Şair Akın Art ile ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar üzerine yapılan bir söyleşi Genç Gazete‘de yayımlandı.

Akın Art
Akın Art

(Esra Mine Güngör, Onur Bayrakçeken, Eray Erkoca – Genç Gazete) Yeni Yazılar Genel Yayın Yönetmeni Akın Art ile Ve Yayınevi’nden çıkan ilk şiir kitabı Mevsimler ve Temmuzlar üzerine söyleştik. Akın Art ile Türkiye şiirinin güncel niteliği, sorunları ve eksiklikleri üzerine konuştuk.

Öncelikle bize biraz kendini tanıtır mısın? Daraltmak gerekirse özellikle, şiire nasıl başladın?

Açıkçası bu tip bir soruya nasıl cevap verilir bilmiyorum. Pek de hatırlamıyorum nasıl başladı. Hatırlayabilenlere de hayret ediyorum. Şöyle denilebilir herhalde, ortaokul-lise zamanlarından beri şiir okumak ve yazmak konusunda hevesliydim. Bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Bunun üniversitede biraz daha ciddiye binmeye başladığını söyleyebilirim. Bunun nesnel sebepleri var: Üniversitenin ortamının rahatlığı ve yarattığı serbest zaman. Bunun yanında yanlış hatırlamıyorsam ben üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmet Akademisi vardı o zamanlar. Edebiyat bölümüne girmiştim. NHA’nın şiir atölyesinde Mustafa Köz’le birlikte üç sene çalıştık. Bu şiirlerin de tamamı olmamakla birlikte önemli bir kısmı o dönemde çıkan şiirler. Cevap olmuştur umarım.

Nâzım Hikmet Akademisi’nde edebiyat eğitimi aldın. Nitelikli bir yazar/şair haline gelebilmek için belli bir şiir birikimine sahip olmak gerekir herhalde. Yani nitelikli bir okur olmak lazım. Nitelikli bir okur haline gelebilmek için böyle ciddi bir eğitim almak gerektiğini düşünüyor musun?

Nitelikli okur olmanın belli bir disiplini vardır. Ama bunun formel bir eğitimi olmak zorunda mı emin değilim. Yani bir disiplini var ve bunu kolaylaştıracak formel eğitim biçimleri geliştirilebilir, verilebilir. Ama insan bu hevesini kendi kendine bir disiplin içine oturtarak da nitelikli okur haline gelebilir bence.

Peki, bu anlamda Nâzım Hikmet Akademisi’nin sana en büyük katkısı ne oldu?

Klişe bir tabirle işin mutfağını, işçiliğini, tekniğini öğrenmek anlamında ciddi bir katkısı oldu. Bu kendi başına okumayla da edinilebilecek bir şey ama çok daha dolambaçlı yollardan geçmek yerine birilerinin seni doğru yerlere yönlendirmesiyle, o yolu biraz daha kısaltma şansım oldu diyebilirim.

Nostaljik değil ama köksüz bir şiir de değil senin şiirin. Belli bir şiir birikimine dayanıyorsun ama bu tekrar eden bir şiir değil. Sen kendi şiirinin köklerini nerede buluyorsun? Sence bir şair geçmişle nasıl bir bağ kurmalı?

Teşekkür ederim. Umarım öyledir. Şöyle söyleyebilirim; kendimi daha yakın gördüğüm, şiirlerini okumaktan daha çok keyif aldığım şairler var tabii. Ama Türk şiirinin bütün dönemeçlerini, tırnak içerisinde bütün akımlarını veya akım olmasa da akım olarak tarif edilen ekolleri okumaya çalıştım elimden geldiği kadarıyla. Bu noktada açıkçası çok fazla seçiciliğim olmadı. Bazen beğenmediğim metinleri de akademik bir merakla, incelemek için okudum. Ama yazdıklarımın üzerinde kimin veya kimlerin etkisi vardır, bu benim bilebileceğim bir şey değil. Yani insanın kendi şiirine dışsallaşıp böyle bir yorum yapması imkânsıza yakın bir şey. Mümkün olsa da eksik sonuçlar vereceğini düşünüyorum. O yüzden bu soruya net bir cevap veremem. 60’ların sonunda bir akım olarak tarif edilemeyecek ama belli eğilimleri eş zamanlı olarak içerisinde barındıran kimi şairler vardı. Bunlar bir yandan siyasal mücadelenin içinde olan şairlerdi. Şiirlerine bu mücadelenin de etkisi yansıyordu. Bir yandan da kendilerinden önceki büyük okulun, ikinci yeninin, imgeye getirdiği radikalliği kullanmayı ama onu aşarak kullanmayı beceren isimlerdi. Bu isimler arasında her ne kadar daha çok 60’ların sonu 70’lerin başı gibi şiir yazıp yayınlıyor olsa da Arkadaş Z. Özger örnek verilebilir. Yine 70’lerde daha çok yazmasına rağmen bence kök olarak buradan beslendiği için -dönemsel olarak söylemiyorum- Ergin Günçe, Egemen Berköz örnek verilebilir. İsmet Özel zaten bu ekolün en simge ismidir. Bu saydığım dört ismin de aslında şiir tarzı olarak birbiriyle çok fazla bir ilintisi yok. Ama benzer kaygılarla ve benzer ortamlarda şiirlerini geliştirdikleri için aralarında bir akrabalık tarif etmek mümkün olabilir. Nâzım Hikmet, Attila İlhan gibi belli başlı şairleri dışarıda bırakırsak -ki bırakmalıyız da, okur olarak okumaktan en çok keyif aldığım şairler o şairlerdir. Yazdığım şiirlerde kimlerin etkisi vardır emin değilim, ama bir şiir okuru olarak en çok bu dönem şairlerinden etkilendim diyebilirim.

Akın-Art-Şiir
Mevsimler ve Temmuzlar

Bu dört şairin, kendilerinden önce kullanılan imgelerden onları aşarak yararlandığını söyledin. Verdiğin örnekle de ilişkilendirecek olursak, sen de genç bir şairsin ama genç ifadesini yaşına atfen söylemiyoruz. Şiirinin genç bir tadı var. İhtiyarlamış bir imge sistemi kullanmıyorsun. Attila İlhan iyi bir şair olmak için özgün bir imge sistemi oluşturmak gerektiğini söyler, bu anlamda güncel imge nasıl olmalı? Nasıl bir yöntem kullanmalı?

Şu söylenebilir herhalde; Türkçe şiirin özellikle 2000’lerden sonraki tartışmalarının en önemlilerinden bir tanesi şiire teknolojinin ve daha güncel nesnelerin girip girmemesi üzerine yapılanıydı. Tartışma bundan ibaret değildi elbette ama tartışmanın somut çıktılarından ve dönemin metinlerinin dışavurum biçimlerinden bir tanesi buydu. Özellikle kimi dergilerde bununla bağlantılı olarak lirik şiir dediğimiz yaklaşımın kendisi karşıya alınıyordu. Benim kendi adıma bu tip bir yaklaşımım yok. Böyle bir şiirin de ilginç bulunan örnekleri olabilir elbette ama bir okur olarak okumaktan çok keyif aldığımı söyleyemem. Bu tartışmada iki ucun da tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Belli bir tartışmayı açmak için bazen bir şeyin uç vermesi gerekir o yüzden, “Şiire teknoloji girmeli mi?” ya da “Lirik şiir ölmeli mi?” gibi tartışmaların tamamen gereksiz veya abartılı olduğunu söyleyemem. En azından bu tartışmanın kendisini açmış oldu. Ama ben böyle bir yerden beslenmiyorum. Ve tartışmanın da buraya sıkıştırılmasını sakıncalı buluyorum. Yani bir anda şiirin çok lirik, gündelik kullanımıyla “romantik” olması gerektiğini söyleyen bir toplam var. Tersinden şiirin e-mailleri, metrobüsleri gündelik hayatımızı çevreleyen bize sıkıntı yaratan şeyleri anlatması gerektiğini söyleyen bir kesim de var. Kabaca kuruyorum tabii bu denklemi. Bunlardan ikinci yaklaşım külliyen yanlış değil ama buna indirgenmiş ve bunun dışavurumundan ibaret olan, buna dönüşmüş bir şiir var. Ben bunun çok da genç olmayacağını düşünüyorum ki bunun daktilo döneminde ortaya çıkan “somut şiir ” gibi çok eski örnekleri de var. Belli noktalarda somut şiire benzeyen ve 2000’lerden çok önce verilen örnekler…

Bu yaklaşımdan yola çıkacak olursak bir zaman sonra “e-mail”, “metrobüs” gibi araçların işlevini kaybedeceği bir dünyada şiir de işlevini kaybedecek. Şiir yazmanın bir anlamı olmayacak. Bu noktada ne düşünüyorsun?

Bütün anlatılar ölümlüdür. Kalıcı edebiyat yoktur. Metnin vadesi uzayabilir veya kısalabilir. İnsanların tarihsel olarak dönüşen ama varoluşu kaynaklı bâki sorunları vardır elbette ama bunun hangi dille, hangi imgelerle üretildiği dönemine göre değişir. Dolayısıyla 200-300 yıl sonra bugünkü şiirleri belki büyük şairimiz Nâzım Hikmet’i bile hatırlamayacağız.

Karacaoğlan’dan bahsediliyor ama…

Onu da dönüp okumuyoruz ama. Ben Karacaoğlan gibi isimleri hep arkeolojik bir merakla okumuşumdur. Yoksa bu döneme dair bana ilham verdiği, ya da keyif aldığım için değil. Nâzım Hikmet okurum fakat belki 200 yıl sonra insanlar onu da okumayacak. Ritsos da okumayacak, Neruda da okumayacak. Bunu bilmiyoruz. Ama dediğim gibi dönemi yakalamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat tekrar olsun: 2000’lerde şiirin, dilin, lirizmin sınırlarını sorgulamaya indirgenen tartışmaların vadesi çoktan doldu. Bu tartışmanın kendisi üzerine kurulu edebi anlatıların bir yerden sonra sıkıcılaşmaya, yavanlaşmaya başladığını düşünüyorum.

“…
anlattı
yağmurun ilk bakışta tanıdığını
kumral uykuların arasından
göğe bakanları…”

Daha önce Türk Edebiyatı üzerine yapılan incelemelerde (politik) politika ve (politik) edebiyat ayrımına dikkat çeken isimler oldu. Örneğin, M. Bülent Kılıç Saklı Rönesans kitabında (politik) edebiyat üzerindeki (politik) politika sultasının kırılması gerektiğine dikkat çekiyor. “Mevsimler ve Temmuzlar”ın bu kırılmayı belli bir oranda gerçekleştirdiğini düşünüyoruz. Bunu daha ileri götürmek adına yöntemsel olarak nasıl bir yol izlenmeli?

Her ne kadar edebiyattaki ana eğilim (politik) politikanın dışında kalmak yönünde olsa da bu bence de doğru bir denklem. Her anlatının ideolojik bir karakteri olduğu için anlatı aynı zamanda politiktir. Ama bu politikliği, ideolojik konumlanışı illa güncel siyasete vurmak, illa oradan beslenmek zorunda değil. Dolayısıyla formülasyonun kendisine katılıyorum, doğrudur. Bunun değişmesi için ne yapılabilir? Bence mesela Türkçe şiirin önemli sıkıntılarından biri, şairin güncel siyaset dışında söz söylediği alanın bazen ideolojik olarak çok muhafazakar ve arabesk bir yerden besleniyor olması. Bu solcu şairlerin önemli bir kısmında da vardır. Mesela benim siyasal/ideolojik konumlanışıma zıt kimi vurgulara da sahip olan şiirlerden bir tanesini, Voznesenski’nin Oza metnini örnek vereyim: Bu uzun bir ayrılık şiiri. Ve Voznesenski bu ayrılık şiirinde tarihsel ilerleme kavramıyla kavga ediyor. Tartışmanın politik çıktısını bir kenara bırakırsak şiirde “aşk”a dair kısımlarda kabaca “Niçin bırakıp gittin diye soramam beni/ iyi ki girdin hayatıma” diye bir dize var. Sadece bu dizeyi örnek verince yavan geliyor tabii, ama anlatmak istediğimi en somut haliyle verdiği için bu kısmı örnek verdim. Yoksa şiir, çok kuvvetli bir şiir, isteyen arkadaşlar okuyabilirler. Bu mesela mesaj olarak bizim alışık olduğumuz ayrılık temennilerinden çok farklı. Metnin ideolojik karakteri biraz da buradan okunmalı bence. “Metin verili idelojiyi yeniden üretiyor mu?” sorusu oldukça önemli. Bunların tamamı edebiyat okumasının, edebiyat eleştirisinin konusu olmalı. Biraz böyle kırılabilir belki o sulta. Solun bu anlamda tembellik ettiği söylenebilir. Bununla birlikte belli şeyleri sadece yazarların siyasal konumlanışı üzerinden eleştiriyor, edebi olarak o metnin neden kötü olduğunu anlatmaktan geri duruyoruz bazen. Bu da önemli bir eksik. Bu bir eleştiri boşluğu doğuruyor. Bu eleştiri boşluğu okurlarda bir yordam boşluğu yaratıyor, yordam boşluğu, estetik sığlığı o da vasatlığı getiriyor beraberinde. Dolayısıyla sol bir bağlamda politik ama metni esas alan, metni dert eden bir edebiyat eleştirisi geliştirilmeli. Yani maddeci bir eleştiri pratiği yaratılmalı. Bir diğer önemli mesele de şudur: Sürekli olarak geçmişe referans vermekten vaz geçmeliyiz. Nâzım Hikmet, Attila İlhan, Cemal Süreya tabii ki önemli şairlerdir, kimsenin itirazı yok. Ama bunlara kitlenmiş, bunlardan ibaret edebiyat okurları olduğumuz zaman ben algımızın ve estetik zevkimizin tarihin belli bir kesiti ile sınırlı kaldığını düşünüyorum. Güncel edebiyatın parlak örneklerini öne çıkarmayı bilmemiz gerekiyor.

Türkiye’de genelde şiir okunmadığından yakınılır. Ama hâlâ Nâzım Hikmet, Attila İlhan, Cemal Süreya okunuyor. Baskı üzerine baskı yapıyor kitapları. Acaba Türkiye’de okunmayan şiir değil de şair mi? Burada şair ve eleştirmenlerin de sorumluluğu yok mu?

Sorumluluğu en çok eleştirmenlere vermek gerekir. Yanlış anlaşılmasın, oturduğumuz yerden edebiyat eleştirmenlerine yüklenelim demiyorum. Buradaki toplamın bir kısmı da edebiyat eleştirisine dair bir takım şeyler yaptığı için kendimizi de katarak, bu mecburiyetin öznesi sayarak söylüyorum. Böyle bir eksik olduğunu söylemek mümkün. Türkiye’de şair okunuyor, evet. Belli referanslara sahip olduğu için, bilindiği için, birer imgeye dönüşebildiği için… Mesela, “Cemal Süreya aşk şiirleri yazar, çok romantiktir” gibi vs. İnsanların kafasında böyle bir imge var ve bundan ötürü kolayca tüketilebiliyor Cemal Süreya’yı. Tüketiyorlar, okumuyorlar. Yani sorsanız muhtemelen bugün keyifle okuduğum on tane şair ismi veremem -bu bir yerde benim de eksikliğim tabii. Fakat bugün iyi şiir yazılmıyor diye ahkam kesen tiplerin hiçbiri gerçekten ciddiye alınacak bir birikime sahip değil. Bu tespiti yapabilecek kadar şiir okumuyor, güncel örnekleri takip etmiyorlar. Böyle bir tembellik mevcut. Ben raflarda, sağda solda kalmış iyi şairler olduğunu düşünüyorum, bir kısmını biliyorum dahası olduğunu da tahmin edebiliyorum en azından. Üretim olarak o kadar da vahim bir durumda olduğumuzu zannetmiyorum. Vahim durum sürekli gözümüzün önünde olduğu için edebiyata dair genel bir vasatlık hali varmış gibi geliyor. Bu yüzden kavga ettiklerimiz yerine beğendiklerimizi, edebiyatını değerli bulduklarımızı öne çıkarmalıyız diye düşünüyorum. Edebiyat eleştirisinin esas görevlerinden biri de, Hüseyin Cöntürk’ün belirttiği bu sorumluluktur. Sadece kötü metinlerle uğraşmamak, iyi örnekleri çıkarıp çözümlemek.

“…
uyusak;
yırtık bir mektup ağaç kovuğunda
uyansak;
radyoda savaş haberleri: silahlı kuvvetler sınırı geçti.
karışıyor dalgalara bir çocuğun gülüşü
kaybediyorum gözlerimi gözlerinde
uyuyup uyansak
azalmıyor gürültü.”

Edebiyat eleştirisi alanında bir al gülüm-ver gülümcülük olduğunu düşünüyoruz. Örneğin, Doğan Hızlan seni yazmayacak. Oysa vasat olduğunu düşündüğümüz Türkçenin Dudaklarısın Sen’i yazmıştı. Bunun kırılabileceğini düşünüyor musun?

Yazmaması normal. Asıl yazarsa yanlış bir şey mi yaptım diye oturup düşünürüm. Edebiyat eleştirisinin belli isimleri var. Bu isimler bir elin parmaklarını belki geçer, iki elin parmaklarını kesinlikle geçmez. Ve edebiyat dünyasının tamamını domine ederler. Bütün dergilerde, edebiyat yarışmalarındaki jürilerde onları görürsünüz.

Oligarşik bir yapısı mı var yani?

Oligarşi mi denir emin değilim. Bir edebiyatlar ortamından bahsedebiliyoruz. Yani sadece yöneten birkaç kişi değil de geniş bir ağı kapsayan bir sistem; ana akım bir edebiyat var ve bunu domine eden isimler var. Bu isimlerin geniş bir network’ü, onların iktidarından beslenen çevre dergiler var. Ana akım sadece bu isimlerle bitmiyor yani. Çok daha büyük. Biz ana akımın merkezinde veya biraz dışında gözüken ama parçası olan ortamların içinde bir şeyler yapamayız, buraya eklemlenmeye çalışmamalıyız diye düşünüyorum. Biz orayı yıkmalı, başka bir şey kurmalıyız. Ayrı bir edebiyat pratiği getirmemiz gerekiyor. Okuru da, edebiyatın dağıtım koşullarını da yeniden yarattığımız bir akım… Şöyle söyleyelim: Edebiyatta mülkiyet ilişkilerini değil, üretim ilişkilerini değiştirmek gerekiyor.

Edebiyatla uğraşan genç insanlar bir araya gelmeli mi? Ya da bu nasıl mümkün kılınabilir?

Tabii, bir araya gelmeleri gerektiğini düşünüyorum ama bu mecralar oldukça az. Sıkıntılardan bir tanesi de bu zaten. Yeni Yazılar dergisinde bir edebiyat alanı açmaya çalışıyoruz. Sadece genel-geçer şeylerle ilgili değil doğrudan edebiyatın kendisine dair bir alan… Başka yerlerde bu tarz işler yapmaya çalışan, fanzin çıkaran arkadaşlar var. Küçük örgütlenmeler sürekli kuruluyor ama bir sisteme oturtulamıyor.

Kitaba geçecek olursak şiirlerin tamamında sanki ortak bir şiir kişisi var. Sabah dışarı çıkıyor, fotoğraf çekiyor, günlük tutuyor. Bunun şiire gerçeklik ve canlılık kattığını düşünüyoruz. Şiir kişisi toplumsal olandan kopuk değil, ama aynı zamanda birey olmayı başarmış bir kişi. Bu kişiyi bilinçli olarak mı oluşturdun?

Ben tersinden bir soru sorayım. Bilinçsiz yapmış olsaydım bir önemi olur muydu?

Şiirlerin ve şairin niteliği üzerine bir etkisi olmazdı elbette, ama yöntemsel açıdan önemli.

Açıkçası toplumsal olanla bireysel olan arasındaki bağın benim tarafımdan hesaplanmasının bir önemi yok, çünkü bu bilimsel bir gerçek. Siyasal formasyonum mutlaka yansımıştır yazdıklarıma. Bu bilinçli önemli oranda, ama yine de bir yerden sonra bir önemi yok. Yeri gelmişken söyleyeyim. Ben edebi anlatılara dair yazarıyla yapılan söyleşilere çok sıcak bakmıyorum. Eleştiri kitapları ya da çok özgün deneyler içeren estetik anlatılar bu dediklerimden muaftır. Bu röportaja da çok sıcak bakmamıştım biliyorsunuz. Kapris yapmak için değil, metin ile okur arasına girmek istemediğimden. Genç Gazete değil başka bir yerden böyle bir teklif gelse emin olun kabul etmezdim. Kitapla sınırlı kalmayan bir sohbet gerçekleştireceğimiz için kabul ettim. Güvendiğim bir mecrada nitelikli bir sohbet edeceğimize inandığım için. Öyle de oluyor. Bu tarz şeylere mesafe duymamın sebebi şu: Eğer spesifik olarak tarihi bir kesiti anlatıp o döneme dair bir dert edinilmiyorsa edebi anlatıda veya özel olarak avant garde bir deney yapıp bu deneyin kendisi tartıştırılmak istenmiyorsa, üretimi üzerine bir şey söylememesi gerekir bence sanat pratikerinin. Metin ortadadır. Metinle okur arasına tekrardan şairin girmesine gerek yok. Şairin, romancının ya da öykücünün yazdığı orada duruyor, okumak isteyen istediği şekilde okuyabilir. Bir eleştiri kitabı yazmış olsaydım metnin kaynaklarına kadar tek tek sıralardım, anlatmaktan geri durmazdım hazırlık sürecini. Bol bol da röportaj verirdim. Ama şiirde böyle olmamalı. Dolayısıyla bu “mevsimler ve temmuzlar” ile ilgili ilk ve son röportaj benim için. Edebiyat pratikerlerinin metinlerine dair dediğim koşullar dışında beyan vermesini de yanlış bir edebiyat pratiğinin parçası olduğunu düşünüyorum.

“…
bıraktım adını
çıtırdayan boşluğuna
bakır gömünün
sonra
topa tuttu kışlık sarayı
bir kelebek sürüsü”

Kitapta iki dize var dikkati çeken: “Susmak eski bir hint merakıydı o zamanlar” ve “Topa tuttu kışlık sarayı bir kelebek sürüsü”. İlkinde Hindistan’daki pasif direniş, ikincisinde Bolşevik Devrimi geliyor hemen akıllara. İkisi de farklı direniş metotlarına sahip. Fakat bu ikisini de politik imgeler olarak koymuyorsun şiirine. Bu konuda neler söylemek istersin?

Dizelerin ne anlatmaya çalıştığını değil de, şunu söyleyebilirim: Bir insan “isyankâr”sa, “devrimci”yse hayatın her alanında isyankârdır, devrimcidir. Ayrıldığında da, yalnızken de, sevgilisiyleyken de, arkadaşlarıyla birlikteyken de, maçtayken de isyankârdır. Kazım Koyuncu’nun o bildik cümlelerini hatırlarsınız:

“Devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın. Yürüyüşün farklı olur. Bakkala, manava başka türlü davranırsın. Bunun için kimse sana puan yazmaz tabii; ama anlarlar. Orada birisi farklı yürüyordur.”

Gerçekten de bu böyledir. O yüzden görkemli siyasal olayları, o tarz imgeleri gündelik pratiklerin, aşkın, ayrılığın, yalnızlığın, ölüm duygusunun içine yerleştirmek bir miktar kasten yapıldı evet. Özel olarak böyle şeyler yapmaya çalıştım.

Son olarak edebiyat dünyasında tartışma konusu olan ve daha çok genç yazar/şairleri ilgilendiren bir soruyla noktalayalım röportajı. Edebiyat yarışmaları hakkında düşüncelerin nelerdir? Daha önce Yeni Yazılar’da konuya dair “Meydana Gel Bakalım” başlıklı bir yazı yayınlamıştın ama şiir/öykü yarışmaları yapılmaya devam ediyor ve dolayısıyla tartışma güncelliğini koruyor. Yazından bir alıntı yaparak soruyu yineleyelim: Sanatın ödüle ihtiyacı var mı?

Cevabı basit. Hayır sanatın ödüle ihtiyacı yok. Ama ödüllerin, burjuva rekabet mantığının sanata ihtiyacı var. Edebiyat pratikerlerinin bunun farkında olması gerekiyor. Ödüller ile ilgili çok tartışma var. Adil dağıtılıp dağıtılmadığı gibi meseleler sık sık tartışılıyor. Açıkçası ben bu tartışmayı yetersiz buluyor, ödül mefhumunun cepheden karşıya alınması gerektiğini düşünüyorum. Yazara gayri meşru bir itibar bahşeden, metnin üzerini mistik bir hale ile kaplayan ödül gibi kurumlar ile hesaplaşmadan yeni bir okur, yeni bir edebiyat pratiği yaratmak mümkün değil. Dosyamın kitaplaşma sürecinde yayıncıma (Kenan Yücel) ödül ile ilgili duruşumdan bahsettiğimi hatırlıyorum, benzer bir rahatsızlığın onda da olduğunu görmek beni çok memnun etmişti. Kitabın yayınlanmasına yakın tekrar buluştuk. Yayınevinin kitap sözleşmelerine, kitabın yazarının kitap ile hiçbir ödüle katılamamasını sağlayacak bir madde koymak istediğini söyledi. Ardından bunu yaptı. Sözleşmelerde, kitabın yazarını kitap ile bir ödüle katıldığı takdirde yayınevine tazminat ödemek zorunda bırakan bir madde var. Bu itibar dağıtma budalalığının içinde memlekette ödül karşıtı bir yayınevi de var artık. Yani yeni bir edebiyat pratiği adına umutlanmak için bir sebep daha…

“…
konuktur mevsimler ve temmuzlar
gökyüzü ütülü gömlek üzerimizde…”

Kaynak: Genç Gazete 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.