra,  serüvenlerini takip etmesi şaşırtıcı ve çok hoş.”

Kaan İnce, Gizdüşüm

İçinde onu kemiren, melankoli kurduydu

Albert Camus, “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”[1] der. Felsefenin sorunu olan bu olgu Kaan İnce’nin de sorunu olmuş. Kaan’ın yaşam felsefesi, hayata bakışındaki yoğunluk onu böyle bir sona götürmüş. Antonin Artaud’un “Beni intihar ettirdiler” sözünün ışığında, Kaan için çevresel bir baskı veya onu böyle bir sona sürükleyen yaşanmışlıklar var mıdır? Bilemiyoruz. Çünkü yazdıklarında kimselere sitemi ya da öfkesi yoktur. Kaan İnce’nin intiharını ne ahlaki ne de hayati bir sorun olarak ele almak gerekiyor. Şiiriyle ilgili söylenecek sözler, başkasının bakışı olarak tamamen doğru değildir yanlış da değildir ancak Kaan İnce’nin intihar etmiş olması, Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, Şubat 2016) şiirlerini yorumlama kolaylığı getirmiştir. Okumaya devam et

Ülkü Başsoy ile Söyleşi (Peyniraltı Edebiyatı)

Ülkü Başsoy açılış konuşmasını yaparken, elinde Anacığım Merhaba kitabı. Çanakkale.

Ülkü Başsoy

Söyleşi: Oğuzhan Yeşiltuna

Peyniraltı: Şairin size yolladığı mektuplardan, kartlardan ve Ece Ayhan şiiri hakkındaki enfes yazınızdan oluşan Anacığım Merhaba’da şairden bir alıntı özellikle öne çıkıyor: “aldırma, yaşam bu, çıkar yol başlangıçta da yoktu ki.” Gerçek dostlukların da yaşam için birer çıkar yol olduğunu düşündüğümüzde, Mülkiye’de, neredeyse yaşam boyu sürecek dostluğunuzun temeli nasıl atıldı? Yollarınızın birbiriyle kesişmesi nasıl oldu?

Ülkü Başsoy: “Aldırma, yaşam bu, çıkar yol başlangıçta da yoktu ki” söylemi/düşüncesini Ayhan bana yurt dışına [Buenos Aires] 29 Ağustos 1965 tarihiyle gönderdiği mektubunda yazmış. Yaklaşık bir yıl önce yaşamımın en sevdiğim kişisi 21 yaşındaki Mülkiye 3. sınıf öğrencisi kardeşim Savaş Başsoy’u kaybetmişim, haberim yok! Bana onu haber veriyor. Olayı benden saklamış olanlara kızıyor, “ama ben yazmayacak hayvan değilim,” diyor.

Söylem, 1950’lerin ortalarına doğru bize egemen olan -aslında çok da iyi bilmeden- Camus, Sartre, Kafka (o yıllarda bir de Ezra Pound, T.S. Eliot ve Lorca var) karamsarlığının bir izdüşümü. O günlerin gençlik heyecanı içinde kendimizi biraz da isteyerek kaptırdığımız yaşamın güçlüğü, çekilmezliği, karayı, karamsarlığı sevme ve “kurtuluşu” intiharda görme – bulmayı isteme eğilimimizin göstergesi (bu arada Demir Özlü’nün Bunaltı’sı çıkmıştı, sanırım yıl 1958). Yaşamını “intihar”la sonlandıranları övüyoruz, onlara öykünüyor, onları kahramanlaştırıyoruz. Bu duygu/düşünce içimizde (Anacığım Merhaba’da sözünü ettiğim dörtlü yumak Üner Birkan, Ece Ayhan, Aydoğan Tuncer ve Ülkü Başsoy) en çok Ayhan’ı etkilemiş durumda; ara sıra Ayhan’ın kendisine bir şey yapacağından çekiniyor, onu kolluyoruz. Kitapta da değindim, sonunda Ayhan bir intihar girişiminde bulunuyor ama nedeni Ayhan’ın belirttiği “yaşamda çıkar yol bulunmadığı” konusu değil. Okumaya devam et

Doğanın Gravüründeki Şiir (Volkan Hacıoğlu)

Volkan Hacıoğlu yazdı…

Ahmet Ada, Yağmur başlamadan eve dönelim kitabı hakkında Volkan Hacıoğlu'nun Cumhuriyet Kitap'ta yayınlanan yazısı.

Cumhuriyet Kitap, 31.3.2016, s. 15

19 Mart 2016 tarihinde yitirdiğimiz usta şair Ahmet Ada’nın yayımlanan son şiir kitabı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim hakkında Volkan Hacıoğlu’nun yazısı 31.3.2016 tarihli Cumhuriyet Kitap‘ta yayımlandı. Ahmet Ada’yı sevgi ve özlemle anıyoruz…

İnsan ve doğa

Yüksek teknolojinin hayatımıza hızlı bir şekilde nüfuz etmesiyle sanat eserlerinin estetik olarak özümsenme dinamikleri de ister istemez değişti. Günlük okuma ve yazma edimlerine de yansıyan dijitalleşme her şeyi çok pratik kılmakla birlikte bir o kadar da yüzeyselleştiriyor. Hemen herkes artık klavye kullanarak yazı yazıyor. Oysa el yazısı ile yazmanın beynin yaratıcı fonksiyonlarını faaliyete geçirdiğini gösteren bilimsel bulgular var. Pratiklik bakımından hız kazanmanın bedeli insan doğasının yaratıcı yönlerinin törpülenmesi oluyor maalesef. Okumaya devam et

“Şairin Paltosu” Radikal Kitap’ta

Şairin Paltosu

Şairin Paltosu, Martin Espada

Radikal Kitap, 18.3.2016

“Kuzey Amerika’nın Neruda’sı” Martin Espada’dan Şairin Paltosu

Hürriyet gazetesinin 18 Mart 2013 tarihli Radikal Kitap ekinin yeni çıkanlar bölümünde Martin Espada’nın Şairin Paltosu adlı kitabına yer verildi:

Bireysel insanın sorunlarını şiirlerine katık etmiş, lirik imgelerin ustası, “Kuzey Amerika’nın Neruda’sı” Martin Espada’nın bütün dönemlerini kapsayan seçilmiş şiirleri. “Öksürükten boğulan bir adama palto kadar yararlı bir şiir. Öğret bana.” demiş, bu iç sesi gür şair, yetkin bir çeviri ile nihayet Türkçede.

satin-al-buton

Biri bu şiiri yazacaktı (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Kasım 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Yağmur Başlamadan Eve Dönelim ve Teknokriptler adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

 

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada. Gültekin Emre yazdı.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

Çarşamba. “Ötelere, kör noktaya ulaşsın” istiyormuş sözünün, Ahmet Ada. “Sözcüklerin evi olduğunu bilmek rahatlatıyor”muş onu. Her şairin başka evi var mıdır acaba? Sözcüklerden oluşan bir dünyanın dışındaki yaşam başkadır, şiirler oralardan sağılsa da. Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’de (Ve Yayınevi, 2015) Ahmet Ada, düzyazı şiirin sınırını geçmeye çalışıyor. Alabildiğine öyküyle sarmaş dolaş diri sözcükler evine, doğaya kardeş ömrünün önüne kırmızı halı seriyor. Her zaman cümlelerinin “delikanlı” olmasına özen gösteren şairin şiiri  “İçine dünyanın sesleri, kokuları, renkleri, dokunduğu çiçekler ve görünmezin dolduğu koca bir opera binasıdır” ki “çatısından göğü taşıran kuşlar uçar.”

Teknokriptler, Murat Üstübal. Gültekin Emre yazdı.

Teknokriptler: Biri bu şiiri yazacaktı

Perşembe. Deneysel şiirin ya da yeni ve özgün söylemin, sözdiziminin, dize yapısının aynası Teknokriptler (Ve Yayınevi, 2014). Murat Üstübal, sözcüğün içini deşiyor, dizeyi düze değil yokuşa sürüyor. Kırarak, parçalayarak anlamı, sıfatı başka bir gölge oluşturuyor. Anlamın derinliği tatlı değil, anlaşılmaz da değil; yeterki uykuları kaçırana kadar dikkat edilsin  “derdest” olmadan. Aforizmamsı ipuçları, meseller ve kapalı kapıların ardındaki hiç açılmayan pencereler. Evet, gerçekten de “dehliz”, labirentin tüm gizini yutmuş, karanlık bir tünelden geçilip gidilen yeraltı yolu; mahzen serinliği. Yer yer yabancı bir dille, İngilizceyle de el sıkışma sıkışıp kalmış dünyanın bütün arka avlularında. “Biri bu şiiri” yazacaktı, Murat Üstübal yazdı. “farklılaşmalıyız dediklerinde farklılaşmaya / alışmamalıyız diyenler olmalı hep, olmalı ki alışmaya niyetli farfaracıların / aynısını yaptıkları ayna önünde de görülebilsin.” Tekniğin tek tek basaraktan, imge dize süzerekten yeni ön, arka ve yan anlamlar için kuluçkaya yatmasının şiiri, Teknokriptler.

Gültekin Emre, Varlık, Kasım 2015, s. 111

“zeki müreni seviniz” (Yekta Kopan)

“zeki müreni seviniz”

Zeki Müren hiç Arkadaş Z. Özger şiiri okumuş mudur diye düşünüyor insan? Ya da Arkadaş, hiç Pasolini filmi izlemiş midir? Pasolini bir Zeki Müren şarkısı dinlese ne düşünürdü?

Bir alıntı yaparak başlayayım dedim yazıya.

Ama alıntının nefesi yetmedi, o şiirin ruhunu kâğıda üflemeye.

Arkadaş Z. Özger, Zekâi Özger, Arkadaşım Zekâi, İsmet Tokgöz

Arkadaş Z. Özger

O şiir… Arkadaş Z. Özger’in 1970 yılının Haziran ayında, Dost dergisinin 68. sayısında yayımlanmış olan “Merhaba Canım” adlı şiiri.

Gelin hepsini okuyalım. Okumaya devam et

Bir azınlık/şair oluş: Ahmet Ada (Uluer Aydoğdu)

Ahmet Ada… Bir azınlık/şair oluş

Ve “kendi değirmisinde” Ahmet Ada’nın yarına, insana, ‘oluş’a, direnişe alamet geldiği ‘açıklık’, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim adlı son kitabı… Kitabı okurken aklımda hep Proust’un “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır” cümlesi vardı. Tıpkı fırtına gibi, tıpkı sel gibi, tıpkı volkanlar ya da kuşlar gibi…

Üvercinka‘nın Kasım 2015 sayısında Uluer Aydoğdu, Ahmet Ada şiiri hakkında yazdı.

Ahmet Ada Çevrimsel Süreci

Ahmet Ada’nın; Taşa Bağlarım Zamanı[1] (2009) adlı kitabından Taşın Sesi’ne[2] (2014), oradan da son kitabı, ‘düzyazı şiirleri’ Yağmur Başlamadan Eve Dönelime[3] (2015) düz-doğrusal (linear) bir hat, bir çizgi çektiğimizde bu üç noktanın (tabii arada başka kitaplar/ noktalar da var) koordinat sistemindeki kronolojik uğrak yerleri olduğu doğrudur, ancak bu düz-doğrusal çizgiyi, bu çubuğu alıp iki ucundan bükerek birleştirirsek non-linear, yani düz-doğrusal olmayan bir ‘Ahmet Ada Çevrimsel Süreci’ elde ederiz.

Peki, güzel, ama ne işimize yarayacak bu? Okumaya devam et

Kaan İnce (Can Binali Aydın)

Kaan İnce

Moral Değerler Denizi*

 

11 Ağustos / 92’/ 05:00 / Kadıköy

 

Kaan, gökyüzünde asılı kaldı.

Kaan, yarası ardında başının.

 

”Yahya, kuruyemişçi arkadaş; bana sordu bilmiyorum dedim, bir şey diyecek gibi oldu, vazgeçti. Sonra ben yürüdüm, Yahya peşimden geldi. Çay ocağına girdik, ben girince herkes sustu. ‘Kaan’dan haber var mı?’ Dedim, herkes sustu…

Cebeci’den Kavaklıdere’ye kadar yürüdüm. İntihar edecek biri değildi. Yaşama sevinci dolu, hayata bağlı, ümit dolu bir adamdı. Şiirlerinin hepsini okudum, daktilo ettim. İntihar edebileceği hiç aklıma gelmedi. Bizim dönem buhranlı dönem, bir sürü kişi vardı eğilimi olan;  ama bir liste yapsak en sona Kaan’ı yazardık.

Mahalleden Kaan’ı tanıyordum, şair Kaan’ı hiç tanımamışım.”

Ercüment Özdemir

Okumaya devam et

Halit Asım: Bir Yolculuğun Arifesi (Emrah Yolcu)

Ben zavallı bir hayvanım.

Halit Asım, Ömür[1]

Halit Asım

İntihar eden ya da erken ölen genç şairler için, “Yaşasaydı çok iyi bir şair olacaktı.” denir çoğu zaman. Bu gerçekte pek azı için geçerlidir. Kendisindeki kumaşı görmek çok zor olmadığından Halit Asım için kolaylıkla “Yaşasaydı, çok iyi bir şair olacaktı.” denilebilir. Ömür’deki bazı dizelerde, özellikle mektupları ve düzyazı şiirlerinde, bu açıkça görülüyor.

Ömür’ün ilk baskısı 1940 yılında Halit Asım’ın kendi çabalarıyla yayınlanır (Yılmaz Basımevi). Sonrasında, genç yaşta ölmesinin yanı sıra, Lautréamont’la kıyaslanmasına neden olacak uzun bir unutuluş evresinden geçer. 1992 yılında Seyhan Erözçelik’in yayına hazırlamasıyla Korsan Yayınları’ndan ikinci basımı yapılır. Şubat 2015’te ise Ve Yayınevi tarafından; mektuplarının, hakkında yazılanların ve kendisine dair minimal bir albümün de yer aldığı bir baskı yapıldı. Okumaya devam et

Şiir Günlüğü (Gültekin Emre)

Varlık dergisinin Ekim 2015 tarihli sayısında, “Şiir Günlükleri”nde Gültekin Emre Ömür, Sakalsız Bir oğlanın Tragedyası, Elli Yıl Sonra ‘Kargı’ ve Oza adlı kitaplarımız hakkında yazdı.

Ömür

Perşembe. Halit Asım’ım Ömür’ünü daha önce okumuştum (1992) ama bu yeni baskısı (Ve Yayınevi, 2015) daha doyurucu. Başka şiirlerle, mektuplarla, fotoğraflarla, el yazılarıyla, hakkında yazılanlarla, düzyazı şiirlerle, yayına hazırlayanın notlarıyla çok özenli ve titiz bir yayıncılık, editörlük örneği, bu. Tek kitaplık bir Ömür. 23 yıl sürmüş bir yaşamdan geride kalanlar. Kırk Kuşağı şairi mi, Garip’in yolunda giden biri mi Halit Asım? İkisi birden gibi geliyor bana. “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar, / Ve azat edilmiş avuçlarım. / Allahsız hatıralar ararım, / Ki solgun dünyasında günahkâr. // Çırpınan uyku, Arzu uzaktır, / Çocuk alnımda çizgi ve bere. / Yazık, Hülyası mahrem kalplere, / Geceyi adamak kalacaktır.” Hayal olmuş bir şairden ne kaldıysa gerçek, onlar var bu Ömür’de. Okumaya devam et

“Kırmızı Dokuzlu” (Belgin Turgutlu)

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık, Ekim 2015, Sayı 1297, s. 108

Varlık dergisinin Ekim 2015 sayısında Mehmet Sarsmaz’ın Kırmızı Dokuzlu romanı hakkında Belgin Turgutlu’nun yazısı yayımlandı. 

Şimdiye değin daha çok şiir kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Sarsmaz’ın ilk baskısı 1999’da Teos Yayınları’ndan çıkan romanı Kırmızı Dokuzlu’yu yaklaşık on beş yıl aradan sonra Ve Yayınevi imzasıyla okumak edebiyat okuru için farklı bir sürpriz özelliği taşıyor. Şairin özgeçmişi okunduğunda her zaman karşımıza çıkan bu “Kırmızı Dokuzlu”nun ne menem bir şey olduğunu merak edenler için güzel bir sürpriz bu.

Kenan Yücel’in editörlüğünde ve Cansın Bozoğlu’nun kapak tasarımıyla yayımlanan kitabın editörünü Şiirden dergisindeki yazılarıyla tanıyorum daha çok. Şiirini çok yakından tanımadığım, ama daha çok eleştirel yazılarıyla ilgimi çeken Kenan Yücel’in, genç yaşlarında yitirdiğimiz iki ozan Özge Dirik ve Arkadaş Z. Özgerin yapıtlarını okurla farklı bir format ve “saygı” ölçütlerinde buluşturması; Özdemir İnce’nin ilk şiir kitabı Kargı’yı yeniden basımı, Andrey Voznezenskinin Oza’sını Ülker İnce çevirisiyle albenili bir sunumla yeniden yayımlayışı dikkate değer işler olarak görünüyor. Volkan Hacıoğlu çevirisiyle George Santayananın Şiirin Öğeleri ve İşlevi’ni yayımlaması da önemli. Okumaya devam et

Martin Espada “Şiir Atlası”nda (Cumhuriyet Kitap)

Martin Espada

Cumhuriyet Kitap, 24.9.2015, S. 1336, s. 22

Seçilmiş şiirlerini yakında Şairin Paltosu adıyla, İlyas Tunç’un değerli çevirisiyle yayımlayacağımız şair Martin Espada, bugünkü (24.9.2015) Cumhuriyet Kitap‘ta, Cevat Çapan’ın hazırladığı Şiir Atlası köşesinin konuğuydu. Okumaya devam et

Üç Öykücü: Bilbaşar, Seyda, Buyrukçu (M. Sadık Aslankara)

Ve Yayınevi Muzaffer Buyrukçu’nun (1930-2006) ilk kez yayımlandığını duyurduğu Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları başlıklı uzun öyküsünü okurların, en azından öykü severlerin ilgisine sundu…

(…)

Muzaffer Buyrukçu öykülerindeki kişiler, “evin yolunu tut(an)” ama asla “hayal kurmayı bırak(mayan)”, “yoksul (ya da orta halli) memur”lar (15, 27) daha çok. Bu tek uzun öyküsünde de yine böyle bir öykü karakteriyle karşılaşıyoruz, her zamanki gibi bir film kahramanını izlercesine de peşine takılıyoruz onun. Okumaya devam et

Mevsimler ve Temmuzlar (Ahmet Ada)

 

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333

Cumhuriyet Kitap, 3.9.2015, Sayı 1333 

Akın Art’ın lirik dili şairane olana kapalı ve yalın. İmgenin olanaklarını bu ilk şiirlerinde kullanıyor. Bu da belli bir şiir birikimine dayandığını gösteriyor. Gündelik hayata gönderen diri bir şiiri var.

Mevsimler ve Temmuzlar genç bir şair olan Akın Art’ın ilk şiir kitabı. Öyle çok uzun ya da dolambaçlı bir yazınsal yaşamı yok: 29 Aralık 1989’da Antalya’da doğmuş. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İşletme, Nâzım Hikmet Akademisi’nde Edebiyat eğitimi görmüş. Biyografisinde,  Bilgi Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politik bölümünde yüksek lisans eğitimini sürdürdüğü belirtiliyor. Şiirlerini ve eleştiri yazılarını çeşitli dergi ve fanzinlerde yayımlamış Akın Art. Okumaya devam et

“Sözcüklerin kendi sesleri vardır” / Ahmet Ada (Radikal Kitap)

Radikal Kitap, 4.9.2015

Radikal Kitap, 4.9.2015

4.9.2015 tarihli Radikal Kitap’ta yayımlanan söyleşinin tam metnini paylaşıyoruz.

Ahmet Ada’nın yirmi ikinci şiir kitabı ‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Ada ile çoğu düzyazı şiirlerden oluşan kitabını ve şiirlerinin müziğini konuştuk.

Söyleşi: Mitat Çelik

‘Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’ yirmi ikinci şiir kitabınız. Çoğu düzyazı şiirlerden oluşuyor. “Ey, kolları fıskiye şiir! İçten bağlıyım müziğe.” Şiirlerinizin müziğini sorayım.

Düzyazı şiirlerin bir iç müziği var. Bunu şiirleri sesli okursanız işitebilirsiniz. Modern şiirin en zoru düzyazı şiir ses olarak eksi konumdadır. Atonal de diyebiliriz. Ama sözcüklerin kendi sesleri vardır. Sözcüklerden oluşan şiir dili ses ve anlam üretir. Düzyazı şiirler de öyledir. “İçten bağlıyım müziğe” derken kastettiğim budur. Melih Cevdet Anday, “dil söylemek için değil, işitmek içindir. Her şey kulakta oldu bitti. Rimbaud, yıldızların hafiften fru-fru ettiklerini duymuştu. Öyle ise dediklerini de anlamıştır” diyor. İşitilen şey, şiirsel sözün müziğidir ve aynı zamanda anlam da üretir.

Şiir tümceleriniz gramer kurallarını çiğneyen bir konumda değil. Ne dersiniz?

Anlamı cisimleştirmek için sözdiziminde karmaşık bir yolu seçmediğimden. Düşünce ve imgenin iç içe geçtiği yoğun şiir tümceleriyle yalınlıktaki derinliği bulmaya çalıştım.

Varlığın evi” başlıklı şiirinizde ölçülü bir biçimde cinsellik giriyor şiirinize. Şiirlerinizde cinsellik ender işlediğiniz bir konu. Yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. İnsanın bütünlüğünü sağlayan bir olgudur. “Varlığın evi”nde erotik düzlemde yansıtmaya çalıştım.

“İkinci adamın söylediği” şiirinizde Gezi direnişindeki anti-kapitalist gruba, dayanışmaya, kardeşliğe, barışa göndermeler var. Doğru mu kavrıyorum?

Doğru kavrıyorsunuz. Sekiz Gezi şiirinin ilki o. Şair öznenin şiirsel söylemiyle değil, ikinci şahsın şiir söylemiyle olup biteni anlamlandırmaya çalışan bir şiir. Öteki şiirlerde “biber gazı, duman, ağaç, park, polis, kırmızılı kız, tazyikli su, kask, Taksim, Ali” gibi sözcükler direnişe, başkaldırıya gönderen sözcüklerdir. Aynı zamanda dilde bir müziğin kurulması için kullanıldılar.

“Sonrası ağustos” bölümündeki “Opera binasının önünde” şiirinizde “Çiçeğe kesmiş opera binası / İçinde gül sesli dostlarım var / Kuş yolluyorlar lacivert dağlara / Adresimiz belli olsun diye” diyorsunuz. Mersin bir tutku mu şiirlerinizde?

İçinde yaşadığım mekân olarak Mersin, opera binası, deniz, kültürel atmosfer, arkadaşlarım, saatler ölüme doğru ilerlese de, hem gözümün önünde hem de belleğimdedir hep. Şiirlerime bir ucundan girmemesi düşünülemez.

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’in kurmaca bir şiiri olan “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiriniz humor barındırıyor. Neden böyle bir anlatımı seçtiniz?

Humor ya da ironi şiiri zenginleştirici öğelerdir. Lirik şiire kattığınızda “aklın inceliği” ile şiiri güçlendirmiş olursunuz. Bu şiirimde şairleri bir orkestranın elemanları gibi göstererek ince bir alaya yol açtım. Ahmet Erhan’ın erken ölümü, ölümle hesaplaşmayı gerektirdi. Bu hesaplaşmayı ince bir alaycılıkla yaptım.

Bu kitabınızla kendinizi hangi şiire akraba hissediyorsunuz?

Kendi şiir deneyimim, başlangıçtan beri, dünya modern şiirine komşudur. Yağmur Başlamadan Eve Dönelim‘de de,  çağdaş lirik şiirin, düzyazı şiirin olanaklarını zenginleştirmeye çalıştım. Dünya şiirinin çoğu şairleri bir ritim estetiği kurarken, diğer yandan insanı, dünyayı, hayatı anlamlandırma çabası içinde oldular. Anlamlandırmayı dolayımlı olarak yapan şairlere komşu oldum. Geniş çağrışım alanları açtıklarını gördüm.

Düzyazı şiirlerinizden gövdenizi doğaya salmışsınız izlenimi edindim. “Olabilirsem dikili bir taş yıldızları görürüm buradan” diyorsunuz. Nasıl bir şey doğa olmak?

Saf olmayan içkin bir şey ve içerdedir. Varlığa uygun bir şey diyebilirim. Toprak, bitkiler, hayvanlar, deniz, Çiftlikköy; özgür ve aydınlık, hatta özerk bir evren sunmaktadır bana.

“Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’e portre çizimiyle Köksal Çiftçi, kapak ve iç desenleriyle Canan Güldal katkıda bulunmuş; bu da zenginleştirmiş kitabınızı.

Kaynak: Radikal Kitap

Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, Haziran 2015, 104 sayfa

Buyrukçu ile yeniden! (BirGün)

BirGün, 28.8.2015, s. 15

BirGün, 28.8.2015, s. 15

Söyleşi: Kadir İncesu

Sessiz sedasız aramızdan ayrıldığında tarihler 26 Ağustos 2006’yı gösteriyordu. 21 Öykü, 10 Günlük ve 8 Roman olmak üzere toplam 39 kitaba imza atan Muzaffer Buyrukçu, aradan geçen 9 yıl içerisinde neredeyse unutuldu gitti. Ve Yayınevi tarafından yayımlanan Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları adlı kitabıyla yeniden gündeme geldi. Eğer Buyrukçu’nun diğer kitaplarını da okumak isterseniz sahafların yolunu tutmanız gerekiyor. Muzaffer Buyrukçu’yu oğlu Erdem Buyrukçu anlattı.

Cemal Süreya’nın ‘Edebiyatımızın Mareşali’ diye adlandırdığı Muzaffer Buyrukçu’nun dosyaları arasında bularak yayıma hazırladığınız ‘Hayallerin En Uzun ve Hızlı Atları’ adlı kitaptan söz eder misiniz?

Cemal Süreya yakın arkadaşı babamı hem yaşamı hem de yazın tarzı dolayısıyla 1963’lü yıllarda Maksim Gorki’ye benzetirdi… Babam bu eserinde bireyin yeryüzünde bulunmasının nedeni olan cinselliği, enine boyuna kurcalar, onun üzerinde kılı kırk yaran bir dikkatle durur. Cinselliğin tenlerde ve ruhlarda meydana getirdiği görkemli mucizelerin merkezlerindeki devinimlere ayna tutar ve cinselliğin patladığı noktalardaki kıvılcımları ansızın yangına dönüştüren sevişmeleri, sevişmelerin temelinde yatan olguları… her edime, her davranışa bir anlam katan sevgileri ele alır. Kitap, öykünün kahramanı Haydar’ın ve onun herhangi bir şekilde yaşamına katılan Esma, Ninja, İzmirli ve Meral’in cinsellik dolu serüvenci kimliğiyle birleşerek akıp gider. Okuyucuların her satırında kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri, sevinecekleri, kızacakları, üzülecekleri bu öykü kitabını çok seveceklerine inanıyorum.

Muzaffer Buyrukçu'nun yayımlanmamış öykü kitabı: "Hayallerin En Uzun ve En Hızlı Atları"

Muzaffer Buyrukçu’nun edebiyatımızdaki yeri üzerine neler söylenebilir?

Ben oğluyum, tarafsız olamam. Ancak babam yazmaya başladığı 1950 yıllarından bu yana Korkunun Parmakları’yla öykücülüğümüze yepyeni bir tarz, yepyeni bir ses getirmiştir. Mağara‘yla başlattığı yenilikçiliğin sınırlarını genişleterek, romancılığın içeriğini zenginleştirmiştir. Şarkılar Seni Söyler’le öykücülüğünde bir kez daha kendi devrimini yapan Buyrukçu, Her Yer Karanlık’la yazıncılığını doruğa ulaştırmıştır.

Hikâyelerinde figüran kadrosunu çok geniş tutan ve ayrıntılar etrafında adeta dans eden Buyrukçu’nun hikâye kahramanları, yazın süreci içinde köklü bir değişikliğe uğramıştır. Öykü yazarlığında her ne kadar onu Orhan Kemal ve Sabahattin Ali çizgisinin ardılı gibi değerlendirseler de Buyrukçu, hep kendine özgü kalabilmeyi ve edebiyatta kendi dili ve kurgusunu yaratma hünerini göstermiştir. Yapıtlarına dahil ettiği kişiler sıradan halk tipleridir ve onların yaşam kültürleri ve yaşama biçimleri Buyrukçu`nun roman ve öykülerinin temel direğini oluştururlar.

En önemlisi Türk edebiyatında, dünyada eşi benzeri olmayan bir günlük tarzı yaratmış olması. Hikâyeciliğini, romancılığını görmezlikten gelsek de kesin olan Buyrukçu’nun günlüklerinin Türk edebiyatı tarihine, insanlarına ve edebiyatçılarına tanıklık edeceğidir. Babam Türk edebiyatının belgeselini yazmıştır. Bugün Cemal Süreya, Orhan Kemal ve Türk edebiyatının diğer temel taşlarını okuyucu olarak tanıyorsak bunu Muzaffer Buyrukçu’ya borçluyuz.

Babanızın unutulduğunu düşünüyor musunuz?

Son on üç yıldır Türkiye’nin siyasi tercihi yaşamımızdaki değerli tüm hücreleri zehirlediği gibi Türk edebiyatına da büyük bir darbe vurdu. İnsanları, edebiyatın köşe başları direklerini karakter erozyonuna uğrattı, değiştirdi, egolarını yükseltti. Ben sadece babamın değil babam gibi Türk edebiyatının gelişmesine katkıda bulunan ve bugün aramızda olmayan onlarca yazarın da unutulduğunu düşünüyorum. Ama bir gün bu sanatçılarımızın unutulmuşluğunun biteceğine ve Türk Edebiyatının eski günlerine döneceğine de inanıyorum.

Kaynak: BirGün gazetesi, 28.8.2015

satin-al-buton

Ahmet Ada söyleşisi (Aydınlık Kitap)

Ahmet Ada’dan yeni şiirler: Yağmur Başlamadan Eve Dönelim

“Tarih de, doğa da, nesneler de şiire dönüşüyor elimde”
“Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için.”

Ahmet Ada

Söyleşi: Mitat ÇELİK  

MİTAT ÇELİK: Yeni kitabınız “Yağmur Başlamadan Eve Dönelim”de bozuk düzen yollarda yürüdüğünüz görülüyor. Ülkemizin sorunları işaretleyen şiirler mi bunlar? 

AHMET ADA: Toplumsal ilgileri olan ve olup bitene duyarlı şiirlerden oluşan bir kitap oldu bu. Tarihe şiirle not düşmüşüm. Örnekse “Kandiller” şiiri. Oral Çalışlar’ın bir yazısında okumuştum. 1915 Ermeni olayları. Diyarbakır’da, Dicle nehriyle Ermeni aileler sürgüne gönderilmiş. Her yıl Dicle üzerindeki köprüde o günleri anımsatan bir ritüel yapılıyor. Karpuzlar kesilip içine yanan kandiller oturtuluyor. Gece, kandiller yanan karpuzlar nehre bırakılıyor. Gidenler anılıyor. “Kandiller” bu bağlamda nesnel bağlılaşığı olan şiir. Halkın belleğinde yaşayan olaylar zinciri şiir diliyle yeniden kuruluyor. Sonra “Ahmet Erhan’a Anmalık” şiiri. Gezi şiirleri. Taksim’deydim. Tanık oldum isyana. Mersin şiirleri doğa tutkumdur.

Okumaya devam et

Sonbahar (Şenay Aydemir)

Sonbahar (KAPAK)

Sonbahar, bir filmin yaratım süreçlerinin en önemli duraklarına dair fikirler verdiği için önemli bir kaynak.”

Özcan Alper’in 2008 yılında gösterime giren ilk filmi Sonbahar, birçok sinema otoritesi tarafından son yılların en iyi ‘ilk filmi’ olarak kabul ediliyor. Hatta bu iddiayı daha da ileriye taşıyanlar var. Evet, Sonbahar, Türkiye sinema tarihinin en iyi ilk filmlerinden birisi olarak kayıtlara geçti.

Bir filmi iyi yapan şeyler yalnızca sinema matematiğinin tutarlı olması değildir. Yani iyi bir senaryoya, sağlam bir ekibine, çarpıcı bir yönetmenlik ufkuna ve yetenekli oyunculara sahipseniz bu parçalar sizin iyi bir film yapmanıza yeterli olabilir. Eğer sinemanın bir matematiği varsa, yukarıdaki bileşenleri formülün doğru yerlerine koyduğunuzda, doğru sonucu da bulursunuz. Ama bir filmin bütün bu hesapları aşan, toplumun, hayatın sinir uçlarına dokunan özellikleri de olmalı. Filmleri iyi yapan şey, sinema bilgisi ve matematiğidir belki ama unutulmaz yapan şey ‘duygusu’dur.  Okumaya devam et

Sanatçı/politikacı uçurumu kapanmaya mı başlıyor? (M. Bülent Kılıç)

Akın-Art-Şiir

(…) Evet, çok uzun bir dönem boyunca, sanatçı ile politikacı arasında bir uçurum oluştu ve derinleşti. Son yıllarda bu uçurumun sağ politikalar lehine kapanmaya başladığını, uçurumun kapanması sürecinde sol-liberal öznelerin özel, özgül ve görkemli bir misyon üstlendiğine tanık olduk. Ancak, sosyalizm özlemi içindeki kesimler açısından baktığımızda sanatçı ile politikacı arasındaki uçurumun kapandığının gerçek emarelerini görebilmekten uzağız. Bunun en önemli gerekçelerinden birinin, sosyalist solun, sanat pratiklerinin özgül bir politika pratiği yani bir “politik sanat” pratiği olduğunu kavrayamamış olmasıdır. Politik politikanın dilinin sanatsal dile olduğu gibi aktarılmasında bir beis görememesinin nedeni de budur; bu olmuştur. Bütünüyle sağın ve sol-liberal kesimlerin insafına bırakılan bu alan yalnızca sanat pratikleri açısından çürümenin, gerilemenin, gericileşmenin gerekçesi olmamış, AKP diktatoryasının oluşturulma sürecinde de gördüğümüz üzere sol açısından büyük bir zaafa neden olmuştur. Okumaya devam et

Özcan Alper ile Söyleşi (Milliyet Kitap)

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Milliyet Kitap, 20.7.2015, s. 10

Söyleşi: Bülent Usta

Özcan Alper’in “Sonbahar” filmi gösterime girdiğinde, filmdeki dalgaların iskeleyle buluştuğu o unutulmaz sahnede olduğu gibi birden patlamış, yarattığı dalgalar hayatlara çarpıp politik film algısını değiştirmişti. Film çekim planları, senaryosu ve hakkında çıkan yazılarla birlikte kitaplaştı. Türkiye’de bu türden sinema kitaplarının fazla görülmediğini düşününce, biraz geç de olsa “Sonbahar” filminin kitabına kavuşmak güzel oldu. Özcan Alper’le yayımlanan bu kitap vesilesiyle, kitaplarla ve edebiyatla ilişkisini konuşalım istedik. Henüz gösterime girmemiş olan filmi “Rüzgârın Hatıraları”ndaki başkarakterin kafa seslerini yazarken Özcan Alper’le çalışma imkânı bulduğum zaman, filmlerinden ne kadar tahmin etsem de edebiyattan bu kadar çok beslenen ve metinler arası düşünebilen bir yönetmen olduğuna tanık olmak şaşırtıcı gelmişti bana.

Özcan Alper ile filmlerinin ardındaki kitaplar ve çocukluğundan kitapçılık yaptığı üniversite yıllarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Kitabın ortaya çıkış süreci nasıl oldu?

Film gösterime girdikten sonra bir yayınevi, politik filmlerle ilgili bir proje içerisinde “Sonbahar”la ilgili bir çalışma yapmak istemişti, ama gerçekleşememişti o proje. Sonrasında “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”i kapsayan bir kitap fikri düşünülmüş ama araya başka şeyler girince o da olmamıştı. Bir şekilde Ve Yayınevi, bu teklifle gelince, biz de herhalde doğru zaman şimdi, deyip çalışmayı kabul ettik.

Son filminizde sizinle birlikte çalışma imkânı bulduğum için, edebiyatla ilişkinizi, bir film projesine başlamadan evvel nasıl bir ön hazırlık yaptığını az çok biliyorum. Kitaplarla aranızdaki bu güçlü bağ nasıl oluştu?

Doğup büyüdüğüm coğrafyada, yani Hopa’da, geçmişte kitaplarla ilgili yaşanmış pek çok olay var. Kitapların yakıldığı, yasaklandığı zamanlarda kitaplar, toplanıp naylonlara sarılarak toprağa gömülüyordu. Sonrasında da bahçeden annem domates biber ekerken topraktan artık çürümüş kitapların çıktığını görmek benim için sarsıcıydı. Bu çok garip bir ilişki… Bir ülkede düşünün ki, bir çocuk topraktan kitapların çıktığını görüyor. Bir tarafıyla hüzünlü bir şey aslında ve bir yandan da o eski kuşak öğretmenlerin çocuklara okuma kültürünü vermesi de oldukça etkili. Dağ başındaki bir köyde yaşayan çocuk, yoksa nasıl okumaya merak salar?

“Sonbahar” filminin senaryosunu yazarken hangi kitaplardan faydalandınız?

Senaryoyu yazarken aralarında edebiyatçıların da olduğu pek çok insana okutup görüşlerini almıştım. Üçüncü filmim “Rüzgârın Hatıraları”nda da doğrudan edebiyatçılarla çalıştım. Sinema ve edebiyat ilişkisini çok önemsiyorum. Türkiye sinemasına baktığımızda, bunu Atıf Yılmaz’dan da dinlemiştim, sinemacılarla edebiyatçıların dirsek teması hiç eksik olmamıştı. Özellikle ’70’li yıllarda… Örneğin “Hakkari’de Bir Mevsim” filminde, bir tarafta Ferit Edgü, bir tarafta Onat Kutlar var.  Onat Kutlar gibi bir senaristle çalışamadığım için çok kahırlanırım… Bu filmimde Yaşar Kemal’le tanışıp senaryomu okutabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. “Gelecek Uzun Sürer” filmini yaparken Diyarbakır’da Seyithan Kömürcü gibi genç edebiyatçılarla buluşmuş, onlardan görüşler almıştım. “Sonbahar” filmi de bütünüyle edebiyattan besleniyor. Örneğin filme dair fikir, kitapta da yer alan Yesenin’in bir şiirinden ortaya çıkmıştı. Senaryo ve filmin bütün ruh hâli, o şiirdeki atmosfere göre şekillendi. O şiir, filmin bir tür özeti gibidir benim için. Aynı şekilde Lermontov’un “Hançer”i de filmin şekillenmesinde etkili olmuştu. Edebiyat sadece filmin ruh halini etkileyen bir şey değildi. Türkiye’deki edebiyat ve politika ilişkisine dair tartışmalardan da çok faydalanmıştım, “Nasıl bir politik sinema?” sorusunu kendime sorarken. Sevgi Soysal, edebiyat ve politika arasındaki ilişkiye dair çok iyi bir örnekti benim için. Sinemayla ilgili kuram ve eleştirel birikimin dışında, Murat Belge’nin edebiyat üzerine yazılarından Çernişevski’lere ya da Lucas’lara kadar, edebiyat eleştirisinden çok faydalandığımı söyleyebilirim. “Sonbahar” filmi ve kitap listesi deseniz, bu anlamda belki yüze yakın somut olarak kitap adı sıralayabilirim. Serol Teber’in “Melankoli” kitabı, diğer kitaplarıyla birlikte o listede üst sıralarda yer alır örneğin. Sadece edebiyattan değil, diğer tür ve alanlardan da faydalanmıştım filmi yaparken. John Berger de aynı şekilde, kitaplarından çokça beslendiğim, hatta tanışmayı, birlikte bir şeyler yapmayı istediğim yazarlardan birisi. Hayatta en sevdiğim yazarlardan biri Yaşar Kemal’se, diğeri John Berger diyebilirim.

Yeni filminiz “Rüzgârın Hatıraları” için de uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz sanıyorum. Gösterime girmeden filmin detaylarından bahsetmek doğru olmasa da birkaç küçük ipucu alabiliriz belki…

Evet, gösterimine daha var. Ahmet Büke ile senaryosuna çalıştığımız bu filmde de örneğin Marc Nichanian’ın “Edebiyat ve Felaket” kitabı, benim için yol gösterici oldu. Aynı şekilde Aram Pehlivanyan’ın “Özgürlük İki Adım Ötede Değil” kitabı da…  Bir ressam ve çevirmenin ’40’lı yıllardaki hikayesini anlattığı için, doğal olarak çok daha uzun bir kitap listesinden bahsedebiliriz. Bu filmde de bir şiirden yola çıkmıştım, sonra Sabahattin Ali’ler, Nâzım Hikmet’ler, Walter Benjamin’ler gibi pek çok yazar ve şairin eserlerinden ve hayat hikâyelerinden esinlenen bir filme dönüştü. Bu film, öyle adlandırmamış olsam da “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”le birlikte bir üçlemeyi oluşturuyor bir bakıma. Üçünde de bireysel ve toplumsal yönleriyle hafıza, yüzleşme ve bunun anlatılara yansıması var.

Şu sıralar yeni filmini hazırlayan bir yönetmene en son okuduğu kitapları sorsam…

Bu aralar Cemil Kavukçu’nun son kitabı “Üstü Kalsın”ı okumaya başladım. Burhan Sönmez’in “İstanbul İstanbul” ve Selim Temo’nun “Ruhun Bedeni” de okuduklarım arasında. Gazetelerin kitap ekleri aracılığıyla takip ediyorum yeni çıkan kitapları. İnternetten değil de kitapçılardan kitap almayı tercih ediyorum, dokunarak, sayfalarını karıştırarak. Ama bu kentsel rant dönüşümü yüzünden kitapçıların sayısı oldukça azalıyor. Kadıköy’de birkaç kitapçı kaldı ve onlarda da aradığım her kitabı bulmam mümkün olmuyor. Kitapçıların azalmasına, üniversitede öğrenciyken kitapçılarda çalışmış olduğum için ayrıca üzülüyorum. Kadıköy’de öğrenciyken çalıştığım kitapçı, şimdi meyhaneye dönüştü, ne yazık ki… Kadıköy’de her yer bar olmaya başladı, hiçbir sınır yok, en azından sokaklarda bir kota konulabilirdi, böylelikle kitapçıların var olabilmesi için de bir imkân olurdu.

Kaynak: Milliyet Kitap, 20.7.2015

 

Sonbahar: Bir hayalin sessiz çığlığı (Türker Körük)

“Birkaç gün önce Ve Yayınevi’nden çıkan Özcan Alper’in senaryo kitabı ‘Sonbahar’, en az filmi kadar etkileyici ve en az onun kadar epik bir anlatı yapısında. ”

Sonbahar (KAPAK)

Epiğin bir anlamı da, bir toplumun tarihinde yer etmiş olayların, o toplu üzerindeki etkisinin yazılı, sözlü ya da görsel anlatımı…

20. yüzyılın son çeyreği, Türkiye’nin belki de tarihinin en karanlık yıllarını kapsar. Yönetmen Özcan Alper, ilk filmi Sonbahar (ve bir sonraki filmi Gelecek Uzun Sürer’de), seksenli ve doksanlı yılların öğrenci hareketleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşü, açlık grevleri, siyasi ortam, Diyarbakır, faili meçhulller ve ağıtlar üzerinden Türkiye’nin bir 20. yüzyıl son çeyreği epiğini yaratıyor ve yaratmaya da devam ediyor (Rüzgârın Hatıraları).

Sonbahar, Çehovyen bir dramanın ötesinde, içselleştirilmiş bir hayalin sessiz çığlığı. Okumaya devam et

Şiirin şimdiki zamanı (Melih Levi)

“Şu aralar heyecanla takip ettiğim Ve Yayınevi’nin geçtiğimiz aylarda okuyuculara sunduğu şair Akın Art beni bu yenilenme ve kendime muhalefet etme ihtiyacı ile baş başa bıraktı. Mevsimler ve Temmuzlar özünde hüzünlü bir yapıt. Ölüm sık sık bir tema olarak karşımıza çıkıyor fakat Akın Art’ın şiirinde ölüm kelimelerin, algının ve anlık birlikteliklerin geçiciliğini anlatan türden.”

 

Akın-Art-Şiir

Şiirin şimdiki zamanı

“Şiir: Olmadan öncesinde, o bizce: Olduktan sonra biz onca,” demiş Özdemir Asaf. Şiirin “olması” için ne gerekli? Bu konuda tabii ki yemek tarifi sunar gibi şiirsel teknikleri sıralamak mümkün değil. Ama şu da bir gerçek ki başarılı şiir adeta bir meyve gibi ağaçtan düşmeye meyletmiş bir olgunluğa sahip olmalıdır. Meyvenin doğanın bin bir gizemli sürecinden geçtikten sonra bu olgunluğa eriştiğini biliriz. Şiir için de öyledir. Arkasında bir ustanın gizemli hayal gücü, edebi yetişkinliği ve şiirin o noktaya gelebilmek için sürdüğü atölye hayatı hep kendini belli eder. Şiire girişirken, şiiri okurken, şiirin hangi dilden konuştuğunu anlamaya çalışırken bu dokuyu hissederiz, fakat şiir olmaya başladıkça şiirin işleyişi anlaşılmaz bir hal alır, mekanizmaları görünmezliğe karışır. Artık şiir bizi kendi dünyasına çekmiştir ve bu dünyada sürekli kendimizi tanımlama gereksinimi duyarız. Okumaya devam et

“Sonbahar”ın kitabı çıktı (BirGün)

Sonbahar”ın Kitabı Çıktı!

"Sonbahar"ın Kitabı

1.7.2015 tarihinde BirGün gazetesinin kültür sanat sayfasında Sonbahar kitabımızın haberi yer aldı. BirGün gazetesine teşekkür ediyoruz.

Yönetmen Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi “Sonbahar”ın senaryosu kitap olarak yayımlandı. ‘Ve Yayınevi’ tarafından basılan kitapta, Sonbahar filminin senaryosunun yanı sıra yönetmenle yapılmış iki söyleşi ile film üzerine yazılmış yazılar da yer alıyor.

Eserde, politik nedenlerle yaklaşık 10 yıl boyunca hapis yatan ve akciğerleri iflas ettiği için afla serbest bırakılan Yusuf un ölümü beklemek üzere memleketine dönüşü ve orada geçirdiği son günleri anlatılıyor. Alin Taşçıyan, Can Dündar ve Yıldırım Türker’den görüşler içeren tanıtım yazısından bir bölüm şöyle: “Şimdi de Özcan Alper’in Sonbahar‘ında Yusuf susuyor, ölüm orucuna yattığı hücresinden çıktıktan sonra her tarafın hücreye dönmüş olduğunu görmenin mutsuzluğuyla, ‘Sosyalizm uğruna onca yıl hapis mi yattın, yazık sana’ diyen bir Gürcü kızının hayal kırıklığıyla, bir söz orucuna yatıyor bu kez de…

"Sonbahar"ın kitabı

Bir tek ırmaklara haykırıyor isyanını; ki o da yankı vermiyor. 80’lerle başlayan ölümcül sessizliğin, sinemadaki sedası bu suskunluk…” (Can Dündar)

“Özcan Alper’in Sonbahar’ı gerek anlatısal gerek görsel yönden bütün yalınlığına rağmen katman katman açılabilen bir film. O ‘ölüm ve aşka dair bir film’ olarak tanımlıyor Sonbaharı, bütün alçakgönüllülüğüyle. Sonbahar hem Çehovyen bir drama hem doksanlı yılların kayıp kuşağına yakılan bir ağıt…” (Alin Taşçıyan)

Sonbahar, genç bir yönetmenin ilk filmi. Şaşırtıcı yanı, bu kadar pişmiş, bu kadar bütünlüklü bir sinema diline sahip olmasının yanı sıra yaratıcısının imzasını daha şimdiden tanınır kılan şiiri.” (Yıldırım Türker)

Daha önce yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Adadolu’da” filmi ‘Evvel Zaman’ adıyla bir günce niteliğinde Ercan Kesal tarafından kitaplaştırılmıştı. Filmin senaryosunda imzası bulunan yazar Ercan Kesal aynı zamanda filmin oyuncuları arasındaydı. Ancak ‘Evvel Zaman’ adlı kitap da daha çok filminin hikâyesininin konuşulmaya başlandığı günden setin sona erdiği güne kadar yaşananlar etrafında bir çerçeve çiziyor.

Onur Saylak, Megi Kobaladze, Serkan Keskin’in de rol aldığı Sonbahar adlı filmde, politik nedenlerle 10 yıl hapis yatan Yusuf’un ölümü beklemek üzere memlekete dönüşü ve geçirdiği son günleri anlatıyor.

“Sonbahar”ın Kitabı Çıktı, BirGün, 1.7.2015

“Şiirin Öğeleri ve İşlevi” Kitabı Üzerinden Şiire Dair Kişisel Notlar (Ertuğrul Rast)

Mahalle Mektebi, Mayıs-Haziran 2015, Sayı: 23, s. 115-116

Mahalle Mektebi, Mayıs-Haziran 2015, Sayı: 23, s. 115-116

Kitap ve Yazarı Hakkında Kısa Bilgi

İspanyol filozof, şair ve yazar George Santayana yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşamış en önemli düşünürlerden biri olarak anılmaktadır. Santayana’nın öğrencileri arasında T.S. Eliot, Robert Frost, Gertrude Stein, Wallace Stevens gibi şair ve yazarlar bulunmaktadır. “Şiirin Öğeleri ve İşlevi” makalesi 1900 yılında yayımlanan “Şiire ve Dine Dair Yorumlar” kitabının bir bölümüdür. Makale Volkan Hacıoğlu tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve kitap olarak VE Yayınları’ndan çıkmıştır.

1.

Santayana makalesine şiire tanım getirmenin çaresizliği üzerine düşüncesiyle giriş yapar. Şiire dair bir tanımın –yetersiz de olsa- “sayılar” ve “ölçü” üzerinden yapılabileceğini söyler. Çünkü “sayılar” şiire eş anlamlıdır ve “ölçü” güzelliği ve hakikati en iyi anlatan kelimedir. Çünkü Santayana’ya göre “İncil’i okurken anlarız ki Yaratıcı, Doğa’yı boşluktan ağırlıklarla, ölçülerle, sayılarla çıkarmıştır.” Zen Budizmi’nde de dünya “on bin nesne” olarak tanımlanıyor, sanıyorum bu da bize sayılar ve ölçü hakkında bir fikir verecektir. Aklımıza şu soru gelir: Evrenin kökeninde şiir mi bulunmaktadır? Okumaya devam et