“Melankolinin oğlu: Kaan İnce” (Nurgül Özlü)

Kaan İnce : Melankolinin Oğlu

“‘Sahi sizdeki kaç nolu nüsha?’ diye samimi ve ilginç bir soru var,  Kaan İnce’nin Gizdüşüm adlı kitabının son sayfasında. Bu soru, kitap tanıtım sitesine yönlendiriyor okuyucuyu. Kitabı nasıl edindiğimize dair: Kitabın hayatımızda nasıl bir yer tuttuğu, bize kattıkları, kitapla ilgili kişisel hikâyemiz, nasıl ve nerden edindiğimizle ilgili sorular var. Bu sistemi uygulayan başka yayınevleri var mıdır acaba? Yayınevinin kitaplar satıldıktan sonra,  serüvenlerini takip etmesi şaşırtıcı ve çok hoş.”

Kaan İnce, Gizdüşüm

İçinde onu kemiren, melankoli kurduydu

Albert Camus, “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”[1] der. Felsefenin sorunu olan bu olgu Kaan İnce’nin de sorunu olmuş. Kaan’ın yaşam felsefesi, hayata bakışındaki yoğunluk onu böyle bir sona götürmüş. Antonin Artaud’un “Beni intihar ettirdiler” sözünün ışığında, Kaan için çevresel bir baskı veya onu böyle bir sona sürükleyen yaşanmışlıklar var mıdır? Bilemiyoruz. Çünkü yazdıklarında kimselere sitemi ya da öfkesi yoktur. Kaan İnce’nin intiharını ne ahlaki ne de hayati bir sorun olarak ele almak gerekiyor. Şiiriyle ilgili söylenecek sözler, başkasının bakışı olarak tamamen doğru değildir yanlış da değildir ancak Kaan İnce’nin intihar etmiş olması, Gizdüşüm’deki (Ve Yayınevi, Şubat 2016) şiirlerini yorumlama kolaylığı getirmiştir.

Kaan İnce yaşamın değerini iç terazisinde uzun süre tartmış. Yüreğinde bu sessiz fikri olgunlaştırırken, son belki de bir başlangıçtı. İçinde onu kemiren, melankoli kurduydu. Albert Camus “Düşünmeye başlamak, için için yenmeye başlamaktır. Bu başlangıçlarda toplumun bir etkisi yoktur. Kurt, insanın yüreğindedir.”[2] der. Şiir kişisi kimsenin bir şeyi olmak istemese de melankoli onu evlat edinmiş.

Melankolinin Oğlu

‘Fırtınada sal: Şiir.’ diyen Kaan İnce’nin aşkın varlığının sığınağı, içinden taşıp gelen edimi şiirdir.  Bilinç akışını kaydettiği çok bellidir. Şiirinin içine kendisini yerleştirmiştir ve konuşur bir haldedir. Şiir kişisinden başka söz alan kimse yoktur. Hüznünden kurtulmaya çalışırken yazdıkları onu yatıştırmış mıdır? Kim bilir? İntiharı ‘Uyum sağlayamadım’ dediği son konuşmasıdır.

Kaan İnce’nin şiirlerini okurken aklıma şöyle bir soru geldi: “Acaba Kaan İnce’nin kitaplığında Huzursuzluğun Kitabı var mıydı?”.  Varsa Pessoa’dan etkilenmiş olabileceğini düşündüm.  Huzursuzluğun Kitabı’nın yazarı Fernando Pessoa yalnızlığını, geceleri el ayak çekildiğinde karanlıkta, başkalarının uzaktan gelen seslerinde, yağmurlu gecelerde büyütür. Pessoa’nın yalnızlığı, zamanı ve mekânı çoktan aşmış, tüm insanlığın yalnızlığı olmuştur. Fernanda Pessao’nun ilk kitabı ülkemizde 1995’de, Huzursuzluğun Kitabı ise 2006’da yayımlanmış. Bu demektir ki Kaan, Pessao’nun kitaplarıyla hiç tanışmamış.  Çok şaşırtıcı benzerlikler var, her ikisinin eserlerindeki özneler arasında.  Fernando Pessao’nun imgelemindeki pek çok unsur, Kaan İnce’nin imgelemini de meşgul etmiş.

Pessoa’nın karakteri Bernardo Soares ile Kaan İnce’nin şiir öznesi Melankolinin Oğlu (ben böyle adlandırdım Kaan’ın şiir öznesini), her ikisi de karanlıkla kavgalılar, gün ışığına muhtaçlar. Yalnızlığı hem severler hem de o anda derin bir hüzne kapılırlar. Sabahlara âşıktırlar, gün batımı hüzün ve keder getirir. Gece ve gündüz iki ayrı insan olurlar, yağmurda esrarlı sesler duyarlar, hissetmek onlar için çok önemlidir. Sisler, puslar, ıslaklık ve buğular ayrı bir yere sahiptir. Bulutları, gökyüzünü seyretmek acılarını azaltır.  Düşlerinin akışında, yalnız ve sessiz odalarına kapanmak huzur verir. Rüzgâr, toz ve zerrecikler ilgilerini çeker.

Bernardo Soares de Melankolinin Oğlu gibi fazlaca yorgundur, yaşamanın ağırlığı omuzlarındadır. Her ikisi de güz mevsimini severler, ruhlarında fırtınalar koparken ölüm en derin meseleleridir. Hayatı iki yarısı olan bir uzam gibi düşünürler, iki gizem vurgusu belirgindir. Şimdiki zamanda yaşarlar geçmişleri ve gelecekleri; bu zamanlardan getirdikleri hiç kimseleri de yoktur. Gözleriyle dünyayı tanıyıp anlamaya çalışırlar… Bu ilginç benzerlikler karşılaştırmalı ve uzun bir yazı gerektireceği için şimdilik kısaca değinmek yeterlidir.

Kaan İnce, Gizdüşüm

Kaan İnce

ÖLÜMÜN OĞLU

Gece karanlığıyla kavgalı, gündüzleri hayata bağlı bunun yanında ölüm fikrine tutkun bir melankoliktir. “Ölüm gözlerimde yaşlandın”, “Şimdi gel durma zehir zıkkım olsun karanlığın” seslenişiyle ölüme meydan okur. Bazı dizelerinde ölümünün doğumundan söz eder. Ne olduğunu anlayamadığı, yeni bir düzen oluşundan ölümü kapı olarak nitelendirir.

Sessizlik ve el ayak çekili her yer ölümü hatırlatır. Kendi atlasında yenilgisinin sancağı kandır. Ölümü gerçekleşirse geriye adından çıkardığı ‘a’ ile ‘ka n’ kalacaktır.  “Kan” sözcüğünü şaşırtıcı bir şekilde o kadar çok tekrarlar ki. Şiir öznesini en iyi anlatan şiirinin adı ‘Ka n’dır. Dizelerinde üzülme veya başkalarını düşünmeye yer vermez. Vicdan ve empatiye fırsat tanımaz, çünkü onlar geri adım atmasına yol açacaktır.

Kaan İnce’nin şiirinde çocukluğa geri dönüş pek görülmez

“Yeni ölmüş bir esmerliğin kan çalılarının örtmesi/ ilk aydınlık soluğumda buğu usluca” dizelerinde mezarsız bir ölü olarak, ölmüş hâlinin betimlemesini yapar. Kaan İnce’nin şiirinde çocukluğa geri dönüş pek görülmez, ancak birkaç dizeyle yapar bunu:  “eski bir evde oyuncaklarını kıran çocukluğun/ salkım söğüt gibi eğilir acının rengi önünde”. Sakalının uzaması, canlılığının imgesidir. Ölmeden çürüdüğünü düşünürken imkânsızı hayal etmez mi? ,  “Çiçeğe dönüşecek mi gül kuşu/ karanfil kırlangıcı.” diyen kişi.

“Ah bir harita zavallılığına” derken, küçülerek kendisini izdüşüme dönüştürmek ister. Ölüme yol gösteren haritadır bedeni. Son nefes imgesi yaygındır. “Ben ölümün tek seçeneği”, “Beni sıyırdım kendimden”, dizelerinden içsel mücadelesi çok net anlaşılır. Bitkindir, göremeyeceği günlerin kavgasını peşinen yapmaktan.

Her şey bu kadar saçma gelirken düş kurmak, onu var eden, tek seçeneğidir. Gökyüzü yıldız yerine defnelerle bezenmiş düşler âlemidir. Düşsel bir dünyanın ortasında tek başınadır. Şiirlerindeki özneden yola çıkarak sonuçla beraber, Kaan İnce’nin gizli düşü (Gizdüşü) meğerse intiharmış denilebilir. Pessoa’nın “Kendimi her bir şey olarak düşleyebilirim, çünkü hiç bir şeyim. Herhangi bir şey olsam, kuracak düş kalmazdı.”[3] diyen öznesi gibi, Melankolinin Oğlu da kuracak düşü kalmadığı anda dünyada kalmasına gerek olmadığını düşünür; “Zimmetlidir yaşama şu iskeletimiz”, “Yalnızlık: Düş orucu”, “Bir gün tutulmayacak nöbeti sessizliğin.”. Geceleri içsel gücü tükenir buna rağmen düş gücü ortaya çıkar. “Yerçekimi tersine döndürmek geçiyor içimden” diyen bir çılgındır. Düş kurduğu sürece görebilir, hissedebilir.

“Son bulduk, yenildik”

“Mermer bir kayıkla geri döndük / Diğer yarısına acının / Usulca çekildi deniz, / Son bulduk, yenildik” diyerek sözünü ettiği yenilgi; ölüm fikrine karşı koyamayışı ve mutsuzluğudur. Çekilen deniz, yaşamının son bulması, kanının çekilişidir. “Mermer kayık” ise mezarlıklarda gördüğümüz ölümü süsleyen şatafatlı mermerler değil midir? Mektup, sanki bu hayattan ölüme yollanan nesnedir, kendisidir. Hayat ise mektubun içine konulduğu zarftır. Mermer kayığın gidip gelmesi fırtınanın devam ettiğinin göstergesidir ya da kararsızlığının.

“Deniz içiyorum umut suskunluğunda sakalım acıya / Uzadı ölüme” derken, sakalının son kez uzaması ölümün yaklaştığını bildirmektedir. “Sıcağı kapışan sığınaklar dolusu insan var / İçimde”, “Her köşede biri var hangisi ben” dizelerinden de anlaşılacağı gibi bazen ikinci tekil kişiye, sevgiliye ya da kendisine seslenir. Melankolinin Oğlu, Bernardo Soares’in ; “Bir şeyler hissettiğim zaman kimim ben? Var iken, ölmekte olan hangi şeyim”[4] sorusunu sorar hep kendisine. Fernando Pessoa’ın öznesinin  “Ölümden yapılmışız biz… Ölüler doğar, ölmezler. İki dünyayı ters sırasıyla biliriz biz. Yaşadığımızı sanırken ölüyüzdür, ölümle pençeleşirken yaşamaya başlarız.”[5] sözlerindeki ölüme bakışıyla Melankolinin Oğlu’nun ölüme bakışının yakınlığı dikkat çeker.

 

GECENİN OĞLU

“düştü saat duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: İmdat. Akrep soktu kendini” seslenişinde bir umut saklıdır. Yaşama coşkusundan yoksunluğuyla zamandan kopmak üzere olduğunu dile getirir. Duvardan düşen saat yükseklikten düşmenin imgesidir, kırılmışlığıdır. Bu dizeler Turgut Uyar’ın  “Ben tutunurum saatsiz bir yelkovana”[6] dediği eksiklik sıkıntısının dizesini çağrıştırır. “Evrende hangi eşyanın çığlığı gözlerime vuran?” dizesinde dile getirdiği gibi, cansız eşyaların bile çığlığı olduğunu düşünür. Yalnızlığına eşyalar tanıklık eder. Şiirde geçen eşyaları iletişim ve yer değiştirme ile ilişkilendirebiliriz: Telefon, çan, mektup, ayna, fotoğraf, sözlük, vapur, kayık, sal, kurşun, saat, tekne, tabut.

“Çeyrek asırlık gurbete gömülü iç sıkıntım” diyen şiir kişisinin dünyada var olduğundan beri derdi vardır, hayatta olmayı gurbetten sayar. Geçmişine dönmek istediği zamanlardan hiç söz etmez, dönüp arkasına bakmaması dikkat çekicidir. Fernando Pessoa’nın  öznesi de  “Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var.” [7] der. Melankolinin Oğlu geçmişini sokaklara, geleceğini eskiciye bırakır.

Gece, baskındır Kaan İnce’de; içte, saklı ve ölümle beraberdir

Gündüz hiçlik derecesinde kimselere yalnızlığını belli etmez. Geceleri yüzleşme anlarında dünyaya tam bir yabancıdır: “Dönmedi göğün karanlığı aydınlığa, öldüm”. Gün ışığında yaşadığını sanarak yanılsama halinde olduğunun bilincindedir. “Diner yağmazdım gündüzleri” demesi boşuna değildir. Gündüzleri, hayata karşı yağmur sonrası açılmış gök gibi ferah, ıslak toprak gibi yumuşamış olur. Günün sarı rengi onu diriltir.

Zaman, üstüne çöken ağırlıktır. Gün batımlarında yas tutar neredeyse.  “Kan kardeşimdir benim / Sabah yeliyle doğar / Akşam ezanıyla yiteriz.” dizesinde dediği gibi, günbatımında, karanlık metal tortuya, zaman tortusuna batmaktadır.  “zamanla dayanağımı kopardığımda / Varoluşa aykırıydım” dizeleri zamanın ilerlemesi ve var oluş amacı, ölüm fikrinin diyalektiğidir. “Şimdilik misafirim doğada” diyerek yalnızlığında kendini ağırlar. Ölüdür yalnız olduğu için ya da bir ölü gibi yalnızdır. “Ve bat karanlık; çat kaşlarını, boğulan seslere” diyerek karanlığı kişileştirir, arkadaş edinir.

Zaman; yaşam pusulasıdır. Ölümle yatıp ölümle kalkmaktadır. Gece, baskındır onda; içte, saklı ve ölümle beraberdir. Gündüz çekinik, dışta, açık ve yaşamla birliktedir. Gece, ölümün ürkütücü yalnızlık doğasıyla baş etmeye çalışır.

Kaan İnce

“İki güneşli gök, bulutların üstünde oturduğu” dizesindeki iki güneş,  içinde yarattığı iki ayrı dünyanın imgesidir. Gece “esmer bir serinlik”tir onun için. Esmer, kendisidir; serinlik ise üşüyen ruhunun iklimidir. Gece iniltilerinde yalnızlık yedi veren gibidir. “Kim bu bakır sulardan içecek ayın doğuşunu” dizesinde suya yansıyan ayın güzelliğiyle vedalaşır.

“Üzgünbiryıldızım”

Öfkesini dikey değişkene benzetir. Öfkesi aykırıdır, kargaşa, fırtına, yangın ve uyumsuzluktur aklının dikine giden. Yatay değişkenleri, boyun eğmesi ile uzlaşmacı yanıyla ilgilidir. Duygusal mırıldanmaları sessizcedir, çığlık atmaz. Hırçın değildir, huysuzdur. “Şimdi, düşüm. İçimde yüzlerce çocuk beni toplar” dizesinde görüldüğü gibi, düş kuran çocukların imgesi olmak, soyutlanmak ister. “Üzgünbiryıldızım” sözcüğü bu sıfatı sahiplenmişliğini gösterir. Yeryüzünde yaşayanlara uzaklardan bakan,  sessiz ve yalnız bir yıldızdır. Geceleri renkler, alaca sessizlik, gök kubbe, ışıltılar, ay, karanlığa inat göz alıcı ışık oyunları yaratmış düşlerinde.

“Ve donmuş suyum, güneşe oyuncak” güneşin gücünü vurgulayan kendi edilgenliğini belirten dizesidir. Gece, hüzün ve sessizliğin içinde toz olur, benliği erir. “usulca giderim güneş gibi batı kapısından bu kentin / Zaman kıskacına altı köşeli” dizelerinde günün altı vaktini çağrıştırır. Kant’a göre böylesi kişiler “Düşünce şeklinin düzgün olmadığının farkındadırlar ancak kontrol edemezler.” Şiir hariç hiçbir yere dökülemeyen içine akan ırmaklarda boğulmuştur.

Kaan İnce, Gizdüşüm,

MELANKOLİK SEVİNİN OĞLU

“Aykırıydı bakışların cinsiyetsiz” dizesinden anlaşılacağı gibi, sevdiğinin cinsiyetine dair fazla ipucu yok. Aşk öznesi, sadece yüzü, saçları olan, bir dizesi hariç (“Sar beni ufkunda son kez / Dişiliğinin duraksız yüklemiyle”), cinsiyeti bile netliğe kavuşmayan soyut bir sevgilidir. Somut bir sevgili betimlemesi olmadığı için zihninde soyutlaşmıştır sevgili imgesi. Tam olarak gerçek bir sevgiliden söz edemeyiz. Varmış da yokmuş gibidir, yokmuş da varmış gibidir. Sevgilisi güneş, mavi gökyüzü veya yaşam da olabilir.  “Gelecek seninle kırlara koşuyor” dediği sevgilisi yaşam ve umut kaynağıdır. Duygularını kanındaki sıcaklıkta hisseder. “Beni yüreğiyle emziren anneme” der. Annesi dışında kimsesizdir sanki şiir kişisi.

Edilgence kabullendiği arzularıyla fazlaca yoğrulmuştur

Edilgence kabullendiği arzularıyla fazlaca yoğrulmuştur. Sartre, “Eksik olan varlıkta taşınır.”[8], der. Melankolinin Oğlu’nun varlığında taşıdığı derin arzu, sevgi eksikliğidir.  Düşlerindeki sevgiliyi yargılamaz, eleştirmez, övmez, sadece özler ve onunla arasındaki mesafenin ölçüsü denizdir. Dünyayla aşkla kurduğu ilişkileri içseldir. Eyleme yönelik değildir. Deniz, büyük bir olasılıkla kanın imgesidir. Kan, canlılık sıvısıdır. Mesafeleri uzaklaştıracak ya da yakın tutacaktır. Ölümün varlığında ise o mesafe tamamen dünyasal, maddesel algıyla yok olacaktır.

El, varlıkları hissetme, dokunma, sahip olma, olamama, teni var etme, mal etme nesnesidir. Kaan İnce’nin şiirinde de el, teni başka tende canlı tutan, sahip olma arzusunu ete kemiğe büründüren, insan sıcaklığına özlemin imgesidir: “Kimsesiz bir serinlik. Ellerim.”, “Nasıl sert bilir misin acının elleri”.  Görmek özgürlüktür, dünyaya ulaşmaktır. Gözüyle ve gönlüyle söyleşir, gözleriyle düşünür beyni ve gözü yer değiştirmiştir sanki. El ve göz sözcüklerinin geçmediği şiiri hiç yoktur. “Gözlerim hiç doğmamış ölümlere bulanır”, “Ağır ve sancılı bir geceye dönüşen gözlerimden.”

Son olarak, “Sahi sizdeki kaç nolu nüsha?” diye samimi ve ilginç bir soru var,  Kaan İnce’nin Gizdüşüm adlı kitabının son sayfasında. Bu soru, kitap tanıtım sitesine yönlendiriyor okuyucuyu. Kitabı nasıl edindiğimize dair: Kitabın hayatımızda nasıl bir yer tuttuğu, bize kattıkları, kitapla ilgili kişisel hikâyemiz, nasıl ve nerden edindiğimizle ilgili sorular var. Bu sistemi uygulayan başka yayınevleri var mıdır acaba? Yayınevinin kitaplar satıldıktan sonra,  serüvenlerini takip etmesi şaşırtıcı ve çok hoş.

“Kaan İnce, İnce Bir Kalp Ağrısı”

Gizdüşüm‘de ilkin, “Kaan İnce, İnce Bir Kalp Ağrısı” başlığıyla Nizamettin Uğur’un, Kaan İnce’nin ve şiirlerinin geçmişten gelen tarihsel önemi ve sürecinden söz ettiği dokunaklı bir sunu yazısı var. Kitaptaki şiirlerin, son bölümden başa doğru okunmasını önerilir okuyuculara. Neden derseniz? N. Uğur, kitabı “tersine zamandizinsel” olarak düzenlemiş, yani Kaan İnce’nin yazdıklarını son şiirlerinden ilk şiirlerine doğru sıralamış kitapta. İşte bu nedenle, şiirleri yazılış sırasına göre, yani sondan başa doğru (Birinci Defter, Dergilerden, Ka n, Gizdüşüm) okunması önerilir kitabı edinenlere. Bu sıralamayla okuduğumuzda, hem fazla imge yüklü ve kapalı olan son düzyazı şiirlerini daha kolay anlama olanağı elde etmiş, hem de şiirleri yazış sırasına göre okuduğumuz için, Kaan’ın şiirsel gelişim aşamalarını daha kolay görmüş olacağız.

Yeri gelmişken ilginç bir duruma daha dikkat çekmek gerek: Kaan, Birinci Defter’deki şiirleri haftanın hep belirli günlerinde, pazartesi-çarşamba-cuma günleri yazmış. Şiir başlıkları dizinine ve kaynakçaya yer verilmesi Gizdüşüm’deki diğer hoş ayrıntılardandır.

Kaan İnce dostlarına, ailesine ve şiirseverlere ince sızılar bırakarak ayrılmış aramızdan. “Erken ölmek ölmek değildir, ölümsüzleşmektir” sözü geride kalanlara belki de derin bir tesellidir.

Nurgül Özlü, Evrensel Kültür, Mayıs 2016, Sayı: 293

Dipnotlar

[1] Albert Camus ,  Sisifos Söyleni, Çev: Tahsin Yücel,  Can Yay. S. 22.

[2] A.g.e, s. 21.

[3] Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, Çev:  Saadet Özen, Can Yay. s. 231.

[4] Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, Çev: Saadet Özen, Can Yay. s. 102.

[5] A.g.e. ,  s. 237.

[6] Turgut Uyar, Büyük Saat, Yapı Kredi Yay. , s. 353.

[7] Fernando Pessoa, A.g.e, s 17.

[8] Jean-Paul Sartre, Varlık Ve Hiçlik, Çev: Turhan Ilgaz, Gaye Çankaya Eksen, İthaki Yay. s. 713.

Bir yorum yazın