Orçun Güzer ile Ve Yayınevi tarafından Ekim 2019’da yayımlanan Uyurgezerin Seyahatnamesi adlı kitabı üzerine söyleştik.

Söyleşen: Nazlı Yıldırım

Uyurgezerin Seyahatnamesi’nde inşa edilen bellek, bir yolculuk güncesi olmaktan çok, bir kaybolma güncesi olarak okunabilir. Aydınlanma anları kadar, kararma anlarını da yakalamaya çalıştım.”

Orçun Güzer

Uyurgezerin Seyahatnamesi 1995-2018 yıllarını kapsıyor. Neredeyse 23 yıllık bir ilk kitaptan bahsediyoruz. Neden bunca zaman sonra şimdi çıkageldiniz? Çünkü çok uzun bir zaman dilimi var. İster istemez merak uyandırıyor okuyucuda.

Kitap yayımlamak benim için birincil hedef değildi; yazmak, yazdığımla uğraşmak her zaman daha öncelikliydi. Şiirde esin önemlidir ama bence işçilik daha önemlidir; bu yüzden, yazdıklarıma sık sık geri döner, yeniden gözden geçiririm. 2005-2006 yıllarında yirmi kadar şiirim Geceyazısı dergisinin iki sayısında yayımlandığı sıralarda, Ankara’dan İstanbul’a taşındım ve hayatımın tüm gidişatı değişti. Şiirlerimle ilgilenme hızımı azalttım; kesintili olarak ilgilendiğim öykü türüne odaklandım. Yavaş yavaş, metropolün hikâyelerini yazmak gibi bir fikir oluştu kafamda; bunun üzerinde yoğunlaştım. Oluşturduğum dosyayla 2013 yılında, Dünyanın Öyküsü dergisinin düzenlediği öykü yarışması ödülünü kazandım. Tekrar şiire döndüğümde, kendimi biraz geriye çekip şu âna kadar ne yaptım diye görmek istedim. Bir yanda daha deneysel, hatta sürrealist metinler var; diğer yanda şiir olma hâlini daha fazla sahiplenen metinler var. Bunları nasıl ayıracağım ya da ayırmak isteyip istemediğim bir sorun olarak karşıma çıktı. Bu uğraşı içinde, yazdığım birçok metinde önce ufak tefek, daha sonra giderek büyüyen bir düzeltme işlemine giriştim; birçok yeni veya yenilenen metinle, dosya son hâlini aldı. Daha fazla bir düzenleme yapamayacağıma emin olduğum anda yayınevlerine göndermeye karar verdim. Tüm bu düzenleme ve yayınevleriyle iletişim süreci, birkaç yılımı daha aldı. Tabii tahmin edebileceğiniz gibi, 23 yılda biriken her şeyi bu kitapta toplamadım; sıkı bir eleme işleminden geçirdim. Dolayısıyla, ben kitabımı bir ilk kitap olmaktan çok, en tamamlanmış, demlenmiş, rafine metinlerimden seçtiklerimin derlemesi gibi bir kategoride görme eğilimindeyim. Editörüm ve dostum Kenan Yücel, bana Halil İbrahim Bahar örneğini hatırlattı: Soyut dergisini çıkarmış, yüzlerce şiir yazmış ama sağlığında hiç kitap yayımlamamış bir şair; çok da sıkı bir şair. Demek ki köşesine çekilip yazmayı, yazdıklarını didiklemeyi daha önemli gören bir ben değilmişim, diye düşündüm.

“Bilinçdışının izini sürmek benim için önemli bir mesele.”

Orçun Güzer

Uyurgezerin Seyahatnamesi, bilinçdışı bir yolculuğun gizini anlatıyor. Tüm tarihsel zamanlarınızı kaydettiğiniz ve kendi meselelerinizle ortaklık kurduğunuz ikinci bir bellek var şiirlerinizde. Bunun inşası üzerine konuşalım.

Bilinçdışının izini sürmek benim için önemli bir mesele. Eskiden beri sürrealizme ve daha genel anlamda avangart sanata ilgi duydum; sanıyorum ki şiirlerimde imgelemin her zaman baskın bir konumu var. Hayal ürünleri, aynen rüya hâlinde olduğu gibi, yaşantıların bilinçdışı izdüşümünden besleniyor ve bunları yapıta dönüştürebildiğimiz oranda sanatın öyküsü devam edecek.

Farkında olmadığımız bir şeylerin bulunduğunu sezmek ama bunun ne olduğunu bilmemek: Bunun ukdesi yazdıklarımın çoğuna yansıdı. Yaşarken, seçimlerimizin gerçek anlamını kavrayabilmek pek mümkün değil; yaşantıları, ancak her şey olup bittikten sonra, birbirleriyle ilişki içinde anlamlandırabiliriz. Bu da, insanlık durumuna ve aklın sınırına dair hem trajik hem ironik bir hissiyatı beraberinde getiriyor. Şiirlerimi, bu duyarlılığın izini sürerek ya da bu duyarlılığın baskınına uğradığımda oluşturmaya çalıştım. “İkinci bellek” tanımınıza katılıyorum; şiir yazmak benim için kendi yolculuğumun izini sürmek anlamına geliyor, ama bu bir felsefi yolculuk ya da bir bilgelik yolculuğu değil; daha çok, bir uyurgezer gibi, kararlı adımlarla, ama kendinde değilken yapılmış bir yolculuk. Deyim yerindeyse, kendiliğinden oluveren bir yolculuk. Uyurgezerin Seyahatnamesi’nde inşa edilen bellek, bir yolculuk güncesi olmaktan çok, bir kaybolma güncesi olarak okunabilir. Aydınlanma anları kadar, kararma anlarını da yakalamaya çalıştım.

Şiirlerinizde sadece benliğe odaklı değilsiniz. Benlikle birlikte içinde var olduğunuz birçok katmanlı gerçeklikleri de meselelerinize katmışsınız. Bu da duyarlılıklarınızın yaşantılarınız üzerindeki çarpıntılarına rastlıyoruz. Şiirlerinizi tek bir gerçeklik üzerinden okumuyoruz. Yaşanılanların “açıklayıcı” kısmını merak ediyoruz.

Şiiri mümkün olduğunca kişisellikten arındırmaya çalışıyorum, çünkü şiir zaten en kişisel edebi tür; buna fazladan kişisellik eklemek taraftarı değilim. Elbette yazdığımız her şey kişiseldir ama bazen bunu insanlık durumuna dair bir şeyler söyleme niyeti veya sezgisiyle birleştirebiliriz. Şiirden sadece kişisel yaşama sevincini ya da hayal kırıklıklarının hüznünü anlatmasını bekleyemeyiz; yaşamla ölümün iç içeliğinden oluşan kaygılı bekleme hâlini, ölümlülüğün bazen sivrilen bilincini, şüpheyi, korkuyu, yabancılaşmayı da şiirle ortaya koyabilmek gerekir. Uyurgezerin Seyahatnamesi’nde topladığım şiirlerin hemen hepsi, günlük hayatın kütleştiremediği bu tür sivrilmelere odaklanıyor. Bir kısım metni, gerçeküstü bir mantıkla kurgulamaya çalıştım; belki de, Alfred Jarry’nin patafizik olarak adlandırdığı “hayali çözümler ilmi” de buna benzer bir yöntemdir. Absürd metinlerle uğraşmak bana her zaman eğlenceli gelmiştir; ama hazzın da ötesinde, bazen alaycı bir saçmalık, bir gerçekliği dile getirmek yolunda daha çarpıcı bir yol olabiliyor. Çoğu zaman, felsefeymiş gibi yapan şiirsel bir mantıkla gerçekliği zapt etmeye çalıştığımı fark ediyorum. Şiirsel yazımın iki yüzünde, bazen baskına uğruyorum, bazen akın başlatıyorum. Her iki durumda da, varoluşsal bir kaygıyı veya aşkın bir umudu hakkını vererek dile getirmeye, bazen de, ironiyle bu kaygıyı veya umudu hafife almaya çalışıyorum.

Uyurgezerin Seyahatnamesi’nde dikkatimizi çeken önemli bir unsur da şiirin düzyazıya yaklaşımı. Düzyazı formuyla birlikte yer yer biçim farklılıklarıyla da karşılaşıyoruz. Bunu da bilinçdışılığın gereksinimi olarak düşünebilir miyiz?

Şiiri düzyazıya yaklaştırmak gibi bir çabam hiç olmadı, ama düzyazı şiir yazmak gibi bir çabam var. Bilinçdışı, serbest çağrışım, dışavurum, düşsellik -adını ne koyarsanız- yazıdan kesintisiz bir akış talep ediyor; dolayısıyla bazı metinlerin düzyazı olması sizin de belirttiğiniz gibi kaçınılmazdı. Ancak bunun da ötesinde, düzyazı şiir ya da eski adıyla mensur şiir beni her zaman heyecanlandırmıştır. Bunu nasıl tanımlayabilirim? Bir düzyazının katı gidişi içinde kırılganlaşması, sembolikleşmesi, bir nefeste söylenivermesi, açıklıkla gizemi buluşturması, bana hem yazarken hem de okurken büyük bir haz veriyor. Herkesin ayrı bir okuma macerası var; benim şiir okuma maceram, lise ve üniversite yıllarında bulabildiğim çeviri şiir kitaplarıyla başladı; bu yüzden, Baudelaire, Mallarmé ve Rimbaud’nun düzyazı şiirlerinin çevirilerini, bizim şairlerimizden daha önce okudum. Bu okumaların üstümdeki etkisi büyük oldu. Daha sonra, Mehmet Rauf’un Siyah İnciler’i elime geçti ve düzyazı şiirin derdimi anlatmak için en kullanışlı form olduğuna karar verdim.

Elbette bazı duyarlılıkların dile getirilmesi de dize kullanmayı, hatta mümkünse dizeleri bölmeyi, dağıtmayı, sessizlikle ortaklık kurmayı gerektiriyor. Söyleme ve susma payı arasındaki denge şiirde her zaman önemlidir, ama neyi dile getirdiğinize göre de değişir. Bazı şiirlerin hissiyatı ritme, müzikal söyleyişe daha fazla gereksinim duyar; yıllar boyunca metinler üstünde çalıştıkça, bunu kendiliğinden fark etmeyi de öğreniyorsunuz.

Orçun Güzer (Foto: Zeynep Funda Güzer)

1995-2018 dönemini kapsayan bir zaman var. Merak ettiğim sürekliliğin değişiminde bu zamanın edebiyatıyla birlikte sizin değişiminiz, dönüşümünüz nasıl seyir aldı? Şu an ise nasıl bir dönemdesiniz, edebiyat nasıl bir dönemde?

Aslında kitap benim gidişatımı da özetliyor. Uyurgezerin Seyahatnamesi’ni üç bölüme ayırdım ve bir de son söz kısmı ekledim. Böylece, farklı yönelimlere sahip tüm metinleri bir araya toplamayı başardım. Kitapta yüzde yüz bir kronolojik sıra olmasa da, az çok bir ayrım var. İlk bölüm olan “Ezgili Nefes”, sonradan değişikliğe uğramış olsa da, ilk temeli nispeten eski bir zamanda atılmış şiirlerden oluşuyor. İkinci bölüm olan “Nefessiz Sayıklama”da, tarihten bağımsız olarak, sürrealizme veya deneyselliğe daha yakın duran metinleri topladım. Üçüncü bölüm olan “Sayıklanan Ezgi”, biçimsel olarak ilk iki bölümün sentezi gibi düşünülebilir; nispeten yeni tarihli şiirlerden oluşuyor. Nihayet, epilog yani son söz, tümünü kitaptan önceki iki yılda yazdığım, vardığım noktayı özetleyebilecek şiirlerden oluşuyor. Bu şekilde, şiir yazma serüvenimdeki değişimi de az çok yakalamaya çalıştım.  

Kitabım çıkınca şiire ara vereceğimi sanmıştım, ama öyle olmadı; kendimden beklemediğim bir hızla yazmaya devam ettim. Biraz daha dingin, her zamankinden daha mesafeli bir kavrayış, şu anda yazdıklarımı yönlendiriyor. Bunca yılda ana ilgilerim açısından büyük bir değişiklik olmadı, ama ilgi alanımın daha genişlediğini söyleyebilirim. Kitaplarla olan ilişkim, okurluktan az çok kitap koleksiyonculuğuna doğru evirildi; filmlerle olan ilişkim, gündemi takip etmenin ötesine geçip sinefilliğe dönüştü. Tüm bu genişlemeye paralel olarak, zaman zaman eleştiri yazıları kaleme almaya devam ettim. Beni etkileyen kitaplar üstünden ve o kitapları bahane ederek düşünmeye çalışıyorum demek, belki daha doğru olur. En son olarak, Antonin Artaud ve onun çağdaşı yazarlar/sanatçılar üstüne, yıllara yayılan okuma serüvenimi Artaud’yu mercekte tutarak anlatmaya çalıştığım yazım, web bazlı E-Skop dergisinin  Şubat 2020 bülteninde yayınlandı. Diğer yandan, ilk göz ağrım gotik roman ve korku öykülerinden hiç kopmadım. Yıllar sonra Mary Shelley’in Frankenstein romanını yeniden okudum ve farklı bakış açılarından yorumlamaya çalıştığım uzun bir yazı kaleme aldım; bu yazı da Ayrıntı Dergi’nin Güz 2019’u kapsayan 32. sayısında yayımlandı. Bu aralar, kent öyküleri dosyamı eklemeler ve eksiltmelerle güncelliyorum.

Yirmi yılda ülkemizdeki yayınevi sayısındaki ve basılan kitap sayısındaki artışın ne denli çarpıcı olduğuna herkes gibi ben de tanıklık ettim. Doksanlı yıllarda zar zor ulaştığımız yazarların kitaplarını şimdi birkaç yayınevi birden basıyor. Sanırım edebiyat artık daha göz önünde, ama her kitap okurunu buluyor mu, tartışılır. Neyin elenip neyin kalıcı olacağını zaman belirleyecektir. Diğer yandan, yeni şairlerin ortaya çıkmasını, şiir yayımlayan, hatta yabancı dilden şiir çevirisine yatırım yapan yayınevlerinin olmasını önemsiyorum ve gördükçe seviniyorum. Tabii tüm bu meselelerin piyasa koşullarından ve kültür endüstrisinden bağımsız olmadığının da farkındayım…

Çok teşekkürler.

Ek Dergi, Mayıs 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.