Cin Ayşe, Bahar 2015, Sayı: 13
Cin Ayşe, Bahar 2015, Sayı: 13

“Murat Üstübal’ın Teknokriptler‘i (Ve Yayınevi, 2014) sarsıcı ve dolayısıyla da yıkıcı bir kitap.”

 

Asuman Susam, Cin Ayşe‘nin 13. sayısında Murat Üstübal’ın Teknokriptler isimli şiir kitabı hakkında yazdı. Yazıyı aşağıda yayımlıyoruz…

Murat Üstübal’ın Teknokriptler’i (Ve Yayınevi, 2014) sarsıcı ve dolayısıyla da yıkıcı bir kitap. Bu kitaptaki şiirlere yaklaşma çabasının bir cüreti de içinde barındırdığının farkındayım. Amacım şairin yapmak istediğine ihanet ederek şiirini didikleyip analiz etmek, şiirin tomografisini çekmek değil. Ayrıca şiirler buna el verir bir işbirliğini de olanaklı kılmıyor. O nedenle şiirlerle yakınlığım onların bıraktığı sorulara yanıtlar arayarak değil de sorulara sorular üreterek karşılığını bulacak. Eleştirinin değil de eleştirel bakışın ve yaklaşımın heyecanı da belki bu, bir deneyim alanına belirsizliklerle açılmak.

Bir şiir kitabını karaütopya olarak okumak ne kadar mümkün bundan emin değilsem de Teknokriptler ilk izlenim ve duyuş olarak bende anti-Oedipus’un yeryüzü maceralarının içine çekildiğim hissini uyandırdı. Teknokriptler, Dadakriptler ve Makine Dairesi bölümlerinden oluşan kitap bu bölümlerden bağımsız bir şiirle açılmakta: Biri bu şiiri yazmalı. Bu şiiri ben şair ve şiirler arasında okuru şiirlere ısındırtan, şairin niyetiyle de onu tanıştıran bir ara bölge olarak düşündüm. Dil, söylem, özne, fark/ayrım, tekrar, bozulma, delilik, madde/sizlik… Okur kendini hazırla bakalım yolculuğa…

Georges Canguilhem’in “İnsanın doğasında alet olmak vardır, insanın görevi olması gereken yere yerleştirilmek ve işe koşturulmaktır.” epigrafıyla açılan Teknokriptler adının da çağrıştırdığı her şey ile hayatın tüm boşluklarının neyle dopdolu olduğunun işaretlerini verir daha başlangıçta. Kitap baştan sona hâlesini çoktan yitirmiş teknopolitik bir çağda, bir kurgu ürünü olan ve çoktan eskitilmiş 19.yüzyıl icadı bireyin yüzyılımızdaki paramparça öznelik hallerinin bir dökümünü sunar gibi. Kökensel bir arayışı, kökene gitme arzusu yoktur bu eleştirelliğin. Şimdiden geleceğe odaklanmış bir öznenin satirik bir yıkım şölenidir şiirler adeta. Dilin kaçış noktaları parodi ve ironinin olanaklarıyla çeşitlenir. Anlam da duygu da tam ele geçirilecekken imha ederler kendilerini. Sağlam bir yürüyüşe körlemesine alışkın olan okurun ayağını sürekli, beklenmedik anlarda boşluğa düşüren kaçış noktaları yapısöküm işleminin balyoz darbeleri gibidir. Duygunun neredeyse tüm hallerinin kovulduğu, tartışmasını dilin soyut düzleminde ve onu bozarak yapmaya çalışan ele avuca sığmayan şiirlerdir bunlar. Verili olanı dilsel kodlar üzerinden kırarak zihinsel tahribatını yapmak isteyen şiirlerdir Teknokriptler. Zihne ve bilince ulaşabileceğimiz dilden başka araç yoktur. Dil verili haliyle bir cehennemdir ve şiirler o cehennemi ören taşları alev çukurlarından söküp söküp atmak isteğiyle doludur. Üstü metal soğukluğuyla kaplı görünse de şiirlerin altı cehennemdir. Ve şairin derdi bir anlamda o ateşi göstermektir. Kriptler gayya kesecikleri olabilir mi?

Modernizmin pozitivist, bütünselci, evrimci politikalarıyla ciddi tartışmalarını şair sert şakalaşmalarla yapar. Dil oyunları, kalıpları bozma, sözcük deformasyonları, geleneksel kalıpların parodisi alttan alta bir yenilginin, kaybın isyankâr öfkesini de taşır; ancak taşkınlık bu şiirlerde duygu dilinden serzenişlerle değil söylemin yerle bir edilip parçalanmasıyla kendini gösterir. O nedenle şiirler karamsarlıktan çok başkaldırı ve uyanış hisleri oluşsun dilerler okurundan. Modernizme karşı açılan bayrak geleneğin avangard bir atılımla yapısöküme uğratılması şeklinde kendini açık eder. Bu kitapta şairin ısrarla üzerinde durduğu şiir oluş ve fikrinin en sarsıcı, heyecan verici noktası kendini de imha etme olasılığını bir risk olarak değil bir zorunluluk olarak taşıyor oluşun bilincini yansıtmasıdır. Duygudan bu denli kaçan bu şiirlerin bana kendini hissettirdiği melankoli belki bu nedenledir. Yüzeyde duygunun def edildiği Teknokriptler okuyana dip akıntılarıyla öfke ve kederden beslendiklerini de fısıldıyorlar. Varlığın sabitlenmiş ve tanımlanmış verili ilişkiler ağı içindeki sisyphosçu çilesine dikkat çeken şair, aslında varlığın hızla bu hapishaneden çıkışının sürekli bir oluş içindeki yüzergezerliğinin fark edilmesiyle mümkün olabileceğini göstermeye ya da hatırlatmaya çalışıyor.

Teknokriptler, fikrini dil üzerine kurmuş görünüyor. Retoriğin paramparça edilmesi temel meselesi gibi. O nedenle okur çağrışım bombardımanına tutuluyor. Tıkış tıkış bir ‘şeyler’ dünyasında insanın da bu nesneleşmeden kurtulması mümkün değil. Yabancılaşma, nesneleşme çağın vebası teknoloji ve hızın esir aldığı insanlar… elbette tüm bunlarla hakikatin eşiğine gelinecektir. Hipergerçekliğin içinde, bir simülasyon evreninde birer mahkum gibi yaşayan insanlar…hakikatin ele geçirilemez oluşu; bu kaygan, yüzer gezer evrende arzunun da ele geçirilemez oluşunun bilgisi dille, dilden dökülenlerle çaresizliğini ifşa eder. Dağınık çağrışım zincirleri, kısa, kesik ve kendi üzerlerine kapanan, iç patlamalarla kendini imha eden metaforlar söylem deryasında anlamın ele geçirilemezliğini, arzunun tatmininin imkânsızlığını da imâ ederler.

Yabancılaşma, yadırgama, irite olma… klasik şiir okurunun çok da hoşlanıp kolayca benimsemeyeceği durumlar. Bugün her ne kadar şiirin öncü oluşundan, devrimci özünden söz etmek konusunda kalıplaşmış ezber cümleleri varsa da şiir ortamının, bu kavramlara yüklenilen anlam değerleri her bilinç düzeyine göre farklılaşmakta. Murat Üstübal’ın bu kitabı; deneyin, şiir oluş fikrinin ve avangardın olanaklarını yepyeni ve ilk kezliğiyle değil şüphesiz, ‘yeniden’ okumaların içinden, ‘dünyayı anlama’ çabasına, cesur şiir okurunu davet ediyor.

Yazılan her şiirle şairin derdi, bir anlamda dünyayı anlama çabasıdır diye düşünenlerdenim. O nedenle Teknokriptler’in dünyaya açılan bir pencere olma iddiası taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ferah, romantik ve sizi katarsise taşıyacak manzara yok bu pencerede. Ama daha önemli başka bir şey var. ‘Geleceğin anısı’nı göstermeyi vaad ediyor bu pencere okura.

Kendine bir türlü bütüncül bir anlam evreni yaratamayan öznenin ne içeride ne dışarıda, eşikteki hali trajik, pek trajik… şaşkınlık, ürkü, kaybolmuşluk; açgözlü bir haset tarafından yutulma tehdidi ve tehlikesi… Teknokriptler neredeyse büyük bir makinenin ağzı. Okur da burada şiddet ve tehdit altında. Belki de uyanış için bir olanak olarak duruyor bu güzel tehlike okurun karşısında. Hız ve teknolojinin esir aldığı, otomatikleşmiş hayatlara karşı ‘Yeni Dadacı’ bir ‘yeniden’ yıkım arzusu bu şiirlerin varoluş sancısı sanki. Nesnelerin, fenomenolojik anlam değeri yok oluşa yakın bir silikleşmenin içinden hayalet yüzleriyle görünüyorlar okuruna. Dünyanın sıcaklığı, ilişkiler ağının dinamik gerilimi neredeyse hiç yok, silinmiş bu şiirlerde. Bir bilgisayar ekranının akışkanlığı ve geçirgenliği içinde tüm verilerin üst üste bindiği bir evrene bakar gibiyiz.

Bu şiirlerin duygudan kaçış yollarını izlediğini vurgulamıştık. Ancak onun karşıtı olan akıl da kapı dışarı edilmiş görünüyor bu şiirlerde. Akıldışılığın dilini arıyor, diyebiliriz bu şiirler. Akıl çağının büyüklenmelerine zehirli oklar fırlatıyor. Ranciere’in diyalektik kurgusu sinemadaki gibi burada da yeni anlamlar üretmek kadar verili anlamların yıkımına olanak hazırlıyor.

Bu şiirlere baktığında insan düşünmeden edemiyor, Deleuze’ün savaş makinesinden esinle kapitalist söylemin yıkımı için şiir bir kurtuluş olanağı, özgürleşme makinesi olarak düşünülebilir mi? Düşüncemizi ve eyleme biçimlerimizi kontrol eden bir sitemden çıkılabilir mi? Nasıl çıkılır? Doyurulamayan arzu, elimizden kayıp duran hakikat, dil hapishanesi… özgürlük ve kurtuluş bir gün olabilir mi? Hiçbir büyük soruya yanıt vermek gibi bir derdi yoktur bu şiirlerin; ancak başka önemli bir dertle kuruldukları da bellidir: Bu soruların farkına vardırılması konusunda bir tartışma çağrısı… en azından bir okur bu şiirleri böyle okumayı tercih etti diyebiliriz. Tüm okumalar gibi eksik ve yanlış olma halini baştan kabul ederek…

Minör bir edebiyatın kaçış noktalarının yalnızca dil ve altkimlikler üzerinden okunamayacağını bize hatırlatan bir kitaptır da Teknokriptler. Sistemin ele geçirdiği, kuşattığı bireyin yüzleşme ve hesaplaşması toplumsal alanın sorunu olduğu kadar, belki de daha çok bilinçdışı süreçlerin alanındaki gerilim ve çatışmalarla da ilgilidir. O nedenle bu şiirlerde konuşan altbenlerle karşılaşmak doğaldır. Personayı alteregoyu deşifre etmek için yırtan, aklı bilinçdışı süreçleri açığa çıkarmak için def eden, duygunun aldatıcı rehavetine kapılmayan şiirler oluşları bundandır. Bu çaba birey merkezlidir ama kuvvetli bir politik zemini kurmak içindir de aynı zamanda.

Teknokriptler, Yves Klein’in çalışmalarına ait açıklamasını da hatırlattı kimi yanlarıyla: ‘geleceğin anısıyla yüzleşme’… Yeni gerçekçilik akımının önemli bir ismi olan Klein bakış açısından söz ederken ‘kendini bugünden geleceğe fırlatmak’tan söz eder. Teknokriptler’in böyle de okunabileceğini düşündüm. Uzay zamanla dünya zamanı ve bireyin zamanı arasındaki görecelik düştü aynı zamanda zihnime. Bu metinler geçmişten el aldıklarıyla şimdiden geleceğe bakarken ‘dünyayı seyretmek’ bahsinde hızla dün olacak bir geleceğin okumasına da davetiye çıkarmakta diyemez miyiz? Yapısökümcü bir tutumla hayata bakan bir öznenin bir dağınıklığın içinde yitip gitmesi tehlikesiyle, kaosun bireyi özgürleştiren, politikliğinin ve eleştirelliğinin altını kuvvetle çizen merkezsizliği arasındaki farka da dikkat etmemizi istemiyor mu sanki? Yapıların aşındırılması, verili dünyanın anlam ve formlarından kaçış… bütün bunları gerçekleştirirken de retoriğin ve lirizmin tuzaklarından kendini koruma…

Teknokriptler, okuru alışılmış ve eskitilmiş ‘güzel’ algısının, ‘haz’dan kendinden geçme beklentisinin dışına çıkartan, hatta buna zorlayan şiirler değil yalnızca sistemin tüm verili kodlarına dair şiir içinden aşındırma denemeleri. Şiir, bize şairin biricikliğine dair bir dünya fikri sunmalı, düşüncesine yakın durduğunuzda estetik, politik ve poetik yönelimlerin ne kadar farklılaştığını kolayca görebilirsiniz. Üstübal’ın Teknokriptler’i böyle okunmayı hak eden şiirler. Bugün bu tarz çalışmalara bakarken ve onları yorumlarken, onları modernist sanatın güçlü yönelimlerinden olan avangard ve deneyci yaklaşımların enerjisi sönümlenmiş, eskitilmiş çabalarının geç keşfi olarak görmenin eksik yaklaşımlar olduğu da düşünülmeli. Postmodern bakışın çoktan ötesine geçildiği, transhumanizmin bilim dışında entelektüelleri ve kültür dünyasını da kuvvetle etkilediği teknopolitik bir çağda, insansonrası(posthuman) bir dünya kurgusuna dair yol alırken deney ve avangard kavramlarının, sanatın şimdiki zamanın algısı ve gelişkinliği içinde kendine aradığı anlam ve anlatım formları doğal olarak ‘farklılıklarıyla bir tekrar’ olacaktır. Teknokriptler bu algı ve önkabulle okunursa kendini açacak şiirler.

Kolaycı okur için zor bir kitap Teknokriptler deyip şalteri indirmeli; “Şalterin Tuhaf İnişi” ile… lirikle tekniğin tutuklaşması / kapasite donanımından /gravite onarımına / sakil haz /-ret ölçerine kafa kol / nihayetinde el çektirilen / parmak hesabıyla bir düğüm /çözene basılı bir düğme / izi parmakla his / teri toplumu silen / tiril tiril epilirik bir naaş:// kal ter içinde kapanış.

Yazının ilk yayımlandığı yer: Cin Ayşe Fanzin, Bahar 2015, Sayı: 13

Göz atmak isteyenler için: Cin Ayşe‘nin blog sayfası

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.